28 Aralık 2009 Pazartesi

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl

okudukça heveslendim çok, ben de bir "2009 güle güle, 2010 hoşgeldin" yazısı yazayım istedim. 2009'un kişisel olarak bana kattıklarını özetlemeye kalkıştım, pek bir nane olmamış koskoca 362 günde!!

dedim ama... nankörlük yapmayayım, bitmeyecek sandığım kredilerden biri nihayet bitti bu yıl. ömür bankalara gidiyor vallahi billahi! :) ayrıca, pek güzel arkadaşlar edindim, kitap kulübü üyesi oldum, ayda bir toplandık güldük didiştik, sevdim bu işi. eh, karnım tok - sırtım pek, daha ne istemeliyim değil mi hayattan? "son tahlilde" kötü bir yıl değildi 2009. daha iyi olabilirdi, ama daha kötü olmadığı için şikayet hakkım yok diye karar verdim demin yazarken. 2010'dan ise pek fazla beklentim olmadığı için geldikçe görelim diyerek 2009'dan aklımda kalanları sıralıyorum:










dahası da var ama içim kaldırmadı hatırlayıp bulup buraya koymayı. yeter bu kadar. önümüzdeki yılın daha bir sevimli olmasını diliyorum.

herkese - şimdiden - hepitepimerinivyır.

24 Aralık 2009 Perşembe

höf...



çok fena iki huyum var... yapmıyorum diyemem. yapıyorum.

1 - bir çok canlının suya havaya gıdaya duyduğu ihtiyaç gibi, ben de sürekli şekilde beyin gıdıklayıcı tartışmalara ihtiyaç duyuyorum. müzik ruhun, tartışmalar zihnin gıdası şahsım için (tartışmayı bilmeyen bir çoğunluğun içinde yaşamanın nasıl da trajik bir durum olduğunu anlayabilenler de çıkacaktır elbette...)
2 - çocukluğumda öğrendiğim ve ağzıma pelesenk olmuş bir takım yabancı kökenli kelimeler ya da cümlecikler var ki kurtulamıyorum onlardan, kullanıyorum. ve enteresan yanıtlar alıyorum bir çok kişiden.

en guard
kızdım mı? hırslandım mı? espri mi yapacağım bazen belki de? tartışmaya giriştiğim anda dökülüveriyor dudaklarımdan...
yanıt genellikle "ne hangarı?" oluyor... bazen de "hı?"... ara sıra da "o ne be türkçe konuş" diyorlar, susuyorum.

touche
gardını almayan yiğidi öldürdüğüm durumlarda dahi kimsenin hakkını yemem. akıl akıldan üstündür düsturuna sıkı sıkıya bağlı kendi halinde yaşayan bir insan olarak, girdiğim en hararetli tartışmadan dahi - eğer karşımdakinin sözleri aklıma yattıysa ve zeka mahsulü karşılıklarla beni yatıştırabildiyse - kelimeme sığınır aflarını ister çekilirim ortamdan.
buna gelen yanıtlar ise daha vahimdir çünkü genelde anlaşılmaz. "kuşe"den tutun da "ona öyle denmez sen iyice kopmuşsun dilinden" diyebilir karşımdaki. ya da mel mel bakar, ben de susarım.


türkçe karşılığını zamanında öğretselermiş, belki bugün böyle bir şey olmayacakmış.
ya da ben burnu havada kendini bilmez densizin biriymişim.
çok önemli değil. nasılsa karşıma çıkıp da bunu benimle tartışacak bir insan evladı bulamıyorum.

peh...

21 Aralık 2009 Pazartesi

çok bir kişisel, en bir kişisel yazı!

can arkadaşım gelmiş!!

yıllar yıllar önce, tıfılım minicikim, daha 18 olmamışım 17 içerisinde yol alıyorum, annemin babamın elinden tutmuşum bir nikah törenine gitmişim. bir şehirden taksiye binmişiz bambaşka bir şehirde taksiden inmişiz, bir kızla bir oğlan evlenmiş, onları tebrik etmişiz, kız pek güzel pek özelmiş ben onu te o zaman anlamışım.

ne yalan! ehe bir halt anlamamışım aslında. sonra tekrar annemin babamın elinden tutup kendi şehrime dönmüşüm de okullar açılana kadar kızı aklıma bile getirmemişim.

bilmemişim ki o kız kalkıp benim en can arkadaşım olacakmış bir gün. tüm yabaniliğimle herkesten uzak durduğum, kantinde bir köşede kendi başıma oturduğum, herkese soğuk yüzümü gösterip de bir türlü kimseyle yakınlaşmadığım en gıcık serüveninde hayatımın kalkmış peşimi bırakmamış benimle önce arkadaş sonra kardeş olmuş. hatta hızını alamamış da annelik etmiş yalnız bırakmamış güldürmüş ağlatmış ama sevmiş ve kendini de sevdirmiş kız.



(daha inatçısını, daha dirençlisini, daha delisini ve daha sevgi dolusunu ben görmedim hayatımda).

aradan yıllar yıllar geçmiş, arkadaşların şehirleri ve dahi ülkeleri ayrı olsa da, kırk yılın bir başı görüşseler de hiç gevşememiş bağları.

gerizekalı... geRizekaLI.

sadece ikisinin anlayabileceği bir güzelleme olarak kalmış aralarında :)

16 Aralık 2009 Çarşamba

REKLAMLAR - KUTLAYALIM LTD.

canımıniçi güzel arkadaş(lar)ım artık capitol alışveriş merkezindeler. sadece internet üzerinden alışveriş yapmanız gerekmiyor artık onların ürünlerine ulaşmak için. gidip inceleyip, kurcalayıp, sorular sorup, uzun uzun karıştırarak seçebilirsiniz ne almak istiyorsanız.

aşağıya duyuru e-mail'lerini ekliyorum.

bu kadarcık reklam da yapabilelim artık :)

***
Herkese Merhaba,

Internet sitemiz ve Capitol Alisveris Merkezi'ndeki standimiz acilmistir.

Sitemizde ve standımızda her turlu kutlama, ama ozellikle de dugun davetleri, bekarliga veda organizasyonlari ve "baby shower" toplantilari icin istek ve ihtiyaclariniza uygun cozumu bulabilirsiniz.

Inceledikce ilginizi cekecek ve begeneceginiz bir cok alternatif bulacaginizi dusunuyor ve simdiden iyi eglenceler diliyoruz!

KUTLAYALIM'la birlikte, artik her bir paket ayri bir keyif, ayri bir kesif...

Sevdiklerinizin tum guzellikleri sonsuza dek cok ozel olarak hatirlamasi icin:

Hep birlikte KUTLAYALIM!!

Guzel gunler dilegiyle,

Kutlayalim Ltd.

Cok ozel kutlamalariniz icin cok ozel hediye alternatifleri...

www.kutlayalim.com

15 Aralık 2009 Salı

king nothing*

ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir derlerdi de güler geçerdim.
dileklerimin ne zaman ve ne derece değişebileceğini bilememem benim çocukluğumdanmış.
çocuktum zaten, çok yürekten dilemiştim. olsun istemiştim.
aksinin bir gün bana daha cazip geleceği, aksine artık kavuşamamanın canımı sıkacağını hiç aklıma getirmemiştim.

bugün de diliyorum ama aynı şey değil.
üstüme sinmiş bir sinizm var, sarkastik dileklerim tanrı katında kabul görmüyor.

bense eskisi kadar içten ve masum değilim, sakladıklarımın herkes tarafından ayan beyan görülebildiğinin farkındayım. ve ona rağmen yine de yazıp çiziyor ve konuşuyorum.

yarısı hikaye.

off to never never land


* metallica'nın sevmediğim albümlerinden birine ait olan bu şarkının sözlerini tutmam benim suçum değil, ironi iş başında sadece.

13 Aralık 2009 Pazar

nobody's wife!


Sanırım 25 yıl kadar önceydi, izlediğim bir filmin etkisinde kalmış ve ilkokul 2.sınıf aklımla asla evlenmeyeceğimi beyan etmiştim sesimin ulaştığı her yere ve herkese. Büyüdüm, akıllandım, fikrim de zikrim de değişmedi. Bencillikten olduğunu sıkça duydum bu kararımın. Özellikle aile büyüklerim – yaşımda ilerledikçe – bunun daha çok “evde kalmış ve bunu kabullenmiş kız” sendromundan ileri geldiğini düşünerek kendilerini avuttular – ne de olsa onların canından kanından bir evlat bu kadar aykırı bir hayat seçemezdi kendine. Sonuç itibariyle hepimiz doğardık büyürdük evlenirdik çocuk yapardık, oğlan çocukları aile babası olurdu kız çocukları da evin annesi olup çalışsalar da temizlik – ütü –yemek üçgeninde mutlu mesut yaşar giderdi. Doğanın gereği buydu, toplum bunu isterdi, dışında kalanlar ise kusurluydu ki buna yanaşmıyorlardı. Eğitim görmüş, işine sarılıp kendini mesleğine adamış ve bu nedenle de “mutlu yuva” hayallerini kurban etmiş kadınlar da gene kabul edilebilirdi. Sonuç itibariyle, başarılı iş kadınları idi onlar. Bir amaçları vardı, aile ya da iş olabilirdi bu amaç nihayetinde ve onlar da birini seçmişlerdi.

Bir de benim gibiler vardı… Evlilikten kararlılıkla uzak duran, ancak işine de sadece keyif aldığı ölçüde kendinden bir şeyler veren, “yaşı ilerledikçe” biraz konsantrasyon eksikliği çekip de hayatında yenilikler arayan o yüz karaları! “Amaçsız” bir şekilde hayatını heba eden, ileride yaşlandığında elinde ne çoluk ne çocuk ne yar ne yaren kalacak olanlar. Emeklilik günlerinde kedileriyle (!) yaşayıp gidecek ve şanslıysa ölümünü çok geçmeden komşuları tarafından yokluğu fark edilecek yalnız zavallı kadın adayları.

Sonuç itibariyle herkes bir gün ölecekse, çok gerekli görmüyorum bu kişilerle polemiğe girmeyi. Herkes nasıl mutluysa öyle olmalı. Evlen, yalnız kal, uyu, ye, git, yap, dur, kaç, sev, üzül, yaşa… Bunların hangisini hangi sırayla yaparsan yap, varacağın son nokta aynı. unutma.

