28 Aralık 2009 Pazartesi

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl

okudukça heveslendim çok, ben de bir "2009 güle güle, 2010 hoşgeldin" yazısı yazayım istedim. 2009'un kişisel olarak bana kattıklarını özetlemeye kalkıştım, pek bir nane olmamış koskoca 362 günde!!

dedim ama... nankörlük yapmayayım, bitmeyecek sandığım kredilerden biri nihayet bitti bu yıl. ömür bankalara gidiyor vallahi billahi! :) ayrıca, pek güzel arkadaşlar edindim, kitap kulübü üyesi oldum, ayda bir toplandık güldük didiştik, sevdim bu işi. eh, karnım tok - sırtım pek, daha ne istemeliyim değil mi hayattan? "son tahlilde" kötü bir yıl değildi 2009. daha iyi olabilirdi, ama daha kötü olmadığı için şikayet hakkım yok diye karar verdim demin yazarken. 2010'dan ise pek fazla beklentim olmadığı için geldikçe görelim diyerek 2009'dan aklımda kalanları sıralıyorum:










dahası da var ama içim kaldırmadı hatırlayıp bulup buraya koymayı. yeter bu kadar. önümüzdeki yılın daha bir sevimli olmasını diliyorum.

herkese - şimdiden - hepitepimerinivyır.

24 Aralık 2009 Perşembe

höf...



çok fena iki huyum var... yapmıyorum diyemem. yapıyorum.

1 - bir çok canlının suya havaya gıdaya duyduğu ihtiyaç gibi, ben de sürekli şekilde beyin gıdıklayıcı tartışmalara ihtiyaç duyuyorum. müzik ruhun, tartışmalar zihnin gıdası şahsım için (tartışmayı bilmeyen bir çoğunluğun içinde yaşamanın nasıl da trajik bir durum olduğunu anlayabilenler de çıkacaktır elbette...)
2 - çocukluğumda öğrendiğim ve ağzıma pelesenk olmuş bir takım yabancı kökenli kelimeler ya da cümlecikler var ki kurtulamıyorum onlardan, kullanıyorum. ve enteresan yanıtlar alıyorum bir çok kişiden.

en guard
kızdım mı? hırslandım mı? espri mi yapacağım bazen belki de? tartışmaya giriştiğim anda dökülüveriyor dudaklarımdan...
yanıt genellikle "ne hangarı?" oluyor... bazen de "hı?"... ara sıra da "o ne be türkçe konuş" diyorlar, susuyorum.

touche
gardını almayan yiğidi öldürdüğüm durumlarda dahi kimsenin hakkını yemem. akıl akıldan üstündür düsturuna sıkı sıkıya bağlı kendi halinde yaşayan bir insan olarak, girdiğim en hararetli tartışmadan dahi - eğer karşımdakinin sözleri aklıma yattıysa ve zeka mahsulü karşılıklarla beni yatıştırabildiyse - kelimeme sığınır aflarını ister çekilirim ortamdan.
buna gelen yanıtlar ise daha vahimdir çünkü genelde anlaşılmaz. "kuşe"den tutun da "ona öyle denmez sen iyice kopmuşsun dilinden" diyebilir karşımdaki. ya da mel mel bakar, ben de susarım.


türkçe karşılığını zamanında öğretselermiş, belki bugün böyle bir şey olmayacakmış.
ya da ben burnu havada kendini bilmez densizin biriymişim.
çok önemli değil. nasılsa karşıma çıkıp da bunu benimle tartışacak bir insan evladı bulamıyorum.

peh...

