çok farklı başlayacağımı düşünmüştüm haftaya, sabah neşeli uyanıp haberler eşliğinde giyinmeye başlayana kadar dün yaşadığım güzel günü yazmaya niyetliydim. sonra geçti hepsi... dünyaya döndüm. iskenderun'daki şehit haberine yutkunurken bir de uluslararası sularda devlet eliyle cinayete kurban giden insanların haberi beynime çakılınca tüm kan çekildi beynimden...
ön not : ihh denen organizasyona zerre kadar güvenmesem de, orada beyaz bayrak çekmiş gümrüklü - "güvenli" - malzeme ile birlikte yol alan SİVİL insanların gördüğü bu muamele hiçbir şekilde açıklanamaz!!
sonra, mutlaka belirtelim : israil devletinin yaptıklarını israil halkının tamamına - hele hele yahudi toplumuna - mal etmek aptallıktır, gaddarlıktır, cahilliktir.
fakat, ekşisözlük'te çok güzel maddelendirildiği için direkt oradan buraya yapıştırarak şunları da hatırlatalım:
madde 1. gazze israil toprağı değildir. yani girişi ablukaya alamazsınız, kimin gireceğine karışamazsınız.
madde 2. olay uluslararası sularda gerçekleşmiştir. uluslararası sularda sadece ve sadece deniz haydutluğu ve köle ticareti yapılıyor ise sivil bir gemiye askeri müdahele yapılabilir ki onda bile silahlı bir karşılık vermezse gemi ateş açamazsınız.
madde 3. saldırıya uğrayan gemi türkiye tabiyetinde olduğu için hukuki olarak israilin hatay'a saldırmasından zerre farkı yoktur. ve savaş sebebidir.
madde 4. saldırıya uğrayan gemide türk vatandaşları olduğu için türkiye gemideki vatandaşlarını korumak, zarar gören vatandaşlarının zararlarını karşılamakla yükümlüdür. ayrıca zarara yol açan israil'e zararla karşılık verme hakkına sahiptir.
madde 5. türkiye hukuki olarak bu operasyonu fiili bir savaş ilanı sayma hakkını saklı tutar ve savaş ilanı olarak kabul ederse yapacağı müdahaleler meşru müdafaa kapsamına girer ve bm 51. maddesi gereği hiçbir devlet saldırgan taraf olan israil'e yardım edemeyeceği gibi türkiye'ye yardım etme sorumluluğu altına girer.
***
şimdi... olacaklar şudur (geçmiş deneyimlerden ötürü tahmin) : iki gün lanet okuyacağız, birileri çıkıp kınayacak, eve cenazeler geldiğinde tekbirlerle büyük konvoylarla gösteriler yapılacak, sonra birileri çıkıp sırtımızı sıvayacak, unutup gideceğiz.
israil devleti, resmi olarak terör uygulayan, şımarık ve cani bir devlettir. dün de böyle olmuştur, yarın da değişmeyecektir.
peki... "biz" insanlar ne yapacağız bu durumda?
özellikle BM ve ABD ne yorum yapacak ve ne sözlerle "kınayacak" çok merakla bekleyeceğim...
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
31 Mayıs 2010 Pazartesi
28 Mayıs 2010 Cuma
sonisphere'cı, sana söylüyorum!
bak daha birkaç gün önce şurada yazmışım...
şimdi de diyorsun ki : türkiye'de büyüüük hayran kitlesi olan anathema istanbul'da!!!
ben de sana diyorum ki : ulen ben anathema seyretmek için mi onca para verdim sana!?
ayıp denen bir şey vardır ve sen bunu gerçekleştirdin : aylarca açıklayamadığın TBC grubu - üstelik de cumartesi headliner'ı bu - anathema diye açıklayıverdin. henüz internet sitendeki programı güncellememişsin (üstelik mastodon bile hala görünüyor orada) ama benim tüm keyfimi kaçırdın.
senin bu yaptığına terbiyesizlik denir, gerzeklik denir, karşındakini aptal yerine koymak denir.
gözümde şöyle canlanıyorsun : sırıtarak ellerini ovuşturuyorsun, nasılsa biletlerini sattın, artık bileti alan gerzekler düşünsün - yarın kalkıp slayer'ı kaldırıp yerine serdar ortaç'ı koysan dahi şaşırmayacağım, o derece soğuttun beni şu organizasyonundan.
ki, ben aslında anathema severim, arada bunalıma giresim varsa koyar dinlerim de... ama hangi akla hizmet sen manowar sonrası anathema koyarsın yahu!? yuh.... katmerli yuh sana!
şimdi de diyorsun ki : türkiye'de büyüüük hayran kitlesi olan anathema istanbul'da!!!
ben de sana diyorum ki : ulen ben anathema seyretmek için mi onca para verdim sana!?
ayıp denen bir şey vardır ve sen bunu gerçekleştirdin : aylarca açıklayamadığın TBC grubu - üstelik de cumartesi headliner'ı bu - anathema diye açıklayıverdin. henüz internet sitendeki programı güncellememişsin (üstelik mastodon bile hala görünüyor orada) ama benim tüm keyfimi kaçırdın.
senin bu yaptığına terbiyesizlik denir, gerzeklik denir, karşındakini aptal yerine koymak denir.
gözümde şöyle canlanıyorsun : sırıtarak ellerini ovuşturuyorsun, nasılsa biletlerini sattın, artık bileti alan gerzekler düşünsün - yarın kalkıp slayer'ı kaldırıp yerine serdar ortaç'ı koysan dahi şaşırmayacağım, o derece soğuttun beni şu organizasyonundan.
ki, ben aslında anathema severim, arada bunalıma giresim varsa koyar dinlerim de... ama hangi akla hizmet sen manowar sonrası anathema koyarsın yahu!? yuh.... katmerli yuh sana!
26 Mayıs 2010 Çarşamba
soruyorum - sordum
bu bizimki:
bu elinki:
şimdi, tabii ki kalkıp da neden ellere var da bize yok diye sormayacağım - zaten sorsam, superimnohutum bana teee sanayi devriminden başlayıp kronolojik sıra ile günümüze gelen sebepleri açıklayıcı bir metin gönderir.
program için bir zahmet tıklayınız, sonra sorulara geçiniz.
soru şu : bu nasıl cumartesi be yahu!? dalga mı geçiyorsunuz?! bu mudur?! bir ay vakit kalmışken headliner hala TBC midir? nasıl yani!? o zaman manowar headliner olsun. olsun. olsun. ya da manowar'a 5 basar bir isim oraya otursun. aylardır TBC nedir?! cumartesi ne yapacağız orada biz?
o kadar para verdik valla güme giderse - ki bir rivayet var mastodon'un gelmeyeceğine dair, her geçen gün biri daha siliniyor listeden (r.i.p. r.j.dio) yakında biz bize çalıp eğleneceğiz diye bir fikir filizlenmekte bende, ona göre!
bu elinki:
şimdi, tabii ki kalkıp da neden ellere var da bize yok diye sormayacağım - zaten sorsam, superimnohutum bana teee sanayi devriminden başlayıp kronolojik sıra ile günümüze gelen sebepleri açıklayıcı bir metin gönderir.
program için bir zahmet tıklayınız, sonra sorulara geçiniz.
soru şu : bu nasıl cumartesi be yahu!? dalga mı geçiyorsunuz?! bu mudur?! bir ay vakit kalmışken headliner hala TBC midir? nasıl yani!? o zaman manowar headliner olsun. olsun. olsun. ya da manowar'a 5 basar bir isim oraya otursun. aylardır TBC nedir?! cumartesi ne yapacağız orada biz?
o kadar para verdik valla güme giderse - ki bir rivayet var mastodon'un gelmeyeceğine dair, her geçen gün biri daha siliniyor listeden (r.i.p. r.j.dio) yakında biz bize çalıp eğleneceğiz diye bir fikir filizlenmekte bende, ona göre!
sana söylüyorum!!!
diyelim ki çok kızgınım ben an itibariyle ve pes etmek üzereyim tüm iyi niyetlerimden burası ile ilgili.
belki ben anlatmayı beceremiyorumdur, karışık söylüyorumdur söyleyeceklerimi diye düşünerek iki kere sözlü anlatıp bir kere de yazdırıp ondan sonra bir de dediğimin anlaşıldığına dair teyit aldıktan ve hatta her şeyi tekrarlattırdıktan sonra - üstelik de sadece üç gün kadar sonra - söylediklerimin hiiiiiç anlaşılmadığını (daha doğrusu beyin tarafından kayda alınmadığını) gördüğüm zaman şüpheye düşüyorum insanlıkla ilgili.
