23 Ocak 2010 Cumartesi

bir 365 gün daha geçti...

...bir yıl daha geçti.

geçen yıldan link versem, ne değişecek? zaten hep öyle yapmıyor muyuz? yılda bir kere "anıyoruz", "unutmadık" diyoruz, faili meçhul bırakıp bir yıl sonraya kadar gene beklemeye alıyoruz.

nasılsa öldüler, beklerler onlar, değil mi?



ya biz...?

izlemeyen var ise şunu, belki izlemek isterler.

21 Ocak 2010 Perşembe

harala gürele herele hürele...!

bir süredir çok yoğun - ama gerçekten çok yoğun - günler geçiriyorum.





iş :

her zamanki (hatta mümkünse dozu daha bile artmış) bir tempo ile yürüyor. daha şimdiden "to do list"im sayfalar dolusu madde doldu, üstelik her akşam ve her sabah gözden geçirdiğimde yapıldı diye işaretleyebileceğim bir madde var mı diye umutla bakıyorum ve nadiren bir tane çıkıyor mutlu olup kendimi motive ediyorum ama bu gidişin sonu iyi değil söyleyeyim!! hani akşamları da çalışıyorum, yine de yapılması gereken bir çok şeye daha başlamadım bile, ne olacak nasıl yetişecek ne bitecek hiç bir fikrim yok (iç sesim an itibariyle beynimde vızır vızır "mesai saatinin ortasındasın, işine bakmaktansa burada bunları yazıyorsun e peki o zaman nasıl bitmesini bekliyorsun" diye homurdanmakta ama ona da cevabım var : "biraz mola lazımdı bünyeme, kafam kaldırmıyor artık, patlayayım mı?!")
öncelikli olarak yapılacakları alalım şurada gözümüzün önünde dursun:
1 - yepisyeni kataloglar için taslaklar hazır, metinler yazılacak ve görseller seçilecek ve bunlar önümüzdeki hafta ortasına kadar bitecek (!?)
2 - performans değerlendirme formları tüm değerlendiricilere dağıtılacak, haftabaşında toplanıp işlenecek, değerlendirilenlere ayrıca doldurtulup karşılaştırılacak, toplantılar organize edilecek ve herkesler kendi performansları ile ilgili bilgilendirilecek, sonuçlar kullanılacak.
3 - dahilde işleme ile ithalatı yapılan malzemenin üretimi bitmek üzere, ben eksper raporlarını çıkarttırmazsam ihracatı nah yapılacak. ekspertiz başvuru dosyaları hazırlanacak.
4 - fuar yaklaşıyor omaygad!! stand tasarımı için standçıbaşı ile çalışılacak!!
5 - eskiden satışını da yürüttüğüm sevgili ürünümüzün darmadağınık dosyaları, eski teklif ve satış dokümantasyonu, her bir şeyi derlenip toparlanıp insanın anlayacağı hale getirilerek yeni arkadaşımıza devredilecek
6 - 2010 eğitim planı tamamlanıp teklifler değerlendirilerek bütçesi ayarlanacak

devam edemedim, içim kaldırmadı artık ve üstelik daha bunları buraya geçirirken dahi aklıma kaç yeni madde geldi, onlar da deftere eklendi, iş faslı burada şimdilik kapatıldı.


yazılar :

yaklaşık 3 aydır fanzinci'de yazıyorum malum. ocak'ın ilk haftasonu yazmayarak müthiş bir vicdan azabı duymuştum, her hafta pazar sabahı teslim etme sözünü verdiğim o deli saçması (!) yazılarımı eğer hafta içinde bir gün gaza gelip de patır kütür sayıklamazsam cumartesi geceleri kucağımda netbook kafamda ellerim ööööylece oturup düşünüp dururken buluyorum kendimi. bu hafta için bir konu bulup oturup yazmam lazım... o cenahta işler sakin gidiyor.

blogda artık pek yazamıyorum, ne olacak bilmiyorum bu işin sonu. artık içimi dışıma çıkartmaktan bunaldım ben dahi, yazamayacağım o nedenle o yazmayı çoook sevdiğim bunalımlı yazılarımı. öfkemi ele almanın başka yollarını araştırıyorum. hal böyle olunca da buralara yolum daha seyrek düşer oluyor.