Ve de beni anla. Üstüme gelme.

Benim amaçlarım da hedeflerim de farklı. Ve beklentilerim de...

10 Aralık 2009 Perşembe

reklamları izlediniz.

1 - "gerçekten de 10 jinekologdan 9u kotex öneriyor mu? nasıl yani? hadi canım..." diye merak ettiğim şu anda reklamını ilk kez sonuna kadar seyrettim ve en sonunda yazan bir cümle anlam verdi birden her şeye : kotex kullanan jinekologlar arasında imiş bu 9 jinekolog.
vay vre köftehorlar! bu kullananların sayısı kaçmış aceba? ben bilmez anlamaz, belki de koskoca jinekoloji mesleğini seçmiş kadın nüfusun arasında kotex kullananların sayısı 30? yanıltmayın insanları. bana başka argümanlarla gelin.

2 - turkcell'in reklam kampanyalarını genel olarak beğeniyorum ama şahan'ı ilk çıktığı günden beri maalesef sevemiyorum (hoş ben genel olarak "komedyen"leri sevmiyorum galiba, ilginç bir vaka olabilirim bu durumda) o nedenle de şu son yabancı damat serisinin devamını merak etmediğim gibi pek sevimli de bulamıyorum. ama zaten benim bu konudaki fikrimin çok önemli olduğunu düşünmüyorum zira pek açık fikirli bir hedef kitle parçası sayılmam. önyargılıyım burun kıvırırım elitistliğimden vazgeçemem. fakat şu bencil olmayacaksın, sencil olacaksın öğüdünü pek tuttum. me like.

3 - seda sayan ve sibel can'ın oynadığı reklam filmlerinin azami derecede itici geldiğini söylemem lazım... pepsi yaşatır seni pepsi ve dokusunda moda var sloganları bu nedenle de tüylerimi diken diken ediyor.

4 - favori reklamlarım bilimkurguya yakın olduğunu düşündüğüm deterjan reklamları! ayşe teyzenin çantasından çıkan aceler, gene çantada gece gezmelerine salsaya konsere sinemaya giden perwolle siyah sihirleri, kahveden kana kırmızı lahanadan çimen lekesine her türlü lekeyi saniyesinde çıkartan oksiekşınlar ve leş gibi mutfakları bir üfürükle temizleyen mistırmasıllar... hastasıyım. pis yalançılar!!

yaratıcılık da bir yere kadar annem yahu...

sevdiklerime gelince:
vadanın ötesinde tanımam. özellikle de şu futbol maçlarında frikik kullanılacakken dizilen 4-5 vadacık kalbimi kazanıyor her seferinde. vadalar nereye gitse peşlerindeyim. ve işbankasının bankamatik reklamlarını da beğeniyorum.

8 Aralık 2009 Salı

haftanın menüsü

Dark Tranquillity’ye gidemedik, kendileri gelemedi, hevesler kursakta kaldı, Fenerbahçe de Twente maçını alsa da pek damakta tat bırakamadı, Biletix’e biletlerin kurye parası 7 TL kaptırdım ve hafta kapandı gitti… Çok anlamlı ve önemli bir hafta olmayınca yazacak konu bulamayan yazarınız kendi iç dünyasına dalarak sizlere aşağıdaki gibi bir menü hazırladı…
İştah Açıcı: İnternet dünyasından fazla nasibini almayan bir insan olarak çok kısa zaman öncesine kadar facebook ve blogger dışında hiçbir yerle alışverişim yoktu (bir yıldan uzun süre öncesinde kalan çeşitli forum sitelerini bünyemden çoktan atmış olduğum için onlara dair deneyimlerim hafızadan silindi). Geçtiğimiz haftadan bu yana – mal bulmuş mağribi gibi – friendfeed ve twitter’a sarmış bulunuyorum. Sabahtan açıyorum, akşama kadar duruyor, kim ne sevmiş ne beğenmiş ne dinlemiş ne demiş ne olmuş ne bitmiş kurcalıyorum… Beğeniyor ve yorumluyorum kendi dinlediklerimi gördüklerimi oraya koyuyorum kendime yeni uğraşlar geliştiriyorum onu bunu “takip” ediyorum ve sağa sola laf atıyorum. Ve görüyorum ki, her sitede olduğu gibi, oralarda da “eskiden buralar dutluktu”, “kalite düştü seviyesizlikler baş gösterdi”, “ah be ya buralar daha önce böyle miydi” gibi serzenişler, laf atmalar, adam dışlamalar gırla gidiyor. Anlamadığım, ben nasıl beceriyorum da tam “seviye düşmüşken” buralara müdahil olabiliyorum… Ya da, ben mi bizzat seviyeyi düşürüyorum? Milletçe seviye merakımız sadece ve sadece kendimizi üstün konumlandırarak sanal mastürbasyon yapmamız anlamına mı geliyor? Diyecek lafımız kalmadığında diğerlerini küçümseyerek mi birden “adam” oluyoruz? Falan filan, son derece kafam karışık bu konuda. Ama şahsen pek memnunum bu FF maceramdan. Seviyeli tüm herkese tavsiye ediyorum yürekten.

Ana Yemek: Karamazov Kardeşler! Bilen bilir, Rus edebiyatına ve özellikle de Suç ve Ceza’yı okuduğum “gençlik yıllarım”dan bu yana Dostoyevski’ye büyük ilgim vardır. Buna rağmen Karamazov’larla ciddi olarak tanışmam daha 2 hafta önce o 1008 sayfalık koca kitabı elime almamla sağlandı. Zor olan, böyle büyük kitabı sürekli her yere taşımak ama artık gülü seven dikenine katlanmalı felsefesinden yola çıkarak fazla şikayet etmiyorum. Hafta içi okuma saatlerim genelde serviste işe gidiş / işten geliş seyahatleri ve uykudan önce yarım saati olduğu için başka da şansım yok zaten. 500.sayfaya yaklaştığım şu sıralarda kitabım çantada masada serviste orada burada sürünmekten ötürü acınacak halde! Rus edebiyatına hayranım, bayılıyorum, o kadar çok seviyorum! Okumak lazım, açık fikirle okuyun keyif alırsınız.

Tatlı: Leonard Cohen yağmurlu günlerde özellikle müthiş geliyor kulağa… An itibariyle İstanbul yağışlı, yağmur olmadığında karanlık, serin, nefis! Ve Field Commander Cohen 1979’dan bugüne sesleniyor: Lover Lover Lover… Bitti mi? Patlıyor bir Avalanche. Onun ardından bekletmeden Famous Blue Raincoat (FBR demişken, Tori Amos yorumunu da ıskalamamalı, dinlemeli ve sevmeli). Mest olan yazarınız da alıyor tasını tarağını, kapatıyor bilgisayarını, kahvesini doldurup müziği ve kitabıyla tembel ve ferah bir Pazar keyfi yapmak üzere kendi içine çekiliyor.

Selam, sevgi, saygı herkeslere.


BlockNOT : daha önceki yazılarımda sonradan gördüğüm abuk sabuk imla ve dilbilgisi hatalarını önlemek amacıyla bir “yazım denetimi” yapayım dedim Word’de – şaşırtıcı bilgi sunuyorum: “ıskalamak” = argo veya kaba sözcük. müş.




Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

6 Aralık 2009 Pazar

all along the watchtower*

bak şimdi, diyorum ki, alalım iki kuruş paramız varsa yanımıza, basalım gidelim. kimseyi yanımıza almamıza, kimseye haber vermemize gerek yok. gözcülerimiz, sözcülerimiz, sevgililerimiz, ihtiyaç sahipleri, patronlar, hayranlar, herkes geride kalsın. adım adım yol alalım, istersek duralım istersek susalım. tek nefeste saatlerce konuşalım, canımız çıkınca vuralım kafayı taşlara yatalım. uyuyalım uyanalım hesabını tutmadan bunalalım istersek bulanalım. sorduklarımızın yanıtını bulamamak koymasın bize, takılalım kaçalım. kirlerimizi rüzgar da temizler alalım ardımıza kuvvetini de bırakalım gitsin pasları halimizin. uyarıldığımız ölçüde sevişelim, sevişmeyeceksek içelim. yürüyelim ıslanalım duralım donalım koşalım yetişemeyelim. umurumuzda olmasın. ya da olsun ama bu da fark etmesin. biz de fark etmeyelim. onlar da etmesin. sevmediklerimizi yok sayalım bozulmasınlar. sevdiklerimizin üstüne gidelim, her yanını taşlayalım, kırılmasınlar. kanatlarımız kopsa da uçalım. isteyelim, onlar vermesin, biz çalalım. çaldıklarımızı yükleyelim sırtımıza, bir daire yapalım sonra iade edelim. sayıklayalım. anlasınlar. yazalım. baksınlar. tersten okunduğunda anlam versin her şey. görelim ama bakmayalım. klişelerden geçelim bir kitapta boğulalım.


* tercihim her zaman jimihendrix yorumundan yanadır...

5 Aralık 2009 Cumartesi

2 Aralık 2009 Çarşamba

okuyalım -5-


"Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir."

- fyodor dostoyevski / karamazov kardeşler -


görsel : m.c. escher - castle in the air

29 Kasım 2009 Pazar

i love it, i need it, i bleed it

tatilin son gününe resmen girdiğimiz şu dakikalarda - o çok aradığım - yalnızlığı yakalamış deep purple eşliğinde oturuyorum.

yorgun muyum?
evet

gözlerimden uyku akmıyor mu?
akıyor, hem de feci

sabahtan beri çalışmadım mı? okumadım mı? yazmadım mı?
evet be ya - hepsine evet

ama inat işte, o kadar dönüp dolandıktan sonra sakin ve kendi halimde kalabileceğim bir aralık bulmuşken uyuyarak harcayamam onu.