21 Aralık 2009 Pazartesi

çok bir kişisel, en bir kişisel yazı!

can arkadaşım gelmiş!!

yıllar yıllar önce, tıfılım minicikim, daha 18 olmamışım 17 içerisinde yol alıyorum, annemin babamın elinden tutmuşum bir nikah törenine gitmişim. bir şehirden taksiye binmişiz bambaşka bir şehirde taksiden inmişiz, bir kızla bir oğlan evlenmiş, onları tebrik etmişiz, kız pek güzel pek özelmiş ben onu te o zaman anlamışım.

ne yalan! ehe bir halt anlamamışım aslında. sonra tekrar annemin babamın elinden tutup kendi şehrime dönmüşüm de okullar açılana kadar kızı aklıma bile getirmemişim.

bilmemişim ki o kız kalkıp benim en can arkadaşım olacakmış bir gün. tüm yabaniliğimle herkesten uzak durduğum, kantinde bir köşede kendi başıma oturduğum, herkese soğuk yüzümü gösterip de bir türlü kimseyle yakınlaşmadığım en gıcık serüveninde hayatımın kalkmış peşimi bırakmamış benimle önce arkadaş sonra kardeş olmuş. hatta hızını alamamış da annelik etmiş yalnız bırakmamış güldürmüş ağlatmış ama sevmiş ve kendini de sevdirmiş kız.



(daha inatçısını, daha dirençlisini, daha delisini ve daha sevgi dolusunu ben görmedim hayatımda).

aradan yıllar yıllar geçmiş, arkadaşların şehirleri ve dahi ülkeleri ayrı olsa da, kırk yılın bir başı görüşseler de hiç gevşememiş bağları.

gerizekalı... geRizekaLI.

sadece ikisinin anlayabileceği bir güzelleme olarak kalmış aralarında :)

16 Aralık 2009 Çarşamba

REKLAMLAR - KUTLAYALIM LTD.

canımıniçi güzel arkadaş(lar)ım artık capitol alışveriş merkezindeler. sadece internet üzerinden alışveriş yapmanız gerekmiyor artık onların ürünlerine ulaşmak için. gidip inceleyip, kurcalayıp, sorular sorup, uzun uzun karıştırarak seçebilirsiniz ne almak istiyorsanız.

aşağıya duyuru e-mail'lerini ekliyorum.

bu kadarcık reklam da yapabilelim artık :)

***
Herkese Merhaba,

Internet sitemiz ve Capitol Alisveris Merkezi'ndeki standimiz acilmistir.

Sitemizde ve standımızda her turlu kutlama, ama ozellikle de dugun davetleri, bekarliga veda organizasyonlari ve "baby shower" toplantilari icin istek ve ihtiyaclariniza uygun cozumu bulabilirsiniz.

Inceledikce ilginizi cekecek ve begeneceginiz bir cok alternatif bulacaginizi dusunuyor ve simdiden iyi eglenceler diliyoruz!

KUTLAYALIM'la birlikte, artik her bir paket ayri bir keyif, ayri bir kesif...

Sevdiklerinizin tum guzellikleri sonsuza dek cok ozel olarak hatirlamasi icin:

Hep birlikte KUTLAYALIM!!

Guzel gunler dilegiyle,

Kutlayalim Ltd.

Cok ozel kutlamalariniz icin cok ozel hediye alternatifleri...

www.kutlayalim.com

15 Aralık 2009 Salı

king nothing*

ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir derlerdi de güler geçerdim.
dileklerimin ne zaman ve ne derece değişebileceğini bilememem benim çocukluğumdanmış.
çocuktum zaten, çok yürekten dilemiştim. olsun istemiştim.
aksinin bir gün bana daha cazip geleceği, aksine artık kavuşamamanın canımı sıkacağını hiç aklıma getirmemiştim.

bugün de diliyorum ama aynı şey değil.
üstüme sinmiş bir sinizm var, sarkastik dileklerim tanrı katında kabul görmüyor.

bense eskisi kadar içten ve masum değilim, sakladıklarımın herkes tarafından ayan beyan görülebildiğinin farkındayım. ve ona rağmen yine de yazıp çiziyor ve konuşuyorum.

yarısı hikaye.

off to never never land


* metallica'nın sevmediğim albümlerinden birine ait olan bu şarkının sözlerini tutmam benim suçum değil, ironi iş başında sadece.

13 Aralık 2009 Pazar

nobody's wife!


