işlerim çok yoğun bu aralar ve keyfim de pek yok - sanırım bahar yorgunluğu ve sıcağı sevmeyen bünyemin yazı reddetmesi ile ilgili biraz da - o nedenle hem buradan hem de eş-dost'un bloglarından bir süredir uzağım. dünya ile bağlantım reader'daki haber sitelerinin verdiği haberlerle sınırlı. hal öyle olunca, daha önceden bilmediğim bir çok konuya da vakıf olma imkanım oluyor. aşağıda 3 ayrı yurdum haberini ilgi ve bilgilerinize sunuyorum. boşa çalışıyoruz, boşa çabalıyoruz, bilinçsizce nefes alıp veriyoruz, falan filan işte...!
2 bin 424 TL maaşı olmayan yoksul (28 Mayıs 2009 Perşembe 11:03)
Türk-İş, Mayıs ayında dört kişilik bir aile için açlık sınırını 744, yoksulluk sınırını 2 bin 424 TL olarak hesapladı.
13'lük kız 7 bin TL'ye satılmış (29 Mayıs 2009 Cuma 00:30)
İnanılmaz ama okuyacaklarınız tamamen gerçek. Edirne'de kaçırılan bir kız çocuğu 24 yaşındaki gence resmen satıldı.
Esra Erol'un maaşı ne kadar? (29 Mayıs 2009 Cuma 09:48)
Esra Erol 'izdivaç'la milyonların gönlünde taht kurdu. Flash TV ile başlayan kariyeri Star'da zirve yaptı. Star TV’de yayınlanan “İzdivaç”ın sunucusu Esra Erol'un aylık 120 bin TL maaş aldığını biliyor muydunuz?
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
29 Mayıs 2009 Cuma
21 Mayıs 2009 Perşembe
sürmenaj günlükleri - 1 -
en bir sevdiğim loser grupların arasındadır placebo. sürekli bir acı çekme hali, sürekli kendini deşme ve biçme durumları, yuvarlanmalar ve sürünmeler, kendini ifade edememeler arasında devinip dururlar aynı noktada. ve ben pek sever pek dinler(d)im. uzun süredir dinlemediğimi fark ederek, sıkıntılı bir iş gününün orta yerinde başladım çalmaya.
birden, şimdiye kadar sık sık unuttuğum bir "placebo konseri"ni hatırlayıverdim. burada, park orman'da seyretmiştim kendilerini yıllaaaar yıllar önce. ve kesinlikle ne zamanını hatırlıyorum, ne kimle gittiğimi. ama "biliyorum" ki oradaydım ben de.
bunu düşünürken, bunun benzeri kaç şeyi unuttuğumu merak eder oldum. dışarıdan - şans eseri - tetikleyen bir faktör olmazsa bir çok şeyi, ki bunların çok azı tatsız olaylardır, unutuvermek gibi şans mı yoksa lanet mi olduğunu bilemediğim bir özelliğim var.
anı yakalamak ve bu arada geçmişi geleceği unutmak mıdır olayım henüz çözebilmiş değilim. iki ajanda, bir cep telefonu ve bir bilgisayar hatırlatıcısı eşliğinde, bıraksalar adımı dahi unutabileceğim bir hayat yaşıyorum koşa koşa.
ama bu arada abuk sabuk bir çok olayı da sanki bir dakika önce olmuş gibi de hatırlayıveriyorum! ne dehşet bir durum aslında. hani kendimi unutmaya şartlamış olsam, o zaman tatsızını unutur tatlısını yaşatırım değil mi anıların? yok annem yok... bende bünye tersine işliyor. dalga mı geçiliyor acaba benimle diye düşünüyorum vallahi kozmik düzeyde. hani öyleyse eğer, ayıp oluyor azıcık!
yani, sanırım. galiba.
hold your breath and count to ten... fall apart then start again...
start again
start again
start again
/reboot = unut.
birden, şimdiye kadar sık sık unuttuğum bir "placebo konseri"ni hatırlayıverdim. burada, park orman'da seyretmiştim kendilerini yıllaaaar yıllar önce. ve kesinlikle ne zamanını hatırlıyorum, ne kimle gittiğimi. ama "biliyorum" ki oradaydım ben de.
