25 Temmuz 2010 Pazar

uykudan önce... haftasonu sonu.

perşembe öğleden sonra yıldırım hızıyla çarpan ve beni altüst eden saçmasapan bir nezleye, uğuldayan bir kafaya, tıkalı bir kulak & burun ikilisine rağmen güzel bir haftasonu:

cumartesi : çok güzel insanlarla önce motora binip burgazada'ya gitmek... tostları limonataları hüpletip "ille de roman olsun" toplantısını - sıcağa rağmen - verimli bir şekilde gerçekleştirmek... lezzetli bir sohbet eşliğinde aynı güzel insanlarla güzel bir öğle yemeği ve içkiler... leziz tatlılar... kalabalık bir vapura tıkışıp geri dönmek ama yine de güzel insanlar ile bu travmatik deneyimi güle oynaya atlatabilmek... (eve gelip bir duş bir ilaç ve erkenden sızmak ve sonra gece 2:30'da ayağa dikilmek var bunun sonunda ama yine de günün güzelliği her şeye değer!)


pazar : sabah saatlerinde - uzun zamandır ilk defa - aksatmadan fanzinci ve ille de roman yazılarını tamamlayıp yollamak / yayınlamak... hastalığın daha da şiddetlenmesini görmezden gelerek yayılıp kitap okumak ve tv seyretmek... kankardeşe gitmek, yayılmak - yemek - içmek - şımarmak - film seyretmek - o yetmeyince bir film daha seyretmek...





















akşam eve dönüp bunları yazmak ve az sonra da gidip yatmak.

buradan yetkililere sesleniyorum : haftasonu güzel geçti ama an itibariyle sağlam bir öksürükle birlikte nefes aldırmayan bir burun tıkanıklığı ve sesleri duymama engel tıkalı bir kulak sahibiyim. yarın pazartesi. lütfen geçsin, işimiz çok. saygılarımla arz ederim.
anlatmak istediğim hiçbir şeyi sıraya koyup da anlamlı bir şekilde yazıya dökemiyorum dünden bu yana. o nedenle de geç kaldım yazmakta bir 24 saat kadar. ve yazmayacağım da açıkçası, bize kalsın tüm kahkahalarımız ve gözyaşlarımız... yaşanmış olanlar ve yaşanacak olanlar aramızda kalsın. herkesin bilmesine, herkesin görmesine gerek yok sonuçta. tek bilinmesi gereken şey, benim seni çok sevdiğim. zaman zaman sen tekmeyi koydun bana, kapının dışına iteledin, zaman zaman da ben. ama kopmadık, o kapı hep aralık kaldı birbirimiz için. sonrasında aynen bırakılan yerden devam edilmek üzere. kavga etmedik pek fazla ama bakışla ve ses tonuyla dövdüğümüz oldu birbirimizi. ve hiç darılmadık her ne olursa olsun. maksadımızın iyilik olduğunu bildiğimizden olsa gerek.


insan her gün kankardeşi olmuyor birisiyle. olunca da sanırım işte böyle kalıcı oluyor, her ne değişirse değişsin dünyada ve hayatlarda.

sen iyi ki doğmuşsun da bir gün icq icat edildiğinde karşıma çıkmışsın. kemancı'dan günümüze, ve bundan da sonrasına... hep ol! o kadar.

20 Temmuz 2010 Salı

yağmur, the cranberries ve bertrand russell...

çok alakaları yok, sadece tam da BU anı tanımlıyor -- ki ben yazana kadar "O" an da geçti gitti ve iyice anlamsızlaştı her şey.

velhasıl:

there's no need to argue diyen dolores'e nazire yaparcasana russell şöyle diyor:

"entelektüel tutarlılıktan kastım, tartışmalı meselelerde mevcut kanıtlar doğrultusunda karara varmak veya kanıtlar yetersiz olduğunda bu meseleleri sonuca bağlamaktan kaçınmaktır. herhangi bir dogmanın takipçisi olan hemen herkesin hafife aldığı bu erdem bana göre toplumsal açıdan muazzam bir öneme sahiptir ve dünyaya faydasının dokunması, hıristiyanlığa veya başka bir örgütlü inanç sistemine kıyasla çok daha muhtemeldir."

her türlü dogmaya HAYIR!!

