"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
9 Aralık 2010 Perşembe
tiksinmek üzerine...
dün bu "karikatür"ü gördüğümden bu yana düşünüyorum. birkaç cümlem var sonunda kullanabileceğim:
kimse bana bu canlı formlarının da insan olduğunu anlatmaya çalışmasın, inandıramazlar. din demek anlayış demektir, tekamül demektir, daha iyi olmak için uğraşmak demektir. ya da benim anlayışımdaki din öyle. bunca dinsizliğimde ben hepinizden daha insanım bu durumda. yok olun bir zahmet. dünya üzerinde kapladığınız yer bile fazla.
desem de... ben sizin gibi acımasız ve kötü kalpli / fena düşünceli olamıyorum. vicdanım var çünkü. kendi içinizde kalın yeter. çekilin gidin bir zahmet. tiksindiriyorsunuz.
ff'de yazmışlar, aklıma gelmemişti ilk gördüğümde, çok doğru gerçekten de... şu aşağıdakini yapabilen ahlaksızlardan başka ne beklenir ki?
insan değilsiniz.
hayvan bile değilsiniz.
çünkü niyetiniz pis ve kötü.
arşiv niyetine, e.temekuran'ın iki yazısının da bu köşede bulunması, henüz okumamış olan varsa belki faydalı olur (okur yorumlarına da bakarsanız tiksinecek çok insanımız olduğunu ayrıca göreceksiniz) :
http://www.haberturk.com/yazarlar/579223-sizin-istikrariniz-onun-bebegi (08.12.2010)
http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?newscode=115853&cat=25 (09.12.2010)
(ve bu arada, karikatür demişken, şurada da mizah dergilerimizin konuyu nasıl işlediğini görebilir / hatırlayabilirsiniz).
insansınız ve şunu kaldırabiliyor yüreğiniz:
eyvallah...!!
5 Aralık 2010 Pazar
this charming MİM!
mimlerle aram pek hoş değil, sıklıkla unutuyorum mimlendiğimi. sonra, en alakasız zamanda, aklıma geliveriyor "amanın falanca beni mimlemişti ben de unuttum!" diye, sonra gene unutuyorum, sonra gene aklıma geliyor ve sonunda bırakıyorum peşini gidiyor... o nedenle, beni mimleyen herkese peşin özürler, mimsel bir insan olmadığım çok açık. yine de, geçtiğimiz haftalardan birinde pisicimin kucağıma attığı şu mim (artık eski haber oldu ya bu mim, olsun, maratonu başlangıçtan 1 hafta sonra sonuncu bitiren azimli koşucuyum ben) pek hoşuma gitti, aklıma gelmişken hemen yapayım şimdi.
"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin."
(sıkıyönetim kurallarına benzer bir "ilk 6 maddesi değiştirilemez" anayasa vardı mimin sonunda ama kusura bakmasın kimse, ben o kadar büyütemeyeceğim işi)
kankardeşimden ödünç aldığım, aylardır okunmayı bekleyen ve daha geçen hafta okumayı bitirdiğim (başlangıçta, tarzımın çok dışında olması nedeniyle, çok yadırgadığım ama sonrasında bayıldığım) bir marian keyes kitabı : this charming man. kankardeş kişisinin beni tanıyor olduğunu unutarak nasıl sorgulamıştım ki "ne lan bu kitap böyle ben bu tarz romans, aşk, moda kitabı okur muyum ki!? diye... ama sonrasında, tam da ihtiyacım olduğunu gördüm, rahat okudum, kafamı dağıttı yoğunluk içerisinde. buradan kendisine teşekkürü borç bilir, öpücükler yollarım!
gelelim 55.sayfadaki son paragrafa:
"Made self walk into town. Could have driven, but only five minute's walk. Shameful to drive. Also remember what shrink used to say after Mum died. Best way to keep depression at bay is to get out and about and take short walk. Quite funny really when you think about it. Because when you're depressed, the last thing you want to do is get out and about and take short walk. Tablets far better."
sakıncası olmayacaksa, ben kimseyi mimlemeyeyim, isteyen alır yapar diyeyim, olmaz mı? :)
not : abi o kadar entelektüel kişiliğim, bir ton ağır kitap arasından rafa elimi atınca gelen kitap nasıl çıktı iyi mi! gitti repütasyon :P
"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin."
