28 Eylül 2010 Salı

okuyalım -10-



Devrimcilerin yürüdüğü yolun nasıl zor, nasıl yalnız bir yol olduğunu anlayabilmek için çok şey yaşamam ve çok kitap okumam gerekti. Bir yerde, bütün dünyada, bunca milyon insan arasında, birbirlerine tıpatıp benzeyen iki erkek ya da iki kadın bulmanın olanaksız olduğunu okumuştum. Herkes, içinde kendi düşlerini, kendi aşklarını ve kendi "sınırlarını" taşır. İyi ki de öyle oluyor, yoksa hepimiz amiplere dönerdik. Ama tarihi hep dümdüz, hep yatay yazıyorlar. Halklardan, insan yığınlarından bahsediyorlar, ama kimse tek bir insan yaşamının yirmi dört saati içinde kurulup yıkılan koca dünyaları anlamaya kafa yormuyor. Bilgili olabilirler, okuyup yazabilirler ama her insanın tek başına bir dünya, tek başına bir hikaye olduğunu hiç anlayamadılar. İnsanlar yeni baştan insanlıklarını inşa etmeye, yeniden insanca bir uygarlık yaratmaya başladıklarında, tarihi dikey yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Halklarla yığınlardan değil, Pavlos, Rinio, Eleni ya da Stefanos Usta'dan söz etmelidirler. İnsanlar ancak o zaman tarihin ne bedeller ödettiğini, bir olaya katılmanın nelere mal olduğunu, "yüz bin ölü" ya da "bir bodrumda bir insana işkence ediliyor" cümlelerinin ne anlama geldiğini anlayabilecekler. Hapishanelerin, hatalı siyasi kararların ne olduğunu bilecekler.


- hronis missios / iyi ki erken öldün -

19 Eylül 2010 Pazar

taraftarlıktan değil, aktif futbol izleyiciliğinden istifa

fenerbahçe taraftarıyım kendimi bildim bileli. büyüklerden öyle gördüm, sarıyı laciverdi benimsedim. bir futbol teknikeri olmasam da ofsayttan faulden penaltıdan anlar, transferleri genelde eleştirebilecek kadar sağı solu takip ederim. iyi bir taraftarım, aynı zamanda da sağduyuluyum, ömrüm boyu hiçbir konunun fanatiği olmadığım gibi sarının laciverdin tutkunu olmakla birlikte asla fanatiği olmadım.

futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.

tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.

ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:

1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.

2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.

3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.

ve çok daha vahimi :

- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)

- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2

veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.

tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.

hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.

lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...

o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.

10 Eylül 2010 Cuma

okuyalım -9-

kısacası, ben kedinin modern bir totem olduğunu düşünüyorum. evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.



- muriel barbery / kirpinin zarafeti - 

görsel : picasso cat

8 Eylül 2010 Çarşamba

02:30

öfke yönetimi konusunda hiç başarılı olamadım ömrüm boyunca. ya yakıp yıktım kusup saldırdım ya da içime kapanıp sakinleşene ("unutana") kadar surat astım ve "aslında ne yapmalıydım" konulu tezler yazdım kendi kendime.

değişmeyen tek şey, gece olup da yattığım zaman sağdan sola, soldan sağa dönüp durmam ve midemdeki kasılmayı boğazımda bir yanma olarak hissetmem oldu. kalbimin kulaklarımda attığını duyup da uyumaktan vazgeçtiğimde de her seferinde kalkıp önce bir bardak su, sonra da bir sigara içtim.

şimdi olduğu gibi.

saat 02:30 ve ben suyumu da sigaramı da içmiş bir şekilde tekrar yatıp da uyumaya çalışacağım. farklı bir şeyler düşünmeye ve 4 günlük tatilimi kendini bilmez bir takım insanların yaptığı terbiyesizlik nedeniyle zehir etmemeye kararlıyım.

kendi bindiği dalı kesen yurdum insanı konusunda da içimden küfretmeye her daim devam edeceğim.