üstelik, fark ettim ki, nicedir içli ve hisli bir şeyler yazmamışım. yazmamak olmamak demek değil elbet. düdüklü tencere gibiyim ve sanırsam düdük de hızını almış ötmekte.

bu akşam yazacak mıyım peki?
sanmıyorum.

smoke on the water and fire in the sky...

bir sigara daha içmek ve bu arada günah çıkartmak istiyorum kimse önümü ve sözümü kesemeyecekken:

bir süredir fazlaca kendime dönüğüm. kimseyle alıp veremediğim, kimseye kırgınlık ya da kızgınlığım yok. özellikle kendimi kopartmaya da çalışmıyorum "ortamlar"dan. ama ortamlar bana uzak artık diyebilirim rahatlıkla. akşama kadar işte, akşamdan sonra da evde bir ton koşturma, dinleme, anlama, anlatma(ya çalışma) ve siniri zaptetme çabalarından ötürü çok yorgunum. o nedenle de en dost insana bile ağır gelecek bir halet-i ruhiyedeyim. bu nedenle de benleyim. sanırım bir süre daha (b)öyle olacağım.

derken... kardeş döndü eve, kilitte dönen anahtar sesiyle benim aralığım da kapanmış oldu.

kardeşi sevmem mi?
deli gibi tutkuyla severim, en kıymetlimdir.

ama yine de artık evdeki tek ışık benim bulunduğum mekandan gelmiyor.
gerçek dünyaya döndüğümüze göre, artık gidip yatabilirim.

uyumak paklar beni.

nobody gonna take my head, i got speed inside my brain
nobody gonna steal my head now that i'm on the road again
i'm in heaven again

26 Kasım 2009 Perşembe

planlar, planlar...

bayramlara dair çok güçlü hisler ve büyük beklentiler taşıdığımı söyleyemeyeceğim. bu nedenle, elbette herkese güzel bir bayram dilemekte samimi olsam da ne "nerede o eski bayramlar" ne de "güçlenen maneviyatın insana hatırlattıkları"na dair bir şeyler yazabileceğim.

hemen herkesin dini inanç ve uygulamalarına büyük saygı duysam ve göstermeye çalışsam da, şahsen gerçekten çok hak ettiğime inandığım bir tatil olarak görmekteyim önümüzdeki 4 günü. ve de sadece evde kalmak, yan gelip yatmak, biraz yazmak, biraz okumak, biraz da uyumak var planlarımda.

zaten çekirdeğimizin haricindeki ailemiz istanbul dışında olduğu için "olağan" bayram ziyaretleri de ancak biz de memlekete gidersek mümkün olabiliyor, o nedenle buralardayım anlayacağınız. bolca blog okur, friendfeed'de takılır, facebook'ta farmville çapalar ve yeni bitkiler ekerim bolca.

son haftaların stresinden sonra iyi bir mola olacak gibi düşünüyor ve bunu gerçekten yürekten diliyorum.

olacaksa, benim bayram hediyem bu olsun.

ve yukarıda yazdığım her şeye rağmen, herkese çok güzel bir bayram diliyorum. her zaman sevdiklerinizle birlikte, sağlıkla, mutlulukla nice bayramlarınız olsun!

16 Kasım 2009 Pazartesi

"I PITY THE FOOL…" *

Hemen herkesin muzdarip olduğu nezle/grip hallerinden bizim ev halkı da nasibine düşeni aldığı için hafta sonunu evde sıcak sıcak geçirmekteyim. Ya da hastamıza bakmaktan arta kalan zamanları mümkün olduğunca öyle geçirmeye çalışmaktayım.

(Yazının yazıldığı) An itibariyle : kepenkler tamamen indirilmiş, yorgan üste çekilmiş, netbook kucağa alınmış, für elise yumuşacık çalarken bir yandan zencefilli tarçınlı ıhlamur içilmekte (tüm soğuk algınlıklılar, bolca zencefil, karanfil, tarçın, ıhlamur, limon, adaçayı, elma diyorum size!) ve bir yandan da vakit geçirmek üzere yazıya girişilmekte.

Bilgisayarlarla hiç aram olmamasından ötürü (Mozilla Firefox / Internet Explorer ve MS Office dışında bir program kullandığım çok nadirdir) uzunca süredir bir notebook alma fikrim olmasına rağmen hayata geçirememiştim. En sonunda geçen hafta hiç aklımda yokken 10 dakika içerisinde bir Netbook alıverdim. Daha doğrusu, ben notebook aldığımı sanırken netbook almışım, bunu alışverişimden iki gün sonra öğrendim. Ama sorun değil, ufacık minicik ve marifetli netbookumla çok seviştiğimizi söylemeliyim. Bunca yıl “yok ben pc’den vazgeçmem, düzgün klavye ve adam gibi ekran isterim” diye konuşup durduktan sonra ajanda gibi elimde ya da çantamda taşıyabileceğim bir tane ufaklığa kendimi bağlamamla yakın ve uzak çevremde alaycı laf atmalara maruz kalmam dahi beni yeni aşkımdan vazgeçirebilecek gibi gözükmüyor. Hem zaten bunların daha minikleri de varmış, ben küçücük bir şey aldım sanırken aslında yine de toraman bir bilgisayar sahibiymişim. Fark etmez, biz mutluyuz. Hem ben ona daha isim takacağım, en güzel dosyalarımı onda saklayacağım, o da uzun süre sorun çıkartmadan çalışacak…

Brooklyn Çılgınlıkları’nı okuyorum bir haftadır (Paul Auster, Can Yayınları Ekim 2007). İşlerin yoğunluğundan ötürü okuma hızım oldukça düştü bu aralar ama Türkiye’nin genel okuma ortalaması düşünülürse rekorlar kitabına girmem an meselesi bu halimde bile! Çevirmen olmamama rağmen her zaman olduğu gibi bu konuda da söyleyecek sözlerim var elbette. Hem zaten ekmeğini yemediğin ve uzaktan izlediğin mesleklerle (zorluklarını asla düşünmek zorunda olmadığın için) çok daha rahat ukalalıklar yapabiliyorsun. Ya da ben yapabiliyorum bilemiyorum… Öncelikli soru(nu)m, orijinal adı “The Brooklyn Follies” olan kitabın adı neden “Brooklyn Çılgınlıkları” olarak çevrilmiş, bunu anlamadım. Şöyle ki, “folly” kelimesi “delilik” anlamına da gelebilecekken aslında “ahmaklık” demektir ve de kitabın ilk 200 sayfasında (ki bitmesine azıcık kaldı) bir çok ahmaklık görmüş olsam da bir tane dahi çılgınlık örneğine rastlayamadım. Acaba bu benim çılgınlık tanımımın olağanın çok dışında olduğunu mu gösterir yoksa kitabın adı çevrilirken “ahmaklık demeyelim şimdi adam uzun uzun yazmış, ayıp olur – çılgınlık kulağa daha hoş geliyor” diye düşünüldüğünü mü? Sonuç itibariyle, saplantılı karakterim nedeniyle güzelim kitap sadece şu noktaya takılmış olduğum için heba olup gitmekte, kendi adıma ziyadesiyle üzgünüm…

Folly’den girdik, “fool”dan çıkalım o halde… Deep Purple’ın “Any Fule Kno That”inin bir rap şarkısı olduğunun farkında mıyız? Yaşların ilerlemeye başladığı, bastıbacakların “daha meşhur” olduğu yıllara gelindiği 1998’de çıkartılan “Abandon” albümündeki bu şarkı benim için en büyük “rock” hayalkırıklıklarından biri olmuştur her daim. Sonsuz düşünce özgürlüğüne saygıdan ötürü çok sert ifadeler kullanmayacak olsam da, bir çok kereler öncü olarak nitelendirdiğim ve bir çok şarkısına hayranlık duyduğum bu güzide insanlar topluluğunun belki de zamana ayak uydurmak ya da “yenilikler” yapmak adına çıkarttıkları bu şarkının sıradan bir 90lar parçasının ötesine geçmemiş olması (diğer yapıtlarla karşılaştırıyorum elbet) ve de bir Deep Purple tadını damakta bırakmamasının en büyük sebebi kendilerinin bir rapper değil rocker olmalarıdır. Herkes iyi bildiği işi yapmalı diye düşünüyorum. O nedenle de Any Fule’u geçerek Perfect Strangers’la bu haftayı sonlandırıyor ve Farmville oynayarak tarlamı ekip biçmeye doğru yola çıkıyorum.

Farmville ile aramdaki aşk-nefret ilişkisini de ilerleyen haftalarda kendimi bu illetten kurtarınca bilahare yazacağım.


* Çocukluk hastalığım A-Takımı’ndan Mr.T’yi hatırlayanlar tanıyacaktır zaten başlığı, hatırlamayanlar için ise nasıl ve ne kadar anlatsam boş… :)



Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

14 Kasım 2009 Cumartesi

love is for everyone... some of us are specialists.*

soru : "aşk yaşamak" için aşk lazım mıdır?

bilmezkişinin bilir bilmez yanıtı (kaynak : çeşitli forumlar & magazin programları) :

hayır efendim yoktur. zira aşk, görgü tanıklarının ifadeleri doğrultusunda, oldukça çarpıcı bir his durumudur ve saniyede çarpsa da aynı saniye içinde ya da bir - iki günde bitmesi imkan dahilinde görülmemektedir. ancak kişilerin gün aşırı farklı insanlara "sevgilim" demeleri ya da "seviyeli bir ilişkideyim / aşk yaşıyorum" diye beyan etmeleri, aşk ile ilişki arasındaki bağlantıyı geçersiz kılmaktadır.




* yıllar yıllar önce, yani ben bir ilkokul & ortaokul çocuğuyken teyzemin verdiği, çok severek giydiğim ancak üstünde ne yazdığının sözlük karşılığını anlasam da gerçek anlamını kavrayabilmem için çooook uzun zaman geçmesi gereken ve sonrasında yer bezi olan t-shirt'üme atıftır.

