tamamen kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tamamen kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2011 Cumartesi

tired was, tired is, tired will be.



i haven't got a clue why on earth i'm writing this in english.
to be honest, i haven't got a clue why i'm doing anything these days.
actually, i'm neither depressed nor bitter.

but still, it's strange.
void.
naught.
i'm now more tired than i've ever been in my whole life. and a bit bored i suppose.

i have made a great big mistake at some point in life. don't know when and don't know what. and i'm not trying to find out what it is.


i feel that i should feel a little sad but don't feel like it. and with no apparent reason for either.
could be the weather.
or i could be missing something.
nothing cuts it.
and i feel like i should just go to sleep and forget it all.

and,
surprise! surprise!
i'm not going to delete this, it stays.

2 Aralık 2010 Perşembe

halt!!! bleibt stehen.

bir süredir kendimi dalıp gitmiş boş boş otururken ya da bir şey düşündüğümü sanıp da aslında ne düşünsem diye düşünürken yakalıyorum.

saçma mı? belki...

düşünmeye çalıştığım düşüncelerin ve dalıp da boş oturmama sebep duyguların hiçbiri sevimli değil. neyi tutsam elime yapışıyor, yüzüme gözüme bulaşıyor. ağır, ağrılı, neşesiz bir dönemden geçiyorum.

mevsim değişikliğinden mi? değil...

aralık ayını da ocak ayını da sevmem. yıl biter, yıl başlar. anlamsız geliyor sadece. ama bu yeni ya da çok garip bir şey değil benim için zira haziran'dan da çok hoşlandığımı söyleyemem, tam ortasında doğumgünüm var. kutlamaya üşeniyorum her seferinde. yoruluyorum. bayram seyran düğün dernek vb şenliklerde bana biçilen rolü oynamaya çabalasam da en fark edilmeyecek şekilde, her zaman başarılı olamıyorum, özellikle son zamanlarda tahammül sınırım yerlerde.

kıymetlilerimi üzenlerin kafalarını kırmak istiyorum, elim yetişmiyor. yetişmesin de tabii, kıymetlilerimi dünyadan koruyamam ki. istesem de yapamam yani. hem zaten kıymetlilerim kendileri bilir ne yapacaklarını. ama işte ne yapayım, engel olamıyorum kendime, dönüp duruyor beynimde bazen. huyum pis. herkes mutlu olsun istiyorum. ne acayip şey!!! densizlikten başka bir şey değil.




bu noktada kendime biraz tokat atmam iyi gelebilir. ve hatta 40 kere söylediğim zaman gerçek olacak ve kafama belki nihayet dank edecek : 

sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin.

anladım mı? galiba...

işe yarayacak mı? hayır...


peki.

belki bu hafta bitince sıyrılırım üzerimdeki şu saçmasapan hallerden.

29 Kasım 2010 Pazartesi

bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.

23 Kasım 2010 Salı

ghostbusterslara gelesin! :)



yolun yarısını geçtik diye oturduk akıllandık olgunlaştık dersen döverim.
ama önce çok öper çok kutlarım.
nice 100 metrelere diyecek olsam da beni kovalamaya kalksan (ki çok saçma bir şey olur bunu demem) 20.metrede ben tıkanır düşerim o da olmaz.
ya ne bileyim ruhumun kardeşi, öyle işte!

(evet evet şarkını çok özenle seçtim!)

15 Kasım 2010 Pazartesi

alegria!!

küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.

ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)

işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!

bayram hediyesiz olmaz:



(alegria : neşe)

22 Ekim 2010 Cuma

var gibiyim ama yok gibiyim, gibi…

tembelim çok. yaklaşık bir aydır uyuyorum, okuyorum, çalışıyorum ve yazmayı planlıyorum. sadece planlıyorum. gördüğüm bir şeyi ya da gittiğim bir yeri ya da okuduğum bir paragrafı hafızamda bulabildiğim minik noktalara kaydedip ilk boş vakitte yazmaya niyetleniyorum ama niyetlenirken dahi o boş vakti bulursam yazmaya üşeneceğimi biliyorum.



örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.

garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.

gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…

projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).

ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.

sadece “böyle”yim.

donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.

belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.

ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.

geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :


bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)

2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.

ya da, belki de yazmam.


görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...

12 Ekim 2010 Salı

the person you have called cannot be reached at the moment

bazen aynada, bazen de en alakasız bir zamanda sadece hisle, kendi yüzümün ifadesinde senin bir fotoğrafını görüyorum.

son zamanlarda sık sık üstelik.


hoşnut değilim bu durumdan.


Görsel : M.C. Escher - Prickly Flower

8 Ekim 2010 Cuma

refuse/resist!


Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!


bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.

sonuçta şair ne demiş?


silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy

8 Eylül 2010 Çarşamba

02:30

öfke yönetimi konusunda hiç başarılı olamadım ömrüm boyunca. ya yakıp yıktım kusup saldırdım ya da içime kapanıp sakinleşene ("unutana") kadar surat astım ve "aslında ne yapmalıydım" konulu tezler yazdım kendi kendime.

değişmeyen tek şey, gece olup da yattığım zaman sağdan sola, soldan sağa dönüp durmam ve midemdeki kasılmayı boğazımda bir yanma olarak hissetmem oldu. kalbimin kulaklarımda attığını duyup da uyumaktan vazgeçtiğimde de her seferinde kalkıp önce bir bardak su, sonra da bir sigara içtim.

şimdi olduğu gibi.

saat 02:30 ve ben suyumu da sigaramı da içmiş bir şekilde tekrar yatıp da uyumaya çalışacağım. farklı bir şeyler düşünmeye ve 4 günlük tatilimi kendini bilmez bir takım insanların yaptığı terbiyesizlik nedeniyle zehir etmemeye kararlıyım.

kendi bindiği dalı kesen yurdum insanı konusunda da içimden küfretmeye her daim devam edeceğim.

Hayy’dan Geldim Hu’ya Gitsem?

Blog yazmaya karar vermemin tek sebebi bir çevrimiçi günlük tutmak planımdı… Ürün, film, kitap vs tanıtımı niyetim hiç olmadı, bazen, istisnai durumlarda, içimden geldiyse ve gerçekten etkilendiysem bazen bir iki kelime karalamış olabilirim ama hedef hep kişiseldi.

Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.

Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.

İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.

Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.

Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.

Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.

Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.



Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

5 Eylül 2010 Pazar

sin palabras

anlamsız gelen birçok sözün ortasında yalnız kalmak istediğim her an olduğu gibi şimdi de çektim örtüyü kafama, tek bir şarkıyı kulaklarımda döndüre döndüre boşluklardan boşluk beğenmeye çalışıyorum kendime.



en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.

her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

hayat memat!

tek gözüm ve kulaklarımın her ikisi birden televizyonda bir kez daha mars attacks! takip ederken (tam da şu anda o bayıldığım sahne var : kongreye gelen marslı elçinin gösterisi) bir yandan da dışarıda okunan ezanı duyuyorum. kafamda ise son iki günün olayları dönüyor ve kendilerini yerleştirecek çekmeceleri rafları arıyorlar. beynimde bir sürü düşünce oraya buraya koşturup sakinleşmeye çalışıyor.

perşembe ve cuma işe gitmedim, kendi rutinimin çok çok dışına çıktım ki benim gibi konfor alanı manyağı bir insan için çok travmatik iki gün olduğunu söyleyebilirim.

perşembe günümün büyükçe bir kısmı hastanede geçti. bir arkadaşımın yanında o servis senin bu oda benim takıldık gün boyu. bununla ilgili detaylıca yazacağım mutlaka, ülkem insanı adına trajik ancak benim için fazlaca komik anlar barındıran bir gün oldu. 8 aylık doğan, minicik ufacık bir bebek ve depresyondaki yapayalnız annesi ve onun her şeyi bilir "kaygı bozukluklu" görümcesi arasındaki enteresan dansı seyrettim mesela. bir insanın - hasta olması muhtemel bir insanın - 5 kasa kavun kadar kıymet sahibi olmadığını gördüm. karşılıklı iki yatakta yatan biri yeni yeni bebek sahibi olmuş, biri de kürtaj için bekleyen iki kadının sohbetine şahit oldum. ama, dediğim gibi, bunlara daha sonra ayrıca dalacağız... istanbul'un son yıllarının en sıcak ve en nemli gününde insanların çektikleri ruhuma çöreklendi kaldı.

