geçen günlerde fark ettiklerim:
1 - konuşmakta zorluk çeker oldum, kelimelerimi unutuyorum cümlelerin orta yerlerinde. klavyede çok hızlıydım ben, şimdi parmaklarım tuşların yerlerini karıştırır oldu. genelde bana çeviri için birşeyler gönderilir, açıyorum dosyayı bakıyorum ingilizce anlam ifade etmiyor - hayır yani okuduğumu anlıyorum mis gibi ama çeviremiyorum kendi anadilime. garipleşmeye başladım sanırsam! beynimin bir kısmı itiraz ediyor benimle işbirliğine şiddetle! yorgunluk desem, o da değil... bıkkınlık desem, yok öyle birşey... fakat bir acayip saçmalama hallerindeyim.
2 - hayatımı elma ağacı gibi silkeliyorum, kim tutunamıyorsa dala düşüp gidiyor üstelik de paramparça patlayarak. yeniler de tutunamıyor tabii bu arada. bıçak gibi kestim arayıp sormayı çevremdekileri. bir beni arayanlarla da konuşasım yok, daha doğrusu konuşacak birşey bulamıyorum. merak ediyorum acaba "ben bu hayattan sıkıldım, yenisini verin banaaa" desem, "buyrun efenim" diye bir yenisini takdim ederler mi...
3 - birçok kitabım olmuş tekrardan... sığmıyorlar raflara dolaplara. ne yapacağımı şaşırdım onları. ve buradan da nihai noktaya vardım : hayatımda olmak istediğim noktada değilim. insan kitaplarını dahi koyabileceği bir yer bulamazsa, ne anlamı var yenilerini okumanın? sonra, oradan da diğer nihai noktaya vardım : çarpık ve saçma sonuçlara varıyorum. muhakeme yeteneğimi kaybetmekten iki adım ötedeyim.
4 - kısa bir süre için ben bloga girmeyecek ve kendimi kitaplarıma boğacağım. nasılsa kısa süre sonra tekrar dayanamaz dönerim. şimdi, bir süre için, kelime tasarrufu dönemi.
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
23 Nisan 2009 Perşembe
22 Nisan 2009 Çarşamba
yağmur şarkısı
13. Kevin Moores Space-Dye Vest Demo.mp3 - Dream Theater
"love is an act of blood and i'm bleeding a pool in the shape of a heart" demişler beni benden almışlar... şahsen, zekice bir benzetme olduğunu ve de pek hoş bir mısra olarak şarkıda parladığını düşünüyorum (çevirmek isterdim lakin çevirince pek bir anlamı özelliği anlaşılırlığı kalmıyor kanaatindeyim, o nedenle çeviri yapmak istemesi durumunda sn pisikopati'ye havale ediyorum bu mısrayı)
sözlerin tamamı için:
http://www.darklyrics.com/lyrics/dreamtheater/awake.html#11
21 Nisan 2009 Salı
günün ilgimi çeken haberi
insan merak ediyor, acaba aynı uygulama ramazan ve kandillerde de böyle gözetilecek ve sahur & iftar vb programlar özel olarak yayınlanmayacak mı...?
TRT'de 'ulusal günler' temizliği
Bundan böyle, 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve 10 Kasım'da özel yayın yapılmayacak
Geçen yıl 23 Nisan’da “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Özel Uygulama Talimatı” yayınlayan ve program akışını, hangi radyoların hangi anonsu yapacağına kadar ayrıntılı planlayan TRT, bu yıl bu uygulamadan vazgeçti. Günlük normal program akışı sürecek, o gün yayın yapan programcıları kendi inisiyatiflerinde konuya yer verirse verecek.
Radyo Televizyon Kurumu (TRT), radyolarında ulusal bayramları içerenözel gün ve haftalarla ilgili “özel yayın” uygulamasına son verdi. TRT’ye bağlı radyolarda ulusal günler için yayın düzenlemek programcının inisiyatifine bırakıldı. Özel gün yayınlarında, TRT’ye bağlı tüm radyolar ortak yayına geçip, farklı bölümleri yayınlıyorlardı. TRT Genel Müdürlüğü’nün özel gün ve haftalara ilişkin “özel yayın talimatı” vermediği Radyo Dairesi Başkanlığı, 2009 yılındaki hiçbir ulusal bayram için özel yayın yapmayacak. Geçen yıl özel kutlama anonsu ile başlattığı ve “Yaşasın 23 Nisan”, “Atatürk ve Çocuk”, “Ata’nın Işığında Eğitim” gibi programlarıyla “Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini” ön plana çıkartan kurum,artık ulusal günleri, var olan programların içinde, programcının isteğine göredüzenleyecek. Yani ulusal bayramlar programcının keyfine göre değerlendirilecek.Geçen yıl özel kutlama anonsu ile açılan 23 Nisan özel yayınında “Yaşasın 23 Nisan”, “Uygarlık Yolunda”, “Atatürkçü Düşünce ve Çağdaşlaşma”, “Atatürkve Çocuk”, “Ata’nın Işığında Eğitim” gibi 11 anlamlı program hazırlanmıştı. TRT Radyo-1’in bu seneki 23 Nisan yayın içeriğinde ise normal gün programakışı sürecek. 23 Nisan Perşembe günü yayınlanacak günlük program akışında“Atık servettir”, “Ekonomi Günlüğü”, “Din ve Ahlak”, “Spor Dünyası” ve “Can Eriklerinin Düşleri” gibi programlar yer alıyor.
10 Kasım için de geçerli
TRT’nin “özel program yapmama ve yayın akışı hazırlamama” uygulaması, 23Nisan’ın ardından gelecek olan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 30 AğustosZafer Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nü de kapsayacak.
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=142118&cat=140&dt=2009/04/22
TRT'de 'ulusal günler' temizliği
Bundan böyle, 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve 10 Kasım'da özel yayın yapılmayacak
Geçen yıl 23 Nisan’da “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Özel Uygulama Talimatı” yayınlayan ve program akışını, hangi radyoların hangi anonsu yapacağına kadar ayrıntılı planlayan TRT, bu yıl bu uygulamadan vazgeçti. Günlük normal program akışı sürecek, o gün yayın yapan programcıları kendi inisiyatiflerinde konuya yer verirse verecek.
