2011'in ilk gününde bir iki satır da olsa karalarsam, yıl içerisinde yazma alışkanlığımı tekrar kazanma umudum yeşerir diye düşünerek şuraya gerçekten de "bir iki satır" karalamaya geldim ey mütevazı blogumun az sayıda okurları... nihayetinde, yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçer diyen bunca kişinin hepsi de yanılıyor olamaz!
dünya güneşin etrafında bir turunu daha tamamlarken, benim 2010 performansım hedeflenenin pek altında kaldı tabii ki. 2009'un sonlarında onca atıp tuttum, sonra kendim de sıkıldım ve hemen hepsinin peşini bıraktım kararlarımın. ne planladığım gibi programlı ve disiplinli bir şekilde yazdım, ne de okumayı hedeflediğim kitapların tamamını okudum. evlensem mi evlenmesem mi ikilemimin yanıtını da aramadım, bıraktım dağınık kalsın. velhasılıkelam, bu sene de bekarım gibi gözüküyor, kararsızım çünkü hala. şaşırtıcı değil, hayırlısı olsun diyoruz ve önümüzdeki maçlara bakıyoruz. :)
2010'un haberlerini derleyip panaroma yapsam mı diye düşündüm, çok sevimsiz haberlerden hangi birini alayım da sinirlerimi hoplatıp içimi cızlatayım bilemediğim ve açıkçası da çok istemediğim için vazgeçtim. sadece benim için büyük önemi olup da insanlık için hiçbir şey ifade etmeyen bir başlangıcım oldu (burada bu işe vesile olan canımıniçi güzel insana teşekkür ederim). aralık 2010'dan itibaren remzi kitap gazetesi'nin dünyada kitap sayfasını yapar oldum, artık dünyanın edebiyat haberleri benden sorulur blog. baktım bu sabah, ikinci sayfam da çıkmış. şurada dursunlar hem aralık hem ocak sayfaları, zamanla birikmelerini ve dahi büyümelerini bekliyoruz.
bu arada, 2010'da bizim yavru kitap kulübü'nü de büyüttük, serpildi yavrucak, evini taşıdı ve çok daha güzel olma yoluna girdi. mutluyuz. üstelik dün öğrendik ki şu anda günde yaklaşık olarak 100 tekil giriş oluyormuş, başlangıç hedefi sadece 3 kişinin bir araya gelerek kitap okuması ve hakkında yazması olan bir oluşumun büyümeye başlaması çok güzel diyorum. ha... bahsedilen bu 100 kişi az tabii, ama "henüz" için güzel bir rakam, artsın daha da.
işler yoğun ve bünye de yorgun olunca yılbaşı gecesi planım da tam gönlüme göre mideyi doldurmak ve tv karşısında uyuklamak olarak gerçekleşti ve güzelce uyudum gece. bu yılı daha dinlenmiş geçirmeyi umuyorum. haydi hayırlısı. göreceğiz hep birlikte. evet, bu haftasonu çalışmayacağım, eve iş getirmedim, haftaya telafi ederim sanırım. anna karenina okuyacak, yılbaşından kalan türlü yami mamaları hüpletecek ve döne döne uyuyacağım bugün ve yarın. umarım.
yeni yılımızın ilk gecesinde rüyamda izzet altınmeşe ve bendeniz esmerim düeti yaptık. heleloyloyloy diye uyandığımdan olsa gerek, saatlerdir dilimde esmerim biçim biçim dolanıyorum. hayırlısı olsun!
2011'e dair yukarıdakilerden başka dileğim yok. insanca yaşayabilelim, insan gibi hissedip davranabilelim yeter.
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Ocak 2011 Cumartesi
5 Aralık 2010 Pazar
this charming MİM!
mimlerle aram pek hoş değil, sıklıkla unutuyorum mimlendiğimi. sonra, en alakasız zamanda, aklıma geliveriyor "amanın falanca beni mimlemişti ben de unuttum!" diye, sonra gene unutuyorum, sonra gene aklıma geliyor ve sonunda bırakıyorum peşini gidiyor... o nedenle, beni mimleyen herkese peşin özürler, mimsel bir insan olmadığım çok açık. yine de, geçtiğimiz haftalardan birinde pisicimin kucağıma attığı şu mim (artık eski haber oldu ya bu mim, olsun, maratonu başlangıçtan 1 hafta sonra sonuncu bitiren azimli koşucuyum ben) pek hoşuma gitti, aklıma gelmişken hemen yapayım şimdi.
"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin."
(sıkıyönetim kurallarına benzer bir "ilk 6 maddesi değiştirilemez" anayasa vardı mimin sonunda ama kusura bakmasın kimse, ben o kadar büyütemeyeceğim işi)
kankardeşimden ödünç aldığım, aylardır okunmayı bekleyen ve daha geçen hafta okumayı bitirdiğim (başlangıçta, tarzımın çok dışında olması nedeniyle, çok yadırgadığım ama sonrasında bayıldığım) bir marian keyes kitabı : this charming man. kankardeş kişisinin beni tanıyor olduğunu unutarak nasıl sorgulamıştım ki "ne lan bu kitap böyle ben bu tarz romans, aşk, moda kitabı okur muyum ki!? diye... ama sonrasında, tam da ihtiyacım olduğunu gördüm, rahat okudum, kafamı dağıttı yoğunluk içerisinde. buradan kendisine teşekkürü borç bilir, öpücükler yollarım!
gelelim 55.sayfadaki son paragrafa:
"Made self walk into town. Could have driven, but only five minute's walk. Shameful to drive. Also remember what shrink used to say after Mum died. Best way to keep depression at bay is to get out and about and take short walk. Quite funny really when you think about it. Because when you're depressed, the last thing you want to do is get out and about and take short walk. Tablets far better."
sakıncası olmayacaksa, ben kimseyi mimlemeyeyim, isteyen alır yapar diyeyim, olmaz mı? :)
not : abi o kadar entelektüel kişiliğim, bir ton ağır kitap arasından rafa elimi atınca gelen kitap nasıl çıktı iyi mi! gitti repütasyon :P
"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin."