13 Temmuz 2010 Salı

ya bigit allaşkına!



ff'de şimdi gördüm, tdk yeni bir taarruz yapmış, çalışmalarını bitirmişler, yeni türkçe kelimeler yayınlamışlar.

beni de alsınlar oraya. ben de orada çalışmak istiyorum. oturup da oturma organımdan abuk sabuk kelimemsiler sallamak istiyorum.

aşağıdakilerin bir çoğunu ben tek başıma çıkartırdım, örneğin uzun zamandır "şaşırtı" kelimesini kullanırım ben, tamamen kendi uydurmamdır, kuruma gerek olduğunu sanmıyorum:

amblem : belirtke
anchorman : ana haber sun.
aspiratör : emmeç
banliyö : yörekent
bypass : köprüleme
billboard : duyurumluk
çip : yonga
dart : oklama
duayen : aksakal
ekspres : özel ulak
eküri : ahırdaş
gurme : tatbilir
happy hour : indirim saatleri
kapora : güvenmelik
klip : görümsetme
light : yeğni
lot : tutam
metroseksüel : bakımlı erkek
migren : yarım baş ağrısı
navigasyon : yolbul
ordövr : yemekaltı
panik : ürkü
prime time : altın saatler
raket : vuraç
reenkarnasyon : ruh göçü
self-servis : seçal
sürpriz : şaşırtı
terör : yıldırı
tirbuşon : burgu
tribün : sekilik
türbülans : burgaç
ultrason : yansılanım
voleybol : uçan top
zapping : geçgeç

benim kaynağım : http://ff.im/nBnJX

11 Temmuz 2010 Pazar

nihayet... gecikmiş bir yazı da benden bu konuda.

olayların üzerinden zaman geçtikçe haklarında yazmak zorlaşıyor mu ne... iki hafta önce biten bir sonisphere ve geçen hafta sona eren bir tatille ilgili bir taşla iki tuş olsun bari diyerek yazmaya niyetliyim ne zamandır. fakat bu çalışan ev kadını olma hali ne zormuş arkadaş! tatilden döndüğüm pazartesi gününden beri (ki dikkatinizi çekerim, yarın bir hafta dolacak!) yazmak için yarım saat bulamamış olmanın şaşkınlıklarındayım... neyse ki tam da şu anda yalnızım, çamaşırlar makinada ve hem de daha çıkmalarına tam 2 saat var, saat henüz öğlen olmakta ve bu nedenle evi de temizleyebileceğim uzuuun bir gün var önümde, o halde müziğimi açıp kahvemi alıp güzelce yazabilirim. yazı bittikten sonra ise "uzun" bir pazar günü beni bekliyor olacak.

(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)

herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:



1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...


2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!


3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)


4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!


5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!


6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!


ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.

seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..


aaa.. son olarak :

1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!

2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!

3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!

4 - meksika dalgasında çok eğlendik!


Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

sabah sabah bu ne öfke?

herkes gibi benim de sinirlerimi ve dahi sınırlarımı zorlayan cümlecikler var, duyduğumda karşımdakinin ağzını burnunu kırmak istediğim.

açıklamalı yazmayacağım, anlayan anlar kendince zaten, tüyler olur diken diken:



1 - "bir de kız olacaksın başıma"
2 - "ben öyle istiyorum da ondan!"
3 - "sen çok iyi bir insansın"
4 - "bravo aslı, saat kaç haberin var mı??"
5 - "üzülme..."

top 5 yukarıda, sıralama yok, aklıma geldiği gibi yazıverdim. daha yazarken dahi kafam döndü içim şişti canım çekildi.