Radyo Televizyon Kurumu (TRT), radyolarında ulusal bayramları içerenözel gün ve haftalarla ilgili “özel yayın” uygulamasına son verdi. TRT’ye bağlı radyolarda ulusal günler için yayın düzenlemek programcının inisiyatifine bırakıldı. Özel gün yayınlarında, TRT’ye bağlı tüm radyolar ortak yayına geçip, farklı bölümleri yayınlıyorlardı. TRT Genel Müdürlüğü’nün özel gün ve haftalara ilişkin “özel yayın talimatı” vermediği Radyo Dairesi Başkanlığı, 2009 yılındaki hiçbir ulusal bayram için özel yayın yapmayacak. Geçen yıl özel kutlama anonsu ile başlattığı ve “Yaşasın 23 Nisan”, “Atatürk ve Çocuk”, “Ata’nın Işığında Eğitim” gibi programlarıyla “Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini” ön plana çıkartan kurum,artık ulusal günleri, var olan programların içinde, programcının isteğine göredüzenleyecek. Yani ulusal bayramlar programcının keyfine göre değerlendirilecek.Geçen yıl özel kutlama anonsu ile açılan 23 Nisan özel yayınında “Yaşasın 23 Nisan”, “Uygarlık Yolunda”, “Atatürkçü Düşünce ve Çağdaşlaşma”, “Atatürkve Çocuk”, “Ata’nın Işığında Eğitim” gibi 11 anlamlı program hazırlanmıştı. TRT Radyo-1’in bu seneki 23 Nisan yayın içeriğinde ise normal gün programakışı sürecek. 23 Nisan Perşembe günü yayınlanacak günlük program akışında“Atık servettir”, “Ekonomi Günlüğü”, “Din ve Ahlak”, “Spor Dünyası” ve “Can Eriklerinin Düşleri” gibi programlar yer alıyor.
10 Kasım için de geçerli
TRT’nin “özel program yapmama ve yayın akışı hazırlamama” uygulaması, 23Nisan’ın ardından gelecek olan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 30 AğustosZafer Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nü de kapsayacak.
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=142118&cat=140&dt=2009/04/22
20 Nisan 2009 Pazartesi
izmir dönüşü notları
1 - otobüs seyahatleri ancak tek başınaysan ve yanındaki kişiyle sohbet zorunluluğu yaşamıyorsan, uyuyup uyandıkça yanındakinin sıkıldığını fark ederek suçluluk hissetmeyeceksen güzel. kulağa ipod ele kitap mis gibi geçmeyen otobüs yolculuğu - hele bir de feribot sırasında çok uzun bekleniyorsa ve yol gündüz tepiliyorsa - çooook zor çok!
2 - varan'ın susurluk tesisindeki soğuk sandöviçler bayat denk gelse bile personeli çok kibar ve yaratıcı, derhal köpürebilecek olan ben bile kızamadım ve sakin kaldım :)
3 - izmir'de hemen hemen her yere şube açmış olan evim börek müthiş yapıyor boşnak böreğini, tadı damağımda kaldı - zaten hepi topu 3 dilim yedim, bir sonraki gidişimde bir tepsi almayı planlıyorum vallahi. anneannemin böreğine en çok yaklaşan börekti, acaip nostalji oldu benim için, çocukluğuma döndüm.
4 - çok uzun yıllardır ilkokul bahçesine gitmemiştim okul girişi ve çıkışına... minik adam yeğenim mertikonun okula gidiş ve dönüşünde annesine eşlik ettiğim o gün fark ettim ki, özlememişim! 25 yılda hiiiiiiiç birşey değişmemiş "andımız"ın bir kaç satırı hariç.
5 - karşıyaka çarşı benim için hala çok özel bir yer. iki gün de gittim, iki gün de sevdim, iki gün de hep orada kalayım istedim. 3'ü 10 tl tutarında klasikler aldım, gene izmir'den istanbul'a bir sürü kitap taşıdım ve gene uzun uzun "istanbul'da kitap mı yok" diye annemin şikayetlerini dinledim.
6 - teyzemin başkası için aldığı ama çeşitli sebeplerle teslim etmediği bir şişe mis marka brandy getirdim te buralara, şirkete götürüp akşamüstleri brandy keyfi yapmayı planlıyorum, hennesy'yi kardeşim kaptı bana brandy kaldı.
7 - büyük teyzemin oğlu doktor abimin tüm doğumgünü sahipleri için (3ü 1 arada kutladık ya) hazırladığı "bir bebeğe mektuplar" kitapçığına hepimiz hayran kaldık, teyzem doğduğu günden 5 yaşına kadar gelene oğluna mektuplar yazmış ve saklamış, ara ara diğer aile fertleri de katkıda bulunmuşlar. kuzenim de bunları toparlamış, bilgisayara geçirmiş ve bastırmış, hediye olarak verdi ve çok duygulandık hep birlikte okurken. aile soyağacımıza ait oldukça detaylı bilgilere de kavuştum, dedemizin ikinci dünya savaşı sırasında oynadığı rolü ve türkiye'ye neden göç ettiği gibi şeyleri de öğrenmiş oldum. daha önce neden anlatmamışlar ki bunları bilemiyorum tabii... ama hoş oldu, güzel oldu. bir gün bir çocuk yaparsam eğer, ben de böyle birşey yapabilirim.
8 - yeni bir kart oyunu öğrendim (ama adını unuttum). bunu oynayacak babayiğitler arıyorum, zira daha ilk oyunda ben kazandım ve oyunu da sevdim ama çevremde oynayabileceğim kimsem yok :(
9 - geldim ama aklım gene oralarda kaldı, özledim yahu tekrar gitmek istiyorum!
2 - varan'ın susurluk tesisindeki soğuk sandöviçler bayat denk gelse bile personeli çok kibar ve yaratıcı, derhal köpürebilecek olan ben bile kızamadım ve sakin kaldım :)
3 - izmir'de hemen hemen her yere şube açmış olan evim börek müthiş yapıyor boşnak böreğini, tadı damağımda kaldı - zaten hepi topu 3 dilim yedim, bir sonraki gidişimde bir tepsi almayı planlıyorum vallahi. anneannemin böreğine en çok yaklaşan börekti, acaip nostalji oldu benim için, çocukluğuma döndüm.