"bizi hayvanlardan ayıran özelliğimiz düşünme kabiliyetimizdir"e ne oldu?
neden çalıştırmıyorsunuz anacım şu kafaları biraz?
kızıyorum yahu. pes ediyorum.
nasıl milletiz biz a.q. ya!?
sizler kafanızı çalıştıramayacaksınız, eski tas eski hamam devam edeceksiniz, benim söylediklerim rüzgar olup uçacak diye mi ben böyle didiniyorum? herkesin ardını ben toparlayacaksam, herkesin işini ben düşüneceksem, illa ki ve mutlaka hatırlatacaksam, sizler de lütfen iş yapacaksanız, neden siz de maaş alıyorsunuz olm ben sizin maaşları da alır hepimiz adına gül gibi çalışırım.
kimse işinden olmasın diye bunca didinirken yemin ederim ayıp ediyorsunuz. çok yakında ben de bir "ayıp" edebilirim...
23 Mayıs 2010 Pazar
"ultimate tourist" oldum ben!!
detayıyla yazdığım arkeoloji müzesi günümün bende uyandırdığı yeni kararı bugün itibariyle uygulamaya koyuyorum ve bugün itibariyleeee....
....hayatı bir turist kıvamında yaşamaya başlıyorum!
yani şöyle ki :
- artık yanımda sürekli olarak bir "yaşayalım görelim" merakı taşıyorum.
- bundan böyle "görmek denemek" için sadece kısıtlı bir zamanım olduğunu ve bir süre sonra "eve" döneceğimi ve "bu diyar"dan ayrılacağımı aklımdan çıkartmıyorum.
- olumsuz olan her şeyi "bu yöre"nin bir özelliği olarak kabul ediyor ve bana dokunmasına izin vermiyorum, engeli yolumun üzerinden kaldırabiliyorsam kaldırıyor, kaldıramıyorsam çevresinden dolanmanın yolunu buluyorum.
- çevremdeki türlü güzelliklere gözümü gönlümü aklımı daha bir dikkatle açıp bir kare fotoğrafını (zihinsel olabilir, gelmeyin üstüme) çekmeye hazır bakıyorum.
- iş için, güç için, gelecekte belki olabilecekler için, değmeyecek gelip geçici şeyler için canımı sıkmayarak her bir günümün tadını çıkartıyorum.
- yerine göre daha fazla "evet" ya da daha fazla "hayır" kullanıyorum ve içinde olmak istemediğim ortamdan kendimi sıyırıyorum.
- işe sadece "iş" olduğu için gidiyorum ve hayatımı yönetmesine izin vermiyorum.
ve aynen yukarıdaki gibi, hayal kurmaya devam ediyorum :))
....hayatı bir turist kıvamında yaşamaya başlıyorum!
yani şöyle ki :
- artık yanımda sürekli olarak bir "yaşayalım görelim" merakı taşıyorum.
- bundan böyle "görmek denemek" için sadece kısıtlı bir zamanım olduğunu ve bir süre sonra "eve" döneceğimi ve "bu diyar"dan ayrılacağımı aklımdan çıkartmıyorum.
- olumsuz olan her şeyi "bu yöre"nin bir özelliği olarak kabul ediyor ve bana dokunmasına izin vermiyorum, engeli yolumun üzerinden kaldırabiliyorsam kaldırıyor, kaldıramıyorsam çevresinden dolanmanın yolunu buluyorum.
- çevremdeki türlü güzelliklere gözümü gönlümü aklımı daha bir dikkatle açıp bir kare fotoğrafını (zihinsel olabilir, gelmeyin üstüme) çekmeye hazır bakıyorum.
- iş için, güç için, gelecekte belki olabilecekler için, değmeyecek gelip geçici şeyler için canımı sıkmayarak her bir günümün tadını çıkartıyorum.
- yerine göre daha fazla "evet" ya da daha fazla "hayır" kullanıyorum ve içinde olmak istemediğim ortamdan kendimi sıyırıyorum.
- işe sadece "iş" olduğu için gidiyorum ve hayatımı yönetmesine izin vermiyorum.
ve aynen yukarıdaki gibi, hayal kurmaya devam ediyorum :))
a beautiful day for the iron maiden!
sonisphere seni getirememiş olabilir bu sefer ama bir yerde bir gün buluşacağız iron'ım maiden'ım :)
22 Mayıs 2010 Cumartesi
bir simit bir çay, bir bira bir patates, bir müzekart ve bir arkeoloji müzesi
son derece yorgun ve bir o kadar da argın bir şekilde kendimi pijamalarımın içine tıktım, bağdaşımı kurdum, çayımı ve türlü ıvır zıvırımı çevreme dizdim ve günün anlam ve önemine uygun yazımı yazmak üzere kuruldum koltuğuma...
efenim, bugün istanbul il sınırları dahilinde turistçilik oynadı bendeniz ve benimle yorulmayı göze alabilen bir cesur arkadaşı..! uzun zamandır ilk defa (kendi adıma konuşuyorum evet tamam) bu kadar yorulduğum ama bir o kadar da güzel vakit geçirdiğim bir gezi programı hatırlamıyorum (bu noktada günün ortağı ve eşyorgunu sayın eşlikçim gsi'e teşekkürü bir borç bilir, o şen kahkahalarının daimi olmasını dilerim)...
sabahın 8:30 eminönü vapuruna sayemde (!) binemediğimiz için simitlerimizi kapıp kendimizi 8:50'ye attık ve çayları söyleyip düşük çenem eşliğinde (ne çok konuştum yarabbim!) eminönü'ne vasıl olduk ve derhal tramvaya yollandık. istikamet gülhane, nokta vuruşu arkeoloji müzesi.
vapurdu, tramvaydı, azıcık bir yürüyüştü derken sanırım 9:30'da (benim kartımı kaybetmiş olmam sebebiyle yenisini çıkartmam gerektiği için) müze kartı kuyruğuna girdik. önümüzde 3, hadi bilemediniz 4 kişi var... rahat ve şeniz, hemen sıra gelecek, hemen içeri gireceğiz, kalabalık olmadan gönlümüzce talan edeceğiz ortalığı. yağma yok! önümüzdeki o kişiler "grup" kartları alacaklarmış, daha doğrusu ellerinde bir grup insanın kimliği, her birine tek tek tek tek tek tek kart çıkarttırıyorlar. kendimizi içeriye atabilip elimize birer kahve tutuşturabildiğimizde saat 10'u geçiyordu. buradan oradaki yavaş arkadaşlara ve yüzellibinmilyonbeş kişinin kartını almaya kalkışan şahısların tümüne kibarca bir YUH demek istiyorum, dedim rahatladım.
her şeyden önce, osman hamdi bey'e buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz, bu ülke için çalışmalarını takdir ettiğimizi de eklemek istiyoruz (bu notu da buraya sadece osman hamdi bey'i tanımayan varsa diye ekledim, tanımıyorsanız okuyun tanıyın diye de buyurmuş oldum, pek yorgunum uzun uzun yazamayacağım).