(sıkıyönetim kurallarına benzer bir "ilk 6 maddesi değiştirilemez" anayasa vardı mimin sonunda ama kusura bakmasın kimse, ben o kadar büyütemeyeceğim işi)
kankardeşimden ödünç aldığım, aylardır okunmayı bekleyen ve daha geçen hafta okumayı bitirdiğim (başlangıçta, tarzımın çok dışında olması nedeniyle, çok yadırgadığım ama sonrasında bayıldığım) bir marian keyes kitabı : this charming man. kankardeş kişisinin beni tanıyor olduğunu unutarak nasıl sorgulamıştım ki "ne lan bu kitap böyle ben bu tarz romans, aşk, moda kitabı okur muyum ki!? diye... ama sonrasında, tam da ihtiyacım olduğunu gördüm, rahat okudum, kafamı dağıttı yoğunluk içerisinde. buradan kendisine teşekkürü borç bilir, öpücükler yollarım!
gelelim 55.sayfadaki son paragrafa:
"Made self walk into town. Could have driven, but only five minute's walk. Shameful to drive. Also remember what shrink used to say after Mum died. Best way to keep depression at bay is to get out and about and take short walk. Quite funny really when you think about it. Because when you're depressed, the last thing you want to do is get out and about and take short walk. Tablets far better."
sakıncası olmayacaksa, ben kimseyi mimlemeyeyim, isteyen alır yapar diyeyim, olmaz mı? :)
not : abi o kadar entelektüel kişiliğim, bir ton ağır kitap arasından rafa elimi atınca gelen kitap nasıl çıktı iyi mi! gitti repütasyon :P
28 Eylül 2010 Salı
okuyalım -10-
Devrimcilerin yürüdüğü yolun nasıl zor, nasıl yalnız bir yol olduğunu anlayabilmek için çok şey yaşamam ve çok kitap okumam gerekti. Bir yerde, bütün dünyada, bunca milyon insan arasında, birbirlerine tıpatıp benzeyen iki erkek ya da iki kadın bulmanın olanaksız olduğunu okumuştum. Herkes, içinde kendi düşlerini, kendi aşklarını ve kendi "sınırlarını" taşır. İyi ki de öyle oluyor, yoksa hepimiz amiplere dönerdik. Ama tarihi hep dümdüz, hep yatay yazıyorlar. Halklardan, insan yığınlarından bahsediyorlar, ama kimse tek bir insan yaşamının yirmi dört saati içinde kurulup yıkılan koca dünyaları anlamaya kafa yormuyor. Bilgili olabilirler, okuyup yazabilirler ama her insanın tek başına bir dünya, tek başına bir hikaye olduğunu hiç anlayamadılar. İnsanlar yeni baştan insanlıklarını inşa etmeye, yeniden insanca bir uygarlık yaratmaya başladıklarında, tarihi dikey yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Halklarla yığınlardan değil, Pavlos, Rinio, Eleni ya da Stefanos Usta'dan söz etmelidirler. İnsanlar ancak o zaman tarihin ne bedeller ödettiğini, bir olaya katılmanın nelere mal olduğunu, "yüz bin ölü" ya da "bir bodrumda bir insana işkence ediliyor" cümlelerinin ne anlama geldiğini anlayabilecekler. Hapishanelerin, hatalı siyasi kararların ne olduğunu bilecekler.
- hronis missios / iyi ki erken öldün -
10 Eylül 2010 Cuma
okuyalım -9-
kısacası, ben kedinin modern bir totem olduğunu düşünüyorum. evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.
- muriel barbery / kirpinin zarafeti -
görsel : picasso cat
- muriel barbery / kirpinin zarafeti -
görsel : picasso cat
2 Eylül 2010 Perşembe
itiraf!!
okumaya meraklı olduğum, işten ve uyumaktan kalan vakitlerimde eğer evdeysem genelde elimde bir kitap olduğu, televizyona - özellikle de dizilere ve yarışma programlarına - burun büktüğüm çevrem tarafından iyi bilinen bir özelliğimdir. "boşa vakit harcamayın ya açın bir kitap okuyun" diye söylendiğim sık duyulur. büyük konuşma huyum da ayrı bir sevimli alışkanlığımdır.
ve ben, son bir hafta içeirisinde, tükürdüğümü yaladım okur!
her şey uyumsuz şahsın (acıması gerektiğini fark etmeyip beni çatır çatır harcayacağını tahmin dahi edemeyerek :P) elime adları dahi falso iki kitap tutuşturmasıyla başladı: "suçlu zevkler" ve "gülen ceset". anita blake vampir avcısı serisinin (ki 19 - yazıyla ondokuz - kitaptan oluşan bir seri imiş bu meğer) ilk iki kitabı olan bu iki edebi değeri yüksek eser kafamı dağıtmaya ihtiyacım olan bir ara ilaç gibi geldi. kan - vahşet - dehşet - çekişmeler - yakışıklı bir vampir - çekici bir avcı - romantik ve iyiliksever bir kurtadam - aşk - seks - güç kavgası derken olaylar zincirine kaptırdım kendimi gittim.
bağımlılık gibi bir şey oldu anita ve avanesi bir kaç gün içinde ve takip eden 4 kitabı da kaptığım gibi sahibinden, bir hafta içinde çatır çatır okudum.