Hayy’dan Geldim Hu’ya Gitsem?

Blog yazmaya karar vermemin tek sebebi bir çevrimiçi günlük tutmak planımdı… Ürün, film, kitap vs tanıtımı niyetim hiç olmadı, bazen, istisnai durumlarda, içimden geldiyse ve gerçekten etkilendiysem bazen bir iki kelime karalamış olabilirim ama hedef hep kişiseldi.

Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.

Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.

İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.

Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.

Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.

Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.

Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.



Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

6 Eylül 2010 Pazartesi

JCW, konser kuşu!

bono'yu hala sevmiyorum yahu... önceden de sevmezdim, hala sevmiyorum. ama U2, ne hikmetse başka benim için. özellikle 80lerin sonları ve 90ların başlarındaki şarkılarının, onları dinlediğim dönemdeki hayat öyküm nedeniyle, bana hissettirdikleri... (evet evet, kız çocukları bazen te böyle duygusal yaklaşabiliyor bazı şeylere).

ve bu nedenle işin politik kısımlarına hiç dalmadan (dalarsam, çıkamam), ileri geri konuşmadan (konuşursam, susamam), sadece bir - iki şey söylemek istiyorum dün geceye dair:

- ah be canımın içi seçom! aklımın bir köşesinde hep seni taşıdım konser boyunca, bir çok şarkıyı söylerken sen de ol, sen de gör, sen de söyle istedim. bu benim duygusal yanım, seni çok özledim benim güzel arkadaşım.


- "hold me, thrill me, kiss me, kill me" ve "desire" demeyen bir U2 yarım bir U2'dur, olmadı.


- bono, hep yavşaktın, hep yavşak kalacaksın (üzgünüm bu bir gerçek).

- egemen bağış, köprü, amnesty international vs bahsine girmiyorum.

ayrıca :

- zülfü livaneli ile kültür şoku yaşadık ehehe, livaneli'nin elini bono'nun omzuna atıp da "yiğidim aslanım burda yatıyor"u stadyuma söyletirken hava atması beni şahsen pek eğlendirdi.

- sevgili arkadaşım GSI ile birlikte bol yemeli, bol gülmeli, birazcık ıslanmalı, sonra aralıklarla hem coşmalı hem kızmalı güzel bir geceydi, kendisini de buradan öper, çektiği fotoları (benimkiler evde!) ondan izin almadan şuraya koymamdan ötürü bana kızmayacağı için teşekkür ederim. :)

son olarak :

"aman kendi araçlarınızla gelmeyin toplu taşıma kullanın" diyen dingiller! yenibosna'dan 15 dk değil mi olimpiyat stadı? o zaman neden toplu taşımayı seçen herkes ağlıyordu orada "ne otobüs var ne minibüs, bulduklarımız da abuk sabuk yerlerde indiriyorlar insanı" diye? hem ayrıca hangi üstün zekanın eseri o stada giren çıkan yollar? sen 9 şeridi tek şeride düşürmeye kalkarsan bir 3 km yol sonunda, o 3 km 2,5 saat sürüyor, haberin var mı?? stad otoparkından çevre yoluna ulaşım 2,5 saat, o noktadan sonrasında anadolu yakasındaki evime ulaşımım 15 dk... sizlere söyleyecek lafım bile yok, hata sizde değil, vatandaşta!!!

5 Eylül 2010 Pazar

"muhteşem" örgütlenme...



4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekan. Türk basınına göre 11, Yunan kaynaklarına göre 15 ölü. Resmen 30, gayriresmi olarak 300 yaralı.


"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı". (Sabri Yirmibeşoğlu)


görseller: genel, internet
rakamlar : vikipedi

sin palabras

anlamsız gelen birçok sözün ortasında yalnız kalmak istediğim her an olduğu gibi şimdi de çektim örtüyü kafama, tek bir şarkıyı kulaklarımda döndüre döndüre boşluklardan boşluk beğenmeye çalışıyorum kendime.



en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.

her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.