13 Kasım 2009 Cuma

dark tranquillity

tıfılken çok severek dinlediğim dark tranquillity'nin önceki gelişlerinde kendilerini yerinde izlemek kısmet olmamıştı, aralık'ta bir gün o hiç sevmediğim maçka küçükçiftlik park'ta telafi etme planım var, son anda birşey çıkmazsa bendeniz oradayım efenim...

eskiden çok severdim konserleri, içmeleri, gezmeleri. artık, hele ki hafta içinde, gerçekten işkence gibi geliyor. sabahın köründe kalkmam gerekecekken gecenin eğlencesine de kendimi tamamen bırakamıyorum - ne oradayım ne burada - bir saçma durum işte.

geçiyor sanırım artık benden yavaş yavaş...



ve şimdi soruyorum:

if i had wings, would i be forgiving?
if i had horns, would there be flames to shy my smile?


dt'ciler için grubun websitesinden dipnot:
Aralık 2: Maçka Küçükçiftlik Park - Istanbul
Aralık 3: Ooze Venue - Izmir
Aralık 4: 222 Park - Eskisehir
Aralık 5: Ankara Saklikent - Ankara

ancak biletix diyor ki, istanbul konseri en sona alınmış ve 6 aralık'ta olacakmış. artık takip edin öğrenin hangi gün olacağını :)

ciddiyet dersleri, vol.1


ön not : ciddiye almak = "bilmek, anlamak, söylediklerine değer vermek, yanıt vermek"...

sen kendini ne kadar ciddiye aldığını sokmayacaksın insanların gözüne sürekli bu hayatta. bırakacaksın başkaları alsın ciddiye seni.

sürekli bağırıp çağırmayacaksın mesela... derdini sakince anlatabileceksin, saldırmadan, karşındakini küçümsemeden. anlayanın anlamasını sakince bekleyeceksin sonra. anlamayacak olanları da kestirebilecek ve hiç üzerine varmayacaksın, hiç dert etmeyeceksin kendine. misal, saçını başını yolarak tepinmeyeceksin "neden beni anlamadı da saçma sapan yanıt verdi bu şimdi bana ben bunu mu dediiim" diye...

herkes seni anlamak zorunda değil. sen herkesi anlayabiliyor musun? bırak anlayabilmeyi, anlamak istiyor musun acaba? zaten eğer istiyorsan, ya da "ben herkesi anlarım" diyebiliyorsan, aşmışsın sen. ya da batmışsın, emin değilim. farkı nedir onu da bilemem zaten.

kendine güvenin olacak her şeyden önce. söylemine, aklına, zekana, eline ve diline güveneceksin. kendini abartmadan, söylemek istediğini şak diye söyleyeceksin. ve sonra bunun ardında duracaksın. kaçmayacaksın, kıvırmayacaksın. bunu yaparken, kırıcı olmamayı becerebileceksin. insanları kılıçtan geçirmeden haklıyla haksızı ayıracaksın. ve de herkesin kendi fikrini dillendirme hakkı kadar doğal bir şey olmadığını da asla unutmayacaksın.

sinirlenmek ve laf çakmak haklarını hep saklı tutacak ve yeri geldiğinde kullanacaksın. kendinle dalga geçmeyi bileceksin. kendini o kadar ciddiye alacaksın ki, o kadar güveneceksin ki kendine, kendinle dalga geçebileceksin ve hafifleyecek için, yumuşayacak ortam. bazıları anlamasa da sen bileceksin anlayanın anladığını.

rahat olacaksın şu hayatta - ister "reel" olsun ister "sanal".

koyverip gitmeden akıp gitmeyi bileceksin, dalga geçeceksin kendinle. kendine gülebilecek kadar ciddiye alacaksın kendini.

böylece hiç bir şey dokunmayacak sana.

8 Kasım 2009 Pazar

pes...

TRT'nin Politik Açılım programını izlemedim... Ama az önce şunu okudum, RTE Darfur'da soykırım yapılmadığını bir başbakan olarak tespit ettiğini belirttikten sonra demiş ki:

''Ben Netanyahu ile o kadar rahat konuşamam ama Beşir ile rahatlıkla konuşurum. Rahatlıkla 'bu yaptığınız yanlıştır' derim. Ve yüzüne derim. Niye? Bir Müslüman böyle bir şey yapamaz ki. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye'nin böyle bir rahatlığı var. Öz güveni var en azından. Bu konudaki rahatlığımızı ben Ban Ki-mun'a da açıkladım''

Haberin tamamı için: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=185093&cat=160&dt=2009/11/09

mühür ve imza

haytanın tekiyim ben
bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir
o eski yanlışlıklar





bugünlerde sıklıkla "eski yanlışlıklar" ile hesaplaşmaktayım her yönüyle... katlanılır şey değil aslında. kafam, kalbim, ruhum... ben mi bu yanlışları kuşattım onlar mı beni bilmiyorum.

yıllar yıllar olmuş, adamın tekine bilmem ne yapmışım, ötekine bilmem ne demişim... geriye almanın imkanı yok söylenilenleri ve yapılanları. söylenmemişleri iletmenin imkanı yok artık. ve faydası yok.

bazı şeylerin su yüzüne çıkması çok uzun zaman alırmış. önemsiz görünen bazı şeyler ne kadar da önemliymiş.

29 Ekim 2009 Perşembe

FANZİNCİ'de bir bloCKnot

pek sevgili arkadaşımın editörlüğünü yaptığı, hayırsızca ve vefasızca da olsa takip ettiğim (aklıma geldikçe açıp bakmak demek oluyor bu) ve de her bakışımda "yau ben buraya daha sık neden girmiyorum ve burayı daha sık neden okumuyorum" diye kendime sorduğum pek güzel FANZİNCİ'de bana da bir köşe verdiler, mutant oldum, bloCKnot tutacağım bundan sonra haftalık olarak.

haftabaşında merhabamı çaktım, şimdi önümüzdeki hafta için yazımı pazar'a yetiştirme derdindeyim.

ne yazacağım konusunda hiç bir fikrim yok...

okursuz konusuz onsuz bunsuz yazar mutant bu kadar olur :P

23 Ekim 2009 Cuma

herkes eşittir ama bazıları daha eşittir

bazıları köyde yaşar, bazıları şehirde... deniz kıyısında, ovada, yüksekte ya da alçakta.
bazıları hayat derdine düşer, kazanır ve kazandırır, besler ve beslenir.
bazıları suç işler, cezasını çeker... bazıları dürüstçe yaşamaya, hak yememeye, kan dökmemeye çalışır, başka bazılarının canı yanmasın ister.
bazıları da dağa çıkar, kurşun atar, "onurlu barış"lara varmak için çirkin savaşlara imzasını basar.

bazıları gecenin köründe evinden alınır, düşündükleri ve yazdıkları için. ama düşündüklerinin ne olduğu ve ne yazdıkları o kadar da önemli değildir. hapse konurlar.

bazıları emir alır ve dağdan iner, daha önce ne yapmış oldukları önemli değildir. ayaklarına gezici mahkemeler gider. çiçekler ve çikolatalarla karşılanırlar, davul zurna halaylar zılgıtlar zafer işaretleri derken bayram havasında kurulurlar hakim ve savcıların önüne. iki kelime ya konuşur ya konuşmazlar ki serbest bırakılırlar.

bazıları çocuğunu gönderir binbir endişeyle. çocuğu döner tabut içinde cansız.

bazılarının çocuğu ise lüks ciplerle iner, çıktığı o dağın tepesinden, arsızca.

daha yazmak istemiyorum.
nefesim daralıyor.
maksadını aşan arsızlıklar bunlar.
göz göre göre, kanırta kanırta, böyle yüzsüzce olmamalıydı.

kaş yapılacakken göz çıkartılmamalıydı.

kim ne derse desin, bu "açılım" böyle olmamalıydı.

18 Ekim 2009 Pazar

lithium

sırtında yumurta küfesi gibi taşıdığın sürece hayatı - geçmişi bir yumak haline getirdiğin ve peşinsıra sürdüğün sürece - hiç bir zaman bir adım dahi atamayacaksın ileriye doğru ve bunu biliyorsun aslında.

geçmişten, karanlıktan, çıkıp gelecek bir hayaletse eğer gece gündüz beklediğin ve hayatını askıya almana sebep olan şey, o zaman zaten kendi zincirini kendin bağlamış oluyorsun eline ayağına. bir adım dahi atamayacaksın ileriye doğru.

bunu bilmiyormuş gibi davranma.

hem zaten, raflardaki fazlalıkları, eskileri, püsküleri atmadığın sürece... yenilerine yer açman pek de mümkün değil gibi değil mi?

farkındasın aslında.

ama korkuyorsun aslında ben de farkındayım. tek yapman gereken aslında bir mini silkinme. sonrası kolay.

darling, i forgive you after all
anything is better than to be alone
and in the end i guess i had to fall
always find my place among the ashes

fakat işte, herkes kendi derdinde. kimsenin oturup da senin çok zaman ötelerden buralara kadar sürüklediğin düğümlerini çözmekle uğraşacak vakti yok. normaldir.

anlamıyor olamazsın bunu.

ki...

biliyorum anlıyorsun. ama işte, kalıplaşmış öfken de hüznün de içinde. en kolayı görmezden gelmek değil mi?

i can't hold on to me
wonder what's wrong with me

herkes hayatına devam ederken öyle ya da böyle. senin kendini evine ve işine bağlaman ve bir kaç arkadaşınla arada sırada oturduğun sofralarda hüzünlü kadehler tokuşturup inatla saplandığın bataklık senin kafanda değilmiş gibi davranman yardım etmeyecek sana.

biliyorsun.

oh but god i want to let it go


10 Ekim 2009 Cumartesi

ana haber bülteni

sağlam bir mola vermiş gibiyim herşeye.

sağımda solumda sıralanmış kuleler halinde okunmayı bekleyen kitapların hiç birine elimi bile sürmüyorum, zaten 2.satırdan sonra ilgimi kaybediyorum okumaya çalıştığımda da.

işim her zamankinden yoğun devam ediyor. radikal bir takım değişikliklerin arifesinde sallanıyorum bir sağa bir sola. yoğunluğun bir kısmı da bundan tabii.

ya bir de çok asabiyim, çok mutsuzum, çok rahatsızım, çok fena nefret ediyorum şu aralar.



metallica'nın load ve reload albümlerine özel bir sempatim olmadığı gibi, pek de sevmediğimi söylemeliyim. ama bu şarkı güzeldir, bu şarkıyı severim.

2 Ekim 2009 Cuma

başlık atılmayasıca yazı

yaz aylarında "doğru düzgün" izin kullanamamış olan ben, bu haftanın ilk iki gününde bazı pürüzleri devreden çıkartınca çarşamba gününü ve sonrasını kendime tatil ilan ederek ofisten uzak durdum. yaz başlamadan önce bir hafta, yazın ortasında bir hafta "tatil" yapmış, hiçbir tatil beldesine gidememiş, ayağını denize sokamamış, telefonunu elinden düşürememiş ve pc başından doğru dürüst kalkamamış ve ofiste sadece fiziksel olarak bulunmamış ancak ofisi evine taşımış bir insan olarak bu 3 günün bana iyi gelmesi için de her türlü planı programı yapmıştım.

birinci gün çok güzeldi.
ikinci gün hasta oldum.
üçüncü günü evde geçirdim.

ve artık resmen haftasonunun gelmesiyle birlikte tatil bitti.