şu noktada, dizilere kendini verip de boş vakit geçirdiği için eleştirdiğim herkesten ciddi ciddi özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. ben de benzer bir hortuma kapıldım gittim ve şaştım kaldım. kafam dağıldı, dinlendim, hüzünlendim, heyecanlandım, sinirlendim bu son derece "pulp" serinin benimle alakasız karakterleri sayesinde.
bu noktadan sonrası hafif çapta spoiler içerir seriyi okumayı düşünebilecekler için:
6.kitap bitmişken, ve aslında daha 13 kitap daha varken seride okunacak, biraz ara veriyorum okumaya çünkü:
1 - kitaplar bende değil, beklemem ve zaten kitap kulubü kitabımızı okumam lazım :)
2 - richard'ın kalbi kırılmış, anita her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, jean claude ise bir vampirden beklenmeyecek kadar yumuşamış... ne yapayım ben böyle macerayı! zaten dayanamayıp (yukarıda da verdiğim bağlantıdaki) wikipedia'dan sonraki kitaplarda neler olacağını da okuyarak hayalkırıklığına uğradım. ha...devamını okuyacak mıyım? evet. ama sanırsam asla ilk 6 kitaptan aldığım tadı alamayacağım ("sorun sende değil bende").
3 - içimdeki psikopat romantik ortaya çıktı en beklenmedik şekilde, korktum kaçtım!
4 - çok bozuldum ülen! gerçek hayat gibi, gene kısacık bir sürede tüm romantizm tükendi ve her şey bedenin arzuları ve saçma sapan kıskançlıklara döndü.
artık sen de herkes gibisin anita blake, duydun mu beni?
peki ülkeyi ilgilendiren bunca olayın olduğu zamanda ben bunu neden yazdım, komik miyim? yok yahu, sadece insanım, dedikodu yapmak ve sersem sersem sırıtmak istiyorum bazen - stresten kaçmak lazım ve her kitap illa ki edebi olmak zorunda değil. :)
ve ben, son bir hafta içeirisinde, tükürdüğümü yaladım okur!
her şey uyumsuz şahsın (acıması gerektiğini fark etmeyip beni çatır çatır harcayacağını tahmin dahi edemeyerek :P) elime adları dahi falso iki kitap tutuşturmasıyla başladı: "suçlu zevkler" ve "gülen ceset". anita blake vampir avcısı serisinin (ki 19 - yazıyla ondokuz - kitaptan oluşan bir seri imiş bu meğer) ilk iki kitabı olan bu iki edebi değeri yüksek eser kafamı dağıtmaya ihtiyacım olan bir ara ilaç gibi geldi. kan - vahşet - dehşet - çekişmeler - yakışıklı bir vampir - çekici bir avcı - romantik ve iyiliksever bir kurtadam - aşk - seks - güç kavgası derken olaylar zincirine kaptırdım kendimi gittim.
bağımlılık gibi bir şey oldu anita ve avanesi bir kaç gün içinde ve takip eden 4 kitabı da kaptığım gibi sahibinden, bir hafta içinde çatır çatır okudum.
şu noktada, dizilere kendini verip de boş vakit geçirdiği için eleştirdiğim herkesten ciddi ciddi özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. ben de benzer bir hortuma kapıldım gittim ve şaştım kaldım. kafam dağıldı, dinlendim, hüzünlendim, heyecanlandım, sinirlendim bu son derece "pulp" serinin benimle alakasız karakterleri sayesinde.
bu noktadan sonrası hafif çapta spoiler içerir seriyi okumayı düşünebilecekler için:
6.kitap bitmişken, ve aslında daha 13 kitap daha varken seride okunacak, biraz ara veriyorum okumaya çünkü:
1 - kitaplar bende değil, beklemem ve zaten kitap kulubü kitabımızı okumam lazım :)
2 - richard'ın kalbi kırılmış, anita her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, jean claude ise bir vampirden beklenmeyecek kadar yumuşamış... ne yapayım ben böyle macerayı! zaten dayanamayıp (yukarıda da verdiğim bağlantıdaki) wikipedia'dan sonraki kitaplarda neler olacağını da okuyarak hayalkırıklığına uğradım. ha...devamını okuyacak mıyım? evet. ama sanırsam asla ilk 6 kitaptan aldığım tadı alamayacağım ("sorun sende değil bende").
3 - içimdeki psikopat romantik ortaya çıktı en beklenmedik şekilde, korktum kaçtım!
4 - çok bozuldum ülen! gerçek hayat gibi, gene kısacık bir sürede tüm romantizm tükendi ve her şey bedenin arzuları ve saçma sapan kıskançlıklara döndü.
artık sen de herkes gibisin anita blake, duydun mu beni?
peki ülkeyi ilgilendiren bunca olayın olduğu zamanda ben bunu neden yazdım, komik miyim? yok yahu, sadece insanım, dedikodu yapmak ve sersem sersem sırıtmak istiyorum bazen - stresten kaçmak lazım ve her kitap illa ki edebi olmak zorunda değil. :)
24 Ağustos 2010 Salı
can yayınları hala can yayınları mı?
