film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2010 Pazar

uykudan önce... haftasonu sonu.

perşembe öğleden sonra yıldırım hızıyla çarpan ve beni altüst eden saçmasapan bir nezleye, uğuldayan bir kafaya, tıkalı bir kulak & burun ikilisine rağmen güzel bir haftasonu:

cumartesi : çok güzel insanlarla önce motora binip burgazada'ya gitmek... tostları limonataları hüpletip "ille de roman olsun" toplantısını - sıcağa rağmen - verimli bir şekilde gerçekleştirmek... lezzetli bir sohbet eşliğinde aynı güzel insanlarla güzel bir öğle yemeği ve içkiler... leziz tatlılar... kalabalık bir vapura tıkışıp geri dönmek ama yine de güzel insanlar ile bu travmatik deneyimi güle oynaya atlatabilmek... (eve gelip bir duş bir ilaç ve erkenden sızmak ve sonra gece 2:30'da ayağa dikilmek var bunun sonunda ama yine de günün güzelliği her şeye değer!)


pazar : sabah saatlerinde - uzun zamandır ilk defa - aksatmadan fanzinci ve ille de roman yazılarını tamamlayıp yollamak / yayınlamak... hastalığın daha da şiddetlenmesini görmezden gelerek yayılıp kitap okumak ve tv seyretmek... kankardeşe gitmek, yayılmak - yemek - içmek - şımarmak - film seyretmek - o yetmeyince bir film daha seyretmek...





















akşam eve dönüp bunları yazmak ve az sonra da gidip yatmak.

buradan yetkililere sesleniyorum : haftasonu güzel geçti ama an itibariyle sağlam bir öksürükle birlikte nefes aldırmayan bir burun tıkanıklığı ve sesleri duymama engel tıkalı bir kulak sahibiyim. yarın pazartesi. lütfen geçsin, işimiz çok. saygılarımla arz ederim.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...

lafın lafı açması durumu:

shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.


joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...

ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...

biraz ralph'i izleme molası:





angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...

2 - 3 kere şarkı dinleme molası:



wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.

şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:

değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.

16 Mart 2010 Salı

YIKILMAYAN ADAM (1977)

bir yıl kadar önce bir arkadaş tavsiyesiyle internette birkaç sahnesini izlediğim, o ilk anda absürd gelen yaratıcılığıyla ve sosyalist (!) replikleriyle beni benden alan YIKILMAYAN ADAM filmini geçtiğimiz ay başka bir arkadaşımın arayıp tarayıp bulması sonucu bilgisayarıma kaydetmiş ancak henüz izlemeye fırsat bulamamıştım. kısmet bugüneymiş. ağır geçen bir grip sonucunda bugün de işe gidememişken yattığım yerde kendimi cüneyt arkın’ın canlandırdığı güçlü kuvvetli adil emekçi yıkılmaz karakter ÇAKIR’ın kollarına bırakıverdim… her şeyden önce herkese diyorum ki : mutlaka bulun, izleyin. pişman olmayacaksınız.



doğumu dahi bir yıkıma sebep olan çakır, film boyunca annesinin katili dayısının peşinde koşturur durur ve bu arada hepimize de sosyalizmin inceliklerini çeşitli replikler ve hatta arka planda sürekli gördüğümüz devrimci sloganlarla damardan dayar. aslında filmin en temel özeti bu… ayrıca elbette zengin ve sersem güzel kızla kendince mert bir aşka adım atar ancak kızın babasının araya girmesi nedeniyle aşkı da mutlu sona kavuşmaz…

buraya kadar aslında klasik bir türk filmi kıvamında geliyor değil mi hepinize? ama aslında farklı çünkü benim seyrettiğim sosyal mesaj içeren nadir yeşilçam filmlerinden bu yıkılmayan adam. film boyunca bir sembolizm, bir sembolizm görmeyin gitsin! gazete küpürleri ve manşetlerle yıllar boyu türkiye’nin neler görüp geçirdiğini izlerken çakır’ın – o okuma isteğiyle dolu mert temiz çocukcağızın – mahpus damlarında sertleştiğini, intikam & namus için bir ömür bilendiğini, “hayat üniversitesinin arka kapısından tekme ile mezun edilmesi” ile birlikte ne kabadayı ama nasıl da adil bir adam olduğunu takip ediyor ve günümüze (1977) geliyoruz. ve orada hikaye başlıyor. artık çakır hayata, ezenlere, sömürenlere karşı YIKILMAYAN ADAM olmuştur… aç kalır, vurulur, belki ölür, ama yıkılmaz!