kitaplar :

illederoman sağolsun hiç alışık olmadığım kadar çok sayıda kurgu okur oldum kulübümüz kurulalı beri! hatta tadını o kadar aldım ki, artık uzunca süre de başka bir şey okuyacağımı sanmam... normalde aramızda kitabını ilk bitiren ben olmama rağmen, son dönemde işlerin yoğunluğu (ve bu yorgunlukta serviste uyuklamaya başlamam ve bu nedenle de işe gidiş dönüş günde toplam 1 saat kadar kitap okumaya ayırdığım zamandan feragat etmem) nedeniyle bayağı gecikir oldum okumalarımda! daha "inci gibi dişler"de 100. sayfadayım... 10 günde onu bitirmem, mart sonuna kadar 4 cilt "ve durgun akardı don"u bitirmem tabii bu arada şubat'ta okuyacağımız kitabı okumam, ayrıca da satın alarak divanımın üzerine kuleler halinde diktiğim bir sürü kitabı okuyabilmem, bu arada da hakkında okuduğum ve heveslendiğim bir çok kitabı da satın almamak için kendimi kontrol etmem gerekiyor.

işlere bir şekilde yetişiliyor da, bu kitaplar nasıl yetişecek, teyzeme sen otur o köşede ben kitap okuyacağım ne gezmesi ne sohbeti ne içmesi desem bu benim içime nasıl sinecek, onu bırak ben onu demek isteyecek miyim ama ya vicdanım ne olacak!? şeklinde bir telaş içimde sürmekte...

ama söylemeliyim ki yaptığım tüm bu kadar şey içerisinde en sevdiğim şey o kitapları tek tek tek okumak! asosyal miyim hayal dünyasına saklanmak peşinde miyim yoksa düpedüz tembel miyim pek bilmiyor ve çok da önemsemiyorum! oh canıma değsin! siz okumuyor ve iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanıyor ve dizilerin peşinden koşturup konuşacak konu bulamıyorsunuz ama ben her kitapla başka dünyalara girip çıkıyorum. tamam mı!?!


sosyal (!) hayat :

o kadar çok görmek istediğim yer, film, oyun, insan var ki! özlediğim - üstelik çok özlediğim - arkadaşlarımdan uzak kalıyorum çünkü çalışıyorum. çalışmadığım zamanlarda uyuyorum. beni görmeye evime gelen olunca üstüne atlıyorum o kadar seviniyorum ama popomu kaldırıp da bir yerlere nadiren gidiyorum. hayırsızın teki oldum. kabul ediyorum. ama yine de toparlanmaya başladım, çaba gösteriyorum.

geçen haftasonu cumartesi günümü pek bir sevdiğim f. ablacığımla, pazar'ımı da hamarat mı hamarat uyumsuz ve pisikopati ikilisiyle geçirdim, çok mutluydum her iki günde de. uykusuz ve yorgun ama hem tok hem de mutlu geldim pazartesi işime. bu haftasonu da çeşitli aktivitelerimiz var elbette, hepsi sosyal olmasa da hepsi ideal haftasonu bileşeni oluyor orası kesin! şöyle ki:

1 - teyzem geliyoooooorrrrrrrrrrrrr yarın öğlen karşılayacağız kendisini, ikibuçuk hafta burada olacak yipioleytipi
2 - cuma akşamı ayrıca ligimizin güzide ikinci yarısı başlayacak, kanaryamı oturup izleyeceğim, hava soğuk, teyzemin dizinin dibinde evde izlemeyi planlıyor ve iyi bir performans bekliyorum ona göre!!
3 - cumartesi gündüz kuaför günü olsun artık, zira "neden böyle saçların beyazlamış arkadaş"a verecek orijinal yanıtlarım bitti maalesef...
4 - kuaför sonrası gıcır gıcır halde bir hepibördey okasyonuna teşrifim ve yiyip içip dağıtasım olursa şaşırmayın, yakışır bu haftasonuna.
5 - ayılmakla geçen muhteşem sancılı pazar gününü ise the phantom menace'la kapatmaktan daha hoş bir durum sanırım ki olamaz! (meraklısı ve nasıl olmuşsa hala duymamış olanlar için : önümüzdeki haftalar boyunca her pazar saat 22:00 itibariyle star wars cnbc-e'de! ilk gösterim sırası 1-2-3-4-5-6 olacakmış, sonrasında ise titreyip kendilerine gelecek ve 4-5-6-1-2-3 olarak göstereceklermiş, şurada tarihlere bakabilirsiniz.)

hayat bunlardan ibaret olunca, yazacak başka da bir şey kalmıyor...

gidiyorum. çalışacağım biraz daha!

ha bu arada... görseli de web'den bir yerden buldum koydum, kimindir nedir ne değildir hiç bir fikrim yok, tamam mı?

18 Ocak 2010 Pazartesi

19 Ocak'ta ne olmuştu?


"Yaşı kaç olursa olsun; 17-27 olsun... Katil kim olursa olsun. Bir zamanlar bebek olduğunu biliyorum. Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim!"

iki resim arasındaki yedi farkı bulunuz!


en son 1991'de gördüğüm, o zamandan beri pek haberleşmediğim, ben onu ankara'da bırakmışken artık amerika'da savaş pilotu olduğunu dün öğrendiğim kuzenim bana eski bazı resimlerimizi gönderdi.

solda kardeşim ve ben, yıl 1981.
sağda gene kardeşim ve ben, yıl 2009.

enteresan bir duygulanma haline büründüm.