bir haftadan beridir bu konu hakkında yazacağım aslında ama öncelikle sorunun çözülmesini bekledim ki nasıl çözüldüğünü de yazabileyim. bugün "çözüldü" (güya!!) ve işte buyurun yazımız:
bundan yaklaşık bir ay kadar önce idefix'ten kitap alışverişi yaptım (tam olarak süresini hatırlamamakla birlikte nereden baksanız 1,5 - 2 yıldır kitap alışverişimi idefix'ten yapıyorum), ve illederoman ayın kitabı ile birlikte 3-4 kitap daha satın aldım. kitaplar geldi, paketi açtım, kitaplara bakıyorum ama bir gariplik var... öyle ki, duymadığım yayınevlerinin kitapları gıcır gıcırken, can yayınları'ndan çıkan çöplüğün generali son dönemde gördüğüm en kalitesiz kapağa, en acıklı baskıya, en zavallı sayfalara sahipti. üstelik de (bence) az buz para da değil, sonuçta 16,50 TL para ödeyip de (bu arada şimdi link vermek için can yayınları'nın sayfasına girince kitabın fiyatının web'de 12,38 TL olduğunu gördüm - idefix, kazıkladın mı beni?!) böyle bir kalitesiz baskıyla karşılaşınca haliyle şüphelendim ama korsan kitap göndermeyi ne idefix'e (sonuçta fatura kesiyorlar) ne de can yayınları'na yakıştırabildim ve kaderime küsüp türlü dizgi hatalarına küfür ede ede okudum geçtim ve sonunda kitaptan da can yayınları'ndan da okumaktan da bezdim.
- arada kitap kulübündeki arkadaşlarıma dert yanıp durdum imlanın ne kadar fena olduğundan, bana saplantılı manyak muamelesi yaptılar, bunu da söylemek lazım -
toplantı günü geldi, yolda giderken serviste olan ve benimle toplantıya gelen arkadaşıma da dert yanmaya başladım ve gayet masum masum "yok yahu bazı hatalar var evet ama benim çok dikkatimi çekmedi" yanıtını alıp da kızcağızın kitabına el koyuverince gördüm ki aynı tarihli aynı baskı olmasına rağmen kapağından baskısına elimdeki farklı bir kopya...
evet okur!! CAN YAYINLARI bana IDEFIX üzerinden KORSAN kitap satmış oldu!!! (burada nefes molası veriyoruz...)
şu anda ve şurada anlatamayacağım kadar çok kızdım, şaşırdım, kendimi aptal gibi hissettim vs vs vs... ömrüm boyunca bir kere bilinçli olarak korsan kitap almışlığım var, itiraf ediyorum. liseye gidiyordum ve almayı çok istediğim fakat paramın yetmediği bir kitap vardı ve bakırköy'de bir tezgahtan alıvermiştim. ve o zaman korsan - bandrol - telif hakkında çok kafa yormamakla birlikte yine de vicdanım çok rahatsız olmuştu. sonrasında hep uzak durdum, 2 liraya başkasının emeğinden ve kendi okuma keyfimden çalmaktansa parasını verip aslını almayı hep tercih ettim. ve bu şekilde keriz yerine konunca haliyle pek bozuldum.
ertesi gün iki şey yaptım... önce idefix'e, sonra can yayınları'na durumu anlatan ve açıklama isteyen birer e-posta gönderdikten sonra friendfeed'de konuyu tartışmaya açtım (tıklayın, okuyun). ve öğrendim ki bu pek de bilinen bir şeymiş şu yayınevlerinin kendi korsanlarını basmaları ve satmaları, sağır sultan duymuşmuş da bir tek benim haberim yokmuş!!
verdiğim friendfeed link'inde ara ara (yanıt aldıkça) gelen yanıtları kopyalayarak paylaştım ancak link'i takip etmeye üşenenler ya da okumakla ilgilenmeyenler için e-posta maratonu aşağıdadır:
idefix'e benim yazım:
27.07.2010 tarih ve 216593 numarali faturanizla tarafima gonderdiginiz, AOU1000074 numarali siparisimin icerisinde bulunan "Coplugun Generali" isimli kitap (316458) cok buyuk ihtimalle korsan yayindir. Ayni baskiya sahip arkadaslarimla karsilastirdigimda farklar bariz bir sekilde gorunmektedir. Konu ile ilgili ivedilikle benimle temasa gecmenizi ve bu durumun duzeltilmesini istiyorum. Saygilarimla,
idefix'ten bana yanıt:
Aslı Hanım merhaba,
Sipariş ettiğiniz kitaplar, direkt olarak yayınevlerinden temin edilmektedir. Korsan yayın gönderimi mümkün değildir. Dilerseniz kitabı bize geri gönderebilirsiniz. İade ve reklamasyon bilgilerimiz, faturanızın arkasında bulunmaktadır. Bilgilerinize sunar, idefix'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (imza : idefix Müşteri Hizmetleri)
can yayınları ile yazışmamdaki yanıtları:
yanıt 1 :
Merhaba Aslı hanım
Kitabın künyesinde bulunan adrese kitabı kargo ile yollayınız. Biz gerekli incelemeyi yapıp size dönüş yapalım. İyi günler. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
kitabı gönderdikten sonra - sorum üzerine - yanıt 2 :
Merhaba Aslı hanım,
Kitap elimize ulaştı, kitapla ilgili endişelerinizi anlıyoruz fakat ideefixe firmasının, kesinlikle korsan kitap konusunda çok duyarlı olduğunu bilmekteyiz. Ve özellikle bu konuda duyarlı firmalarla birebir çalışma yapıyoruz. Kitapla ilgili sorunun İdeefixe'le alakalı bir olduğunu düşünmüyoruz. Size en kısa zamanda yeni kitabınızı kargo ile ulaştıracağız. Bilginize. İyi çalışmalar. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
biraz daha üstlerine gittikten ve sorunun detayını öğrenmek isteyince - yanıt 3 :
Merhaba Aslı Hanım.
Değiştireceğimiz ürünün korsan baskı olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir.