4 - çok uzun yıllardır ilkokul bahçesine gitmemiştim okul girişi ve çıkışına... minik adam yeğenim mertikonun okula gidiş ve dönüşünde annesine eşlik ettiğim o gün fark ettim ki, özlememişim! 25 yılda hiiiiiiiç birşey değişmemiş "andımız"ın bir kaç satırı hariç.
5 - karşıyaka çarşı benim için hala çok özel bir yer. iki gün de gittim, iki gün de sevdim, iki gün de hep orada kalayım istedim. 3'ü 10 tl tutarında klasikler aldım, gene izmir'den istanbul'a bir sürü kitap taşıdım ve gene uzun uzun "istanbul'da kitap mı yok" diye annemin şikayetlerini dinledim.
6 - teyzemin başkası için aldığı ama çeşitli sebeplerle teslim etmediği bir şişe mis marka brandy getirdim te buralara, şirkete götürüp akşamüstleri brandy keyfi yapmayı planlıyorum, hennesy'yi kardeşim kaptı bana brandy kaldı.
7 - büyük teyzemin oğlu doktor abimin tüm doğumgünü sahipleri için (3ü 1 arada kutladık ya) hazırladığı "bir bebeğe mektuplar" kitapçığına hepimiz hayran kaldık, teyzem doğduğu günden 5 yaşına kadar gelene oğluna mektuplar yazmış ve saklamış, ara ara diğer aile fertleri de katkıda bulunmuşlar. kuzenim de bunları toparlamış, bilgisayara geçirmiş ve bastırmış, hediye olarak verdi ve çok duygulandık hep birlikte okurken. aile soyağacımıza ait oldukça detaylı bilgilere de kavuştum, dedemizin ikinci dünya savaşı sırasında oynadığı rolü ve türkiye'ye neden göç ettiği gibi şeyleri de öğrenmiş oldum. daha önce neden anlatmamışlar ki bunları bilemiyorum tabii... ama hoş oldu, güzel oldu. bir gün bir çocuk yaparsam eğer, ben de böyle birşey yapabilirim.
8 - yeni bir kart oyunu öğrendim (ama adını unuttum). bunu oynayacak babayiğitler arıyorum, zira daha ilk oyunda ben kazandım ve oyunu da sevdim ama çevremde oynayabileceğim kimsem yok :(
9 - geldim ama aklım gene oralarda kaldı, özledim yahu tekrar gitmek istiyorum!
21 geride kaldı, 60a çok var, 70i görür müyüm bilmem...!
gittik, gördük, kutladık, geldik...
soframızı kurduk, rakıları açtık, her yaş grubundan insan toplandık, en ufağımızın (21 olan) sevdiceği "yeni oyuncağımız" sevimli "damat"la tanıştık ve onu da sevdik bağrımıza bastık, zaman çabucak geçti ve geldik döndük istanbul eline...
çerkes tavuğu yapamayacağımı söyleyen ve benimle inceden dalga geçen tüm (kendini bilmez) güzel insanlar için belgelendirilmiş ıspattır efenim:

sofra teyzemin marifeti aslında, tabaklardan sadece ikisi bana ait, ben sadece yedim valla hiç affetmedim! :) cuma gecesi saat 3te (cumartesi sabah mı demek lazım aslında?) hala sarmalarla uğraşan canımıniçi minimaynuşumu herkeslerin huzurunda tekrar çok öper sever sararım.
küçük teyzemin minik goncasının 21. yaşı, anneciğimin 60. yaşı ve büyük teyzeciğimin 70.yaşı için içi çikolatalı dışı köpük şeker hamurlu en bir güzel pastamız :)

hı hı tabii ki yıldız gibi parlıyorum! sahnede ben varsam, yangın da çıkar sel de basar bina da çöker arkadaşım... bileceksiniz bunu, elime açılacak şarap şişesi, yakılacak maytap, kesilecek pasta falan vermeyeceksiniz... ailesiniz artık yahu bunu siz bilmeyeceksiniz de kim bilecek! ucuz atlattık... :)
doyamadığım 3 gün çabucak geçti, darısı seneye artık, önümüzdeki yıl da "büyük 50" virajımız var dönecek, eylemlerimiz devam edecek!!
izmir'den dönmeler her zaman zor geliyor bünyeme. çocukluğumdan beri tek ev bildiğim şehirde hep azıcık ufacık kısacık zamanlar geçirmek ve sonrasında mutlaka oradan "dönmek" zorunda kalmak nedeniyle artık kanıksadığım bir minik hüzün içimde çöreklendi gene. gitmeler hep çok güzel de, dönmeleri pek zor. tekrar toparlaşana kadar, öperim izmir'li tüm delilerimi :)
soframızı kurduk, rakıları açtık, her yaş grubundan insan toplandık, en ufağımızın (21 olan) sevdiceği "yeni oyuncağımız" sevimli "damat"la tanıştık ve onu da sevdik bağrımıza bastık, zaman çabucak geçti ve geldik döndük istanbul eline...
çerkes tavuğu yapamayacağımı söyleyen ve benimle inceden dalga geçen tüm (kendini bilmez) güzel insanlar için belgelendirilmiş ıspattır efenim:

sofra teyzemin marifeti aslında, tabaklardan sadece ikisi bana ait, ben sadece yedim valla hiç affetmedim! :) cuma gecesi saat 3te (cumartesi sabah mı demek lazım aslında?) hala sarmalarla uğraşan canımıniçi minimaynuşumu herkeslerin huzurunda tekrar çok öper sever sararım.
hı hı tabii ki yıldız gibi parlıyorum! sahnede ben varsam, yangın da çıkar sel de basar bina da çöker arkadaşım... bileceksiniz bunu, elime açılacak şarap şişesi, yakılacak maytap, kesilecek pasta falan vermeyeceksiniz... ailesiniz artık yahu bunu siz bilmeyeceksiniz de kim bilecek! ucuz atlattık... :)
doyamadığım 3 gün çabucak geçti, darısı seneye artık, önümüzdeki yıl da "büyük 50" virajımız var dönecek, eylemlerimiz devam edecek!!
izmir'den dönmeler her zaman zor geliyor bünyeme. çocukluğumdan beri tek ev bildiğim şehirde hep azıcık ufacık kısacık zamanlar geçirmek ve sonrasında mutlaka oradan "dönmek" zorunda kalmak nedeniyle artık kanıksadığım bir minik hüzün içimde çöreklendi gene. gitmeler hep çok güzel de, dönmeleri pek zor. tekrar toparlaşana kadar, öperim izmir'li tüm delilerimi :)
13 Nisan 2009 Pazartesi
yolcudur abbas, bağlasan durmaz.