türlü kafasız tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb gövdesi ve gene türlü gövdesiz tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb kafası gördük, bakmayın böyle küçümser havada yazdığıma zira detayları pek beğendik ancak sanırsam sabah sabah bir türlü ilerlemeyen 4 kişilik kuyrukta fazlaca gerilmişiz ki bu heykeller arasında gezerken 8-10 yaş grubu seviyesine hızlı bir geçiş yaşayıp aynı şeyi söyleyip aynı şeye güldük ve sanırsam ki bizimle aynı zamanda galeriyi gezen insanlarda enteresan his ve düşünceler uyandırdık. kendilerinden de özür dileyesim var ama enerjim yok :P
buradan - aynı zamanda - ufacık tefecik parçacıkları bize bırakıp eserleri hamuduyla ülkelerine götüren ve british museum ile berlin pergamon müzesinde sergileyen tüm şahıslarla buna izin veren geçmiş yöneticilerimize bir kafa atıyoruz. mesela bunu gördük:
bu kafanın kalanını ve hatta parçası olduğu kocaaa eseri görmek için sizi ingiltere'ye bekliyorlar. gidin görün. bir süre sonra kabak tadı veriyor tadımlık bir parçacık görüp de "eser berlin'de bilmem ne müzesinde" ya da "londra'da şurada burada" diye notlar okumak. o nedenle hızlıca geçiyorum, merak eden gitsin görsün.
apollon güzel insan, sevilen tanrı, aklım sende kaldı!
bir de bu pek ilgimi çekti, kafamda hemen hikayesini yazdım bu çalışmanın neden tamamlanamadığı ve neden heykele dönüşemediği ile ilgili, bir gün bilahere yazarım :)
istanbul'un dört bir köşesinden, bazıları 400000 yıl önceye dayanan bir çok şey gördük ve bazılarına şaşırdık, bazılarıyla eğlendik, bazılarında hüzünlendik (hepsini buraya taşımanın imkanı olmadığı gibi, zaten gezmiş olanlara tekrar tekrar göstermenin ya da henüz gezmemiş olanlar için gezinin tadını kaçırmanın anlamı olmayacaktır) ama şunu söylemeliyim ki, arada verdiğimiz bir 15-20 dakikalık sandöviç molası haricinde yaklaşık 5,5 saat müzeyi gezdik ve aşağıdaki bir iki özel seçmeyi buraya taşıdık:
"ölü hediyeleri" ile birlikte (sanırsam ki kırklareli'ndeki vize tümülüsü, korkarım neresi olduğunu hatırlayacağım gibi bir fantastik düşünceye kapılarak çok dikkat etmemişim) bir iskelet, yıllar yıllar önce bırakıldığı gibi sergilenmekte...
mısır mezar buluntuları, mumyası ile birlikte tam tekmil (mumya'nın yakın plan fotoğraflarını eklemiyorum işte, bana kalsın, gidin kendiniz görün!)
kadeş anlaşması - hani hep öğretmişlerdir ya, "tarihin ilk yazılı barış anlaşması" diye, ta kendisi.
kişisel favorim : tragedya maskesi :)
son olarak, en pek bir çok sevdiğimiz bir mezar taşı, üzerinde (bu mezarı narkissos'un anısına satüros'un kendi parasıyla yaptırdığı notundan sonra) der ki :
(yolcu) : "elveda narkissos!"
(narkissos) : "sana da elveda, her kimsen!"
uzar gider aslında, kısa keseceğim - zaten çayım da bitti ve yorgunluktan sürünüyorum - gidin görün gezin inceleyin, şaşırın, gülün (hititlilerin ve asurluların galerisini atlamayın, oradaki yazılı belgeleri inceleyin, okuyun, bazılarına çokça gülün - ya da bizim neden gülmekten nefessiz kaldığımızı anlayamayarak "nasıl insanlar lan bunlar" diye düşünün) ve sonrasında da gene bizim yaptığımız gibi galata kulesine kadar yürüyüp (aman diyeyim yokuşu tırmanacak gücünüz yoksa tüneli kullanın sonra yokuş aşağı yürüyün zira biz neredeyse yarı yolda yığılıp kalacaktık!) kendinizi bira ve patatesle ya da canınız ne çekerse onunla ödüllendirin...
sonrasında enerjiniz kaldıysa gecelere akarsınız, ya da bizim gibi sürüne sürüne karaköy'e iner vapurunuza binip evinize dönersiniz...
belki de yolda bir yerlerde kulağınızda louis armstrong doluverir ve sonrasında tüm akşam mırıldanırsınız:
and i think to myself...
what a wonderful world...
Louis Armstrong-What a Wonderful World
Yükleyen redhotjazz. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
efenim, bugün istanbul il sınırları dahilinde turistçilik oynadı bendeniz ve benimle yorulmayı göze alabilen bir cesur arkadaşı..! uzun zamandır ilk defa (kendi adıma konuşuyorum evet tamam) bu kadar yorulduğum ama bir o kadar da güzel vakit geçirdiğim bir gezi programı hatırlamıyorum (bu noktada günün ortağı ve eşyorgunu sayın eşlikçim gsi'e teşekkürü bir borç bilir, o şen kahkahalarının daimi olmasını dilerim)...
sabahın 8:30 eminönü vapuruna sayemde (!) binemediğimiz için simitlerimizi kapıp kendimizi 8:50'ye attık ve çayları söyleyip düşük çenem eşliğinde (ne çok konuştum yarabbim!) eminönü'ne vasıl olduk ve derhal tramvaya yollandık. istikamet gülhane, nokta vuruşu arkeoloji müzesi.
vapurdu, tramvaydı, azıcık bir yürüyüştü derken sanırım 9:30'da (benim kartımı kaybetmiş olmam sebebiyle yenisini çıkartmam gerektiği için) müze kartı kuyruğuna girdik. önümüzde 3, hadi bilemediniz 4 kişi var... rahat ve şeniz, hemen sıra gelecek, hemen içeri gireceğiz, kalabalık olmadan gönlümüzce talan edeceğiz ortalığı. yağma yok! önümüzdeki o kişiler "grup" kartları alacaklarmış, daha doğrusu ellerinde bir grup insanın kimliği, her birine tek tek tek tek tek tek kart çıkarttırıyorlar. kendimizi içeriye atabilip elimize birer kahve tutuşturabildiğimizde saat 10'u geçiyordu. buradan oradaki yavaş arkadaşlara ve yüzellibinmilyonbeş kişinin kartını almaya kalkışan şahısların tümüne kibarca bir YUH demek istiyorum, dedim rahatladım.
her şeyden önce, osman hamdi bey'e buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz, bu ülke için çalışmalarını takdir ettiğimizi de eklemek istiyoruz (bu notu da buraya sadece osman hamdi bey'i tanımayan varsa diye ekledim, tanımıyorsanız okuyun tanıyın diye de buyurmuş oldum, pek yorgunum uzun uzun yazamayacağım).
türlü kafasız tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb gövdesi ve gene türlü gövdesiz tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb kafası gördük, bakmayın böyle küçümser havada yazdığıma zira detayları pek beğendik ancak sanırsam sabah sabah bir türlü ilerlemeyen 4 kişilik kuyrukta fazlaca gerilmişiz ki bu heykeller arasında gezerken 8-10 yaş grubu seviyesine hızlı bir geçiş yaşayıp aynı şeyi söyleyip aynı şeye güldük ve sanırsam ki bizimle aynı zamanda galeriyi gezen insanlarda enteresan his ve düşünceler uyandırdık. kendilerinden de özür dileyesim var ama enerjim yok :P
buradan - aynı zamanda - ufacık tefecik parçacıkları bize bırakıp eserleri hamuduyla ülkelerine götüren ve british museum ile berlin pergamon müzesinde sergileyen tüm şahıslarla buna izin veren geçmiş yöneticilerimize bir kafa atıyoruz. mesela bunu gördük:
bu kafanın kalanını ve hatta parçası olduğu kocaaa eseri görmek için sizi ingiltere'ye bekliyorlar. gidin görün. bir süre sonra kabak tadı veriyor tadımlık bir parçacık görüp de "eser berlin'de bilmem ne müzesinde" ya da "londra'da şurada burada" diye notlar okumak. o nedenle hızlıca geçiyorum, merak eden gitsin görsün.
apollon güzel insan, sevilen tanrı, aklım sende kaldı!
