25 Ağustos 2009 Salı

serbest kürsü seansı, ref.6

kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :

iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar

benden uzak olsunlar.

buyrun size "genelleme" (!)

geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.

asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.

demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.





istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

orada kimse var mı?

2009 - 1999 = 10 yıl
arada ne kadar bilinçlendiğimiz meçhul.
aynen, ödediğimiz "deprem vergileri"nin nereye gittiğinin bilinmez olduğu gibi.

16 Ağustos 2009 Pazar

yeni hafta öncesi...

çok basit şeyler oldu geçtiğimiz haftalarda. ama çok garip şeyler bir yandan da. üstelik tetikleyen şeyler de acayip şeylerdi çoğu insana göre.

ne kadar olduğunu dahi hatırlamadığım bir süre önce iki kitap aldım elime:

1 - amin maalouf, çivisi çıkmış dünya
2 - orhan pamuk, kara kitap

ikisini de döndürdüm dolaştırdım daha okumadan çantamda eskittim içlerine giremedim o nedenle kitapları suçladım ve çok sinirlendim hem kitaplara hem de kendime - okuduğundan birşey anlamamak, okuduğundan sıkılmak ne demek! ama fark etmedim ki sorun kafamda aslında, kitaplarda değil... en azından bir süre için... sonra anladım.

ve

derin nefes aldım, hayatımla ilgili son derece bilinçli bir karar verdim:

herşeyin yolunda gitmesini seçiyorum. sorunsuz bir gün yaşamayı seçiyorum. sorun olarak önüme çıkan herşeyin en kolay şekilde ve beni üzmeden çözülmesini seçiyorum. bu arada her türlü "terslik"ten dersimi almayı ve bu "terslik"lerin tekrarlanmamasını seçiyorum.

ondan sonra beklemeye başladım. seçmek ağır sorumluluk. haliyle, beklerken elimi taşın altına ister istemez sokmaya da başladım. akışa kalmayı, önüme çıkanla savaşmaktansa öğrenmeyi ve çözemiyorsam çevresinden dolanmayı bilmeyi, kanamadan düşüp kalkmayı bu arada kavradım.

ve

haftalardır, aylardır, bir yılı aşkın süredir sırtımda kambur olmuş bir çok konu birbiri ardına çözümlendi, dağıldı toz oldu gitti. ferahladım. belki de hepsinin artık çözümlenme zamanıydı ve de ben kendime boşuna pay çıkartıyorum aslında, öyle de böyle de zaten şimdi çözümlenecekti.

bilmeyeceğim de sanırım asla.

çünkü "ben seçtim, ben istedim, o nedenle böyle oldu" demeyi seçiyorum şimdi de. hayatımın ve bağlantılı bir çok hayatın sorumluluğunu yüklenmeyi, genişlemeyi seçiyorum.

aslında şunu diyecektim...

tüm o karmaşa dinince, karambolden çıkınca tekrar elime aldım kara kitap'ı. birinci satırdan itibaren su gibi aktı gitti dünden bu yana. ve daha önce fark etmediğim çok ilginç bir alt metin yakaladım ki orada da teyit için imdadıma en çabuk google yetişti, yanılmadığımı gördüm hem şaşırdım hem sevindim. üstelik de aradan geçen süre sadece bir haftacık!!!

nefes almayı unutmazsak, nefes almayı ve sakin olmayı seçersek, her şey çok daha güzel olacak, bunu fark ettim.

yeni haftaya yeni karar aldım.

artık sadece yaşayacağım. yaşamayı seçiyorum. kavga kıyametten sıyrıldım bitti.

ve evet gerçekten de aslında "bu kadar" basitmiş!!! :)

15 Ağustos 2009 Cumartesi

hay bin kunduz!

mehteran eşliğinde yüzüyorum.
bu kulaçlar da bir gün yavaşlayacak elbet.
o zamana kadar, haydi hep birlikte :)



şimdi...

bazı bazı burada günün anlam ve önemini, içimden geçeni, yazmaya üşendiğimi şarkılarla türkülerle ifade ettiğim olmadı değil.

bu öyle değil.
bu sadece cumartesi güzel şarkısı :)

iron maiden'ı özlemişim, damarlarımda iron gezsin ben maiden olayım istiyorum (ne komik cümle kikiri) saçmalama hakkımı kullanıyorum, blog benim keyif benim.

bir de...

lütfen,
gelmeni istemiyorum.
gelme.
ama bunu sana söyleyemiyorum. hep kibarlıktan, hep vicdan azabından.
ve fakat ama lakin gerçekten yine de yemişim vicdanı, kahrolsun kibarlık.
yarın...
yarın söyleyeceğim.

ah ben bu beni alıp nerelere gidem...

tehlikeli bir düşüncenin yaşamöyküsü *

derinden duyuyorum kafamın içinde, çok eskide kalmış bir şarkının aklımda yer etmiş bir minik tınısını... düşündükçe hatırlıyorum, zorladıkça görüyorum, unuttuğumu sandığım neler neler resmigeçitte şimdi karşımda. bir çoğu paylaşılmış inatla döve döve, zorla, kerpetenle çekerek, tüm kuvvetle iterek. ama çok sivri bir köşemiz, ucu yanmış kapkara bir yanımız kalmış kendimize hep, içten içe tütmüş, öyle ki ise bulamış her yanımızı. biz bile bilmemişiz. bilmemek işimize gelmiş.

hep uzaktan izlemişiz, yorulursa el atmak üzere. sıkılınca "ha gayret" demek için. ama bilmemişiz ki zamanla gözlerimiz bozulurmuş, miyop bir kez sızdı mı bünyeye, uzaktan izlediğimizde görmemiz gittikçe zorlaşırmış. ses edilmeden artık anlamazmışız bazı şeyleri.