Sanırım 25 yıl kadar önceydi, izlediğim bir filmin etkisinde kalmış ve ilkokul 2.sınıf aklımla asla evlenmeyeceğimi beyan etmiştim sesimin ulaştığı her yere ve herkese. Büyüdüm, akıllandım, fikrim de zikrim de değişmedi. Bencillikten olduğunu sıkça duydum bu kararımın. Özellikle aile büyüklerim – yaşımda ilerledikçe – bunun daha çok “evde kalmış ve bunu kabullenmiş kız” sendromundan ileri geldiğini düşünerek kendilerini avuttular – ne de olsa onların canından kanından bir evlat bu kadar aykırı bir hayat seçemezdi kendine. Sonuç itibariyle hepimiz doğardık büyürdük evlenirdik çocuk yapardık, oğlan çocukları aile babası olurdu kız çocukları da evin annesi olup çalışsalar da temizlik – ütü –yemek üçgeninde mutlu mesut yaşar giderdi. Doğanın gereği buydu, toplum bunu isterdi, dışında kalanlar ise kusurluydu ki buna yanaşmıyorlardı. Eğitim görmüş, işine sarılıp kendini mesleğine adamış ve bu nedenle de “mutlu yuva” hayallerini kurban etmiş kadınlar da gene kabul edilebilirdi. Sonuç itibariyle, başarılı iş kadınları idi onlar. Bir amaçları vardı, aile ya da iş olabilirdi bu amaç nihayetinde ve onlar da birini seçmişlerdi.

Bir de benim gibiler vardı… Evlilikten kararlılıkla uzak duran, ancak işine de sadece keyif aldığı ölçüde kendinden bir şeyler veren, “yaşı ilerledikçe” biraz konsantrasyon eksikliği çekip de hayatında yenilikler arayan o yüz karaları! “Amaçsız” bir şekilde hayatını heba eden, ileride yaşlandığında elinde ne çoluk ne çocuk ne yar ne yaren kalacak olanlar. Emeklilik günlerinde kedileriyle (!) yaşayıp gidecek ve şanslıysa ölümünü çok geçmeden komşuları tarafından yokluğu fark edilecek yalnız zavallı kadın adayları.

Sonuç itibariyle herkes bir gün ölecekse, çok gerekli görmüyorum bu kişilerle polemiğe girmeyi. Herkes nasıl mutluysa öyle olmalı. Evlen, yalnız kal, uyu, ye, git, yap, dur, kaç, sev, üzül, yaşa… Bunların hangisini hangi sırayla yaparsan yap, varacağın son nokta aynı. unutma.

Ve de beni anla. Üstüme gelme.

Benim amaçlarım da hedeflerim de farklı. Ve beklentilerim de...

10 Aralık 2009 Perşembe

reklamları izlediniz.

1 - "gerçekten de 10 jinekologdan 9u kotex öneriyor mu? nasıl yani? hadi canım..." diye merak ettiğim şu anda reklamını ilk kez sonuna kadar seyrettim ve en sonunda yazan bir cümle anlam verdi birden her şeye : kotex kullanan jinekologlar arasında imiş bu 9 jinekolog.
vay vre köftehorlar! bu kullananların sayısı kaçmış aceba? ben bilmez anlamaz, belki de koskoca jinekoloji mesleğini seçmiş kadın nüfusun arasında kotex kullananların sayısı 30? yanıltmayın insanları. bana başka argümanlarla gelin.

2 - turkcell'in reklam kampanyalarını genel olarak beğeniyorum ama şahan'ı ilk çıktığı günden beri maalesef sevemiyorum (hoş ben genel olarak "komedyen"leri sevmiyorum galiba, ilginç bir vaka olabilirim bu durumda) o nedenle de şu son yabancı damat serisinin devamını merak etmediğim gibi pek sevimli de bulamıyorum. ama zaten benim bu konudaki fikrimin çok önemli olduğunu düşünmüyorum zira pek açık fikirli bir hedef kitle parçası sayılmam. önyargılıyım burun kıvırırım elitistliğimden vazgeçemem. fakat şu bencil olmayacaksın, sencil olacaksın öğüdünü pek tuttum. me like.