(sıkıyönetim kurallarına benzer bir "ilk 6 maddesi değiştirilemez" anayasa vardı mimin sonunda ama kusura bakmasın kimse, ben o kadar büyütemeyeceğim işi)
kankardeşimden ödünç aldığım, aylardır okunmayı bekleyen ve daha geçen hafta okumayı bitirdiğim (başlangıçta, tarzımın çok dışında olması nedeniyle, çok yadırgadığım ama sonrasında bayıldığım) bir marian keyes kitabı : this charming man. kankardeş kişisinin beni tanıyor olduğunu unutarak nasıl sorgulamıştım ki "ne lan bu kitap böyle ben bu tarz romans, aşk, moda kitabı okur muyum ki!? diye... ama sonrasında, tam da ihtiyacım olduğunu gördüm, rahat okudum, kafamı dağıttı yoğunluk içerisinde. buradan kendisine teşekkürü borç bilir, öpücükler yollarım!
gelelim 55.sayfadaki son paragrafa:
"Made self walk into town. Could have driven, but only five minute's walk. Shameful to drive. Also remember what shrink used to say after Mum died. Best way to keep depression at bay is to get out and about and take short walk. Quite funny really when you think about it. Because when you're depressed, the last thing you want to do is get out and about and take short walk. Tablets far better."
sakıncası olmayacaksa, ben kimseyi mimlemeyeyim, isteyen alır yapar diyeyim, olmaz mı? :)
not : abi o kadar entelektüel kişiliğim, bir ton ağır kitap arasından rafa elimi atınca gelen kitap nasıl çıktı iyi mi! gitti repütasyon :P
2 Aralık 2010 Perşembe
halt!!! bleibt stehen.
bir süredir kendimi dalıp gitmiş boş boş otururken ya da bir şey düşündüğümü sanıp da aslında ne düşünsem diye düşünürken yakalıyorum.
saçma mı? belki...
düşünmeye çalıştığım düşüncelerin ve dalıp da boş oturmama sebep duyguların hiçbiri sevimli değil. neyi tutsam elime yapışıyor, yüzüme gözüme bulaşıyor. ağır, ağrılı, neşesiz bir dönemden geçiyorum.
mevsim değişikliğinden mi? değil...
aralık ayını da ocak ayını da sevmem. yıl biter, yıl başlar. anlamsız geliyor sadece. ama bu yeni ya da çok garip bir şey değil benim için zira haziran'dan da çok hoşlandığımı söyleyemem, tam ortasında doğumgünüm var. kutlamaya üşeniyorum her seferinde. yoruluyorum. bayram seyran düğün dernek vb şenliklerde bana biçilen rolü oynamaya çabalasam da en fark edilmeyecek şekilde, her zaman başarılı olamıyorum, özellikle son zamanlarda tahammül sınırım yerlerde.
kıymetlilerimi üzenlerin kafalarını kırmak istiyorum, elim yetişmiyor. yetişmesin de tabii, kıymetlilerimi dünyadan koruyamam ki. istesem de yapamam yani. hem zaten kıymetlilerim kendileri bilir ne yapacaklarını. ama işte ne yapayım, engel olamıyorum kendime, dönüp duruyor beynimde bazen. huyum pis. herkes mutlu olsun istiyorum. ne acayip şey!!! densizlikten başka bir şey değil.
bu noktada kendime biraz tokat atmam iyi gelebilir. ve hatta 40 kere söylediğim zaman gerçek olacak ve kafama belki nihayet dank edecek :
sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin.
anladım mı? galiba...
işe yarayacak mı? hayır...
peki.
belki bu hafta bitince sıyrılırım üzerimdeki şu saçmasapan hallerden.
saçma mı? belki...
düşünmeye çalıştığım düşüncelerin ve dalıp da boş oturmama sebep duyguların hiçbiri sevimli değil. neyi tutsam elime yapışıyor, yüzüme gözüme bulaşıyor. ağır, ağrılı, neşesiz bir dönemden geçiyorum.
mevsim değişikliğinden mi? değil...