çünkü biz, sesimiz kısılsa da artık, yaş alsak ve bir çok şeyi "öğrensek" de geçen zaman içinde, hala aynı nakaratla dans edermişiz. içimizden geçer gidermiş ve yine de anlamazdan gelirmişiz.



yakın olmak için uzak dur benden.

* kitaplığımdan gözüme çarpan bir başlıktan başka sadece tek bir anlamı var...

11 Ağustos 2009 Salı

hafta ortası, ömrün ortası, vs...

Standing by the window
Eyes upon the moon
Hoping that the memory will leave her spirit soon

She shuts the doors and lights
And lays her body on the bed
Where images and words are running deep
She has too much pride to pull the sheets above her head
So quietly she lays and waits for sleep

She stares at the ceiling
And tries not to think
And pictures the chain
She's been trying to link again
But the feeling is gone

And water can't cover her memory
And ashes can't answer her pain
God give me the power to take breath from a breeze
And call life from a cold metal frame

In with the ashes
Or up with the smoke from the fire
With wings up in heaven
Or here, lying in bed
Palm of her hand to my head
Now and forever curled in my heart
And the heart of the world






şu şarkıyı youtube'dan başka yere yüklemeyenler utansın, ne diyeyim...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2 film, 1 kitap

ıssız adam'ı yeni izledim (dün gece).
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).

gelelim fikirlerime:

ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.

diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.

o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.

ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...

gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.

gideyim ben.

6 Ağustos 2009 Perşembe

06.08.1945


http://www.pcf.city.hiroshima.jp/top_e.html

akut çalışma isteği...

...hissettiğim zamanlarda durup iki nefes alıyorum geçiyor. mesela tam da şimdi olduğu gibi - yığınla iş var, iveğenlikle yapılması gereken ancak bizimkinde tık yok, umuru değil iş güç, onun yerine laylayda loyloyda..!

diyeceğim şu ki;

uzun zamandır geceleri çektiğim uyuyamama ve akabinde haliyle sabahları uyanamama sıkıntım nedeniyle, dün akşam servis şoförümüze "bey amca beni yarın sabah almasın, ben kendi imkanlarımla teşrif edeceğim şirkete" mesajını uçurarak sabah saat kurmadan, allah ne verdiyse uyur sonrasında da uyanıp işe giderim diye düşünerek gece girdim yatağa.

sabah uyanma vakti = 6!!

hey allahım sen aklımı koru, sabah 6'da gerçekten uyanmam gerektiğinde mümkün değil yataktan çıkamayan ve hep bir koşturmaca içinde servise yetişen ben, bu zorunluluk ortadan kalktığı anda dimdik ve dinç ve enerjik bir şekilde ayaktayım.

inatla uyumaya çalışmak da anlamsız, bir saat sağa döndüm sola döndüm en sonunda 7de yataktan çıktım. uzun bir kahve keyfi yapayım dedim, alışmışım sabah koşturmasında dilimi damağımı yaka yaka o kahveyi içmeye ya, işte kahve de 15 dakikada bitti. e o zaman ben sakin sakin hazırlanayım, güzel bir makyaj yapayım, bugünün şerefine etek metek giyeyim, kız çocuğu olduğumu hatırlasınlar şirkettekiler diye iyi niyetle düşünerek geçtim aynanın karşısına... e makyaj hemen halloldu çıktı aradan, hala evde oyalanma isteğiyle "hazırsın kızım işte kalk git işine, işleyen demir pas tutmaz" vicdani dürtüklemesi arasında gidip geliyorum.

televizyona bakayım en iyisi... hah tamam, "eşref saati" dizisi var, kabadayıları severiz, izleyelim... (kafada dönüp duran ses : mesai başladı, sorumluluğunu bil, işine git, işine git, işine git). kafadaki ses bünyede huzursuzluk yaratıyor tabii...

kalktım işe gelmeye.

etek giydiğini unutup merdivenlerden ceylan gibi sekerek inmeyeceksin, bunu bileceksin artık kaç yaşına geldin! o etek uzun, o etek bol, o etek bacaklarına dolanır, o etek seni düşürür!!... diye düşünseydim önceden bir saniye dahi durarak, o zaman patates çuvalı gibi yuvarlanmazdım 6-7 basamak herhalde.

8de başlayan mesaiyi sallayıp kendime bir sabah hediye etmeye kalkan bendeniz, 9'a çeyrek kala işteydim işte.

demek ki neymiş?
benden tembel olmazmış.
ben ancak zorunluluk olduğunda yetişemiyormuşum.
üstelik zorlama olunca geç kalmayı dahi beceremeyip erken davranıyormuşum.

iveğen miyim neyim?

akut = iveğen (demekmiş, tdk öyle diyor. iveğen kelimesini de yeni öğrenmiş bulunuyorum, "aceleci" demekmiş aynı zamanda. bundan sonra sıklıkla kullanacağım, bana "leğen"i çağrıştırdı, "leğen" kelimesini çok severim).