bir de bu pek ilgimi çekti, kafamda hemen hikayesini yazdım bu çalışmanın neden tamamlanamadığı ve neden heykele dönüşemediği ile ilgili, bir gün bilahere yazarım :)
istanbul'un dört bir köşesinden, bazıları 400000 yıl önceye dayanan bir çok şey gördük ve bazılarına şaşırdık, bazılarıyla eğlendik, bazılarında hüzünlendik (hepsini buraya taşımanın imkanı olmadığı gibi, zaten gezmiş olanlara tekrar tekrar göstermenin ya da henüz gezmemiş olanlar için gezinin tadını kaçırmanın anlamı olmayacaktır) ama şunu söylemeliyim ki, arada verdiğimiz bir 15-20 dakikalık sandöviç molası haricinde yaklaşık 5,5 saat müzeyi gezdik ve aşağıdaki bir iki özel seçmeyi buraya taşıdık:
"ölü hediyeleri" ile birlikte (sanırsam ki kırklareli'ndeki vize tümülüsü, korkarım neresi olduğunu hatırlayacağım gibi bir fantastik düşünceye kapılarak çok dikkat etmemişim) bir iskelet, yıllar yıllar önce bırakıldığı gibi sergilenmekte...
mısır mezar buluntuları, mumyası ile birlikte tam tekmil (mumya'nın yakın plan fotoğraflarını eklemiyorum işte, bana kalsın, gidin kendiniz görün!)
kadeş anlaşması - hani hep öğretmişlerdir ya, "tarihin ilk yazılı barış anlaşması" diye, ta kendisi.
kişisel favorim : tragedya maskesi :)
son olarak, en pek bir çok sevdiğimiz bir mezar taşı, üzerinde (bu mezarı narkissos'un anısına satüros'un kendi parasıyla yaptırdığı notundan sonra) der ki :
(yolcu) : "elveda narkissos!"
(narkissos) : "sana da elveda, her kimsen!"
uzar gider aslında, kısa keseceğim - zaten çayım da bitti ve yorgunluktan sürünüyorum - gidin görün gezin inceleyin, şaşırın, gülün (hititlilerin ve asurluların galerisini atlamayın, oradaki yazılı belgeleri inceleyin, okuyun, bazılarına çokça gülün - ya da bizim neden gülmekten nefessiz kaldığımızı anlayamayarak "nasıl insanlar lan bunlar" diye düşünün) ve sonrasında da gene bizim yaptığımız gibi galata kulesine kadar yürüyüp (aman diyeyim yokuşu tırmanacak gücünüz yoksa tüneli kullanın sonra yokuş aşağı yürüyün zira biz neredeyse yarı yolda yığılıp kalacaktık!) kendinizi bira ve patatesle ya da canınız ne çekerse onunla ödüllendirin...
sonrasında enerjiniz kaldıysa gecelere akarsınız, ya da bizim gibi sürüne sürüne karaköy'e iner vapurunuza binip evinize dönersiniz...
belki de yolda bir yerlerde kulağınızda louis armstrong doluverir ve sonrasında tüm akşam mırıldanırsınız:
and i think to myself...
what a wonderful world...
Louis Armstrong-What a Wonderful World
Yükleyen redhotjazz. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
"ölümün taşeronları"
dün öğle saatlerinde de yazmıştım aslında, iyimser olmanın imkanı yoktu bu saatten sonra zonguldak'tan gelebilecek haberler hakkında. "beklenen" oldu sonuçta ve birilerinin babası, kocası, kardeşi, oğlu, dostu yitip gitti ekmek parası peşinde yerden yüzlerce metre aşağılarda... çok duygu yüklüyüm, dokunsalar ağlayacağım, mutsuzum ve isyanlardayım.
bir dahaki sefere kadar unutup gideceğim, bugün kaybını kesinlikle öğrendiğimiz o 30 babanın, kocanın, kardeşin, oğulun, dostun yakınları gene ocaklarda gerçekten de sadece "ekmek parası" peşine düşecek, hiçbir şart iyileşmemiş olacak, ne karınları tam doyacak ne sırtları tam ısınacak.
rte "ölüm madencinin kaderi" demiş, diğeri "takdiri ilahi" diyecek, öteki bilmemne diyecek ve geçecek gidecek.
taşeronmuş... ölüm taşeronları demiş ya çarşı, üstüne bir şey eklemeye gerek görmüyorum.
son olarak, sabah sabah gözlerim yaşararak okuduğum (gözyaşının sabahı akşamı mı olurmuş ki!) bir aydın engin yazısını da buraya eklemek ve kısa bir bölümü aşağıya kopyalamak istiyorum:
"Meselâ, göçük sırasında birbirine çatılarak beş altı tonluk bir kayayı, tam madenciyi pestile çevirecek durumda iken askıya alan direk bağlarla taban arasında sıkışıp kalmış bir madenciyi göz önüne getirin. Bu delikanlı, o an, ne bizim yandadır, ne de öte ”köy”den tarafta.. Ölebilir de, kurtarılabilir de... Biz ne yaparız? Tepeden her an yüklenmesi beklenen yeni akışlara karşı tedbir ala ala, bin bir ihtiyatla, onu bulunduğu yerden tekrar canlılar arasına almağa çalışırız. Görülmeden anlatılmayacak bir iştir bu..."
Bir Yudum Soluk - Ahmet Naim
Not : "TTK Genel Müdürlüğü istatistik verilerine göre, kömür ocaklarında 1955-2009 yılları arasındaki iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçi yaralandı." Can bilançosunu görmek için şuraya tıklayabilirsiniz.
bir dahaki sefere kadar unutup gideceğim, bugün kaybını kesinlikle öğrendiğimiz o 30 babanın, kocanın, kardeşin, oğulun, dostun yakınları gene ocaklarda gerçekten de sadece "ekmek parası" peşine düşecek, hiçbir şart iyileşmemiş olacak, ne karınları tam doyacak ne sırtları tam ısınacak.
rte "ölüm madencinin kaderi" demiş, diğeri "takdiri ilahi" diyecek, öteki bilmemne diyecek ve geçecek gidecek.
taşeronmuş... ölüm taşeronları demiş ya çarşı, üstüne bir şey eklemeye gerek görmüyorum.
son olarak, sabah sabah gözlerim yaşararak okuduğum (gözyaşının sabahı akşamı mı olurmuş ki!) bir aydın engin yazısını da buraya eklemek ve kısa bir bölümü aşağıya kopyalamak istiyorum:
"Meselâ, göçük sırasında birbirine çatılarak beş altı tonluk bir kayayı, tam madenciyi pestile çevirecek durumda iken askıya alan direk bağlarla taban arasında sıkışıp kalmış bir madenciyi göz önüne getirin. Bu delikanlı, o an, ne bizim yandadır, ne de öte ”köy”den tarafta.. Ölebilir de, kurtarılabilir de... Biz ne yaparız? Tepeden her an yüklenmesi beklenen yeni akışlara karşı tedbir ala ala, bin bir ihtiyatla, onu bulunduğu yerden tekrar canlılar arasına almağa çalışırız. Görülmeden anlatılmayacak bir iştir bu..."
Bir Yudum Soluk - Ahmet Naim
Not : "TTK Genel Müdürlüğü istatistik verilerine göre, kömür ocaklarında 1955-2009 yılları arasındaki iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçi yaralandı." Can bilançosunu görmek için şuraya tıklayabilirsiniz.
hatırlama seansı
bugünün çok büyük bir kısmını evde ve bilgisayar başında geçirdim. canım dışarı çıkmak istemedi, uzun zamandır ilk kez kitap okumak cazip gelmedi, kimseyle konuşasım olmadı, tv ise zaten çok meraklısı olduğum bir şey olmadığı için aklıma dahi gelmedi. bir süredir dolap - raf - çekmece şeytan üçlüsündeki fazlalıkları elden geçirip atılacaklardan kurtulmayı planlıyordum, daha ilk kutuda kayboldum gittim. yapı olarak geçmişe çok meraklıyımdır. daha doğrusu, meraklıydım... neler neler saklamışım, konser & maç biletleri, arkadaşlarımla gittiğimiz yerlerde üzerine günün anlam ve önemi hakkında notlar düştüğümüz peçeteler, erkek arkadaşların doldurdukları kasetlerin içine yazdıkları notlar (evet evet eskiden kaset doldurmak diye bir şey vardı! hatırlayan bilir), kendi aldığım bazı günlükvari notlar ve ayırdığım bazı fotoğraflar derken bir kaç saatim geçti.