akşam saatlerinde eve döndüğümde kapının önündeki ambulans 3 kat üstümüzde oturan hasta ve yaşlı nurettin amcayı ve tansiyon hastası yaşlı karısını düşündürdü ancak o kadar yorgundum ki üstünde dahi durmadım, aklımda mini mini ege bebek (hastanede görüp yukarıda anlattığım yavrucak) eve girdim ve günden sıyrıldım gitti kendi doğal ortamıma kavuştuğumda. kafamdan bir gün sonra 50.yaşını dolduracak dünyalar güzeli kıymetlim teyzemin doğumgünü sebebiyle yazacak olduğum yazının cümlelerini evirip çevirerek yattım uyudum.



ertesi sabah ise - ki bu dün olur - kardeşimin doğumgünü hediyesini almak üzere kısa süreli bir bağdat caddesi gidiş gelişini takiben sıcağa rağmen güzel ve beğeneceğinden emin olduğum bir hediye almış olmanın saçmasapan sırıtık gururuyla eve döndüğümde apartmanın kapısını ardına kadar açık buldum: hemen girişte, asansörün önünde kapağı açık ve boş bir tabut, merdivenlerden çarşafa sardıkları nurettin amca ile inen komşularımız, nurettin amcanın oğlu, cenaze aracı görevlileri... dün akşam yatsıdan bir süre önce ölmüş nurettin amca. benim eve dönerken gördüğüm ve hiç üstünde durmadığım ambulans, 55 yıllık kocasını yeni kaybeden ve tansiyonu 22ye vuran teyze içinmiş (evet, komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyorum, sadece kapıdan giriş çıkışlarda selamlaştığım ve iki - üç kelimeden öte konuşmadığım insanlar hepsi). benim üstünde durmadan girdiğim evimin 3 kat üstünde yas tutuyormuş insanlar kocalarının, babalarının, amcalarının ardından.

33. yaşımda ilk kez tabuta yerleştirilen bir insana şahit oldum. ilk kez bu kadar yakınında durdum daha kısa bir süre önce "biz"ler gibi kanlı canlı nefes alan bir insanın artık kendisi olmayan halinin. ve onlar yanımdan geçtikten sonra yukarı çıkıp hediyeyi eve bırakıp akşamki nikah & yemek organizasyonuna hazırlık olsun diye kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim...

sonrasında ise camiye gittik cenaze için, eve geldik soğuk duşla sıcağı ve ölümü attık üzerimizden, giyindik süslendik makyajları tamamladık ve kalktık çubuklu'da denize sıfır bir şık nikaha gittik... dünya yüzündeki ilk ilk ilk arkadaşım (doğduğumda tanışmışız biz, babalar 50 yıllık arkadaş) evlendi ve ben çocukluğumdan bu yana tanıdığım ama son yıllarda facebook dışında çok az bağım kalmış olan ozan'ı sevgiyle izledim bir köşeden. sevindim ve mutlu oldum. içtim içtim, sabah başağrısıyla uyandım.