bunu düşünürken, bunun benzeri kaç şeyi unuttuğumu merak eder oldum. dışarıdan - şans eseri - tetikleyen bir faktör olmazsa bir çok şeyi, ki bunların çok azı tatsız olaylardır, unutuvermek gibi şans mı yoksa lanet mi olduğunu bilemediğim bir özelliğim var.
anı yakalamak ve bu arada geçmişi geleceği unutmak mıdır olayım henüz çözebilmiş değilim. iki ajanda, bir cep telefonu ve bir bilgisayar hatırlatıcısı eşliğinde, bıraksalar adımı dahi unutabileceğim bir hayat yaşıyorum koşa koşa.
ama bu arada abuk sabuk bir çok olayı da sanki bir dakika önce olmuş gibi de hatırlayıveriyorum! ne dehşet bir durum aslında. hani kendimi unutmaya şartlamış olsam, o zaman tatsızını unutur tatlısını yaşatırım değil mi anıların? yok annem yok... bende bünye tersine işliyor. dalga mı geçiliyor acaba benimle diye düşünüyorum vallahi kozmik düzeyde. hani öyleyse eğer, ayıp oluyor azıcık!
yani, sanırım. galiba.
hold your breath and count to ten... fall apart then start again...
start again
start again
start again
/reboot = unut.
19 Mayıs 2009 Salı
vengo
http://www.imdb.com/title/tt0211718/
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=144965
sanırım daha iyisini ben yazamazdım, o halde oradan okumalı :)
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=144965
sanırım daha iyisini ben yazamazdım, o halde oradan okumalı :)
18 Mayıs 2009 Pazartesi
daha da seyretmem ben dizi mizi!
ağladıktan sonra - ama böyle katıla katıla, burnunu çeke çeke, gözlerini ova ova, nefesin kesile kesile, uzuuun uzun ağladıktan sonra - hele bir de içini karartacak sebebin yoksa ağlamak için, müthiş bir huzur sarabiliyor insanın bünyesini. hani sanki böyle sabahtan akşama ayağını sızlata sızlata giydiğin uzuuun topuklu rahatsız ayakkabını fırlatıp atıp da çıplak ayak ve yer arasındaki teması sağladığın o eşsiz anda olduğu gibi. ya da uzun süreli bir sessizlikten sonra tüm biriktirdiklerini birden - ve ne hikmetse yerli yerinde - döküvermen gibi. rahatlatıcı bir donukluk yerleşiyor yüzüne ve tüm hareketlerine. nefes alışların düzene giriyor, daha rahat gülümsüyorsun, sesin daha bir gür çıkıyor.
ömrün boyunca ağladığın tüm günlerin sayısını iki elinin parmaklarıyla rahat rahat sayabiliyorsan ve ötesine ihtiyaç duymuyorsan, ağlamak güzel şey.
diye yazdım ama... benim ağlamışlığım yok. aklıma geldi sadece :)
ya aman iyi tamam itiraf ediyorum - bu akşam elveda rumeli'yi seyrettim ve saat 9 ile 11 arası uzuuuun uzun ağladım, öyle ki bir ara kendime gülmek zorunda dahi kaldım, bir delilik episodunu daha böyle toplumca kabul edilebilir bir şekilde atlattığım için memnun, 10 yıldan fazla zaman öncesinde kalan "genç-işi" dertlerimi ve tasalarımı bana hatırlatan o her daim çok sevdiğim ederlezi'yi dinlemiş olduğum için bitkin bir nostaljik haldeyim. affetmem, eklerim şuncağızı şuraya.
ömrün boyunca ağladığın tüm günlerin sayısını iki elinin parmaklarıyla rahat rahat sayabiliyorsan ve ötesine ihtiyaç duymuyorsan, ağlamak güzel şey.
diye yazdım ama... benim ağlamışlığım yok. aklıma geldi sadece :)
ya aman iyi tamam itiraf ediyorum - bu akşam elveda rumeli'yi seyrettim ve saat 9 ile 11 arası uzuuuun uzun ağladım, öyle ki bir ara kendime gülmek zorunda dahi kaldım, bir delilik episodunu daha böyle toplumca kabul edilebilir bir şekilde atlattığım için memnun, 10 yıldan fazla zaman öncesinde kalan "genç-işi" dertlerimi ve tasalarımı bana hatırlatan o her daim çok sevdiğim ederlezi'yi dinlemiş olduğum için bitkin bir nostaljik haldeyim. affetmem, eklerim şuncağızı şuraya.