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
we lied to each other so much that in nothing we trust...*
haftanın orta yerindeki tatil gününün tam orta yerindeki saatlerde - sabahın erken saatinde uyanmama rağmen - hala dağınık olan odamda köşeye koyduğum koltuğa oturup ayaklarımı uzatıp megadeth'in nispeten eski şarkılarını çalarak sersem gibi oturur buldum kendimi şimdi.
kişisel olarak beynimi mıncıklayan şey : bir şeyi hem çok istemek hem de bir şekilde hiç istememek - ya da en azından gerçekleşmemesi için elinden geleni yapmak - çok enteresan bir durum. çözemiyorum. çözmesem de olur belki, kim bilir...
yurt genelinde yüreğime batan olay : zonguldak'ta 30 can mahsur kaldı. yakınlarının hala ve her şeye rağmen umutla bekleyişte olduklarını biliyorum (hoş son 1 saat içinde bir gelişme olduysa duymadım ve görmedim o nedenle geriden geliyor da olabilirim) ama bende ne iyimserlik var bu konuda ne de umut. bir 30 can daha gitti meçhule değil mi? sorun değil aslında, zira her aile 3 çocuk yapacak ve kısa sürede "açık" kapanacak değil mi? gerek yok hiç bir şartı iyileştirmeye, nasılsa gidenlerin yerine misli misli insan doğurulacak değil mi? o zaman, sorun yok... değil mi?
sen aklımı koru! ben koruyamıyorum, çok enteresan zamanlarda yaşıyoruz.
* birbirimize o kadar yalan söyledik ki hiçbir şeye güvenmiyoruz demiş megadeth. gidin dinleyin : http://fizy.com/s/151lu1
kişisel olarak beynimi mıncıklayan şey : bir şeyi hem çok istemek hem de bir şekilde hiç istememek - ya da en azından gerçekleşmemesi için elinden geleni yapmak - çok enteresan bir durum. çözemiyorum. çözmesem de olur belki, kim bilir...
yurt genelinde yüreğime batan olay : zonguldak'ta 30 can mahsur kaldı. yakınlarının hala ve her şeye rağmen umutla bekleyişte olduklarını biliyorum (hoş son 1 saat içinde bir gelişme olduysa duymadım ve görmedim o nedenle geriden geliyor da olabilirim) ama bende ne iyimserlik var bu konuda ne de umut. bir 30 can daha gitti meçhule değil mi? sorun değil aslında, zira her aile 3 çocuk yapacak ve kısa sürede "açık" kapanacak değil mi? gerek yok hiç bir şartı iyileştirmeye, nasılsa gidenlerin yerine misli misli insan doğurulacak değil mi? o zaman, sorun yok... değil mi?
sen aklımı koru! ben koruyamıyorum, çok enteresan zamanlarda yaşıyoruz.
* birbirimize o kadar yalan söyledik ki hiçbir şeye güvenmiyoruz demiş megadeth. gidin dinleyin : http://fizy.com/s/151lu1
15 Mayıs 2010 Cumartesi
shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...
lafın lafı açması durumu:
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
Etiketler:
angra,
favoriler,
film,
kitap,
müzik,
ralph fiennes,
uğultulu tepeler,
wuthering heights
8 Mayıs 2010 Cumartesi
masif ataklı cuma günü!
cuma günü işe gitmedim, kafa izni yaptım. sabah gene işe gidecekmişcesine erkenden uyandım ve bilgisayarı açtım, programlanmışım sabahın 8'inde radyasyona maruz kalmaya - huylu huyundan vazgeçmiyor! önemli bir e-mail almış mıyım hemen ilgilenmem gereken diye bir göz attım şirket maillerine, sonra reader'ı açtım günün haberlerine göz gezdirdim, facebook'ta takıldım uzunca bir zaman sonra ilk kez, uzun uzun... kafa izni ya adı, kafamı ne yapacağımı bilemedim, iki kahve ve bolca sigara içtim (bu nedenle işe gitmek aslında hem sağlığıma hem keseme iyi geliyor, mesai saatleri içerisinde içtiğim sigaraların toplamını daha öğlen olmadan aşmış da gitmiştim bile cuma günü!) baktım yapacak iş bulamıyorum, kalktım kuaföre gittim.
yapı olarak aynı noktada uzun uzun oturamam, sıkılırım. saçlarımla oynanmasını sevmem, cinlerim tepeme çıkar! boya kokusundan, fön makinasından, saç spreyinden nefret ederim. kuaför dedikodularından hoşlanmam ve kendimi bir uzaylı gibi hissederim o salonda. bundan ötürü seyrek giderim kuaföre, birilerinin bana beyazlarımın nasıl göründüğünü birden fazla kereler söylemesi ya da aynaya enerjimin düşük olduğu bir anda bakmam ve "idare eder işte kızım ya işine bak sen" diye kendimi kandıramadığım bir an olması gerekir.
uzun sözün kısası, cuma sabahı saat 10:30'ta - hani birçok kadın iştedir ya da ev kadınları daha evi toparlıyordur nasılsa kalabalık olmaz diye düşünerek - girdim kuaförümden içeri. bir tane kızcağız var manikür yaptıran, ki görüntüsü bana benden yaklaşık olarak 10 yaş küçük olduğunu söyledi, başka da kimse yok. neyse işte saçlara boya sürüldü, ayaklar pedikür suyuna batırıldı, eller manikür için birilerine teslim edildi - hiçbir şekilde kaçış imkanım yok - çakıldım kaldım koltuğa... tüm hareket kabiliyetimin sıfırlandığı anda yandaki kızcağız manikürcüsüyle (sanırsam uzun zamandır tanışıyorlar) son derece samimi ve yüksek sesli bir "sohbet"e başladı... massive attack'ın unfinished symphony'sinde (o sırada kuafördeki televizyonda bu klip dönüyordu) amerikan sokaklarının ne biçim kirli olduğuna ve bunu nasıl çekebildiklerine ve nasıl utanmadıklarına şaştığına, anneler günü - sevgililer günü - kadınlar günü vb günlerde bir erkeğin hayatındaki kadına zaten hediye alması gerektiğine yoksa ne işe yarayacağını bilmediğine, hande yener'in görüntüsünün ve erkek arkadaşının güncel durumuna (bu arada demin kadıncağızın adını hatırlayacağım diye göbeğim çatladı, hatırlayabildiğim bir şarkısından - "senin aşkın balondu söndü" - google araması yapana kadar da hatırlayamadım) ve birçok "önemli" güncel konuya dair fikirlerini tüm mahalleye duyuracak şekilde ve benim kulaklarımı tırmalayarak uzuuuun uzun anlattı.
bir yandan bu kadının sesi, diğer yandan sağdan boya için soldan manikür için çekiştirilmek, öte yandan cep telefonunda insanlara laf anlatmaya çalışmak derken günümün 1,5 saati ciddi bir krize dönüştü bünyem için. işe gitmedim ya, yağmurdan kaçarken kendimi dolunun göbeğine atıverdim. sonuçta, eve nasıl döndüm ve kapıyı nasıl kapatıp odama ve sessizliğe sığındım bilemedim, hala da bilemiyorum açıkçası, paranormal bir olay gibiydi.