şimdi yavaş yavaş sıyrılıyorum akşamdan kalmalığımdan ve 48 saat içinde şahit olduğum biten hayatlar, başlayan hayatlar, birleşen hayatlar ve alınması gereken zor kararlar içerisinden hayata dair klişe sonuçlar çıkartarak marslıların dünyayı ele geçirmesi fantazisini izliyorum. apartmanımız ise hala - ölümünden sonra 12 saat kadar sıcak havada evinde kalan - nurettin amca kokuyor.

hayat bir acayip! çok acayip!


görsel : pablo picasso - at rest

25 Temmuz 2010 Pazar

anlatmak istediğim hiçbir şeyi sıraya koyup da anlamlı bir şekilde yazıya dökemiyorum dünden bu yana. o nedenle de geç kaldım yazmakta bir 24 saat kadar. ve yazmayacağım da açıkçası, bize kalsın tüm kahkahalarımız ve gözyaşlarımız... yaşanmış olanlar ve yaşanacak olanlar aramızda kalsın. herkesin bilmesine, herkesin görmesine gerek yok sonuçta. tek bilinmesi gereken şey, benim seni çok sevdiğim. zaman zaman sen tekmeyi koydun bana, kapının dışına iteledin, zaman zaman da ben. ama kopmadık, o kapı hep aralık kaldı birbirimiz için. sonrasında aynen bırakılan yerden devam edilmek üzere. kavga etmedik pek fazla ama bakışla ve ses tonuyla dövdüğümüz oldu birbirimizi. ve hiç darılmadık her ne olursa olsun. maksadımızın iyilik olduğunu bildiğimizden olsa gerek.


insan her gün kankardeşi olmuyor birisiyle. olunca da sanırım işte böyle kalıcı oluyor, her ne değişirse değişsin dünyada ve hayatlarda.

sen iyi ki doğmuşsun da bir gün icq icat edildiğinde karşıma çıkmışsın. kemancı'dan günümüze, ve bundan da sonrasına... hep ol! o kadar.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

sabah sabah bu ne öfke?

herkes gibi benim de sinirlerimi ve dahi sınırlarımı zorlayan cümlecikler var, duyduğumda karşımdakinin ağzını burnunu kırmak istediğim.

açıklamalı yazmayacağım, anlayan anlar kendince zaten, tüyler olur diken diken:



1 - "bir de kız olacaksın başıma"
2 - "ben öyle istiyorum da ondan!"
3 - "sen çok iyi bir insansın"
4 - "bravo aslı, saat kaç haberin var mı??"
5 - "üzülme..."

top 5 yukarıda, sıralama yok, aklıma geldiği gibi yazıverdim. daha yazarken dahi kafam döndü içim şişti canım çekildi.

o.ö.a.

gülümsüyorum:
- takma kafanı, olur öyle arada.

konuşuyor benimle oysa. duymuyorum hiç bir kelimeyi, gülümsüyorum ben. iki arada bir derede, olan olmuş öylesine. yankılar çok fazla:


... özür dilerim... üzgünüm... halbuki... dur öyle değil... bakma bana öyle... böyle olsun istemezdim...

gülümsüyorum. donakalıyorum gözlerinde. tekrar ediyorum:

- takılma, geçer. hem üzülme yahu, olur öyle arada.

anlamıyor o aranın neresi olduğunu. bilmiyor nereden geldiğimi. haberi yok nereye gittiğimden. farkında değil bundan sadece 1 yıl sonra yollarımız kesiştiğinde "neden izin verdin gitmeme?" diye soracağının. ve gene bilmiyor ki ne o durdurabilir olmakta olanı ne de ben götürebilirim yanımda ondan kalanları.

oluveriyor öyle arada.
donuveriyoruz karşılıklı.
çiziyor beni boydan boya koyu bir kanvasın üstünde. azıcık renk vermeye çalışıyor, biraz gümüş, biraz kırmızı, alabildiğince beyaz. ama donuyor tüm renkler, donuyor ifadesi, sıkışıyor kalbim.
olmuyor.
gene.

bir kez daha.

repeat after me.

olur öyle arada.

20 Haziran 2010 Pazar

bir voodoo bebeğinin acı sonu...

kıyamaz insan buna "onun gözünü çıkar, bunun saçı dökülsün, şunun sesi kısılsın" diye niyetler yazmaya (ahaha sanki daha sevimli olsa yazabilecekmişim gibi)...

benim mr. voodoo da ne umdu da ne buldu, türünün yüz karası oldu :)

kankardesh kişisi, seviyorum seni.