üstelik de bugün öğleden hemen önce aklımdan "yaşasın sorunsuz, telefonlaşmasız, sıkıntılı e-mailsiz bir 3 gün! inanamıyorum!" diye geçirirken... gene gümrüğe tosladım gene içim daraldı, gene olmadı olamadı. ve gene pazartesi günü birilerine anlatmam gereken bir ton laf ve çözmem gereken iç sıkıcı bir sorun var.

oynamıyorum.
gerçekten bunaldım.
yetmez mi artık bu kadar?

yeter kanımca.

22 Eylül 2009 Salı

love is an act of blood and i'm bleeding a pool in the shape of a heart



"But he's the sort who can't know
anyone intimately, least of all a
woman. He doesn't know what a woman
is. He wants you for a possession,
something to look at like a painting or an ivory box.
Something to own and to display. He doesn't want you to be real,
or to think or to live. He doesn't love you, but I love you.
I want you to have your own thoughts and ideas and
feelings, even when
I hold you in my arms. It's our last chance... It's our
last chance..."
(A Room With A View'dan alıntı)

Şarkı : Space-Dye Vest, Dream Theater

(adam gibi bir yorumunu dinletmeyerek beni bu sonu eksik videoya mahkum eden - youtube ve myspace'i yasaklayan - mercilere saygılarla... dailymotion, google video falan hala açık, ayıp oluyor ama, geç kalındı bunlar da kapatılmalı!!!)

youtube görebilirler için:



21 Eylül 2009 Pazartesi

hede hödö

uzunca süredir ne yazasım var ne de okuyasım.
blogger'dan ve diğer blog yuvalarından sanırsam ki hevesimi aldım.
ya da paylaşacak sözüm kalmadı, duygularım eskisi kadar taşkın değil.

sabah uyanıp işe gidiyor, akşama kadar orada debelendikten sonra (sözlük anlamıyla debelenmekte olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim) kendimi servise nasıl atıyorum ve eve nasıl varıyorum fark etmiyorum bile... elimde / çantamda / cebimde bir kitap sürekli oradan oraya sürükleniyormuşum gibi hissediyorum, ancak gittiğim hat hep aynı: ev - iş - ev... evdeyse de salon - yatak odası arası geçişler...

aylardan beri biriktirdiğim kitaplara dalıyorum birer ikişer... odanın çeşitli yerlerinde kitap yığınları var henüz okumadığım, birini bitirince diğerini alıyorum elime, biten kitap balkona dolaba kaldırılıyor. dolapta da yer kalmadı ya, bundan sonrakiler herhalde kenarda köşede bekleyecek tekrar ele alınacakları günü. kitaplarımı vermeye kıyamıyorum. hani öyle sık sık elime alıp da karıştırdığım için değil, onlar zaten elimin altında, odada kitaplıkta duruyorlar. balkondaki dolaplarda duranları da veremiyorum. halbuki bazılarının varlığını bile yılda iki kere toz almak için dolabın kapaklarını açtığımda hatırlıyorum. egomla ilgili bir durum olsa gerek... "ben okudum, ben! ben! hepsini okudum! ne kadar çok okumuşum yahu! ne kadar bilgili ve görgülüyüm!" demek için tutuyor olabilirim onları diye ciddi ciddi düşünüyorum bazen. çevremde çok az insan var okuyan, belki de manyakça bir saplantıyla, herkese yetecek kadar okumaya çalışıyorum. ne kadar saçma!

okuyorum
okuyorum
okuyorum

beğendiğim cümleleri paragrafları not alıyorum.
ya da düşüncelerimi yazarla ve tekniğiyle ilgili...

çok anlarmışım gibi romancılık tekniklerinden. "hadi ben sen de!" demezler mi adama? derler... ben olsam derim... diyorum da zaten.

aman işte bu da bir bayram yazısı olsun, yola öyle çıkmıştım, niyetse esas olan, bu da bayram yazısı olsun. bayram bizim eve bir sucuklu yumurta ve iki parça madlen çikolatadan öte anlam ifade etmemiş olsa da bu yıl, yağan yağmur ve ıhlamur ve puşkin ile birlikte ruhuma iyi geldi sanırsam.

hep sanmaktayım.
bir gün bileceğim.

6 Eylül 2009 Pazar

oh be! çok şükür!

iple çektiğim haftasonunu çalışarak geçirdiğim için normalde sürünerek girmem gereken yeni haftaya uykulu ama bir o kadar da sakin ve rahat girmiş bulunuyorum. sebebi, yazın nihayet ve resmi olarak ardımızda kalmış olması, onun getirdiği bir "eve dönüş" hissi.

haziran doğumlu bir yaz çocuğu olmama rağmen, ömrüm boyunca yazdan çok hoşlanmadım. sıcakta bunalmak, güneşten rahatsız olmak, uzun günlerle ne yapacağını bilememek, karanlığı özlemek, vs... çok şükür şimdilik - bir dahaki yaza kadar - geride kaldı. arada bir kaç gün bastıracak o sıcak gene - çocukluğumda anlamlandıramadığım "pastırma" yazı :) - ama bileceğim ki sadece misafir, şöyle bir uğramış, gene serin ve ferah havaya bırakacak yerini ve geldiği gibi gidecek.

az önce kafamı kaldırıp camdan dışarı bakınca ve yağmuru görünce kapladı içimi o aylardır hissetmediğim huzur. dışarıda yağmur yağsın, benim görebildiğim mesafede olsun (istediğim an ya camdan elimi çıkartarak ya da bunaldığım anda dışarı çıkıp kendimi altına bırakarak hissedeyim damlalarını), müziğim çalsın istediğim gibi, ben de sakin sakin çalışayım. bir yandan da plan yapayım, hayal kurayım, isteyeyim ve olsun!



bu haftadan beklentim ve dahi isteğim budur.

görsel : rob gonsalves - autumn architecture

atı alan üsküdar'ı geçti (mi?)

anlayan beri gelsin bana da anlatsın ben de bu hareketin altındaki iyi niyeti göreyim ve "vaaayyy be o kadar diken üstündeyim ki her bir hareketi her bir adımı paranoyakça değerlendiriyorum" diyebileyim :

CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, Başbakan Tayyip Erdoğan'a, YÖK'ün TSK ve Polis Akademisi'ne bağlı yükseköğretim kurumlarından atılan 800 öğrenciyi seçkin üniversitelere yerleştirmesini sordu. Ayhan, yerleştirmelerin kadrolaşma çabasıyla yapıldığını belirtti.

amon amarth & apocalyptica elele daha güzel günlere



öyle işte.

25 Ağustos 2009 Salı

serbest kürsü seansı, ref.6

kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :

iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar

benden uzak olsunlar.

buyrun size "genelleme" (!)

geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.

asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.

demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.





istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

orada kimse var mı?

2009 - 1999 = 10 yıl
arada ne kadar bilinçlendiğimiz meçhul.
aynen, ödediğimiz "deprem vergileri"nin nereye gittiğinin bilinmez olduğu gibi.

16 Ağustos 2009 Pazar

yeni hafta öncesi...

çok basit şeyler oldu geçtiğimiz haftalarda. ama çok garip şeyler bir yandan da. üstelik tetikleyen şeyler de acayip şeylerdi çoğu insana göre.

ne kadar olduğunu dahi hatırlamadığım bir süre önce iki kitap aldım elime:

1 - amin maalouf, çivisi çıkmış dünya
2 - orhan pamuk, kara kitap

ikisini de döndürdüm dolaştırdım daha okumadan çantamda eskittim içlerine giremedim o nedenle kitapları suçladım ve çok sinirlendim hem kitaplara hem de kendime - okuduğundan birşey anlamamak, okuduğundan sıkılmak ne demek! ama fark etmedim ki sorun kafamda aslında, kitaplarda değil... en azından bir süre için... sonra anladım.

ve

derin nefes aldım, hayatımla ilgili son derece bilinçli bir karar verdim:

herşeyin yolunda gitmesini seçiyorum. sorunsuz bir gün yaşamayı seçiyorum. sorun olarak önüme çıkan herşeyin en kolay şekilde ve beni üzmeden çözülmesini seçiyorum. bu arada her türlü "terslik"ten dersimi almayı ve bu "terslik"lerin tekrarlanmamasını seçiyorum.

ondan sonra beklemeye başladım. seçmek ağır sorumluluk. haliyle, beklerken elimi taşın altına ister istemez sokmaya da başladım. akışa kalmayı, önüme çıkanla savaşmaktansa öğrenmeyi ve çözemiyorsam çevresinden dolanmayı bilmeyi, kanamadan düşüp kalkmayı bu arada kavradım.

ve

haftalardır, aylardır, bir yılı aşkın süredir sırtımda kambur olmuş bir çok konu birbiri ardına çözümlendi, dağıldı toz oldu gitti. ferahladım. belki de hepsinin artık çözümlenme zamanıydı ve de ben kendime boşuna pay çıkartıyorum aslında, öyle de böyle de zaten şimdi çözümlenecekti.

bilmeyeceğim de sanırım asla.