günün kalan kısmında kitap okudum, tv seyrettim, balkondan caddeyi izledim, annemle zaman geçirdim, odam dediğim karmaşanın içerisinde yolumu bulmaya çalıştım, şirkette - benim orada olmadığım anı her zaman bulduğu gibi gene gerçekleşen - absürd ve canımı çok sıkan saçma bir olayın haberini aldım ve nihayet akşamüstüne erdim : giyindim kuşandım yüzümü boyadım kendimi yollara attım. kadıköy minibüsünde arkamdaki ve yanımdaki kadınlarla didiştim, sinir katsayımı daha da bir katladıktan sonra kendimi pisikopatimin şefkatli kollarına attım ve gülümseyen sıcacık ilgisine sığındım resmen. pisicim beni gezdirdi, yedirdi, içirdi, sinirimi kusarken dinledi, anladı, anlattı, güldük eğlendik ve insanlığa beni armağan etti. kendisine buradan çok teşekkür ediyor ve öpücükler gönderiyoruz. :)
eve dönüşümde - yemekten sonra içtiğimiz kahvenin üzerine bir de duble espresso patlattığımız için olsa gerek - sabahın bilmemkaçıncı saatine kadar oturdum durdum. okudum, okudum, okudum. iyi geldi.
bundan sonra, en azından bir ay süreyle, "kafa izni" yapmamaya karar verdim, bana iyi gelmiyor. haziran sonunda sonisphere tatiline kadar, tam gaz çalışmaya devam!
yapı olarak aynı noktada uzun uzun oturamam, sıkılırım. saçlarımla oynanmasını sevmem, cinlerim tepeme çıkar! boya kokusundan, fön makinasından, saç spreyinden nefret ederim. kuaför dedikodularından hoşlanmam ve kendimi bir uzaylı gibi hissederim o salonda. bundan ötürü seyrek giderim kuaföre, birilerinin bana beyazlarımın nasıl göründüğünü birden fazla kereler söylemesi ya da aynaya enerjimin düşük olduğu bir anda bakmam ve "idare eder işte kızım ya işine bak sen" diye kendimi kandıramadığım bir an olması gerekir.
uzun sözün kısası, cuma sabahı saat 10:30'ta - hani birçok kadın iştedir ya da ev kadınları daha evi toparlıyordur nasılsa kalabalık olmaz diye düşünerek - girdim kuaförümden içeri. bir tane kızcağız var manikür yaptıran, ki görüntüsü bana benden yaklaşık olarak 10 yaş küçük olduğunu söyledi, başka da kimse yok. neyse işte saçlara boya sürüldü, ayaklar pedikür suyuna batırıldı, eller manikür için birilerine teslim edildi - hiçbir şekilde kaçış imkanım yok - çakıldım kaldım koltuğa... tüm hareket kabiliyetimin sıfırlandığı anda yandaki kızcağız manikürcüsüyle (sanırsam uzun zamandır tanışıyorlar) son derece samimi ve yüksek sesli bir "sohbet"e başladı... massive attack'ın unfinished symphony'sinde (o sırada kuafördeki televizyonda bu klip dönüyordu) amerikan sokaklarının ne biçim kirli olduğuna ve bunu nasıl çekebildiklerine ve nasıl utanmadıklarına şaştığına, anneler günü - sevgililer günü - kadınlar günü vb günlerde bir erkeğin hayatındaki kadına zaten hediye alması gerektiğine yoksa ne işe yarayacağını bilmediğine, hande yener'in görüntüsünün ve erkek arkadaşının güncel durumuna (bu arada demin kadıncağızın adını hatırlayacağım diye göbeğim çatladı, hatırlayabildiğim bir şarkısından - "senin aşkın balondu söndü" - google araması yapana kadar da hatırlayamadım) ve birçok "önemli" güncel konuya dair fikirlerini tüm mahalleye duyuracak şekilde ve benim kulaklarımı tırmalayarak uzuuuun uzun anlattı.
bir yandan bu kadının sesi, diğer yandan sağdan boya için soldan manikür için çekiştirilmek, öte yandan cep telefonunda insanlara laf anlatmaya çalışmak derken günümün 1,5 saati ciddi bir krize dönüştü bünyem için. işe gitmedim ya, yağmurdan kaçarken kendimi dolunun göbeğine atıverdim. sonuçta, eve nasıl döndüm ve kapıyı nasıl kapatıp odama ve sessizliğe sığındım bilemedim, hala da bilemiyorum açıkçası, paranormal bir olay gibiydi.
günün kalan kısmında kitap okudum, tv seyrettim, balkondan caddeyi izledim, annemle zaman geçirdim, odam dediğim karmaşanın içerisinde yolumu bulmaya çalıştım, şirkette - benim orada olmadığım anı her zaman bulduğu gibi gene gerçekleşen - absürd ve canımı çok sıkan saçma bir olayın haberini aldım ve nihayet akşamüstüne erdim : giyindim kuşandım yüzümü boyadım kendimi yollara attım. kadıköy minibüsünde arkamdaki ve yanımdaki kadınlarla didiştim, sinir katsayımı daha da bir katladıktan sonra kendimi pisikopatimin şefkatli kollarına attım ve gülümseyen sıcacık ilgisine sığındım resmen. pisicim beni gezdirdi, yedirdi, içirdi, sinirimi kusarken dinledi, anladı, anlattı, güldük eğlendik ve insanlığa beni armağan etti. kendisine buradan çok teşekkür ediyor ve öpücükler gönderiyoruz. :)
eve dönüşümde - yemekten sonra içtiğimiz kahvenin üzerine bir de duble espresso patlattığımız için olsa gerek - sabahın bilmemkaçıncı saatine kadar oturdum durdum. okudum, okudum, okudum. iyi geldi.
bundan sonra, en azından bir ay süreyle, "kafa izni" yapmamaya karar verdim, bana iyi gelmiyor. haziran sonunda sonisphere tatiline kadar, tam gaz çalışmaya devam!
ANNE için "gizli" mektup.
belki en sevgi dolu, en duygusal anneler günü yazısı olmayacak bu. ama en içten yazım olacağı bir gerçek. üstelik bu yazıyı anneme okutup okutmamak konusunda da kararsızım, blogumu takip etmiyor oluşu bir nevi özgürlük benim için, ufacık ama kurtarılmış alanım burası benim. bu mektup - şimdilik - burada dursun.
annem,
hayatının son 33 yılının her gününü bizleri düşünerek, bizler için bir şeyler yaparak, ya bizler için endişelenerek ya da bir şeyleri toparlamaya çalışarak geçirdiğini biliyorum. her zaman çok iyi anlaştığımız söylenemez elbet...
çocukluğumda ya da ilk gençliğimde debelendiğimiz kadar çok debelenmiyoruz artık belki son zamanlarda (eh, tabii artık eskisi kadar asi değilim, kendime bir şeyler katabilmek adına içimden birçok şeyi atmak zorunda kaldım) ancak daha farklı çekişmeler ve daha farklı sıkıntılar yaşıyoruz ara ara... zor tabii, yetişkin iki kadının aynı evde bir arada yaşaması ve ortak bir düzen oluşturmaya çalışması. ama idare ediyoruz gene de, değil mi? üstelik akranımız birçok anne-kız ikilisinden daha iyi durumdayız :)
pek "diğer" anneler gibi olmadın sen, yapın müsaade etmedi biliyorum. hep bildik senin orada olacağını ve bizi her şeyin üzerinde tuttuğunu ama yavrusunu şahin gören kuzgun değildin, hiç olmadın. bu saatten sonra da olacak değilsin. herkes çocuğunun ayıbını kapatıp güçlü yönlerini parlatıp olmayan özellikleriyle övünürken, sen bizim başarılarımızı hep zaten olması gereken olarak gördüğün için tökezlediğimiz zamanların üstüne gittin ve hep onları soktun gözümüze. bunu en iyi niyetle, bizleri daha ileri götürmek için, daha sana benzer olalım diye, daha "doğru" insanlar olalım diye yaptın, biliyorum. ama çok yoruldun, bir o kadar da yordun. çok kızdım sana zaman zaman. ama şimdi, anlıyorum ben seni. her zaman katılmıyorum belki, ama anlıyorum.