18 Haziran 2010 Cuma

pis gereksiz yazı

“hayır” diyor… “hayır sırtını dönmek değil aslında zor olan, zor olan o anda ağzıma yayılan kan tadı”

söyleyeceğim tüm kelimeler, teselli için kenara aldığım tüm notlar, ağzımın içinde biriktirdiğim tüm sesler birden donup kalıyor benimle birlikte karşısında. bön bön bakıyorum, küfrediyorum içimden bana yaptığı bu haksızlığa. diyecek laf bulamamanın iğrenç donukluğu içinde bakakalıyorum suratına.

anlamıyorum, zaten hiç anlayamadım ben bu sancıları. "hançerlerin dağladığı", "kurşunların saplandığı", "ciğerlerin paralandığı" ayrılıkları tanımıyorum. ağzıma hiç yayılmadı o kan tadı. bilmiyorum o yüzden.

benim bildiğim ancak keskin ama kısa bir sızıdır. günü gelip de anamdan babamdan ayrıldığımda da, yıllar yıllı evleri, memleketleri, sevgilileri, eşi dostu bırakıp bırakıp yer değiştirdiğimde de hep o sızıyı yaşadım ve hiç sancılanmadım ben. saniyenin onda biri süresince beynimi, kalbimi, tenimi incecik çizen ve sonrasında verdiğim nefesle birlikte kaybolan sızılarım oldu benim. ama hiçbir zaman sancılanmadım, o nedenle de bilemedim…

sahiplenmedim kimseyi, hiçbir yeri. memleket bilmedim, sevgili edinmedim, anama babama ölümsüzlük yakıştırmadım. geleni kabul ederken gideceği günü hep aklımda tuttum. gidenin ise ardından el salladım yoluma baktım. ne “gel” dedim ne de “git”.



insanlarla hep yan yana yürüdüm, hiç iç içe olmadım. evlere eşya koyduysam da duvarları boyama gereği görmedim. en büyük silahım sahiplenmemek oldu yıllar boyu, hiç sahiplenilmedim.

ve ben o kan tadını ağzımda hiç hissetmedim, biraz eksik kaldım.

bu misafirlikten sanki biraz yoruldum.



“çağrışımlar – 170610ist”

13 Haziran 2010 Pazar

çok şımarık ve bir o kadar kişisel yazı yazmak da var becerilerim arasında :)

insan kendi şansını kendi yaratır derler...

haklılar!!

şanslı bir insanım : etrafım hep güzel insanlarla dolu...

efenim, malumunuz olabileceği üzere, JCW kişisi dün itibariyle artık anlı ve şanlı 33 yaşında (yazı ile, otuz üç). bu seksi telaffuzlu yaşımda (şimdi herkes bir duruyor ve OTUZÜÇ diyor, herkes bu seksapel hissini yaşasın isterim) resmen bir "kutlu doğum haftası" tadını yaşattı bana sevdiklerim, ve hala da yaşatmaktalar! beni günlerdir gezdiren tozduran güldüren şımartan utandıran sevindiren ve önümüzdeki hafta boyunca da etkinliklerini sürdürecek olan tüm güzel insanlarıma teşekkür ediyorum. iyi ki varsınız lan! hepiniz valla... (şimdi, bunu patronumun da okuma ihtimali çok yüksek, zira kendisi de bu güzel insanlar içerisinde ve beni cuma akşamı süper bir yemek ve north shields eğlencesi ile pek sevindirdi... eğer okuyorsa : sevgili patronum, ben şimdi orada "lan" dedim ama size demedim vallahi billahi, şımarıkım ya bu aralar, oluyor böyle hatalar arasıra ehi)

mutluyum. içim böööyle hophophop kabarıyor - saadet hıçkırıkları bunlar! (asla çok fazla yiyip içmekten değil yani :P)

her şey bir hafta önce, tam da şurada yazdığım voltran buluşması ile başladı ve leeeeet the games begin diyerek şenliği başlattık... ne güzel kadınlarsınız siz yahu, bir kez daha yazıyorum buraya!