aralık ayını da ocak ayını da sevmem. yıl biter, yıl başlar. anlamsız geliyor sadece. ama bu yeni ya da çok garip bir şey değil benim için zira haziran'dan da çok hoşlandığımı söyleyemem, tam ortasında doğumgünüm var. kutlamaya üşeniyorum her seferinde. yoruluyorum. bayram seyran düğün dernek vb şenliklerde bana biçilen rolü oynamaya çabalasam da en fark edilmeyecek şekilde, her zaman başarılı olamıyorum, özellikle son zamanlarda tahammül sınırım yerlerde.
kıymetlilerimi üzenlerin kafalarını kırmak istiyorum, elim yetişmiyor. yetişmesin de tabii, kıymetlilerimi dünyadan koruyamam ki. istesem de yapamam yani. hem zaten kıymetlilerim kendileri bilir ne yapacaklarını. ama işte ne yapayım, engel olamıyorum kendime, dönüp duruyor beynimde bazen. huyum pis. herkes mutlu olsun istiyorum. ne acayip şey!!! densizlikten başka bir şey değil.
bu noktada kendime biraz tokat atmam iyi gelebilir. ve hatta 40 kere söylediğim zaman gerçek olacak ve kafama belki nihayet dank edecek :
sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin.
anladım mı? galiba...
işe yarayacak mı? hayır...
peki.
belki bu hafta bitince sıyrılırım üzerimdeki şu saçmasapan hallerden.
29 Kasım 2010 Pazartesi
bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.
Etiketler:
favoriler,
müzik,
tamamen kişisel,
the cranberries
23 Kasım 2010 Salı
ghostbusterslara gelesin! :)
yolun yarısını geçtik diye oturduk akıllandık olgunlaştık dersen döverim.
ama önce çok öper çok kutlarım.
nice 100 metrelere diyecek olsam da beni kovalamaya kalksan (ki çok saçma bir şey olur bunu demem) 20.metrede ben tıkanır düşerim o da olmaz.
ya ne bileyim ruhumun kardeşi, öyle işte!
(evet evet şarkını çok özenle seçtim!)
15 Kasım 2010 Pazartesi
alegria!!
küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
8 Kasım 2010 Pazartesi
günün matematik sorusu
facebook'a yazdım kesmedi, friendfeed'de sordum yetmedi, buraya da taşıyasım tuttu:
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
25 Ekim 2010 Pazartesi
bir çıkış, iki iniş, üç duruş
kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
22 Ekim 2010 Cuma
var gibiyim ama yok gibiyim, gibi…
tembelim çok. yaklaşık bir aydır uyuyorum, okuyorum, çalışıyorum ve yazmayı planlıyorum. sadece planlıyorum. gördüğüm bir şeyi ya da gittiğim bir yeri ya da okuduğum bir paragrafı hafızamda bulabildiğim minik noktalara kaydedip ilk boş vakitte yazmaya niyetleniyorum ama niyetlenirken dahi o boş vakti bulursam yazmaya üşeneceğimi biliyorum.
örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.
garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.
gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…
projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).
ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.
sadece “böyle”yim.
donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.
belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.
ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.
geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :
“bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)
2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.
ya da, belki de yazmam.
görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...
örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.
garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.
gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…
projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).
ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.
sadece “böyle”yim.
donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.
belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.
ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.
geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :
“bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)
2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.
ya da, belki de yazmam.
görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...
15 Ekim 2010 Cuma
hafta 42'yi de "sağ salim" kapatırken...
malumunuz, hükümetimiz bu hafta da sıkı çalıştı ve birbiri ardına verdikleri olumlu mesaj ve demeçleriyle moralimize moral kattı, bizi kendimize getirdi, hırçınlıklarımızı ve hoşnutsuzluklarımızı bertaraf etti...
ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.
bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:
1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.
2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.
Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.
ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.
bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:
1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.
2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.
Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.
12 Ekim 2010 Salı
the person you have called cannot be reached at the moment
bazen aynada, bazen de en alakasız bir zamanda sadece hisle, kendi yüzümün ifadesinde senin bir fotoğrafını görüyorum.
son zamanlarda sık sık üstelik.
hoşnut değilim bu durumdan.
Görsel : M.C. Escher - Prickly Flower
son zamanlarda sık sık üstelik.
hoşnut değilim bu durumdan.