çünkü "ben seçtim, ben istedim, o nedenle böyle oldu" demeyi seçiyorum şimdi de. hayatımın ve bağlantılı bir çok hayatın sorumluluğunu yüklenmeyi, genişlemeyi seçiyorum.

aslında şunu diyecektim...

tüm o karmaşa dinince, karambolden çıkınca tekrar elime aldım kara kitap'ı. birinci satırdan itibaren su gibi aktı gitti dünden bu yana. ve daha önce fark etmediğim çok ilginç bir alt metin yakaladım ki orada da teyit için imdadıma en çabuk google yetişti, yanılmadığımı gördüm hem şaşırdım hem sevindim. üstelik de aradan geçen süre sadece bir haftacık!!!

nefes almayı unutmazsak, nefes almayı ve sakin olmayı seçersek, her şey çok daha güzel olacak, bunu fark ettim.

yeni haftaya yeni karar aldım.

artık sadece yaşayacağım. yaşamayı seçiyorum. kavga kıyametten sıyrıldım bitti.

ve evet gerçekten de aslında "bu kadar" basitmiş!!! :)

15 Ağustos 2009 Cumartesi

hay bin kunduz!

mehteran eşliğinde yüzüyorum.
bu kulaçlar da bir gün yavaşlayacak elbet.
o zamana kadar, haydi hep birlikte :)



şimdi...

bazı bazı burada günün anlam ve önemini, içimden geçeni, yazmaya üşendiğimi şarkılarla türkülerle ifade ettiğim olmadı değil.

bu öyle değil.
bu sadece cumartesi güzel şarkısı :)

iron maiden'ı özlemişim, damarlarımda iron gezsin ben maiden olayım istiyorum (ne komik cümle kikiri) saçmalama hakkımı kullanıyorum, blog benim keyif benim.

bir de...

lütfen,
gelmeni istemiyorum.
gelme.
ama bunu sana söyleyemiyorum. hep kibarlıktan, hep vicdan azabından.
ve fakat ama lakin gerçekten yine de yemişim vicdanı, kahrolsun kibarlık.
yarın...
yarın söyleyeceğim.

ah ben bu beni alıp nerelere gidem...

tehlikeli bir düşüncenin yaşamöyküsü *

derinden duyuyorum kafamın içinde, çok eskide kalmış bir şarkının aklımda yer etmiş bir minik tınısını... düşündükçe hatırlıyorum, zorladıkça görüyorum, unuttuğumu sandığım neler neler resmigeçitte şimdi karşımda. bir çoğu paylaşılmış inatla döve döve, zorla, kerpetenle çekerek, tüm kuvvetle iterek. ama çok sivri bir köşemiz, ucu yanmış kapkara bir yanımız kalmış kendimize hep, içten içe tütmüş, öyle ki ise bulamış her yanımızı. biz bile bilmemişiz. bilmemek işimize gelmiş.

hep uzaktan izlemişiz, yorulursa el atmak üzere. sıkılınca "ha gayret" demek için. ama bilmemişiz ki zamanla gözlerimiz bozulurmuş, miyop bir kez sızdı mı bünyeye, uzaktan izlediğimizde görmemiz gittikçe zorlaşırmış. ses edilmeden artık anlamazmışız bazı şeyleri.

çünkü biz, sesimiz kısılsa da artık, yaş alsak ve bir çok şeyi "öğrensek" de geçen zaman içinde, hala aynı nakaratla dans edermişiz. içimizden geçer gidermiş ve yine de anlamazdan gelirmişiz.



yakın olmak için uzak dur benden.

* kitaplığımdan gözüme çarpan bir başlıktan başka sadece tek bir anlamı var...

11 Ağustos 2009 Salı

hafta ortası, ömrün ortası, vs...

Standing by the window
Eyes upon the moon
Hoping that the memory will leave her spirit soon

She shuts the doors and lights
And lays her body on the bed
Where images and words are running deep
She has too much pride to pull the sheets above her head
So quietly she lays and waits for sleep

She stares at the ceiling
And tries not to think
And pictures the chain
She's been trying to link again
But the feeling is gone

And water can't cover her memory
And ashes can't answer her pain
God give me the power to take breath from a breeze
And call life from a cold metal frame

In with the ashes
Or up with the smoke from the fire
With wings up in heaven
Or here, lying in bed
Palm of her hand to my head
Now and forever curled in my heart
And the heart of the world






şu şarkıyı youtube'dan başka yere yüklemeyenler utansın, ne diyeyim...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2 film, 1 kitap

ıssız adam'ı yeni izledim (dün gece).
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).

gelelim fikirlerime:

ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.

diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.

o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.

ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...

gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.

gideyim ben.

6 Ağustos 2009 Perşembe

06.08.1945


http://www.pcf.city.hiroshima.jp/top_e.html

akut çalışma isteği...

...hissettiğim zamanlarda durup iki nefes alıyorum geçiyor. mesela tam da şimdi olduğu gibi - yığınla iş var, iveğenlikle yapılması gereken ancak bizimkinde tık yok, umuru değil iş güç, onun yerine laylayda loyloyda..!

diyeceğim şu ki;

uzun zamandır geceleri çektiğim uyuyamama ve akabinde haliyle sabahları uyanamama sıkıntım nedeniyle, dün akşam servis şoförümüze "bey amca beni yarın sabah almasın, ben kendi imkanlarımla teşrif edeceğim şirkete" mesajını uçurarak sabah saat kurmadan, allah ne verdiyse uyur sonrasında da uyanıp işe giderim diye düşünerek gece girdim yatağa.

sabah uyanma vakti = 6!!

hey allahım sen aklımı koru, sabah 6'da gerçekten uyanmam gerektiğinde mümkün değil yataktan çıkamayan ve hep bir koşturmaca içinde servise yetişen ben, bu zorunluluk ortadan kalktığı anda dimdik ve dinç ve enerjik bir şekilde ayaktayım.

inatla uyumaya çalışmak da anlamsız, bir saat sağa döndüm sola döndüm en sonunda 7de yataktan çıktım. uzun bir kahve keyfi yapayım dedim, alışmışım sabah koşturmasında dilimi damağımı yaka yaka o kahveyi içmeye ya, işte kahve de 15 dakikada bitti. e o zaman ben sakin sakin hazırlanayım, güzel bir makyaj yapayım, bugünün şerefine etek metek giyeyim, kız çocuğu olduğumu hatırlasınlar şirkettekiler diye iyi niyetle düşünerek geçtim aynanın karşısına... e makyaj hemen halloldu çıktı aradan, hala evde oyalanma isteğiyle "hazırsın kızım işte kalk git işine, işleyen demir pas tutmaz" vicdani dürtüklemesi arasında gidip geliyorum.

televizyona bakayım en iyisi... hah tamam, "eşref saati" dizisi var, kabadayıları severiz, izleyelim... (kafada dönüp duran ses : mesai başladı, sorumluluğunu bil, işine git, işine git, işine git). kafadaki ses bünyede huzursuzluk yaratıyor tabii...

kalktım işe gelmeye.

etek giydiğini unutup merdivenlerden ceylan gibi sekerek inmeyeceksin, bunu bileceksin artık kaç yaşına geldin! o etek uzun, o etek bol, o etek bacaklarına dolanır, o etek seni düşürür!!... diye düşünseydim önceden bir saniye dahi durarak, o zaman patates çuvalı gibi yuvarlanmazdım 6-7 basamak herhalde.

8de başlayan mesaiyi sallayıp kendime bir sabah hediye etmeye kalkan bendeniz, 9'a çeyrek kala işteydim işte.

demek ki neymiş?
benden tembel olmazmış.
ben ancak zorunluluk olduğunda yetişemiyormuşum.
üstelik zorlama olunca geç kalmayı dahi beceremeyip erken davranıyormuşum.

iveğen miyim neyim?

akut = iveğen (demekmiş, tdk öyle diyor. iveğen kelimesini de yeni öğrenmiş bulunuyorum, "aceleci" demekmiş aynı zamanda. bundan sonra sıklıkla kullanacağım, bana "leğen"i çağrıştırdı, "leğen" kelimesini çok severim).

21 Temmuz 2009 Salı

yüzleşme - 4

çocukluğumdan bu yana çok geniş bir hayal gücümün ve gelişmiş bir rol yeteneğimin olduğu, ailede kimseye benzemediğim ve kime çektiğimin bilinmediği gibi çeşitli hükümler verilmiştir hakkımda. kim kime kızarsa sülalede beni ona benzetir. bir gün "babası kılıklı" olurum diğer bir gün "halasına çekmiş bu" derler ara sıra da "aynı teyzesi, o da gençliğinde böyleydi"leri duyarım bolca (maynuşum, okursun sen burayı ara sıra, o baba / hala benzetmelerine yorum yapmayacak olsam da, sana benzetilmekten sonuna kadar mutluyum, o ayrı!)

sanırım biraz da bu şartlanmalarla, hep olduğumdan farklı görünen bir çocuk oldum, gençliğim de (şimdi tabii çok komik sanki genç değilmişim gibi ama ben 18 - 20 yaşlarımdan bahsediyorum şu anda) herhangi bir "genç kız"dan çok daha farklı davranışlarla bezendi. galiba bir nevi kendini ispat çabası : "benzettiğiniz kimse gibi değilim, zaten ben sizlerden biri bile değilim, hepinizden çok farklıyım ve hep de öyle olacağım"...

bugünkü aklım olsa öyle yapar mıydım pek emin değilim. çünkü, şimdi de bir çok kendi yaşıtımdan daha farklıyım ve artık bu farklı olmak durumu bir takıntı değil, bir alışkanlık, bir huy, vazgeçilemeyen bir özellik benim için : kaşım gibi gözüm gibi...

bırakın evlenmeyi, henüz sağlam ve uzun süreli ilişkiler dahi kuramayan bir insan olarak, çevremde parmakla sayılacak kadar az sayıdaki mutlu evliliklere bakıp onlar için mutlu olmayı da beceriyorum. ki bu da aslında (bence) hatrı sayılır bir başarı. kinik olmadım çok şükür, insanlarla dalga geçme safhasını da ardımda bıraktım, kendi halinde, işinde gücünde bir insan oldum çıktım.

daha önce de yazdığım gibi, kendime izin verdiğim bir haftadayım. haftasonu boyunca unirock'taydım. özellikle amon amarth sevgimden ötürü gittiğim ama son derece de iyi vakit geçirdiğim (süpernohut çok yaşa!) festivalden sonra tadı damağımda kalan bateri sololarla çıktım oradan. ve bana en garip gelen de bir death metal konserinden romantik hislerle ayrılmış olmamdı! çok güldüm sonrasında, muhtemelen benden başka kimse oradan "evet işte yahu olacaksa zaten böyle bir herif olmalı benimle hayatı paylaşacak, başkasını ben ne yapayım" diye düşünerek çıkmamıştır! şimdi, normalde buralara yazacağım hatta kimselerle paylaşacağım laf değildir bu, içimde yeşerir içimde kalır ama bugün fark ettim ki aslında bu sadece "olmayacak olan"ı seçmek ve "olmayacağını bilerek" onu şart koşmak ve böylece de "olmamasını" sağlamak.