Sorun şu, biz göndermedik, fakat size korsan ürün geldiyse bu durumdan ideefixe firmasını sorumlu tutmamanızı rica ediyoruz, çünkü çalışanlarından birisinden kaynaklanmış olabilir.. Yaklaşık 10 yıldır çok iyi ilişkiler içerisinde çalıştığımız bir firma, böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, mağdur olan taraf olmamıza rağmen, firmaya bakışınızı değiştirmemeniz adına biz bu güvenceyi veriyoruz. Saygılar. (imza : CAN Yayınları Satış Pazarlama - Müdür Yardımcısı)
---
şimdiiii...
ben idefix'in sorumlu olmadığı konusunda ikna oldum. can yayınları'nın mağduriyeti (!!) beni çok üzdü tabii... okur olarak ben tabii ki mağdur değilim, mağdur olan can. ve neyin güvencesini verdiklerini de hala düşünüyorum.
sonuç: bugün bana yeni (orijinal) kitabım geldi. kargo ile, paketi açınca kucağınıza kuru kuru kitap düşüyor, ne bir özür notu, ne başka bir yazı... pişkinlik diyerek geçtim şimdilik ve yeni projemi başlattım. yazarlara yazacağım, sonuçta gasp olunan onların telif hakları, değil mi? bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilemiyorum elbet ancak yazarlar haklarını korurlarsa yayınevleri de uygun davranmak zorunda kalır (diyeceğim ama çok nahif olacak biliyorum, sağlam bir çark dönüyor orada, yine de deneyeceğiz artık...)
yazı link kaynıyor, oradan buradan linkleri takip etmeye üşenmezseniz bana da ne düşündüğünüzü yazıverin aşağıya hele :)
sonradan eklenen not (kasım 2010) : sn. can öz'den çok nazik bir yanıt aldım kısa süre önce. bilerek ve isteyerek böyle bir şeyin, hele ki yayınevi yönetimi kanalıyla, yapıl(a)mayacağını ifade etmiş ve mağduriyetim için özür dilemiş. ne kadar ikna olup olmadığımı kendisine zaten bildirdim ancak burada bu bilgi de olmalı diye düşündüm.
bundan yaklaşık bir ay kadar önce idefix'ten kitap alışverişi yaptım (tam olarak süresini hatırlamamakla birlikte nereden baksanız 1,5 - 2 yıldır kitap alışverişimi idefix'ten yapıyorum), ve illederoman ayın kitabı ile birlikte 3-4 kitap daha satın aldım. kitaplar geldi, paketi açtım, kitaplara bakıyorum ama bir gariplik var... öyle ki, duymadığım yayınevlerinin kitapları gıcır gıcırken, can yayınları'ndan çıkan çöplüğün generali son dönemde gördüğüm en kalitesiz kapağa, en acıklı baskıya, en zavallı sayfalara sahipti. üstelik de (bence) az buz para da değil, sonuçta 16,50 TL para ödeyip de (bu arada şimdi link vermek için can yayınları'nın sayfasına girince kitabın fiyatının web'de 12,38 TL olduğunu gördüm - idefix, kazıkladın mı beni?!) böyle bir kalitesiz baskıyla karşılaşınca haliyle şüphelendim ama korsan kitap göndermeyi ne idefix'e (sonuçta fatura kesiyorlar) ne de can yayınları'na yakıştırabildim ve kaderime küsüp türlü dizgi hatalarına küfür ede ede okudum geçtim ve sonunda kitaptan da can yayınları'ndan da okumaktan da bezdim.
- arada kitap kulübündeki arkadaşlarıma dert yanıp durdum imlanın ne kadar fena olduğundan, bana saplantılı manyak muamelesi yaptılar, bunu da söylemek lazım -
toplantı günü geldi, yolda giderken serviste olan ve benimle toplantıya gelen arkadaşıma da dert yanmaya başladım ve gayet masum masum "yok yahu bazı hatalar var evet ama benim çok dikkatimi çekmedi" yanıtını alıp da kızcağızın kitabına el koyuverince gördüm ki aynı tarihli aynı baskı olmasına rağmen kapağından baskısına elimdeki farklı bir kopya...
evet okur!! CAN YAYINLARI bana IDEFIX üzerinden KORSAN kitap satmış oldu!!! (burada nefes molası veriyoruz...)
şu anda ve şurada anlatamayacağım kadar çok kızdım, şaşırdım, kendimi aptal gibi hissettim vs vs vs... ömrüm boyunca bir kere bilinçli olarak korsan kitap almışlığım var, itiraf ediyorum. liseye gidiyordum ve almayı çok istediğim fakat paramın yetmediği bir kitap vardı ve bakırköy'de bir tezgahtan alıvermiştim. ve o zaman korsan - bandrol - telif hakkında çok kafa yormamakla birlikte yine de vicdanım çok rahatsız olmuştu. sonrasında hep uzak durdum, 2 liraya başkasının emeğinden ve kendi okuma keyfimden çalmaktansa parasını verip aslını almayı hep tercih ettim. ve bu şekilde keriz yerine konunca haliyle pek bozuldum.
ertesi gün iki şey yaptım... önce idefix'e, sonra can yayınları'na durumu anlatan ve açıklama isteyen birer e-posta gönderdikten sonra friendfeed'de konuyu tartışmaya açtım (tıklayın, okuyun). ve öğrendim ki bu pek de bilinen bir şeymiş şu yayınevlerinin kendi korsanlarını basmaları ve satmaları, sağır sultan duymuşmuş da bir tek benim haberim yokmuş!!