kötü geçen bir haftaydı geçen hafta çoğunlukla (anahtar kelime = "geçen", i.e. "geçti")... kendi tansiyon rekorumu egale ettim, küçük tansiyonun 120'yi geçmesi sonucunda ne fena şeyler olabileceğine bizzat şahitlik ettim, ama neyse ki hepsini "geçen" haftada bıraktım veeeeeee:
harika bir haftasonu geçirdim (many thanks to kanka the dear)...
cuma akşamı bohçamı toplayıp kankardeşe taşındım. cuma akşamını ve gecesini onunla ve arkadaşlarıyla geçirdim (fiziksel olarak - şöyle ki onlar toplanmıştı, ben de aralarındaydım cismen ama kanepenin bir köşesinde uyudum sürekli - kimsecikler bana karışmadı sağolsınlar). cuma gecesini uyuyarak, cumartesi gününü de aynı kanepenin üzerinde uyuklayarak, televizyona bakarak, fizikten kuantumdan geyikten bahsederek geçirdim. kankardeş utanmasa tuvalete gitmek için bile yerimden kalkmama izin vermeyecekti, zor ayaklandım valla, yediğim önümde yemediğim ardımda, gelsin içecekler gitsin yiyecekler, bir güzel cumartesi geçirdim, öyle ki eve dahi dönesim gelmedi! ama akşamında tabii aklım geride kalmış şekilde kendi "yuva"ma intikal ettim ayaklarımı sürüyerek. evde de fazla insan içinde bulunmadan kendimi yatağa attım, "kararlar aldım" pek rahatladım mutlu oldum.
pazar günü de evde benzer modda geçti, nezle sağolsun zaten beni bir oraya bir buraya yıktı, yüksek tansiyonun başağrısına kurban kaldım evin içinde. bir minik nefes molası verdim öğleden sonranın kısacık güneşli bir diliminde, sevgili arkadaşım cdm ile buluşup 1 saat kadar kafamı dağıttım. sonrasında da oturdum keyifli bir maç umuduyla, nefret ettim kalktım televizyonun başından.
zaten yazacak anlatacak eleştirecek tek bir şey bulamadığım için o maç hakkında, hiç bulaşmıyorum dahi... yazıklar olsun sadece.
şimdi de işteyim. çalışıyorum (görüldüğü üzere!). yarından itibaren ise bir sonraki salı'ya kadar izinli olacağım. izmir'e gidiyorum. eyo. pazartesi günü sanırsam ki damlarım bir bakarım buralarda ne var ne yok diye.
o zamana dek... sağlıcakla kalın efem.
küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öperim
kankaya dip not : gene gelecek ben!
harika bir haftasonu geçirdim (many thanks to kanka the dear)...
cuma akşamı bohçamı toplayıp kankardeşe taşındım. cuma akşamını ve gecesini onunla ve arkadaşlarıyla geçirdim (fiziksel olarak - şöyle ki onlar toplanmıştı, ben de aralarındaydım cismen ama kanepenin bir köşesinde uyudum sürekli - kimsecikler bana karışmadı sağolsınlar). cuma gecesini uyuyarak, cumartesi gününü de aynı kanepenin üzerinde uyuklayarak, televizyona bakarak, fizikten kuantumdan geyikten bahsederek geçirdim. kankardeş utanmasa tuvalete gitmek için bile yerimden kalkmama izin vermeyecekti, zor ayaklandım valla, yediğim önümde yemediğim ardımda, gelsin içecekler gitsin yiyecekler, bir güzel cumartesi geçirdim, öyle ki eve dahi dönesim gelmedi! ama akşamında tabii aklım geride kalmış şekilde kendi "yuva"ma intikal ettim ayaklarımı sürüyerek. evde de fazla insan içinde bulunmadan kendimi yatağa attım, "kararlar aldım" pek rahatladım mutlu oldum.
pazar günü de evde benzer modda geçti, nezle sağolsun zaten beni bir oraya bir buraya yıktı, yüksek tansiyonun başağrısına kurban kaldım evin içinde. bir minik nefes molası verdim öğleden sonranın kısacık güneşli bir diliminde, sevgili arkadaşım cdm ile buluşup 1 saat kadar kafamı dağıttım. sonrasında da oturdum keyifli bir maç umuduyla, nefret ettim kalktım televizyonun başından.
zaten yazacak anlatacak eleştirecek tek bir şey bulamadığım için o maç hakkında, hiç bulaşmıyorum dahi... yazıklar olsun sadece.
şimdi de işteyim. çalışıyorum (görüldüğü üzere!). yarından itibaren ise bir sonraki salı'ya kadar izinli olacağım. izmir'e gidiyorum. eyo. pazartesi günü sanırsam ki damlarım bir bakarım buralarda ne var ne yok diye.
o zamana dek... sağlıcakla kalın efem.
küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öperim
kankaya dip not : gene gelecek ben!