yıllarca olmayacak ilişkileri özellikle aramak - bulmak - seçmek - başlatmak - yürütmeye çalışmadan bırakıp gitmek gibi. onun bir üst versiyonu. bir süre oyalanmak ve sonrasında da "yok hocam bu ilişkiler bana göre değil" diyerek artık onun için çaba dahi göstermemek. muhtemelen bir korku var bunun altında yatan derin derin. ama ben onu da bulmaya uğraşmak istemiyorum. hani şu ne senle ne de sensiz durumu. bazen oturup düşünüyorum "e fena mı olur şimdi oturup şunu paylaşsam birisiyle" diye ama o "birisi" olup da paylaşmaya kalkınca iş değişiyor ve ben kısa devre yapıyorum.

yıllarca önce nişanlı olduğum kısa bir dönem yaşadım. yürümedi tabii, ayrıldık. ama sanırım beni en çok seven o oldu. ben de "kendimce" sevdim işte. ama kendimce asla yeterli olmadı. yine de, ciddiyete en çok yaklaşabildiğim insan olarak yeri bende ayrıdır. bu blogu bilmez, bilse de okuyamaz ama yine de yeri özeldir. hediye ettiği kırmızı deri kaplı ve orijinal baskı replikası yüzüklerin efendisi de kitaplığımda en özel yerde durur. bu yazıya sebep aslında dünden bu yana, bonus disc'leriyle birlikte izlediğim lotr üçlemesi. bir buçuk gün boyunca hayal alemlerine dalıp çıkarak gene kendimi bozdum. ama yine de hepsiyle teker teker yüzleşerek "hala umut var" diyorum. koskoca dünyaları baştan yaratmış tolkien, ben kendime bir hayat kuramazsam çok ayıp olur çünkü!! :)

not: yüzüklerin efendisi demişken, bence kitabın kahramanı frodo değil sam ve aşık olunacak karakter de aragorn değil boromir'dir!! bir de, benim favori ırkım her zaman elflerdense cücelerdir. o kadar.

19 Temmuz 2009 Pazar

bir kafa tatilinin anatomisi

deniz güneş kum yok.

müzik var.
dostlar var.
filmler var.
kitaplar var.
"kafa" yok... tatile çıktı, kendini resetleyecek, stresi silkeleyecek, haftaya pazartesi geri dönecek ve işine gene sarılıp kendini bulacak.

cuma akşamından bu yana pek sevgili kardeşimin katkılarıyla unirock'da, "o pislik festivaller (!) (*)"e nispet yaparak eğlenmekte, dinlenmekte, death ve trash metal'in o bayıldığım bateri ve bas kardeşliğinde kendimi kaybetmekte ve bir süredir içine girdiğim karanlığın dışına pırıl pırıl taşmaktayım.



artık ortalarda çılgınca kafamızı sallamıyor ve sabahın köründen gecenin sonuna kadar güneşte yanma pahasına deliler gibi yeni grupları desteklemiyor olsak da ilk gece arch enemy, ikinci gece kreator ve bu gece de amon amarth izlemek üzere maçka'da yerimizi alıp biramızı yudumluyor ve sonrasında paşa paşa evimize dönüyoruz. her zamanki gibi, bir köşeye çöküp aralarda çevremizdeki loser'ları birbirimize göstererek hiç utanmadan ahkam kesiyoruz, "zamanında" nasıl olduğumu bıkmadan anlatarak supernaut'umu arada bir bunaltıyor, gene "ah eskiden böyle miydi bak belim ağrıdı bak kolum bilmemne oldu" diye vıdırvıdır konuşuyor, kreator'un nazik ricası ile kendilerince bir moshpit oluşturan ancak pite takılıp moshu unutan güzel gençlerimizi izliyor, bir de haftaya işe gitmeyeceğimi hatırlayarak iyice bir rahatlıyorum. daha ne olsun :)

derken arada çıkan paradise lost'a burun kıvırarak birden leş metalci kimliğimizden sıyrılıveriyor ve kendimizi en komprador şekilde yan taraftaki g-mall'e numnum'a atarak lezzetin derinliklerinde kaybolarak sanki yarını görmeyecekmiş gibi yemeğe vuruyorum. loser olabilirim ama ağzımın tadını bilirim!



şimdilik gidiyorum... bu gece de amon amarth (ki çok çok severim) dinleyerek tatilimin müzikal sayfasını kapatacak, bir günümü gene kardeşimden ödünç aldığım filmlere (star wars trilogy, lotr trilogy ve transformers) vakfederek tembellik yapacak, bir iki gün ille de roman olsun ayın kitabı ile haşır neşir olacak (ve hatta belki de oraya daha bu sabah bitirdiğim "cevdet bey ve oğulları" ile ilgili bazı yorumlarımı ekleyecek) ve sonrasında da herhalde kendime tamamen gelmiş bir şekilde işimin başına döneceğim.

o zamana dek, herkeslere pek güzel bir pazar ve takip eden harika bir hafta dilerim!

ve de diyorum ki : eski hayatlarımdan birinde - ki bu en etkili olan eski hayatım olsa gerek - bir viking savaşçısı olduğumu düşünür oldum bir süredir. evet kreator çok iyiydi - e zaten bu kadar yıldır bu işi yapan adamlar hakkında ben mi yorum yapacağım bir de - ama, iskandinav metali üzerine tanımam. her fani bir arch enemy dinlemeli canlı canlı. angela hatunun brutal vokallerine şahit olmalı. amon amarth'la coşmalı. bas ve bateride kendini kaybetmeli.






(*) "pislik festivaller" tanımı bana ait değil ama 3 günüme neşe getirdiği için burada yerini aldı, hay sen çok yaşa soul sacrifice!! :))

hamdolsun, teğet geçti.

bir hafta boyunca izinliyim. gitmiyorum bir yere, istanbul'dayım. ama işten (e-mail ve telefonlardan, sorunlardan, müşterilerden, ruhumu sıkan ayrıntılardan) uzak kalıp kendimi kendime getirme operasyonu başlattım. öncelikle, katkıda bulunan herkese pek çok teşekkürler!

teğet geçen bir buhranı takiben, hamdolsun ruhi krizde değilim. gene gülümser ve konuşur oldum. okuduklarıma gene anlam verebiliyor, düşündüklerimi ve hissettiklerimi gene paylaşabiliyorum.

ama haziran'ın tamamını ve temmuz ayının yarısını bana zehir eden, sabah uyandığımda dahi üzerime anında çullanan o sıkıntıyı, bunaltıyı, gerginliği uzunca bir süre unutabileceğimi sanmıyorum. çok yorgunum. bitkinim. durgunum.

hep diyoruz ya, "bu da geçecek, sanki yarın olmayacak mı? öyle de geçecek, böyle de geçecek ama mutlaka geçecek!" ve evet, geçiyor gerçekten. ama geçerken o kadar çok şey götürüyor ki, savaş sonrası yorgunluğuyla çöküp kaldığınızda bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmayacak sanıyorsunuz.

ben ki iş konularını kendime en az dert etmeye çalışırım, bu sefer beceremedim ve kendimi kaybettim. o derece...

ama bu da geçti.

geri geldim :)

2 Temmuz 2009 Perşembe

2009 - 1993 = 16 yıl = 5840 gün

* Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
* Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
* Gülender Akça - 25 yaşında
* Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
* Ahmet Alan - 22 yaşında
* Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
* Sehergül Ateş - 30 yaşında
* Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
* Erdal Ayrancı - 35 yaşında
* Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
* Belkıs Çakır - 18 yaşında
* Serpil Canik - 19 yaşında
* Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
* Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
* Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
* Serkan Doğan - 19 yaşında
* Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
* Murat Güneş,Murat Gündüz - 22 yaşında
* Gülsüm Karababa -22 yaşında
* Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
* Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
* Koray Kaya - 12 yaşında
* Menekşe Kaya - 17 yaşında
* Handan Metin - 20 yaşında
* Sait Metin - 23 yaşında
* Huriye Özkan - 22 yaşında
* Yeşim Özkan - 20 yaşında
* Ahmet Öztürk - 21 yaşında
* Ahmet Özyurt - 21 yaşında
* Nurcan Şahin - 18 yaşında
* Özlem Şahin - 17 yaşında
* Asuman Sivri - 16 yaşında
* Yasemin Sivri - 19 yaşında
* Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
* İnci Türk - 22 yaşında
* Kenan Yılmaz - 21 yaşında

25 Haziran 2009 Perşembe

yersen!

Hedefteki isim Kenan Evren suskunluğunu bozdu. CHP'nin 'yargılansın' talebine kızan Paşa, çarpıcı açıklamalar yaptı:

"Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!"

Bu şok sözler Kenan Evren'e ait. CHP'nin '12 Eylül darbecilerinin yargılansın' talebi sonrası Evren deyim yerindeyse açtı ağzını yumdu gözünü. 'Darbeye mecbur kaldık' diyen Evren, yapılmak istenen değişikliklerin halka sorulmasını istiyor

Kenan Evren yaşanan son tartışmayı Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila'ya değerlendirdi: Bila bugünkü köşesinde Evren'nin konuyla ilgili çarpıçı açıklamalarına yer verdi:

‘İntihar ederim’
Evren, 12 Eylül koşullarında “Yapacak başka bir şeyimiz yoktu” dedikten sonra şöyle devam etti:
“12 Eylül’ü halk desteklemiştir. Yüzde 92 oy bunun kanıtıdır. Şimdi aynı yolu kullansınlar, halka sorsunlar, diyorum. Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!”

‘Akılları yeni mi başlarına geldi?’
Evren, 12 Eylül’ün yeniden gündeme gelmesi ve geçici 15. maddenin kaldırılmasının tartışma konusu yapılmasıyla ilgili olarak değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Bu kadar yıldan sonra, bu konu gündeme getiriliyor. Bugüne kadar akılları nerdeymiş? İnsana bunu sorarlar. Ayrıca 12 Eylül öncesindeki koşullar da unutulmasın. Neydi onlar? TBMM aylarca cumhurbaşkanı seçemiyordu. Altı ay başka bir konuyu bile görüşemedi, karar alamadı. Türkiye’de her gün 10, 15, 20 genç öldürülüyordu. Sağdan da soldan her gün gençlerimiz hayatlarını kaybediyordu. Biz ne yapacaktık? Bu durumu seyredecek miydik? Seyredemezdik. Başka ne yapabilirdik?”