aşk, dürüstlük, sadakat, halk, kapital, kan, intikam… ne ararsanız var. üstelik the godfather’ın film müziğiyle…

filmi izlerken aralıklarla kopup gidebiliyorsunuz zira filmin önceliği sinema yapmak değil mesaj vermek, halkı sosyalizmle tanıştırmak. bu nedenle zaman zaman birden sahne değişip alakasız bir direniş hikayesinin ortasına düştüğünüzde, ya da halk ile sermaye arasındaki – mevcut sahne ile görece alakasız – bir konuşmanın başladığını gördüğünüzde yadırgamayacaksınız, bırakacaksınız kendinizi ve akacak gidecek film. her sahne bir mesaj, her sahne bir tokat…



ve film biter, çakır ölür. ama ayakta... yıkılmadan... çünkü o... YIKILMAYAN ADAM'dır...



not : sanıyorsunuz ki ben filmle dalga geçiyorum. asla!! 1977 yılında cesur bir girişim, denemişler işte kendilerince... mesaj verebilmek için işin sinematografik kısımları feda edilmiş, o kadar. izleyin işte… enteresan bir yapım. 1980'lerde bu filmi çekenler hakkında "komünizm propogandası yaptıkları" gerekçesiyle dava da açılmış. ve bu da bir kült film olmuş...



filmden bazı gözde replikler:

çakır : kendini hiroşima'da bulabilir misin? özgürlük adına kendini yakan vietnamlının et kokusunu duyabilir misin? okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? filistin'deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişeklerini kuşanabilir misin? beni barış içinde, çıkar düşünmeden sevebilir misin?

fatoş : kafamı karıştırdın.

***

fatoş : beni aldatır mısın ?

çakır : daha güzelini bulursam aldatırım.

fatoş : aldat, hakkındır.

***

çakır : kara günleri kahraman omuzlarında taşıyarak bu ak günlere erdiren bir gaziye nasıl sataşırsınız? bir istiklal madalyasının süslediği bir ihtiyar savaşçıyla nasıl alay edersiniz ülen?

lümpen adam : sen hangi şarkıyı söylüyorsun haa? (gülüşmeler, kahkahalar)

çakır : çıkın gidin burdan, döverim seni, hepinizi döverim ülen.

lümpen adam : döversin demek? biz çok dayak attık senin gibi vatan namus natali kambus diyenlere (bu arada bir diğeri gelip kulağına birşeyler söyler ve bizim lümpenin ifadesi değişir) buradan gidiyoruz arkadaşlar ama bir gün görüşeceğiz.

çakır: tankla, topla falan beklerim. uçakla, ağır sanayi hamlenizle falan.

19 Şubat 2010 Cuma

roxanne'sin sen roxanne kal(acaksın)

içim de kafam da mayhoş, ortada fol da yumurta da yokken romantizm had safhada. hayırdır inşallah! yorgunluktan gelen bir donuk olma ve buradan başka yerlere uzama hissine veriyorum an itibariyle yaşadığım duygusal çalkalanmayı.



yaklaşık bir haftadır döne dolana bunu seyrettiğime ya da dinlediğime göre, çok fena moulin rouge'um gelmiş demektir... müzikal seven ben, tango seven ben, türlü şarkıların cover'larını - genelde - keyifle dinleyen ben, nicole'ü seven ben, ewan'ı seven ben, moulin rouge'u sevmemem imkansızdı zaten. henüz - yıllardır - dvd'sini almış olmasam da (unutuyorum yahu! hep alakasız zamanlarda aklıma geliyor çok enteresan...) bu benim yine de moulin rouge'u her zaman her yerde her şartta severek izlememe engel değil.

ha... tabii bir de...

yaşı yaşıma, boyu boyuna ewan'ım mcgregor'um "gel kaçalım bu diyardan, evinin kadını çocuklarımın anası ol" dese, "öf ewan çok banalsin ben ömrüm boyu bu replikle dalga geçtim" demem, toplarım tası tarağı, düşer ardına giderim daha da gelmem buralara (boyuna posuna kurban, o ayrı... ancak kendisi trainspotting'den star wars'a moulin rouge'dan the island'a severek seyrettiğimiz, beğenerek rüyalara yattığımız bir güzel insanımız olduğundan ötürü sanatına hayranım diyerek konuyu kapatıyorum elbette)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2 film, 1 kitap

ıssız adam'ı yeni izledim (dün gece).
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).

gelelim fikirlerime:

ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.

diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.

o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.

ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...

gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.

gideyim ben.

19 Mayıs 2009 Salı

vengo

http://www.imdb.com/title/tt0211718/
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=144965

sanırım daha iyisini ben yazamazdım, o halde oradan okumalı :)