10 Nisan 2009 Cuma
kimsin sen?! - 3

dahi anlamında bir "de"yim ben.
herkesin doğrusunu bildiği halde dikkatsizlik ve umursamazlıkla yanlış yerde bıraktığı… gereksiz samimiyet veya acelecilik sonucunda nereye nasıl kondurduğuna bile bakmadığı… insanların ya uygulamamayı seçtiği ya da uygulamasını yanlış yaptığı bir kural gibi… kimsenin dikkat etmediği, okuma yazmayı bilmeyen, bilse de ilgilenmeyen insanların elinde kalmış bir kural… silinmeye başlamış, zamanla iyiden iyiye ortadan kalkacak olan bir kural…
bazılarının sırf inattan sahiplenmeye kalktığı, aslında amaç başkalarına "bakınız benim dilbilgim daha iyi" diye hava atmak olan bir bağlacım aslında ben… ya da uyarılara maruz bırakılan canı sıkılmışların özellikle sahiplenmediği ve ortalıkta bıraktığı bir bağlaç… o kadar vermişim ki kendimi etraftakilerin hayatlarını daha çekilir kılmaya, unutmuşum kendi anlamımı bulmayı. ancak içinde bulunduğum cümleler ve bağladığım kelimeler anlamlandırır olmuş beni.
kahraman olmaya kalkmışım başkalarının cümlelerinde…
benim anlamımdaki "dahi"nin deha ile bir ilgisi yok.
dahi anlamında bir "de"yim ben.
ayrı yazın beni bildiğiniz her kelimeden.
yeni mi bu...? değil. ama her daim geçerli... ve bir vazgeçiş hikayesi aslında...
7 Nisan 2009 Salı
jacqueline roque
Pablo Picasso - Jacqueline with Crossed Hands (1954)
http://www.abcgallery.com/P/picasso/picasso.html
jacqueline kollarını kavuşturmuş, kaşlar çatık, kim bilir ki ne düşünüyor...
büyük sanatçının karısı olmak, onunla hayatı paylaşıp dehanın yükünü sırtlanmak, 400'ün üzerinde resme konu olmak ve sonrasında - herşey bittiğinde - kendi canına kıymak... düşündürüyor beni.
en gerçek bulduğum picasso çalışmasıdır - çok severim.
6 Nisan 2009 Pazartesi
serbest kürsü seansı, ref.3
kendine acımaktan, hayatı sürekli bir depresyon kıvamında yaşamaktan, sürekli şikayet etmekten hayatı yaşayamayanlara gerçekten katlanamıyorum.
hem gayet bilinçli ve gönüllü bir şekilde hayatını kenara süpüren hem de sonra hayatı kaçırdığına dair dert yanan tiplerin tamamını tek yumrukta yere seresim var.
değişiklik isteyip de imkanı olduğu halde bunun için kılını kıpırdatmayan, herkesi kendiyle ilgilenmek zorunda bırakan ama etrafındaki insanların ne kadar yorgun ya da sıkıntılı olduğunu bir saniye için dahi fark etmeyen tüm zavallılara sözlerim:
dünya sizin etrafınızda dönmüyor anacım.
şimdi kaldırın o sarkıttığınız omuzları, açın o boş gözleri ve bir bakının etrafınıza: gerçekten de bir siz mi varsınız hayattan tokat yemiş? yahu hayat zaten bir boks maçı! yumruk üstüne yumruk yememize rağmen ayaklanıyoruz tekrar tekrar. nakavt olan erken terk ediyor ringi ve göçüp gitmese de kenardan seyrediyor olanı biteni ilelebet.
bu mudur istediğiniz?
başkaları yaşasın, başkaları mücadele etsin, başkaları ilerlesin, başkaları kavga versin...
siz de kenardan o başkalarını izleyin.
hayat sadece nefes alıp vermekten, mekanik olarak hareket etmekten, otomatiğe bağlanarak sabahla akşamı birbirine bağlamaktan ibaret değil.
hadi kenardan izlediniz olanı biteni.
şikayet etmeyin. kabul edin. sonra da ya durun, ya devam edin.
ama birşey yapın!
acınası kıskançlıklarınızdan sıyrılın da siz kendiniz ne yapabilirsiniz ona bakın. hayatı fark edin. etmeyecekseniz, benden uzak durun.
tepemin tasını attırmayın.
ben de sıkılıyorum. hayat yeteri kadar yorucu ve sizlerle uğraşmak daha da aşındırıyor yüzeyimi. ve ben hala vazgeçmiyorum. ya bu saçmalıklarınızdan vazgeçin ya da benden.
hem gayet bilinçli ve gönüllü bir şekilde hayatını kenara süpüren hem de sonra hayatı kaçırdığına dair dert yanan tiplerin tamamını tek yumrukta yere seresim var.
değişiklik isteyip de imkanı olduğu halde bunun için kılını kıpırdatmayan, herkesi kendiyle ilgilenmek zorunda bırakan ama etrafındaki insanların ne kadar yorgun ya da sıkıntılı olduğunu bir saniye için dahi fark etmeyen tüm zavallılara sözlerim:
dünya sizin etrafınızda dönmüyor anacım.
şimdi kaldırın o sarkıttığınız omuzları, açın o boş gözleri ve bir bakının etrafınıza: gerçekten de bir siz mi varsınız hayattan tokat yemiş? yahu hayat zaten bir boks maçı! yumruk üstüne yumruk yememize rağmen ayaklanıyoruz tekrar tekrar. nakavt olan erken terk ediyor ringi ve göçüp gitmese de kenardan seyrediyor olanı biteni ilelebet.
bu mudur istediğiniz?
başkaları yaşasın, başkaları mücadele etsin, başkaları ilerlesin, başkaları kavga versin...
siz de kenardan o başkalarını izleyin.
hayat sadece nefes alıp vermekten, mekanik olarak hareket etmekten, otomatiğe bağlanarak sabahla akşamı birbirine bağlamaktan ibaret değil.
hadi kenardan izlediniz olanı biteni.