3 - seda sayan ve sibel can'ın oynadığı reklam filmlerinin azami derecede itici geldiğini söylemem lazım... pepsi yaşatır seni pepsi ve dokusunda moda var sloganları bu nedenle de tüylerimi diken diken ediyor.

4 - favori reklamlarım bilimkurguya yakın olduğunu düşündüğüm deterjan reklamları! ayşe teyzenin çantasından çıkan aceler, gene çantada gece gezmelerine salsaya konsere sinemaya giden perwolle siyah sihirleri, kahveden kana kırmızı lahanadan çimen lekesine her türlü lekeyi saniyesinde çıkartan oksiekşınlar ve leş gibi mutfakları bir üfürükle temizleyen mistırmasıllar... hastasıyım. pis yalançılar!!

yaratıcılık da bir yere kadar annem yahu...

sevdiklerime gelince:
vadanın ötesinde tanımam. özellikle de şu futbol maçlarında frikik kullanılacakken dizilen 4-5 vadacık kalbimi kazanıyor her seferinde. vadalar nereye gitse peşlerindeyim. ve işbankasının bankamatik reklamlarını da beğeniyorum.

8 Aralık 2009 Salı

haftanın menüsü

Dark Tranquillity’ye gidemedik, kendileri gelemedi, hevesler kursakta kaldı, Fenerbahçe de Twente maçını alsa da pek damakta tat bırakamadı, Biletix’e biletlerin kurye parası 7 TL kaptırdım ve hafta kapandı gitti… Çok anlamlı ve önemli bir hafta olmayınca yazacak konu bulamayan yazarınız kendi iç dünyasına dalarak sizlere aşağıdaki gibi bir menü hazırladı…
İştah Açıcı: İnternet dünyasından fazla nasibini almayan bir insan olarak çok kısa zaman öncesine kadar facebook ve blogger dışında hiçbir yerle alışverişim yoktu (bir yıldan uzun süre öncesinde kalan çeşitli forum sitelerini bünyemden çoktan atmış olduğum için onlara dair deneyimlerim hafızadan silindi). Geçtiğimiz haftadan bu yana – mal bulmuş mağribi gibi – friendfeed ve twitter’a sarmış bulunuyorum. Sabahtan açıyorum, akşama kadar duruyor, kim ne sevmiş ne beğenmiş ne dinlemiş ne demiş ne olmuş ne bitmiş kurcalıyorum… Beğeniyor ve yorumluyorum kendi dinlediklerimi gördüklerimi oraya koyuyorum kendime yeni uğraşlar geliştiriyorum onu bunu “takip” ediyorum ve sağa sola laf atıyorum. Ve görüyorum ki, her sitede olduğu gibi, oralarda da “eskiden buralar dutluktu”, “kalite düştü seviyesizlikler baş gösterdi”, “ah be ya buralar daha önce böyle miydi” gibi serzenişler, laf atmalar, adam dışlamalar gırla gidiyor. Anlamadığım, ben nasıl beceriyorum da tam “seviye düşmüşken” buralara müdahil olabiliyorum… Ya da, ben mi bizzat seviyeyi düşürüyorum? Milletçe seviye merakımız sadece ve sadece kendimizi üstün konumlandırarak sanal mastürbasyon yapmamız anlamına mı geliyor? Diyecek lafımız kalmadığında diğerlerini küçümseyerek mi birden “adam” oluyoruz? Falan filan, son derece kafam karışık bu konuda. Ama şahsen pek memnunum bu FF maceramdan. Seviyeli tüm herkese tavsiye ediyorum yürekten.