‘Yapmak istemedik’
Evren, demokrasiye müdahale etmek istemediklerini, ancak koşulların bunu zorunlu kıldığını savunarak şöyle dedi:
“Biz müdahale etmek istemiyorduk. Uyarı mektubu verdik ve 8 ay bekledik. Hiçbir şey değişmedi. Hiçbir önlem alınamadı. TBMM çalışamadı. Yoksa biz 12 Eylül’ü yapmaya hevesli değildik. Ancak başka çare kalmamıştı.”

‘Tüm subaylar suçlu olur’
Evren, 12 Eylül’ün yargılanması konusunda hukuki duruma ilişkin olarak da görüşünü şöyle açıkladı:

“Halkın görüşü de başka çare kalmadığı şeklindeydi. Ayrıca şunu de söyleyeyim: Türk Silahlı Kuvvetleri bunu neye dayanarak yaptı? İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi vardır. Burada TSK’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevi verilmiştir. O dönemin komutanları tam görüş birliği içinde bu müdahaleyi yaptılar. Kanun bu görevi vermiş.

Ayrıca mevzuatımızda bir hüküm daha vardır, eğer amir, kanunsuz emir verirse o emri yerine getiren de suçlu olur. Ama 12 Eylül’de bir tek subayın bile itirazı olmamıştır. Genelkurmay Başkanı’ndan, kuvvet komutanlarından bölük komutanlarına kadar, emirler itirazsız uygulanmıştır. Eğer bu suçsa o dönemde TSK’da görevli bütün subayların suçlu sayılması gerekir. Bir tek benim yargılanmamla da olmaz. Ama dediğim gibi, bunu halka sorsunlar.”

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=197488

"deal with it"

çok güzel bir haftasonu bekliyor olsa da beni, artık haziran'ın bitmesine bir kaç gün kala, ilk kez bir haziran ayından nefret ettiğimi fark ettim bu yıl. ve tamamiyle kendi hatam yüzünden.

işle ilgili bir konuda - tamamiyle bilgisizlikten (aslında tembellikten, kendine fazla güvenmekten ve çok iyimser olmaktan) ötürü sağlam bir belaya soktum kendimi. dönüp dolaşıyorum ama temizleyemiyorum. ve hatta haziran'ın başından beri bununla debeleniyorum ve az önce öğrendiğime göre yarattığım keşmekeşin çözülmesi en iyi ihtimalle gene 10 günü bulacakmış.

yarın müşterimi arayıp dürüstçe durumu anlatmam, sonrasında da artık başıma geleceklere katlanmam lazım. en kötü ihtimal siparişi iptal etmesi olur ki bu berbat bir ihtimal... o durumda ne yaparım onu yarın düşünürüm diyorum. ama içimden bir ses siparişi iptal etmeyeceğini, bunun yerine bana hayatımın en zor telefon görüşmesini yaptırtacağını söylüyor.

bugün kandil... bunca yıl sonra bu akşam bunun için dua etsem acaba kabul edilir mi?

manyak gibi hissediyorum kendimi işle ilgili bir konuda kendime bu kadar işkence yapıyor olmamdan ötürü. ama bir ay çok uzun bir süre ya böyle sürüncemede bir şeyin sıkıntısını kendi hatandan ötürü çekmen için kardeşim!

bir hallolsa... kendimi alkole vurasım ve patlayana kadar içesim, herşeyi unutasım var.

annem sürekli konuşuyor... çok ilginç aslında, bir insan dinlenmediğini bile bile, karşısındakinin başka bir konuyla ilgilenmekte olduğunu ve aslında kafasının bambaşka birşeyle meşgul olduğunu göre göre daldan dala atlayarak konuşur mu? bu kadar büyük bir ihtiyaç mıdır konuşmak da karşındakinin aslında duymuyor olması önem taşımıyor? ya da sadece "umurumda değilsin" mesajı mıdır verilen? hani "benim konuşasım var ve senin keyfin yoksa şansına küs, istesen de istemesen de dinleyeceksin" durumu mudur içinde bulunduğum böyle?

şimdi tadım yok ya, her halt batar bana.

bence şimdi ben de herkes gibiyim... (!)

denizin çocuğu

"Şarkılar politikadan, kurumlardan, sistemden daha güçlüdür. Hayatın sonuna kadar kalabilirler, temizdirler ve bir çok güzel şeye sebep olabilirler. İktidarlar, sistemler yıkılabilir, devirler değişebilir, şimdi dünyayı yönetenler kısa bir süre sonra üstelik bütün kötülüklerine rağmen unutulabilirler."

Kazım Koyuncu, 26 Temmuz 2004




21 Haziran 2009 Pazar

es

işlerin yoğunluğu, yazın sıcaklığı, geçen hafta boyunca okunan kitabın düşünce yapısı üzerine etkisi ve sorgulama & araştırma isteği, uzun zamandır ele alınmayan eski eşyaların hatırlattıkları sonucunda kendi içine dönme, hesaplaşma ve ekstre kontrolü nedeniyle bahçemiz bir süreliğine yeni ekimlere kapalı olacaktır.




"bi yere kadar gittim gelicem".

only happy when it rains...*

mutsuz olmakla mutlu olmamak arasındaki fark - bilenleri için - oldukça belirgindir.
eksiğin yoktur görünürde, yolunda gider her şey : nefes alıp verebileceğin kadar hava, karnını doyurabileceğin kadar para, iki kelam laf edebileceğin kadar eş dost vardır nihayetinde. ötesini isteyene sen şımarık gözüyle bakarsın, sana da öyle bakacaklarını bilirsin içten içe. mutsuz değilsindir, mutsuz olman için neden yoktur çünkü. sağlığın yerindeyse, karnın toksa, cebinde de 3 kuruşun varsa... daha ne be adam der geçer gidersin.

mutsuz olmamak - bu bağlamda - çok da zor değil. mutlu olmak ise bunun çok ötesinde bir şey olsa gerek. ömrüm boyunca "mutluyum" diye tanımladığım bir kaç yüzeysel an haricinde pek bilmiyorum mutsuz olmamakla arasındaki farkını. ama aynı şey olmadığına adım gibi eminim.

sürekli bir yarış da olabilir aslında şu mutlu olmak hali... hani bir adım atar o adımın getirdiği ödülü kazanır, mutlu olur ve o etki hafifleyince diğer adımı atarsın... bitmez gider o yol ve asla gerçek anlamda mutlu olmuş olmazsın. ama burada mutlu olmak mıdır kullanılması gereken tanım çok da emin değilim (bununla ilgili zamanında okuduğum bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şurada bulabilirsiniz).

zeki insanın mutlu olamayacağına dair bir şehir efsanesi de dolanır durur ortalıkta (evet farkındayım, bu cümlede "şehir efsanesi" kullanılmaz, duruma uymaz ama keyfimin tek kahyası da ben olduğuma ve bu beni mutlu edeceğine göre kullanmış olmam çok da yanlış değildir). inanmıyorum. zeki insanlar da gayet mutlu olabilir - yeter ki doğru zamanda doğru yerde bulunabilsinler ve fırsatı yakalasınlar.

evet, mutluluk bir tesadüfe bağlıdır. o tesadüf yakalanamadı mı, mutlu olmak en kötü ihtimalle bir sonraki tesadüfe kadar ertelenir ya da kaçırılır. elimize mutsuz olmamak kalır ki artık onu da kötünün iyisi olarak bağrımıza basar yolumuza devam ederiz.

mutluluk içimizde ya da elimizde ya da bilmemneremizde değildir. mutluluk dışımızdakiyle iletişimimizde ve onu nasıl hayatımıza dahil ettiğimizdedir. mutluluk kaçırabileceğimiz bir şans ve gerçekleşmesi zor bir olasılıktır.

ama ironik olarak, mutsuzluk her yerdedir ve sürekli gerçekleşmektedir.

* garbage'ın tavsiye edilir şarkısıdır.

20 Haziran 2009 Cumartesi

ne güzel abimizdin sen dave lombardo..!

odamı temizlerken - ama ciddi temizlik, hani böyle herşeyin raflardan indiği dolaplardan çıktığı "aaaa bu da mı buradaymış yahu" şaşkınlığı eşliğinde "kayıp" bir ton eşyanın ortaya çıktığı temizlikten bahsediyorum - eski kasetlerimi buldum bir kutunun içinde tepede bir yere kaldırılmış... cd'ydi, mp3'tü, ipod'du, unutmuşum o çok kıymetli kasetlerimi... iron maiden'larım, slayer'larım, sepultura'larım, megadeth'lerim ve daha neler nelerlerim çıktı ortaya! hani o zaman öyle her albüm bulunmuyor türkiye'de malum, gidip kaset doldurtmalar vardı. benim "kasetçim" de bakırköy'deydi, adamcağız benim satanist olduğumu sanır, "senin gibi okulunda dersinde bir kızın bu şarkılarla ne işi olur, ananın babanın haberi var mı" diye endişeyle sorardı bana zaman zaman listelerimi gözü tutmadığında... uzun zamandır aklıma gelmemişti, kasetlerimi bulunca hatırladım.

bugün annecimle bir mini konuşma geçti aramızda, kahvemizi içerken akşam... blog'a ikimizin fotoğrafını koyduğumu vs anlatmam gerekti başka bir konudan bahsederken, "seni ne zor büyüttüğümü de yazsaydın" diyiverdi! (bazen gerçekten düşünüyorum acaba ben hayatımın bir noktasında amnezi falan mı geçirdim de çocukluk ve ilk gençlik yaşlarımda yaptığım canavarlıkları unuttum diye) lahavleyi takiben baktım suratına çok rahatsız ettiğini bildiğim gülümseme / sırıtma arası boş gözlü ifademle. annem de tabii kaç yıldır tanıyor beni sağolsun (komik cümle oldu bu ama kalsın artık o kadar yazdım) "yemezler o ifadeyi kızım artık ben de akıllandım" dedi çıktı. hep o dinlediğim müzikler yüzünden olduğu kanaati sağlam bizim ü. hanımın, bilmemkimhanımın kızı büyürken hep akıllı uslu müzikler (?) dinlemişmiş o nedenle de hiç asilik yapmamışmış ve şimdiye kadar annesine 2 de torun vermişmiş. ama işte çocuk 7sinde neyse 70inde de oymuş artık bizimkisi ümidi kesmiş.

adını hatırlamadığım o kasetçi abinin ve 2.torunu anneciğinin kollarına verivermiş olan bilmemkimhanımın sevgili kızının kulaklarını çınlatmak adına...