verdiğim friendfeed link'inde ara ara (yanıt aldıkça) gelen yanıtları kopyalayarak paylaştım ancak link'i takip etmeye üşenenler ya da okumakla ilgilenmeyenler için e-posta maratonu aşağıdadır:
idefix'e benim yazım:
27.07.2010 tarih ve 216593 numarali faturanizla tarafima gonderdiginiz, AOU1000074 numarali siparisimin icerisinde bulunan "Coplugun Generali" isimli kitap (316458) cok buyuk ihtimalle korsan yayindir. Ayni baskiya sahip arkadaslarimla karsilastirdigimda farklar bariz bir sekilde gorunmektedir. Konu ile ilgili ivedilikle benimle temasa gecmenizi ve bu durumun duzeltilmesini istiyorum. Saygilarimla,
idefix'ten bana yanıt:
Aslı Hanım merhaba,
Sipariş ettiğiniz kitaplar, direkt olarak yayınevlerinden temin edilmektedir. Korsan yayın gönderimi mümkün değildir. Dilerseniz kitabı bize geri gönderebilirsiniz. İade ve reklamasyon bilgilerimiz, faturanızın arkasında bulunmaktadır. Bilgilerinize sunar, idefix'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (imza : idefix Müşteri Hizmetleri)
can yayınları ile yazışmamdaki yanıtları:
yanıt 1 :
Merhaba Aslı hanım
Kitabın künyesinde bulunan adrese kitabı kargo ile yollayınız. Biz gerekli incelemeyi yapıp size dönüş yapalım. İyi günler. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
kitabı gönderdikten sonra - sorum üzerine - yanıt 2 :
Merhaba Aslı hanım,
Kitap elimize ulaştı, kitapla ilgili endişelerinizi anlıyoruz fakat ideefixe firmasının, kesinlikle korsan kitap konusunda çok duyarlı olduğunu bilmekteyiz. Ve özellikle bu konuda duyarlı firmalarla birebir çalışma yapıyoruz. Kitapla ilgili sorunun İdeefixe'le alakalı bir olduğunu düşünmüyoruz. Size en kısa zamanda yeni kitabınızı kargo ile ulaştıracağız. Bilginize. İyi çalışmalar. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
biraz daha üstlerine gittikten ve sorunun detayını öğrenmek isteyince - yanıt 3 :
Merhaba Aslı Hanım.
Değiştireceğimiz ürünün korsan baskı olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir.
Sorun şu, biz göndermedik, fakat size korsan ürün geldiyse bu durumdan ideefixe firmasını sorumlu tutmamanızı rica ediyoruz, çünkü çalışanlarından birisinden kaynaklanmış olabilir.. Yaklaşık 10 yıldır çok iyi ilişkiler içerisinde çalıştığımız bir firma, böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, mağdur olan taraf olmamıza rağmen, firmaya bakışınızı değiştirmemeniz adına biz bu güvenceyi veriyoruz. Saygılar. (imza : CAN Yayınları Satış Pazarlama - Müdür Yardımcısı)
---
şimdiiii...
ben idefix'in sorumlu olmadığı konusunda ikna oldum. can yayınları'nın mağduriyeti (!!) beni çok üzdü tabii... okur olarak ben tabii ki mağdur değilim, mağdur olan can. ve neyin güvencesini verdiklerini de hala düşünüyorum.
sonuç: bugün bana yeni (orijinal) kitabım geldi. kargo ile, paketi açınca kucağınıza kuru kuru kitap düşüyor, ne bir özür notu, ne başka bir yazı... pişkinlik diyerek geçtim şimdilik ve yeni projemi başlattım. yazarlara yazacağım, sonuçta gasp olunan onların telif hakları, değil mi? bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilemiyorum elbet ancak yazarlar haklarını korurlarsa yayınevleri de uygun davranmak zorunda kalır (diyeceğim ama çok nahif olacak biliyorum, sağlam bir çark dönüyor orada, yine de deneyeceğiz artık...)
yazı link kaynıyor, oradan buradan linkleri takip etmeye üşenmezseniz bana da ne düşündüğünüzü yazıverin aşağıya hele :)
sonradan eklenen not (kasım 2010) : sn. can öz'den çok nazik bir yanıt aldım kısa süre önce. bilerek ve isteyerek böyle bir şeyin, hele ki yayınevi yönetimi kanalıyla, yapıl(a)mayacağını ifade etmiş ve mağduriyetim için özür dilemiş. ne kadar ikna olup olmadığımı kendisine zaten bildirdim ancak burada bu bilgi de olmalı diye düşündüm.
Etiketler:
can yayınları,
idefix,
JCW'ın gündemi,
kitap,
korsan
15 Mayıs 2010 Cumartesi
shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...
lafın lafı açması durumu:
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
Etiketler:
angra,
favoriler,
film,
kitap,
müzik,
ralph fiennes,
uğultulu tepeler,
wuthering heights
8 Mayıs 2010 Cumartesi
okuyalım -8-
through the walls come horses screaming and cannon fire. either a brave, stubborn southern belle is trying to keep the union army from burning the apartment next door, or somebody's television is too loud.
down through the ceiling comes a fire siren and people screaming that we're supposed to ignore. then gunshots and tires squealing, sounds we have to pretend are okay. they don't mean anything. it's just television. an explosion vibrates down from the upstairs. a woman begs someone not to rape her. it's not real. it's just a movie. we're the culture that cried wolf.
these drama-holics. these peace-ophobics.
- chuck palahniuk / lullaby (ninni) -
Görsel : Rob Gonsalves - Community Portrait
down through the ceiling comes a fire siren and people screaming that we're supposed to ignore. then gunshots and tires squealing, sounds we have to pretend are okay. they don't mean anything. it's just television. an explosion vibrates down from the upstairs. a woman begs someone not to rape her. it's not real. it's just a movie. we're the culture that cried wolf.
these drama-holics. these peace-ophobics.