şikayet etmeyin. kabul edin. sonra da ya durun, ya devam edin.
ama birşey yapın!
acınası kıskançlıklarınızdan sıyrılın da siz kendiniz ne yapabilirsiniz ona bakın. hayatı fark edin. etmeyecekseniz, benden uzak durun.
tepemin tasını attırmayın.
ben de sıkılıyorum. hayat yeteri kadar yorucu ve sizlerle uğraşmak daha da aşındırıyor yüzeyimi. ve ben hala vazgeçmiyorum. ya bu saçmalıklarınızdan vazgeçin ya da benden.
serbest kürsü seansı, ref.2
elini veren kolunu kaptırıyor.
insanlar kendilerine ters gelen şeyleri kabullenmemek için onca çabalar ve çevrelerini kırıp dökerken, işlerine gelen her türlü yaklaşımı ve davranışı olağan ve hatta doğal sayarak benimsiyorlar ve her zaman her yerde aynı şekilde davranmanızı bekliyorlar. sonrasında, siz biraz "höööyt noooluyo be! yüz verdik astarını isteme" diye diklendiğinizde de suçlu oluveriyorsunuz. hani yani, kişi utanmasa gerçekten suçlu olduğuna, bir suç işlediğine inanabilir kolaylıkla. halbuki tek yaptığı karşısındakini birazcık şımartmak, karşısındakinin birazcık suyuna gitmekti.
asla, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, ne yaparsanız yapın, kimseyi şımartmayın.
ya da - eğer şanslıysanız - karşınızda ve yanınızda sizin onlar için yaptıklarınızı takdir edebilecek ve teşekkür edecek (en azından bunu sürekli olarak beklemeyerek sizin de insanüstü yaratıklar olmadığınızı ve sabrınızın bir sınırı olduğunu anlayabilecek) insanlar olsun. çok zor ama... belki öyleleri de vardır bu dünyada!
bana gelince...
ben yitirilmiş bir davayım, hiç şansım yok. eli kolu kafayı bacağı kaptırdım gittim. ve de bu "doğal" karşılanıyor, olması gereken buymuş gibi. ve ben de bununla uğraşmıyorum artık. kaptırdım yuları gidiyorum aynı ve sonu çok belli yolda. alttan alarak ve sürekli sakin kalmaya çalışarak.
ama tabii bir gün bu saltanat sona erecek, ruhumun askerleri darbe yapacak. sıkıyönetim hepimizi ezecek geçecek.
değecek mi? değmeyecek...
çünkü aslında tek yapılması gereken bir durup bakmaktı bana doğru - insanlığımı ve duygularımı ve isteklerimi ve fedakarlıklarımı fark etmekti (adı üstünde : fedakarlık - feda eder ve susarsın. karşılık beklemezsin. sonra böyle dert yanmazsın. ben de yapmazdım... birazcık daha tahammüllü olsaydım. ama artık eskisi kadar kolay değil kafamın arka planına atmak kızgınlıklarımı ve de olağan görüneni sürdürmek).
çok çirkin kelimeler birleşiyor kafamda... aklım çok fena düşünceleri oluşturuyor... ve üzerinde durmaktan dahi nefret ettiğim farkındalıklara kavuşuyorum...
ama, anlatmıyorum.
insanlar kendilerine ters gelen şeyleri kabullenmemek için onca çabalar ve çevrelerini kırıp dökerken, işlerine gelen her türlü yaklaşımı ve davranışı olağan ve hatta doğal sayarak benimsiyorlar ve her zaman her yerde aynı şekilde davranmanızı bekliyorlar. sonrasında, siz biraz "höööyt noooluyo be! yüz verdik astarını isteme" diye diklendiğinizde de suçlu oluveriyorsunuz. hani yani, kişi utanmasa gerçekten suçlu olduğuna, bir suç işlediğine inanabilir kolaylıkla. halbuki tek yaptığı karşısındakini birazcık şımartmak, karşısındakinin birazcık suyuna gitmekti.
asla, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, ne yaparsanız yapın, kimseyi şımartmayın.
ya da - eğer şanslıysanız - karşınızda ve yanınızda sizin onlar için yaptıklarınızı takdir edebilecek ve teşekkür edecek (en azından bunu sürekli olarak beklemeyerek sizin de insanüstü yaratıklar olmadığınızı ve sabrınızın bir sınırı olduğunu anlayabilecek) insanlar olsun. çok zor ama... belki öyleleri de vardır bu dünyada!
bana gelince...
ben yitirilmiş bir davayım, hiç şansım yok. eli kolu kafayı bacağı kaptırdım gittim. ve de bu "doğal" karşılanıyor, olması gereken buymuş gibi. ve ben de bununla uğraşmıyorum artık. kaptırdım yuları gidiyorum aynı ve sonu çok belli yolda. alttan alarak ve sürekli sakin kalmaya çalışarak.
ama tabii bir gün bu saltanat sona erecek, ruhumun askerleri darbe yapacak. sıkıyönetim hepimizi ezecek geçecek.
değecek mi? değmeyecek...
çünkü aslında tek yapılması gereken bir durup bakmaktı bana doğru - insanlığımı ve duygularımı ve isteklerimi ve fedakarlıklarımı fark etmekti (adı üstünde : fedakarlık - feda eder ve susarsın. karşılık beklemezsin. sonra böyle dert yanmazsın. ben de yapmazdım... birazcık daha tahammüllü olsaydım. ama artık eskisi kadar kolay değil kafamın arka planına atmak kızgınlıklarımı ve de olağan görüneni sürdürmek).
çok çirkin kelimeler birleşiyor kafamda... aklım çok fena düşünceleri oluşturuyor... ve üzerinde durmaktan dahi nefret ettiğim farkındalıklara kavuşuyorum...
ama, anlatmıyorum.
4 Nisan 2009 Cumartesi
cumartesi gecesi güzelliği - istek saati! :)
kırmam, derhal eklerim:
I asked my father,
I said, "Father change my name."
The one I'm using now it's covered up
with fear and filth and cowardice and shame.
He said, "I locked you in this body,
I meant it as a kind of trial.
You can use it for a weapon,
or to make some woman smile."
"Then let me start again," I cried,
"please let me start again,
I want a face that's fair this time,
I want a spirit that is calm."
"I never never turned aside," he said,
"I never walked away.
It was you who built the temple,
it was you who covered up my face."
And may the spirit of this song,
may it rise up pure and free.
May it be a shield for you,
a shield against the enemy.
Yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me,
yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me.
I asked my father,
I said, "Father change my name."
The one I'm using now it's covered up
with fear and filth and cowardice and shame.
He said, "I locked you in this body,
I meant it as a kind of trial.
You can use it for a weapon,
or to make some woman smile."
"Then let me start again," I cried,
"please let me start again,
I want a face that's fair this time,
I want a spirit that is calm."
"I never never turned aside," he said,
"I never walked away.
It was you who built the temple,
it was you who covered up my face."
And may the spirit of this song,
may it rise up pure and free.
May it be a shield for you,
a shield against the enemy.
Yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me,
yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me.