İlgili aramalar: amatör - ederlezi-goran bregovic - ederlezi - goran - bregovic
serbest kürsü seansı, ref.4
adriana lima'ya sormuşlar kanka mı sevgili mi diye... tasası bana düştü!
mesaj atarak hiç bir operatöre kıyak yapmak istemeyeceğim için buradan 70 milyona tercihimi sesleniyorum: KANKA.
sevgili dediğin bir deli oğlan (ya da hadi kız diye ekleme de yapalım şuraya, karşı cins okurlar da kendilerinden bir parça bulabilsinler yazının akaaan giden satırlarında)... bugün var bugün yok. halbuki kanka denen nesne - eğer tabii laf olsun diye önüne gelene "hey kanka naaaağber yaauuv" demiyorsan - ağırlığınca altın değerindedir. sevgili için ya da sevgiliye karşı seni idare edecek olan, sevgilisel heyecanlarını ve yeri / zamanı geldiğinde üzüntülerini paylaşacak, cebinde son kalan 10 lirasını sana verecek, "gel" dedin mi gelecek "git" dedin mi gidecek kişidir kanka kişisi.
zira (burada yazar tedeka gömleğini geçirir üstüne) "kankardeş" kelimesinden gelen şu kanka olma hali öyle bugün sünnet yarın deniz misali tanışmanın ertesi gününde gerçekleşmez.
bunu bilir bunu derim.
toparlıyoruz, egzekütiv özet geçiyoruz : sevgili güzeldir, özeldir, önemlidir. ama baki olan kankadır. ya da hadi azıcık geri adım atarak (ve "eş dost" tamlamasından feyz alarak) en kötü ihtimalle eşittir kanka ve sevgili önem derecesinde diyelim.
bir tek sevgiliyle (ya da tek bir sevgiliyle) ömür mü geçer yaaaaaahu?
ha bak sevgili dediğin johnny depp'tir :
ya da liam neeson'dır:

işte o zaman kanka manka görmez insan gözü, o ayrı!
saygılarımla sunar, gözlerinizden hararetle öperim.
mesaj atarak hiç bir operatöre kıyak yapmak istemeyeceğim için buradan 70 milyona tercihimi sesleniyorum: KANKA.
sevgili dediğin bir deli oğlan (ya da hadi kız diye ekleme de yapalım şuraya, karşı cins okurlar da kendilerinden bir parça bulabilsinler yazının akaaan giden satırlarında)... bugün var bugün yok. halbuki kanka denen nesne - eğer tabii laf olsun diye önüne gelene "hey kanka naaaağber yaauuv" demiyorsan - ağırlığınca altın değerindedir. sevgili için ya da sevgiliye karşı seni idare edecek olan, sevgilisel heyecanlarını ve yeri / zamanı geldiğinde üzüntülerini paylaşacak, cebinde son kalan 10 lirasını sana verecek, "gel" dedin mi gelecek "git" dedin mi gidecek kişidir kanka kişisi.
zira (burada yazar tedeka gömleğini geçirir üstüne) "kankardeş" kelimesinden gelen şu kanka olma hali öyle bugün sünnet yarın deniz misali tanışmanın ertesi gününde gerçekleşmez.
bunu bilir bunu derim.
toparlıyoruz, egzekütiv özet geçiyoruz : sevgili güzeldir, özeldir, önemlidir. ama baki olan kankadır. ya da hadi azıcık geri adım atarak (ve "eş dost" tamlamasından feyz alarak) en kötü ihtimalle eşittir kanka ve sevgili önem derecesinde diyelim.
bir tek sevgiliyle (ya da tek bir sevgiliyle) ömür mü geçer yaaaaaahu?
ha bak sevgili dediğin johnny depp'tir :
ya da liam neeson'dır:

işte o zaman kanka manka görmez insan gözü, o ayrı!
saygılarımla sunar, gözlerinizden hararetle öperim.
1 Mayıs 2009 Cuma
okuyalım -4-

"sanmak ile olmak arasındaki uçurumdan hep nefret ettim! sanmak, içinde umutlar, düşler ve heyecanlar vaat eden çok boyutlu bir kavramken, olmak gerçeğin sert, kalın, köşeli ve katı üç boyutunu taşır yalnızca..."
- buket uzuner / kumral ada mavi tuna -
görsel : m.c. escher - still life and street
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)