- chuck palahniuk / lullaby (ninni) -
Görsel : Rob Gonsalves - Community Portrait
22 Nisan 2010 Perşembe
okuyalım -7-

- Doğrusunu istersen, dedi kedi, canım pek çekmiyor.
- Yanılıyorsun, dedi fare. Daha genç sayılırım ve şu son günlere kadar çok iyi besleniyordum.
- Fakat ben de çok iyi besleniyorum, dedi kedi, hiç de intihar etmeye niyetim yok. Anlıyorsun değil mi neden bunu olağan karşıladığımı şimdi?
- Sen onu görmedin de ondan, dedi fare.
- Ne yapıyor? diye sordu kedi.
Öğrenmek de istemiyordu doğrusu. Hava sıcaktı ve bütün tüyleri iyice gevşemişti.
- Suyun kıyısında duruyor, dedi fare, bekliyor, saati gelince kalasın üstüne çıkıyor ve ortasına kadar gidiyor. Bir şey görüyor.
- Pek bir şey göremez, dedi kedi. Olsa olsa bir nilüfer vardır.
- Evet, dedi fare, su yüzüne çıkmasını bekliyor öldürmek için.
- Aptalca bir şey bu, dedi kedi. Hiç ilgi çekici yanı yok.
- Saat geçince yeniden kıyıya dönüyor, diye devam etti fare, ve fotoğrafa bakıyor.
- Hiç yemek yemiyor mu? diye sordu kedi.
- Hayır, dedi fare, gittikçe zayıflıyor ve ben de dayanamıyorum buna. Bir gün şu koca kalasın üstünde yürürken tökezleniverecek.
- Sana ne? diye sordu kedi. Kederli olan o, sana ne oluyor?..
- Kederli değil, dedi fare, acı çekiyor. Benim de dayanamadığım bu zaten. Bir de düşecek suya, çok eğiliyor.
- Öyleyse, dedi kedi, sana yardım edeyim, ama neden «öyleyse» dediğimi de bilmiyorum, aslında hepsini anlamış değilim.
- Çok iyisin, dedi fare.
- Kafanı sok ağzımın içine, dedi kedi, ve bekle.
- Uzun sürer mi? diye sordu fare.
- Birinin kuyruğuma basmasını beklemek gerek, dedi kedi; hareketim çok çabuk olmalı. Neyse, ben uzatırım kuyruğumu, sen korkma.
Fare, kedinin çenelerini araladı ve kafasını sivri dişlerin arasına soktu. Ardından hemen çekti.
- Baksana bana, dedi, köpekbalığı yedin sen bu sabah galiba?
- Dinle beni, dedi kedi, beğenmiyorsan gidebilirsin. Ben zaten istemeye istemeye yapıyorum şu işi. Git bak başının çaresine.
Bayağı kızmış görünüyordu.
- Alınma canım, dedi fare.
Küçük kara gözlerini yumdu ve kafasını yerleştirdi. Kedi, sivri dişlerini yumuşak ve gri boynun üstüne usulca indirdi. Farenin bıyıklarıyla kedininkiler birbirine karışıyordu. Tüylü kuyruğunu açtı ve kaldırımın üstüne uzattı.
Aziz Jules yetimhanesinin on bir kör kız çocuğu şarkı söyleyerek geliyordu.
- boris vian / günlerin köpüğü -
Görsel : Rana Muller - Lost
10 Ocak 2010 Pazar
okuyalım -6-
“Ölen biz değiliz” olsa olsa korkakça bir kaçıştı, ama "ölenle biz aynı değiliz" kaba fakat cesur bir bölümlemedir. Bu cesaret gelişigüzel öldürmekten doğuyor. Kızgınlıktan öldürme, öç almak için öldürme, şan şeref için öldürme günümüzde yerini keyif için öldürmeye bırakmıştır. Evet, şaşmamalı, keyif için ya da can sıkıntısından. Bunun en belirli örnekleri toplu öldürmelerde görülüyor. Askerler bir köye giriyorlar, erkekleri öldürüyorlar, gelmişken kadınları öldürüyorlar ve öldürmüşken çocukları da öldürüyorlar. Üstelik bunlar o köyü korumak için gelenlerdir. Görüyor musunuz, düşman yerine dostu öldürmek dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu tür öldürmenin ne kerte olağan karşılandığını anlatan tek gerekçe: "Nasıl olsa ölecek değil miydi?" gerekçesidir ve bunun cezası kimseyi korkutmuyor, çünkü bunun cezası şimdiye değin düşünülmemiştir. Suça karşı ceza anlayışı, tek tek insanların kafasında yer etmemişse, toplumun ceza biçmesi anlaşılmaz kalır. Çocukları olan bir adamın, başkasının çocuklarını öldürmesi, onun kafasında böyle bir ceza anlayışının bulunmadığını gösterir : "Ölen benim çocuklarım değil.”
- melih cevdet anday / gizli emir -
görsel : picasso - guernica
2 Aralık 2009 Çarşamba
okuyalım -5-

"Bak ve hükmünü ver. Onbeş yüzyıl geçti; git gör onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok daha zayıf, basit bir yaratıktır. senin yaptığını yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu, görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler: taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap vereceklerdir."
- fyodor dostoyevski / karamazov kardeşler -
görsel : m.c. escher - castle in the air
Etiketler:
favoriler,
karamazov kardeşler,
kitap,
m.c. escher
25 Ağustos 2009 Salı
serbest kürsü seansı, ref.6
kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
8 Ağustos 2009 Cumartesi
2 film, 1 kitap
ıssız adam'ı yeni izledim (dün gece).
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).
gelelim fikirlerime:
ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.
diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.
o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.
ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...
gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.
gideyim ben.
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).
gelelim fikirlerime:
ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.
diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.
o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.
ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...
gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.
gideyim ben.
7 Haziran 2009 Pazar
serbest kürsü seansı, ref.5
her zamanki yoğun trafik nedeniyle otobüse ya da taksiye binmeyip kulağımda rock fm omzumda güneş yanığı ve gözümde eflatun gözlüklerimle birlikte ortaköy'den beşiktaş iskeleye doğru o çok sevdiğim yolu yürüdüğüm 20 dakika kadar süre içerisinde neden bir süredir bloga birşey yazma isteğimin olmamasından tutun da hayatımda son dönemde yaşadığım ve memnun olmadığım tüm olaylar hakkında kimi suçlayabileceğime kadar her türlü konunun üzerinde "uzun uzun" düşündüm. geçtiğimiz haftalar boyunca kendimi düşünmemeye vermiş olmamdan olsa gerek, bu 20 dakikalık uzun düşünme kürü beşiktaş - kadıköy arasındaki vapur yolculuğuna da sarktı ve eve gelip kendimi tekrar düşünmemeye programlayarak coupling'e vurana kadar epeyce bir beyin hücremi ateşledi.
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
1 Mayıs 2009 Cuma
okuyalım -4-

"sanmak ile olmak arasındaki uçurumdan hep nefret ettim! sanmak, içinde umutlar, düşler ve heyecanlar vaat eden çok boyutlu bir kavramken, olmak gerçeğin sert, kalın, köşeli ve katı üç boyutunu taşır yalnızca..."
- buket uzuner / kumral ada mavi tuna -
görsel : m.c. escher - still life and street
1 Nisan 2009 Çarşamba
ille de ROMAN olsun!
biz bir oluşuma girdik.
kitap kulübü oluşturduk.
içine de bizleri doldurduk.
dün akşam buluştuk.
çok güldük, çok eğlendik.
şimdi bu neşeyi sizlere de bulaştırmak gayesindeyiz.
tek yapmanız gereken kitap okumak.
ve de - isterseniz - yeni açtığımız blog sayfamızı takip edip bizlerle ister gerçekte buluşarak ister orada yazarak ve fikir vererek katkıda bulunmak.
dedikten sonraaaaaaaaaaaaaaa.... en bir sevdiğim karikatürlerden birini şuraya tıkıştırmak ve de yiğidim özgürümü anmak isterim:
kitap kulübü oluşturduk.
içine de bizleri doldurduk.
dün akşam buluştuk.
çok güldük, çok eğlendik.
şimdi bu neşeyi sizlere de bulaştırmak gayesindeyiz.
tek yapmanız gereken kitap okumak.
ve de - isterseniz - yeni açtığımız blog sayfamızı takip edip bizlerle ister gerçekte buluşarak ister orada yazarak ve fikir vererek katkıda bulunmak.
dedikten sonraaaaaaaaaaaaaaa.... en bir sevdiğim karikatürlerden birini şuraya tıkıştırmak ve de yiğidim özgürümü anmak isterim:
15 Şubat 2009 Pazar
okuyalım -3-

"you can do nothing about your condition, and you'll only make yourself feel worse. live in the present, remember the past, and fear not the future, for it doesn't exist and never shall. there is only now."
- christopher paolini / eldest -
görsel : aesha kennedy - past present future
2 Ocak 2009 Cuma
okuyalım -2-
mut, ruhun konusudur. haz ise beynin. haz güzeldir ama anlıktır. mut ise sonsuzdur. mut, kendi kendisini oluşturur. haz ise başka şeyler tarafından tetiklenmek zorundadır (...) beynin haz merkezi, sadece yeni algılara duyarlıdır. yeni algı insana ilk anda haz verir. beyin ona kısa sürede uyum sağlar ve saniyeler geçtikçe hissetmemeye başlar (...) mutluluk, hazza koşullandırıldığı için beynin senden kendisini uyaracak yeni haz sinyalleri beklemektedir. sıkıntılısındır. beynin senden yeni bir uyaran istemektedir (...) mutluluk, ruhun kendisini özgür ve güvende hissetmesidir. hiçbir haz, bu güvendelik duygusunun yokluğunu telafi edemez.
tanrı'nın doğumgünü / burak özdemir
tanrı'nın doğumgünü / burak özdemir
27 Aralık 2008 Cumartesi
okuyalım -1-

"bir tek şimdiyi istediğinde senin olacağım. bir tek şimdiyi istediğinde hep senin olacağım. şimdi aldığım nefesin son nefesim olabileceğini gördüğünde, son nefesime kadar senin olacağım. giderayak olduğumu, giderayak olduğunu, giderayak olduğumuzu görünce gitmez olacağım. ne yılan ne tavus ne de elmaydı günah olan. hesaptı. yarındı günah olan. şeytanın zamanıydı: gelecekti günah olan. hesap günü, bir tek hesaptan soracaklar. hesap günü, bir tek hesaplarımız hesaba çekilecek. biliyor musun şeytan yarında yaşar? tıpkı senin gibi. senin elmanı ısırırsam şeytanı gebe bırakacağım. kabil'i doğuracaksın. hırsı ve hasedi doğuracaksın. ki onlar da geleceğin çocukları...
sen 'şimdi'ye ağlamadıkça gözyaşların hep geleceği sulayacak. 'sonra'nın tohumları var senin yumurtanın içinde. ve onlar habil'i öldüren ve kırk gün ölüsünü ne yapacağını bilemeyen kabil'in tohumları. onu gömmesi gerektiğini bile kargalardan öğrenecek. sen ölümsüz bir aşkı ararken asla ölümsüz olamayacak aşkımız."
- cem mumcu / hassas ruhlar terazisi -
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