:)
gözlerimizi kapattığımızda dünyanın kalanının - ne dünyası! kainatın ve her türlü varoluşun - aslında varolmadığına dair delice düşüncelere kapılırım bazen... tek olmadığıma eminim, zaten ilk benim aklıma düşmüş bir "tez" değil bu. ama yine de, ben bu fikri çok severim.
aslında hepsi kafamızda buna göre... aslında, gözümüzü kapattığımız anda varolan herşey birden "yok" olabiliyor.
"var" ve "yok" kavramlarını aynı cümle içerisinde kullanmak bile garip.
ama zaten, ne garip değil ki? özellikle de bugünlerde...
kendimize göre kesip biçtiğimiz bir kumaş gibi görmeyi seviyorum ben hayatı. olduğumuz kadarıyla var herşey. istediğimiz kadarına sahibiz. istemediklerimiz kadar kopabiliyoruz "gerçek" denilen naneden. kapımızı bacamızı kapatamasak da her zaman dışarıda olan bitene, bir gözümüzü kapatmak ya da kendimizi duvarla çevirmek kadar yakınız bir başınalığa...
bir çok mısra, bir çok satır, yüzlerce kitap ve sayısını bilemeyeceğim kadar insan var benim bu dediklerimi çok daha edebi ve geniş kapsamlı açıklamalarla anlatmış olan, biliyorum.
bu nedenle ben sadece, her canım sıkıldığında bakmaktan çok hoşlandığım bir rob gonsalves çalışması koymakla yetineceğim buraya.

hayat terzisiyim ben.
renkli kumaşlardan başka hiçbirşey yok elimde.
her rengin apayrı anlamı, her rengin apayrı duygusu var bana ulaşan.
her birinin bambaşka hikayeleri oluşuyor ben onları gönlüme göre biçtikçe. ve her biri bambaşka insanlar çıkartıyor içimden.
farklı şehirlerin farklı türkülerini barındırıyorum kalbimin her bir kıvrımında.
eksik olmuyor yağmur benim yolumdan - gökkuşağı molalarda...
Görsel : "A Change of Scenery" - Rob Gonsalves
aslında hepsi kafamızda buna göre... aslında, gözümüzü kapattığımız anda varolan herşey birden "yok" olabiliyor.
"var" ve "yok" kavramlarını aynı cümle içerisinde kullanmak bile garip.
ama zaten, ne garip değil ki? özellikle de bugünlerde...
kendimize göre kesip biçtiğimiz bir kumaş gibi görmeyi seviyorum ben hayatı. olduğumuz kadarıyla var herşey. istediğimiz kadarına sahibiz. istemediklerimiz kadar kopabiliyoruz "gerçek" denilen naneden. kapımızı bacamızı kapatamasak da her zaman dışarıda olan bitene, bir gözümüzü kapatmak ya da kendimizi duvarla çevirmek kadar yakınız bir başınalığa...
bir çok mısra, bir çok satır, yüzlerce kitap ve sayısını bilemeyeceğim kadar insan var benim bu dediklerimi çok daha edebi ve geniş kapsamlı açıklamalarla anlatmış olan, biliyorum.
bu nedenle ben sadece, her canım sıkıldığında bakmaktan çok hoşlandığım bir rob gonsalves çalışması koymakla yetineceğim buraya.

hayat terzisiyim ben.
renkli kumaşlardan başka hiçbirşey yok elimde.
her rengin apayrı anlamı, her rengin apayrı duygusu var bana ulaşan.
her birinin bambaşka hikayeleri oluşuyor ben onları gönlüme göre biçtikçe. ve her biri bambaşka insanlar çıkartıyor içimden.
farklı şehirlerin farklı türkülerini barındırıyorum kalbimin her bir kıvrımında.
eksik olmuyor yağmur benim yolumdan - gökkuşağı molalarda...
Görsel : "A Change of Scenery" - Rob Gonsalves
3 Nisan 2009 Cuma
cuma dinletisi
yaklaşık 12 yıldır tanıdığım leonard cohen'in en sevdiğim şarkısını bulmak için çok döndüm dolandım. şarkıları genelde hitap eder bana, genelde severim. ama hani her bir şarkıcının / grubun bir şarkısı vardır ya o şarkıcı / grup akla gelince "aha da bu şarkısı olmazsa olmaz!" deriz... (ya da ben derim, bilemedim şimdi!!)
en sonunda, yaklaşık yarım saat önce, şarkıyı yıllar içerisinde bilmemkaçbinmilyonyüzüncü kere dinleyişimde "yaaaaaaaaaaaaahu işte budur benim l.cohen favorim" dedim. ve tabii ki her bir yeni keşfimde olduğu gibi buraya koştum siz çok merak edenlerimi (haha) bilgilendirmek için.
leonard cohen söylüyor bu güneşli cuma gününde efenim: avalanche
you who wish to conquer pain,
you must learn what makes me kind;
the crumbs of love that you offer me,
they’re the crumbs i’ve left behind.
your pain is no credential here,
it’s just the shadow, shadow of my wound.
en sonunda, yaklaşık yarım saat önce, şarkıyı yıllar içerisinde bilmemkaçbinmilyonyüzüncü kere dinleyişimde "yaaaaaaaaaaaaahu işte budur benim l.cohen favorim" dedim. ve tabii ki her bir yeni keşfimde olduğu gibi buraya koştum siz çok merak edenlerimi (haha) bilgilendirmek için.
leonard cohen söylüyor bu güneşli cuma gününde efenim: avalanche
you who wish to conquer pain,
you must learn what makes me kind;
the crumbs of love that you offer me,
they’re the crumbs i’ve left behind.
your pain is no credential here,
it’s just the shadow, shadow of my wound.