o.ö.a.

gülümsüyorum:
- takma kafanı, olur öyle arada.

konuşuyor benimle oysa. duymuyorum hiç bir kelimeyi, gülümsüyorum ben. iki arada bir derede, olan olmuş öylesine. yankılar çok fazla:


... özür dilerim... üzgünüm... halbuki... dur öyle değil... bakma bana öyle... böyle olsun istemezdim...

gülümsüyorum. donakalıyorum gözlerinde. tekrar ediyorum:

- takılma, geçer. hem üzülme yahu, olur öyle arada.

anlamıyor o aranın neresi olduğunu. bilmiyor nereden geldiğimi. haberi yok nereye gittiğimden. farkında değil bundan sadece 1 yıl sonra yollarımız kesiştiğinde "neden izin verdin gitmeme?" diye soracağının. ve gene bilmiyor ki ne o durdurabilir olmakta olanı ne de ben götürebilirim yanımda ondan kalanları.

oluveriyor öyle arada.
donuveriyoruz karşılıklı.
çiziyor beni boydan boya koyu bir kanvasın üstünde. azıcık renk vermeye çalışıyor, biraz gümüş, biraz kırmızı, alabildiğince beyaz. ama donuyor tüm renkler, donuyor ifadesi, sıkışıyor kalbim.
olmuyor.
gene.

bir kez daha.

repeat after me.

olur öyle arada.

asansör korkusu

iki doğruyu aynı anda bulamamak... yanlış zamanda doğru insan, doğru zamanda yanlış yer...

asansöre yetişmek için hızlanmak ama kapının suratına kapanmasıyla kılpayı kaçırmak... doğru kata tırmanana kadar yanlış zamana varmak ve fırsatı ıskalamak... teğet geçmek "an"ı... anda her ne var ise artık... kaçırmak ve kaçırdığın için de bulamamak... dolayısıyla bilememek...




asansöre nihayet yetiştiğinde ise "o"nun inmiş olması belki de 1 saniye öncesinde ve geride kokusunu bırakması... senin gene kalakalman orada öylece...

hep gecikmek...
daha da kötüsü yanlış zamanda yetişmek...


görsel : pablo picasso - girl before a mirror

7 Temmuz 2010 Çarşamba

bad hair day...

Tiefe Brunnen muß man graben,
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still

hiya!!!

hayal dünyam çok geniştir benim. mesela şöyle bir şey olacağını sanmıştım:

- tatil dönüşü sakin sakin öğle saatlerinde evime dönecek, soyunup dökünüp yan gelip yatacak ve akşam yemeğini güzelce mideye hüpletip akşam erken yatıp uykumu aldıktan sonra ertesi gün işe geleceğim.

- tatil sonrası işbaşı günümde sakin sakin takılacağım, birikmiş e-mailleri temizleyip çok acil bir şeyler varsa onlarla ilgilenecek, hem üzerinden kaaaç günler geçmesine rağmen tek satır yazamadığım sonisphere yazımı hem de tatilime ait yazımı yazacak, fotoğraflarımı ayıracak bazılarını facebook'a bazılarını bloga koyacak, akşam olunca servisime binip evime varacak mis gibi bir akşam yemeği ve üzerine ilk yarı final maçını izleyeceğim.

deli olmalıyım! hayal dünyamı öpeyim alnından! zira gerçekleşen şöyle oldu:

- havalimanına varış... aaaa nüfus cüzdanım yok! e nerede? aha, annemde kaldı! annem nerede? o yok tabii o geride kaldı, e uçağa yarım saat var! kızım aslı hadi bakayım dua et ehliyet yanında olsun. ohhh çok şükür burada, neyse ki almışım bu sefer yanıma. koşşş uçak kaçacak sen burada aranırken. hah, yetiştim. anam bu ne türbülans! sakin durup yiğitliğe bişicik sürdürmezken sen biraz için kıpır kıpır ha düştük ha düşecez diye takıl şimdi... yav ben böyle uçak endişesi taşır mıydım? noluyoruz?