üstelik JoA'kom bidenem bana özel blog yazısı da etmiş, dün gördüm gözlerim yaşardı allah seni tam da şu anda gönlümden geçirdiğim gibi yapsın e mi dost kişisi? ruhumun güzel kızkardeşi...

sonra mis gibi bir hafta geçirdim, herkes bana gülümsedi, herkes beni sevdi, herkes beni şımarttı... cuma günü haftasonu şenliklerini çok sevgili şirketimin çok sevdiğim patronu ve iki güzel iş arkadaşımla güzel bir rakı & balık sofrası ve akabinde pasta & mum + bira neşesiyle başlattık... şanslıyım, biliyorum :)

doğumgünümün esas gününde - ki güzel annem beni bundan 33 gün önce "başına geleceklerden (ki bu ben oluyorum) habersiz bir şekilde" doğururken çok güzel bir gün seçmiş demeliyim - ailemin el bebek gül bebeği oldum, yediğim önümde, yemediğim ardımda, hediyeler sağdan soldan yağmakta, annem, kardeşim, sedef'imizle birlikte harika bir gün geçirdim. evet... şanslıyım! seviyorum çok!


kişiliğimi çok da bastırmadan beni yetiştirebilen, dikenlerimi de özenle koruyan ve bu arada "kendisi annem olduğu için beni çok sevdiği halde başka insanların beni neden sevdiğini zaman zaman anlayamadığını" açık yüreklilikle söyleyebilen bir annem var... bir insan daha ne ister!? :P

veeeeee... doğumgünüsümün akşamında güzel insan, "gerçek kardeşim olsa o kadar olurdu yaaaav" dediğim en süperimnohutum ve güzel insan gelinim minikimsuyum ile birlikte kendimizi maçka'da küçükçiftlik park'ta the lord of the dance'te bulduk, izledik, eğlendik, eleştirdik, güldük, çok güzel oldu - aylavyuverimaç tinli kabilesi! :)  -- bu lord of the dance'le ilgili bilahere yazacağım o nedenle detaya girmiyorum :P

pazar'ımın keyfi ise çok sevgili dostum sevgili çdm'im canım cicimle yapılan mis gibi bir kahvaltı ve devamında moda çaybahçesinde kahve keyfi ve sonrasında ise (moda'ya gidip uğramayanı döverim) ali usta'da dondurma partisi ile tavan yaptı! kitapçı da gezdik, bol kahkaha da attık, geçmişi de andık, geleceğe de baktık, çevremizi de çekiştirdik - harika bir "kız günü" oldu bizim yapabileceğimiz kadar artık :)

"e daha ne olsun kızım yahu sultan olsan bu kadar kutlanmaz bu doğumgünü" diyecekler sussun çünkü devamı var... hafta içinde güzel insan sevgili nazlımla bir akşamyemeğim ve sonrasında haftasonunda kankardeSH kişisi canımın içi cipher'im nif'imle bomba bir final olacak...

eh, ben kendime gelene kadar bir sonraki doğumgünü de gelecek sanırsam : bu kadar şımartılan her yıl bekler böylesini, benden söylemesi!!!


son söz : nazar değdirmeyin, çarpar böler parçalarım!!! :P

5 Haziran 2010 Cumartesi

eminönü'nün efsanevi esnafı CUMHUR BABA artık benimdir... :)

ÇOK güzel bir gün geçirdim bugün...
günümün detayları bana kalsın, ben şunu yazayım:

uyarı : aklı-5-karış-havada tonlamalıdır, kimse kusura bakmasındır!


kızlar,

manyak mısınız olm!? ne güldük bugün, ne çok konuştuk, ne güzel oldu! ayrı ayrı herbirinizi zaten çok seviyorum, bir araya geldiğiniz zaman ise hidrojen bombası gücünde oluyorsunuz yemin ederim tadından yenmiyor! beni bugün bu kadar sevindirdiniz, utandırdınız, şımarttınız, misli misli sizlere yapılsın da görün gününüzü! akrostişlere boğulun, hediyelerde yüzün he mi?!

teşekkür ederim yav... valla! yaptığım en akıllıca şey internette arkadaş edinmek ve buna şiddetle karşı çıkan bir sürü insana nanik yapmakmış, bu şekilde edindim dostluklarınızı (ki çok kıymetli olduğunu eklememe gerek dahi duymuyorum).