1 Nisan 2009 Çarşamba
yüzleşme - 3
tüm memnuniyetsizliklerimi halının altına süpürmeyi bırakalı oldu 1,5 - 2 sene kadar. o zamandan bu yana da önüme geldikçe yüzleşmeye çalışıyorum canımı sıkan konularla. ama hayat boyu yok saymaya benim kadar alışınca insan, o kadar kolay olmayabiliyor zaman zaman.
yazmaya sarıyorum böyle durumlarda. cümlelerim ya kısa kısa ve çok net oluyor, ya da benim dahi bir noktadan sonra başa çıkamayarak ne yazmak için yola çıktığımı dahi unuttuğum uzun ve soluksuz cümlelere dönüşüyor ve ben kaldığım yere noktayı konduruveriyorum yeni bir cümleye başlamak üzere.
hayatım gibi aynen:
kısa kısa, kesik kesik ve mümkün mertebe net yaşıyorum hayatımı...
bazen.
ya da o kadar dallandırıp budaklandırıyor, saçma inatlarla öyle uzatıyorum ki içinde bulunduğum durumu, bir noktadan sonra ben de unutuyorum neyi neden yaptığımı ve varmak istediğim yerin ne olduğunu. ve de kapatıveriyorum kapımı, koyuveriyorum noktamı. her ne yaptıysam o konuda o ana kadar, sanki hiç olmamış gibi oluveriyor, unutuyorum. ve yeni maceralara dalıyorum...
son zamanlarda sık sık.
fark ettim ki aslında ömrüm boyunca maymun iştahlı olduğumu, başladığım işleri nadiren bitirdiğimi, yüzeysel ve mesafeli olduğumu söyleyen herkes hatalı. herkes yanlış. kimse durup da bakmamış derinime bir neden bulmak için. kendi eksikliklerini ise benim omzuma yüklemişler vicdanlarının tertemiz hafifliğinde. ben de çocukluğumdan beri "gitar da durduğu yerde tozlandı" "hay allah fransızca da azıcık öğrenildi yarım kaldı" "e ben bilmemne yapacaktım niye onu unuttum yarım bıraktım" diye kendi kendimi yiyerek büyümüş gelmişim bugünlere ve hala kimseye "hayır ben onu yapmam başkası yapsın" demeden herkesin isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum.
ömrümü yediniz ülen.
--
yüzleşiyor ve kabul ediyoruz şimdi hep birlike - repeat after me - :
bugüne kadar salakça bir iyi niyetle herkese yetişmeye çalışarak paralandım, artık siz beni düşünün, yoklayın, arayın, sorun, özleyin, merak edin, sevin.
istemediğim hiçbirşeyi yapmak zorunda değilim.
heveslerinizi gidermek adına ya da siz rahat edesiniz diye keyfimin istemediği hiçbir yükü omzuma almıyorum.
--
ben maymun iştahlı değilim.
ama siz körsünüz.
yazmaya sarıyorum böyle durumlarda. cümlelerim ya kısa kısa ve çok net oluyor, ya da benim dahi bir noktadan sonra başa çıkamayarak ne yazmak için yola çıktığımı dahi unuttuğum uzun ve soluksuz cümlelere dönüşüyor ve ben kaldığım yere noktayı konduruveriyorum yeni bir cümleye başlamak üzere.
hayatım gibi aynen:
kısa kısa, kesik kesik ve mümkün mertebe net yaşıyorum hayatımı...
bazen.
ya da o kadar dallandırıp budaklandırıyor, saçma inatlarla öyle uzatıyorum ki içinde bulunduğum durumu, bir noktadan sonra ben de unutuyorum neyi neden yaptığımı ve varmak istediğim yerin ne olduğunu. ve de kapatıveriyorum kapımı, koyuveriyorum noktamı. her ne yaptıysam o konuda o ana kadar, sanki hiç olmamış gibi oluveriyor, unutuyorum. ve yeni maceralara dalıyorum...
son zamanlarda sık sık.
fark ettim ki aslında ömrüm boyunca maymun iştahlı olduğumu, başladığım işleri nadiren bitirdiğimi, yüzeysel ve mesafeli olduğumu söyleyen herkes hatalı. herkes yanlış. kimse durup da bakmamış derinime bir neden bulmak için. kendi eksikliklerini ise benim omzuma yüklemişler vicdanlarının tertemiz hafifliğinde. ben de çocukluğumdan beri "gitar da durduğu yerde tozlandı" "hay allah fransızca da azıcık öğrenildi yarım kaldı" "e ben bilmemne yapacaktım niye onu unuttum yarım bıraktım" diye kendi kendimi yiyerek büyümüş gelmişim bugünlere ve hala kimseye "hayır ben onu yapmam başkası yapsın" demeden herkesin isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum.
ömrümü yediniz ülen.
--
yüzleşiyor ve kabul ediyoruz şimdi hep birlike - repeat after me - :
bugüne kadar salakça bir iyi niyetle herkese yetişmeye çalışarak paralandım, artık siz beni düşünün, yoklayın, arayın, sorun, özleyin, merak edin, sevin.
istemediğim hiçbirşeyi yapmak zorunda değilim.
heveslerinizi gidermek adına ya da siz rahat edesiniz diye keyfimin istemediği hiçbir yükü omzuma almıyorum.
--
ben maymun iştahlı değilim.
ama siz körsünüz.
ille de ROMAN olsun!
biz bir oluşuma girdik.
kitap kulübü oluşturduk.
içine de bizleri doldurduk.
dün akşam buluştuk.
çok güldük, çok eğlendik.
şimdi bu neşeyi sizlere de bulaştırmak gayesindeyiz.
tek yapmanız gereken kitap okumak.
ve de - isterseniz - yeni açtığımız blog sayfamızı takip edip bizlerle ister gerçekte buluşarak ister orada yazarak ve fikir vererek katkıda bulunmak.
dedikten sonraaaaaaaaaaaaaaa.... en bir sevdiğim karikatürlerden birini şuraya tıkıştırmak ve de yiğidim özgürümü anmak isterim:
kitap kulübü oluşturduk.
içine de bizleri doldurduk.
dün akşam buluştuk.
çok güldük, çok eğlendik.
şimdi bu neşeyi sizlere de bulaştırmak gayesindeyiz.
tek yapmanız gereken kitap okumak.
ve de - isterseniz - yeni açtığımız blog sayfamızı takip edip bizlerle ister gerçekte buluşarak ister orada yazarak ve fikir vererek katkıda bulunmak.
dedikten sonraaaaaaaaaaaaaaa.... en bir sevdiğim karikatürlerden birini şuraya tıkıştırmak ve de yiğidim özgürümü anmak isterim:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)