- haaah, indik istanbul'a, öp toprağı (şaka şaka, nesini öpeceğim yahu, bırakmışım misler gibi izmirimi geride, istanbul peh sana!). bagajı alalım... hani şu el kadar olan ve neden kabine almadığıma hala şaşırdığım bagajı. bekle bakalım... 10 dk... 30 dk... 40 dk... yahu izmir'den sırtında taşısan gelir bu saate, nerede bu bagaj!? 50 dk, hah, nihayet... fırla aslı, havaş seni bekler... nasıl? hı güzel, 1 dk önce kalktı, peki bir sonraki? yarım saat... bekle bakalım... neyse, var evine, beklenenden 1 saat sonra olsun varsın ne olacak...

- eve geliş. allahım her yer her yerde! kardeş hasta yatak döşek. kur aslı ilk parti çamaşırları hemen. mutfak toparla tuvalet temizle oh oh mis gibi eve döndün, sakinlik hakkındır. hasta kardeşe yemek yaaap, çamaşır yıkaaa, aaaas, toplaaa, bulaşık yıkaaa... alışveriş yapmak lazım, salla sonra yaparsın. hah, oldu şimdi her şey yerli yerinde, yazılarını yaz. yok... konsantrasyon sıfır. yarın iş var lan of pof tatil ne güzeldi...

- uyu, uyanama sabah! aferin kızım sana tatilin her günü saat 6da dikil ayağa, şimdi n'oldu? eşek kafalı! neyse... kardeş işe, sen bavul açmaya, kirlileri çıkart, tamam. kendini toparla, biraz makyaj, yallah işe.

- 5 iş görüşmesi, 378 e-posta mesajı, "söylenmesi unutulmuş" bir ihalenin hazırlıkları, hoşgeldinler beşgittinler "aslııııanım siz yokken carcar" "aslıııanım bu nolcekti varvar" derken aha da saat 19:30!! kardeş arar "yemek?" dersin ki "sen ye ben gelicem". saat 21:30 e hani ev? inek içti! saat 22:15, hah, zarfı kapattık mühürledik yallah eve... eve var, yemek yemeye hal yok, o zaman maç? hadi bakalım. bir posta çamaşır daha gecenin o saatinde. yatak? yok olmaz maç bitsin. maç bitti. uyku nerede? dağa kaçtı! otur dur. dur ya şunları toparlayalım, yarın ne yemek yapsak? inat ettim en azından bir planı gerçekleştireceğim : fotoğraf seç, facebook'a ekle. hah, bu tamam. eeee? uyu kızım uyu saat 1 oldu!

- uyan, koş işe. öğlen oldu (aha saat 12:28 vallahi şimdi) yaptın 3 görüşme, bekler bir 3 görüşme daha, bir de bir ton başka bişi bişi bişi... yemeğe gitmeden iki satır yazmazsan gözün arkada kalacak. ya diğer yazılar? tatil matil? sonisphere falan? aaaaaaaaaaayt hadi bir kahve daha!

gittim. gelirim. işleyen demir pas tutmaz.
gibi...

6 Temmuz 2010 Salı

vira!




anlayanlar beri gelsin.
anlamayanlar için de güzel bir şarkı dinleme molası olsun.

tatil yazısı da gelecek ve hatta başka başka yazılar ama onlara vakit var, önce biraz çalışalım :)

i can't play it safe... but i might just in case

2 Temmuz 2010 Cuma

2010 - 1993 = 17 yıl = 6205 gün

isimleri hatırlayan var değil mi?


dönemin "siyasi"lerinden alıntı yapmayacağım...metin altıok'tan kocaman iki dize olsun :


ben eğilmem gündüz ama,
geceleri kanatırım kendimi.