30larımı seviyorum, emin adımlarla ilerliyorum, sizi de yanımda sürüklüyorum, tamam mı?

öptüm gıdılarınızdan ;)


p.s. cumhur babanız da selam edip gözlerinizden öpüyor ve ellerinizden sıkıyor :P

p.s. revisted : "i smoke too much. i drink too much. i have questionable morals. i am everyting ever wanted in a friend." de... sizler farklısınız sanki!! heh, yes you are... bunu bilir, bunu derim.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

ANNE için "gizli" mektup.

belki en sevgi dolu, en duygusal anneler günü yazısı olmayacak bu. ama en içten yazım olacağı bir gerçek. üstelik bu yazıyı anneme okutup okutmamak konusunda da kararsızım, blogumu takip etmiyor oluşu bir nevi özgürlük benim için, ufacık ama kurtarılmış alanım burası benim. bu mektup - şimdilik - burada dursun.

annem,

hayatının son 33 yılının her gününü bizleri düşünerek, bizler için bir şeyler yaparak, ya bizler için endişelenerek ya da bir şeyleri toparlamaya çalışarak geçirdiğini biliyorum. her zaman çok iyi anlaştığımız söylenemez elbet...

çocukluğumda ya da ilk gençliğimde debelendiğimiz kadar çok debelenmiyoruz artık belki son zamanlarda (eh, tabii artık eskisi kadar asi değilim, kendime bir şeyler katabilmek adına içimden birçok şeyi atmak zorunda kaldım) ancak daha farklı çekişmeler ve daha farklı sıkıntılar yaşıyoruz ara ara... zor tabii, yetişkin iki kadının aynı evde bir arada yaşaması ve ortak bir düzen oluşturmaya çalışması. ama idare ediyoruz gene de, değil mi? üstelik akranımız birçok anne-kız ikilisinden daha iyi durumdayız :)

pek "diğer" anneler gibi olmadın sen, yapın müsaade etmedi biliyorum. hep bildik senin orada olacağını ve bizi her şeyin üzerinde tuttuğunu ama yavrusunu şahin gören kuzgun değildin, hiç olmadın. bu saatten sonra da olacak değilsin. herkes çocuğunun ayıbını kapatıp güçlü yönlerini parlatıp olmayan özellikleriyle övünürken, sen bizim başarılarımızı hep zaten olması gereken olarak gördüğün için tökezlediğimiz zamanların üstüne gittin ve hep onları soktun gözümüze. bunu en iyi niyetle, bizleri daha ileri götürmek için, daha sana benzer olalım diye, daha "doğru" insanlar olalım diye yaptın, biliyorum. ama çok yoruldun, bir o kadar da yordun. çok kızdım sana zaman zaman. ama şimdi, anlıyorum ben seni. her zaman katılmıyorum belki, ama anlıyorum.



çok emin değilim ne kadar sevildiğini bilip bilmediğin konusunda... çok istediğin gibi evlatlar olamadık belki senin için, ama seni çok sevdiğimizden kuşkun olmasın isterdim bu anneler gününde. hediye ya da yemek ya da çiçek günü olduğu için değil, sen olduğun için, sadece anne olduğun için değil, bir insan ve bir kadın olduğun için.

evet, sana "en kıymetlimizsin" derken laf olsun diye demedik biz bunu. öylesin.

derler ki, "bir insan kaç yaşında olursa olsun annesi hayatta olduğu sürece çocuktur ve ancak onu kaybettiğinde gerçekten büyür - büyümek zorunda kalır çünkü artık birisinin evladı değildir bu dünyada".

daha çok uzun yıllar "çocuk" olmayı, senin evladın kalmayı umuyorum.