öyle işte...

politize mim!

yeni hafta yağmurlu hava yığılmış işler alınmamış uyku vs derdine düşmüş kahve üstüne kahve yuvarlarken e-mail'lerime de bakmayı akıl edince en korktuğumun başıma geldiğini ve pek sevgili caaaanım JoA tarafından, hem de en politiğinden, mimlendiğimi gördüm... başkası mimlese "hadi lieeyn" derdim ya, JoAkomu kırmam, anında ödevimi yaparım.

önce kuralları alalım:

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. (‘Ortaya bıraktım, isteyen alsın.’ demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

sonra soruları kopyalayalım:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri…


ve şimdi de yanıtlara geçelim - peşin söyleyeyim, sürekli ciddiyet beklemeyin benden, sorular göz önünde bulundurulunca manası yok:

1. dokunulmazlıkların hepine ve topuna tamamen karşıyım. bana kim nasıl dokunuyorsa, herkese aynı şekilde dokunulabilmeli.
2. tüm renkler ve çeşitlilikler meclise girebilsin. her fikir konuşulabilsin. herkes gönlünden gerçekten geçene BİLİNÇLİ şekilde oy versin. baraj kaygısıyla olmayacak işler yapmayalım. diyorum ama... buraya gelene kadar... ohooo...
3. buna ciddi yanıt vermek içimden gelmiyor, nasılsa hep en uzağa işeyebilen vekil oluyor bu memlekette.
4. efenim??
5. m.a.ağca meclise girer mi?

son olarak, benim mimlediğim talihsizler de şunlardır aynen: AE, Supernaut, ha sen ha ben

geçmiş olsun :)

10 Ocak 2010 Pazar

okuyalım -6-



“Ölen biz değiliz” olsa olsa korkakça bir kaçıştı, ama "ölenle biz aynı değiliz" kaba fakat cesur bir bölümlemedir. Bu cesaret gelişigüzel öldürmekten doğuyor. Kızgınlıktan öldürme, öç almak için öldürme, şan şeref için öldürme günümüzde yerini keyif için öldürmeye bırakmıştır. Evet, şaşmamalı, keyif için ya da can sıkıntısından. Bunun en belirli örnekleri toplu öldürmelerde görülüyor. Askerler bir köye giriyorlar, erkekleri öldürüyorlar, gelmişken kadınları öldürüyorlar ve öldürmüşken çocukları da öldürüyorlar. Üstelik bunlar o köyü korumak için gelenlerdir. Görüyor musunuz, düşman yerine dostu öldürmek dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu tür öldürmenin ne kerte olağan karşılandığını anlatan tek gerekçe: "Nasıl olsa ölecek değil miydi?" gerekçesidir ve bunun cezası kimseyi korkutmuyor, çünkü bunun cezası şimdiye değin düşünülmemiştir. Suça karşı ceza anlayışı, tek tek insanların kafasında yer etmemişse, toplumun ceza biçmesi anlaşılmaz kalır. Çocukları olan bir adamın, başkasının çocuklarını öldürmesi, onun kafasında böyle bir ceza anlayışının bulunmadığını gösterir : "Ölen benim çocuklarım değil.”

- melih cevdet anday / gizli emir -



görsel : picasso - guernica

1 Ocak 2010 Cuma

cumaya gittim gelicem

2010 geldi, ilk saatleri itibariyle mide ağrılarıyla belimi büktü, ilk günü oflayıp poflayarak yatar pozisyonda, yemeden içmeden mecburen kesilmiş bir halde geçirdim. uykum var uyuyamıyorum falan filan çok keyfim yerinde çok benlik çok harika bir geceyi de turkmax'ta ıssız adam seyrederek, bana kötü aktörlük gibi gelenin özellikle yapılmış olması gerektiğine kendimi tekrar inandırmaya çalışarak günü kapattım ve bunu da yazınca gidip yatacağım gene.

kitabımı okur, sonra da uyurum artık - umarım.

bir süreliğine burada olmayacağım için, kısaca herkese selam edeyim, gözlerden hele bir öpeyim, sonra da alıp başımı gideyim dedim. "neredesin ula" diyen herkeslere de peşin peşin "buradayım ula, okuyup yazacak ve çalışacağım" diyorum. işler yoğun, okunacak kitaplar birikti, biraz hareket lazım bünyeye. illa yazasım olursa, mikroblog takılmak da yeter bir süre için.

sıradan öpüyorum kuzucuklarım.