çok emin değilim ne kadar sevildiğini bilip bilmediğin konusunda... çok istediğin gibi evlatlar olamadık belki senin için, ama seni çok sevdiğimizden kuşkun olmasın isterdim bu anneler gününde. hediye ya da yemek ya da çiçek günü olduğu için değil, sen olduğun için, sadece anne olduğun için değil, bir insan ve bir kadın olduğun için.
evet, sana "en kıymetlimizsin" derken laf olsun diye demedik biz bunu. öylesin.
derler ki, "bir insan kaç yaşında olursa olsun annesi hayatta olduğu sürece çocuktur ve ancak onu kaybettiğinde gerçekten büyür - büyümek zorunda kalır çünkü artık birisinin evladı değildir bu dünyada".
daha çok uzun yıllar "çocuk" olmayı, senin evladın kalmayı umuyorum.
annem,
hayatının son 33 yılının her gününü bizleri düşünerek, bizler için bir şeyler yaparak, ya bizler için endişelenerek ya da bir şeyleri toparlamaya çalışarak geçirdiğini biliyorum. her zaman çok iyi anlaştığımız söylenemez elbet...
çocukluğumda ya da ilk gençliğimde debelendiğimiz kadar çok debelenmiyoruz artık belki son zamanlarda (eh, tabii artık eskisi kadar asi değilim, kendime bir şeyler katabilmek adına içimden birçok şeyi atmak zorunda kaldım) ancak daha farklı çekişmeler ve daha farklı sıkıntılar yaşıyoruz ara ara... zor tabii, yetişkin iki kadının aynı evde bir arada yaşaması ve ortak bir düzen oluşturmaya çalışması. ama idare ediyoruz gene de, değil mi? üstelik akranımız birçok anne-kız ikilisinden daha iyi durumdayız :)
pek "diğer" anneler gibi olmadın sen, yapın müsaade etmedi biliyorum. hep bildik senin orada olacağını ve bizi her şeyin üzerinde tuttuğunu ama yavrusunu şahin gören kuzgun değildin, hiç olmadın. bu saatten sonra da olacak değilsin. herkes çocuğunun ayıbını kapatıp güçlü yönlerini parlatıp olmayan özellikleriyle övünürken, sen bizim başarılarımızı hep zaten olması gereken olarak gördüğün için tökezlediğimiz zamanların üstüne gittin ve hep onları soktun gözümüze. bunu en iyi niyetle, bizleri daha ileri götürmek için, daha sana benzer olalım diye, daha "doğru" insanlar olalım diye yaptın, biliyorum. ama çok yoruldun, bir o kadar da yordun. çok kızdım sana zaman zaman. ama şimdi, anlıyorum ben seni. her zaman katılmıyorum belki, ama anlıyorum.
çok emin değilim ne kadar sevildiğini bilip bilmediğin konusunda... çok istediğin gibi evlatlar olamadık belki senin için, ama seni çok sevdiğimizden kuşkun olmasın isterdim bu anneler gününde. hediye ya da yemek ya da çiçek günü olduğu için değil, sen olduğun için, sadece anne olduğun için değil, bir insan ve bir kadın olduğun için.
evet, sana "en kıymetlimizsin" derken laf olsun diye demedik biz bunu. öylesin.
derler ki, "bir insan kaç yaşında olursa olsun annesi hayatta olduğu sürece çocuktur ve ancak onu kaybettiğinde gerçekten büyür - büyümek zorunda kalır çünkü artık birisinin evladı değildir bu dünyada".
daha çok uzun yıllar "çocuk" olmayı, senin evladın kalmayı umuyorum.
okuyalım -8-
through the walls come horses screaming and cannon fire. either a brave, stubborn southern belle is trying to keep the union army from burning the apartment next door, or somebody's television is too loud.
down through the ceiling comes a fire siren and people screaming that we're supposed to ignore. then gunshots and tires squealing, sounds we have to pretend are okay. they don't mean anything. it's just television. an explosion vibrates down from the upstairs. a woman begs someone not to rape her. it's not real. it's just a movie. we're the culture that cried wolf.
these drama-holics. these peace-ophobics.
- chuck palahniuk / lullaby (ninni) -
Görsel : Rob Gonsalves - Community Portrait
down through the ceiling comes a fire siren and people screaming that we're supposed to ignore. then gunshots and tires squealing, sounds we have to pretend are okay. they don't mean anything. it's just television. an explosion vibrates down from the upstairs. a woman begs someone not to rape her. it's not real. it's just a movie. we're the culture that cried wolf.
these drama-holics. these peace-ophobics.
- chuck palahniuk / lullaby (ninni) -
Görsel : Rob Gonsalves - Community Portrait
7 Mayıs 2010 Cuma
alt tarafı bir şarkı...
bu aralar sanırım biraz beynim yorgun ve mevsim değişikliğinden fazlaca etkilendim. konsantrasyon yerlerde, bir söyleneni anlamam (yani aslında duymam) için tekrarlanması sık sık gerekiyor. uykularım bölük pörçük ve sinirlerim azıcık gergin. bunu mevsime, tatilsizliğe, ıvır zıvır çeşitli gündelik olaya yorarak üzerine gitmiyorum.
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
5 Mayıs 2010 Çarşamba
o gün doğanlar bugün 38 yaşındalar...
o gün ölenleri ise en güzel can yücel anlatmış sanki :
en uzun koşuysa elbet
türkiye'de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak ...
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi...
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk,
aşk olsun.

deniz, yusuf ya da hüseyin dendiğinde aklına mare nostrum gelmeyen var mı bilmiyorum, bugün internette bir çok yerde bunu ya da atıflarını göreceğimi de tahmin ediyorum. yine de, ben de yazıyorum. Ve ekliyorum :
"Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün.Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. "
tamamını okumak isteyenler savunmalarını internette rahatlıkla bulabilir, ben üzerine yorum yapmıyorum.
bir de şu bakış açısı var elbet :
http://milli-tarih.blogspot.com/2010/05/bu-ks-komunizm-gelecek.html
günümüzde de bu olmuş :
http://www.ntvmsnbc.com/id/25090911/
en uzun koşuysa elbet
türkiye'de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak ...
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi...
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk,
aşk olsun.

deniz, yusuf ya da hüseyin dendiğinde aklına mare nostrum gelmeyen var mı bilmiyorum, bugün internette bir çok yerde bunu ya da atıflarını göreceğimi de tahmin ediyorum. yine de, ben de yazıyorum. Ve ekliyorum :
"Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün.Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. "
tamamını okumak isteyenler savunmalarını internette rahatlıkla bulabilir, ben üzerine yorum yapmıyorum.
bir de şu bakış açısı var elbet :
http://milli-tarih.blogspot.com/2010/05/bu-ks-komunizm-gelecek.html
günümüzde de bu olmuş :
http://www.ntvmsnbc.com/id/25090911/
3 Mayıs 2010 Pazartesi
bir öyleyim bir böyle!
yeni ayın ilk haftasının tazecik ilk çalışma gününde hem güneş pek güzel hem de artık eskisi kadar üşümüyoruz sanki...
haftasonunda kalan aklım ve "bir gün daha tatil olsaydı şunu şunu şunu da yapardım" mızmızlanmasıyla da olsa bir ucundan tutmaya çalışıyorum işleri. bunu da yazdıktan sonra bir hafta kadar bir süre disiplinli bir şekilde çalışmaya ve darmadağınık haldeki her şeyi toparlamaya niyetliyim.
ama öncesinde, geçtiğimiz haftaya dair bir kaç not düşmem lazım buraya, ben biliyorum ya, bilmesi gerekenler de bilsin istiyorum çünkü:
1 - ruhumun kardeşi, ilaç gibi geldin bana bir kez daha! ve gördüm ki - gene - araya giren zaman ne olursa olsun, arada neler yaşanırsa yaşansın her iki tarafta da, yerler apayrı kalplerde ve aylarca görüşmedikten sonra dahi bir araya gelince sanki daha bir önceki gün birlikteymişcesine kavrıyorsun bıraktığın ucunu ipin ve aynen devam ediyorsun yoluna. çünkü gözden uzak olan kalpten asla uzak olmuyor bazen. ve iyi ki de öyle oluyor. ne sitem ediyorsun bana ben başımı alıp gittiğimde içime doğru, ne de fırça atıyor kendini uzağa çekiyorsun. bir çok farklı nedenin yanısıra, bu nedenle de seni çok seviyorum ve varlığından ötürü çok mutluyum. bir de, bu böyle güzel oldu yahu iş çıkışı... gene yapalım gene gene gene.