Ana Yemek: Karamazov Kardeşler! Bilen bilir, Rus edebiyatına ve özellikle de Suç ve Ceza’yı okuduğum “gençlik yıllarım”dan bu yana Dostoyevski’ye büyük ilgim vardır. Buna rağmen Karamazov’larla ciddi olarak tanışmam daha 2 hafta önce o 1008 sayfalık koca kitabı elime almamla sağlandı. Zor olan, böyle büyük kitabı sürekli her yere taşımak ama artık gülü seven dikenine katlanmalı felsefesinden yola çıkarak fazla şikayet etmiyorum. Hafta içi okuma saatlerim genelde serviste işe gidiş / işten geliş seyahatleri ve uykudan önce yarım saati olduğu için başka da şansım yok zaten. 500.sayfaya yaklaştığım şu sıralarda kitabım çantada masada serviste orada burada sürünmekten ötürü acınacak halde! Rus edebiyatına hayranım, bayılıyorum, o kadar çok seviyorum! Okumak lazım, açık fikirle okuyun keyif alırsınız.

Tatlı: Leonard Cohen yağmurlu günlerde özellikle müthiş geliyor kulağa… An itibariyle İstanbul yağışlı, yağmur olmadığında karanlık, serin, nefis! Ve Field Commander Cohen 1979’dan bugüne sesleniyor: Lover Lover Lover… Bitti mi? Patlıyor bir Avalanche. Onun ardından bekletmeden Famous Blue Raincoat (FBR demişken, Tori Amos yorumunu da ıskalamamalı, dinlemeli ve sevmeli). Mest olan yazarınız da alıyor tasını tarağını, kapatıyor bilgisayarını, kahvesini doldurup müziği ve kitabıyla tembel ve ferah bir Pazar keyfi yapmak üzere kendi içine çekiliyor.

Selam, sevgi, saygı herkeslere.


BlockNOT : daha önceki yazılarımda sonradan gördüğüm abuk sabuk imla ve dilbilgisi hatalarını önlemek amacıyla bir “yazım denetimi” yapayım dedim Word’de – şaşırtıcı bilgi sunuyorum: “ıskalamak” = argo veya kaba sözcük. müş.




Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

6 Aralık 2009 Pazar

all along the watchtower*

bak şimdi, diyorum ki, alalım iki kuruş paramız varsa yanımıza, basalım gidelim. kimseyi yanımıza almamıza, kimseye haber vermemize gerek yok. gözcülerimiz, sözcülerimiz, sevgililerimiz, ihtiyaç sahipleri, patronlar, hayranlar, herkes geride kalsın. adım adım yol alalım, istersek duralım istersek susalım. tek nefeste saatlerce konuşalım, canımız çıkınca vuralım kafayı taşlara yatalım. uyuyalım uyanalım hesabını tutmadan bunalalım istersek bulanalım. sorduklarımızın yanıtını bulamamak koymasın bize, takılalım kaçalım. kirlerimizi rüzgar da temizler alalım ardımıza kuvvetini de bırakalım gitsin pasları halimizin. uyarıldığımız ölçüde sevişelim, sevişmeyeceksek içelim. yürüyelim ıslanalım duralım donalım koşalım yetişemeyelim. umurumuzda olmasın. ya da olsun ama bu da fark etmesin. biz de fark etmeyelim. onlar da etmesin. sevmediklerimizi yok sayalım bozulmasınlar. sevdiklerimizin üstüne gidelim, her yanını taşlayalım, kırılmasınlar. kanatlarımız kopsa da uçalım. isteyelim, onlar vermesin, biz çalalım. çaldıklarımızı yükleyelim sırtımıza, bir daire yapalım sonra iade edelim. sayıklayalım. anlasınlar. yazalım. baksınlar. tersten okunduğunda anlam versin her şey. görelim ama bakmayalım. klişelerden geçelim bir kitapta boğulalım.


* tercihim her zaman jimihendrix yorumundan yanadır...

5 Aralık 2009 Cumartesi

2 Aralık 2009 Çarşamba

okuyalım -5-


"Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir."

- fyodor dostoyevski / karamazov kardeşler -


görsel : m.c. escher - castle in the air