4 Eylül 2010 Cumartesi

ben bugün...

10 yıl kadar bir aradan sonra bir kez daha.
bu aralar biraz böyle.




halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.

2 Eylül 2010 Perşembe

itiraf!!

okumaya meraklı olduğum, işten ve uyumaktan kalan vakitlerimde eğer evdeysem genelde elimde bir kitap olduğu, televizyona - özellikle de dizilere ve yarışma programlarına - burun büktüğüm çevrem tarafından iyi bilinen bir özelliğimdir. "boşa vakit harcamayın ya açın bir kitap okuyun" diye söylendiğim sık duyulur. büyük konuşma huyum da ayrı bir sevimli alışkanlığımdır.

ve ben, son bir hafta içeirisinde, tükürdüğümü yaladım okur!

her şey uyumsuz şahsın (acıması gerektiğini fark etmeyip beni çatır çatır harcayacağını tahmin dahi edemeyerek :P) elime adları dahi falso iki kitap tutuşturmasıyla başladı: "suçlu zevkler" ve "gülen ceset". anita blake vampir avcısı serisinin (ki 19 - yazıyla ondokuz - kitaptan oluşan bir seri imiş bu meğer) ilk iki kitabı olan bu iki edebi değeri yüksek eser kafamı dağıtmaya ihtiyacım olan bir ara ilaç gibi geldi. kan - vahşet - dehşet - çekişmeler - yakışıklı bir vampir - çekici bir avcı - romantik ve iyiliksever bir kurtadam - aşk - seks - güç kavgası derken olaylar zincirine kaptırdım kendimi gittim.



bağımlılık gibi bir şey oldu anita ve avanesi bir kaç gün içinde ve takip eden 4 kitabı da kaptığım gibi sahibinden, bir hafta içinde çatır çatır okudum.

şu noktada, dizilere kendini verip de boş vakit geçirdiği için eleştirdiğim herkesten ciddi ciddi özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. ben de benzer bir hortuma kapıldım gittim ve şaştım kaldım. kafam dağıldı, dinlendim, hüzünlendim, heyecanlandım, sinirlendim bu son derece "pulp" serinin benimle alakasız karakterleri sayesinde.

bu noktadan sonrası hafif çapta spoiler içerir seriyi okumayı düşünebilecekler için:

6.kitap bitmişken, ve aslında daha 13 kitap daha varken seride okunacak, biraz ara veriyorum okumaya çünkü:

1 - kitaplar bende değil, beklemem ve zaten kitap kulubü kitabımızı okumam lazım :)
2 - richard'ın kalbi kırılmış, anita her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, jean claude ise bir vampirden beklenmeyecek kadar yumuşamış... ne yapayım ben böyle macerayı! zaten dayanamayıp (yukarıda da verdiğim bağlantıdaki) wikipedia'dan sonraki kitaplarda neler olacağını da okuyarak hayalkırıklığına uğradım. ha...devamını okuyacak mıyım? evet. ama sanırsam asla ilk 6 kitaptan aldığım tadı alamayacağım ("sorun sende değil bende").
3 - içimdeki psikopat romantik ortaya çıktı en beklenmedik şekilde, korktum kaçtım!
4 - çok bozuldum ülen! gerçek hayat gibi, gene kısacık bir sürede tüm romantizm tükendi ve her şey bedenin arzuları ve saçma sapan kıskançlıklara döndü.

artık sen de herkes gibisin anita blake, duydun mu beni?

peki ülkeyi ilgilendiren bunca olayın olduğu zamanda ben bunu neden yazdım, komik miyim? yok yahu, sadece insanım, dedikodu yapmak ve sersem sersem sırıtmak istiyorum bazen - stresten kaçmak lazım ve her kitap illa ki edebi olmak zorunda değil. :)