2 - bundan sonra sadece tersini yapamamaktan ötürü "he" demeyeceğim kimseye. hayırsa, hayırdır kardeşim zorlamayınız. ben istediğimde bulurum sizi. yormayın ne olur zaten içim bin parça bölük pörçük hiçbir şeye yetişememekten ötürü. bazen öyle oluyor ki direkt karşımda oturup da gözlerime bakarak benimle konuşan bir insanın dahi ne dediğini anlamayabiliyorum, dinlemiyorum çünkü. aklım uçup kaçıyor ipin ucunu yakala yakalayabilirsen! yani, ben konuşası bir halde değilsem, sizin inatla bir şeyler anlatmanızın hiçbir anlamı olmuyor çünkü ben fark dahi etmiyorum o sırada sizin ne dediğinizi.
3 - bir hafta (tanıdığım kimsenin olmadığı bir yerde) tatil yapmak istiyorum. telefonumu ve bilgisayarımı almadan (ya da belki bilgisayarımı alırım çünkü o anda yazı yazmak da isteyebilirim ama telefonumu gerçekten de bırakmalıyım geride) kendi kendime, müzik - kitap - içki - sükunet ve yeşillik dolu bir tatil olsa, güneş de açsa yağmur da yağsa, iki kulaç da denizde yüzsem, daha bir şey istemem sanki...! kafamı toparlardım ve bunu fazla bekletmeden yapmam gerekiyor. ondan sonra şehre dönüp hayatımı yoluna sokmam lazım çünkü. çok dağıldım, iplerim hep başkalarının elinde.
4 - çok garip garip şeyleri özler oldum. öğrenciyken yaptığımız ve başkalarından saklaya saklaya yediğimiz sadece patates ve soğandan oluşan ama tadını bir daha hiçbir yerde ve zamanda bulamadığım patates salatasını ve kızartmadan nefret etmeme rağmen gecenin bir köründe birer ikişer hüplettiğimiz bami ve nasiyi... cuma akşamı eve gelip üstü başı değiştirdikten sonra sokaklara akmayı ve iki gün boyunca kadıköy - taksim bölgelerinde taban tepip içkiler içmeyi ve sonrasında öğle saatlerine kadar uyumayı ve pazartesi sabahı hiçbir sendroma kurban olmadan işe gitmeyi... eskiden salonda duran mavili pembeli halıyı ve bağdaş kurarak kitap okuduğum ilk gözağrım mavi koltuğumu... ve daha nicelerini... hepsi ufacık tefecik şeyler aslında ve gene yapılabilir aslında madden. ancak ne o salata salata olur, ne eski febo yerindedir, ne içkinin tadı aynı ne de diğer koltuklar aynı rahatlıkta. zaman geçiyor ve ben bazen kendimi saatli maarif takvimi gibi hissediyorum.
5 de var aslında yazabileceğim 6 da... ama işim çok, şimdilik ara verip işime dönüyorum. bu hafta olmasa dahi daha sonraki günlerde devam ederim.
haftasonunda kalan aklım ve "bir gün daha tatil olsaydı şunu şunu şunu da yapardım" mızmızlanmasıyla da olsa bir ucundan tutmaya çalışıyorum işleri. bunu da yazdıktan sonra bir hafta kadar bir süre disiplinli bir şekilde çalışmaya ve darmadağınık haldeki her şeyi toparlamaya niyetliyim.
ama öncesinde, geçtiğimiz haftaya dair bir kaç not düşmem lazım buraya, ben biliyorum ya, bilmesi gerekenler de bilsin istiyorum çünkü:
1 - ruhumun kardeşi, ilaç gibi geldin bana bir kez daha! ve gördüm ki - gene - araya giren zaman ne olursa olsun, arada neler yaşanırsa yaşansın her iki tarafta da, yerler apayrı kalplerde ve aylarca görüşmedikten sonra dahi bir araya gelince sanki daha bir önceki gün birlikteymişcesine kavrıyorsun bıraktığın ucunu ipin ve aynen devam ediyorsun yoluna. çünkü gözden uzak olan kalpten asla uzak olmuyor bazen. ve iyi ki de öyle oluyor. ne sitem ediyorsun bana ben başımı alıp gittiğimde içime doğru, ne de fırça atıyor kendini uzağa çekiyorsun. bir çok farklı nedenin yanısıra, bu nedenle de seni çok seviyorum ve varlığından ötürü çok mutluyum. bir de, bu böyle güzel oldu yahu iş çıkışı... gene yapalım gene gene gene.
2 - bundan sonra sadece tersini yapamamaktan ötürü "he" demeyeceğim kimseye. hayırsa, hayırdır kardeşim zorlamayınız. ben istediğimde bulurum sizi. yormayın ne olur zaten içim bin parça bölük pörçük hiçbir şeye yetişememekten ötürü. bazen öyle oluyor ki direkt karşımda oturup da gözlerime bakarak benimle konuşan bir insanın dahi ne dediğini anlamayabiliyorum, dinlemiyorum çünkü. aklım uçup kaçıyor ipin ucunu yakala yakalayabilirsen! yani, ben konuşası bir halde değilsem, sizin inatla bir şeyler anlatmanızın hiçbir anlamı olmuyor çünkü ben fark dahi etmiyorum o sırada sizin ne dediğinizi.
3 - bir hafta (tanıdığım kimsenin olmadığı bir yerde) tatil yapmak istiyorum. telefonumu ve bilgisayarımı almadan (ya da belki bilgisayarımı alırım çünkü o anda yazı yazmak da isteyebilirim ama telefonumu gerçekten de bırakmalıyım geride) kendi kendime, müzik - kitap - içki - sükunet ve yeşillik dolu bir tatil olsa, güneş de açsa yağmur da yağsa, iki kulaç da denizde yüzsem, daha bir şey istemem sanki...! kafamı toparlardım ve bunu fazla bekletmeden yapmam gerekiyor. ondan sonra şehre dönüp hayatımı yoluna sokmam lazım çünkü. çok dağıldım, iplerim hep başkalarının elinde.
4 - çok garip garip şeyleri özler oldum. öğrenciyken yaptığımız ve başkalarından saklaya saklaya yediğimiz sadece patates ve soğandan oluşan ama tadını bir daha hiçbir yerde ve zamanda bulamadığım patates salatasını ve kızartmadan nefret etmeme rağmen gecenin bir köründe birer ikişer hüplettiğimiz bami ve nasiyi... cuma akşamı eve gelip üstü başı değiştirdikten sonra sokaklara akmayı ve iki gün boyunca kadıköy - taksim bölgelerinde taban tepip içkiler içmeyi ve sonrasında öğle saatlerine kadar uyumayı ve pazartesi sabahı hiçbir sendroma kurban olmadan işe gitmeyi... eskiden salonda duran mavili pembeli halıyı ve bağdaş kurarak kitap okuduğum ilk gözağrım mavi koltuğumu... ve daha nicelerini... hepsi ufacık tefecik şeyler aslında ve gene yapılabilir aslında madden. ancak ne o salata salata olur, ne eski febo yerindedir, ne içkinin tadı aynı ne de diğer koltuklar aynı rahatlıkta. zaman geçiyor ve ben bazen kendimi saatli maarif takvimi gibi hissediyorum.
5 de var aslında yazabileceğim 6 da... ama işim çok, şimdilik ara verip işime dönüyorum. bu hafta olmasa dahi daha sonraki günlerde devam ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