Görsel : M.C. Escher - Prickly Flower
8 Ekim 2010 Cuma
masamınüstündeki ağaç (mimoza dersen ben de bunu derim)
çok fazla mim yanıtlamadığım için (görüyorum, sonra unutuyorum, tekrar hatırladığımda üzerinden çok zaman geçmiş oluyor ve unutuyorum) istisnai geliyor bu yaptığım bana ama kardeş kişisi kırılamayacağına göre, verilen görevi emir telakki ederek"ten" buraya alıyorum derhal desktop görüntümü az önce itibariyle:
her mim böyle kolay olsa, hemencecik yapılabilse, mimler kraliçesi olurdum diye de not düşüyorum buraya!
masamınüstünü paylaşarak bir mimi zamanında yerine getirmiş olmanın haklı gururuyla yağmura karşı yürüyüşümü başlatıyor, bir ilk daha gerçekleştirerek bu mimi birilerine pas ediyorum ben de : pisikopati de yapsın, yoksa silerim bu post'u :P
her mim böyle kolay olsa, hemencecik yapılabilse, mimler kraliçesi olurdum diye de not düşüyorum buraya!
masamınüstünü paylaşarak bir mimi zamanında yerine getirmiş olmanın haklı gururuyla yağmura karşı yürüyüşümü başlatıyor, bir ilk daha gerçekleştirerek bu mimi birilerine pas ediyorum ben de : pisikopati de yapsın, yoksa silerim bu post'u :P
refuse/resist!
Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.
sonuçta şair ne demiş?
silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy
28 Eylül 2010 Salı
okuyalım -10-
Devrimcilerin yürüdüğü yolun nasıl zor, nasıl yalnız bir yol olduğunu anlayabilmek için çok şey yaşamam ve çok kitap okumam gerekti. Bir yerde, bütün dünyada, bunca milyon insan arasında, birbirlerine tıpatıp benzeyen iki erkek ya da iki kadın bulmanın olanaksız olduğunu okumuştum. Herkes, içinde kendi düşlerini, kendi aşklarını ve kendi "sınırlarını" taşır. İyi ki de öyle oluyor, yoksa hepimiz amiplere dönerdik. Ama tarihi hep dümdüz, hep yatay yazıyorlar. Halklardan, insan yığınlarından bahsediyorlar, ama kimse tek bir insan yaşamının yirmi dört saati içinde kurulup yıkılan koca dünyaları anlamaya kafa yormuyor. Bilgili olabilirler, okuyup yazabilirler ama her insanın tek başına bir dünya, tek başına bir hikaye olduğunu hiç anlayamadılar. İnsanlar yeni baştan insanlıklarını inşa etmeye, yeniden insanca bir uygarlık yaratmaya başladıklarında, tarihi dikey yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Halklarla yığınlardan değil, Pavlos, Rinio, Eleni ya da Stefanos Usta'dan söz etmelidirler. İnsanlar ancak o zaman tarihin ne bedeller ödettiğini, bir olaya katılmanın nelere mal olduğunu, "yüz bin ölü" ya da "bir bodrumda bir insana işkence ediliyor" cümlelerinin ne anlama geldiğini anlayabilecekler. Hapishanelerin, hatalı siyasi kararların ne olduğunu bilecekler.
- hronis missios / iyi ki erken öldün -
19 Eylül 2010 Pazar
taraftarlıktan değil, aktif futbol izleyiciliğinden istifa
fenerbahçe taraftarıyım kendimi bildim bileli. büyüklerden öyle gördüm, sarıyı laciverdi benimsedim. bir futbol teknikeri olmasam da ofsayttan faulden penaltıdan anlar, transferleri genelde eleştirebilecek kadar sağı solu takip ederim. iyi bir taraftarım, aynı zamanda da sağduyuluyum, ömrüm boyu hiçbir konunun fanatiği olmadığım gibi sarının laciverdin tutkunu olmakla birlikte asla fanatiği olmadım.
futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.
tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.
ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:
1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.
2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.
3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.
ve çok daha vahimi :
- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)
- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2
veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.
tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.
hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.
lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...
o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.
futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.
tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.
ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:
1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.
2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.
3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.
ve çok daha vahimi :
- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)
- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2
veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.
tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.
hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.
lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...
o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.
10 Eylül 2010 Cuma
okuyalım -9-
kısacası, ben kedinin modern bir totem olduğunu düşünüyorum. evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.
- muriel barbery / kirpinin zarafeti -
görsel : picasso cat
- muriel barbery / kirpinin zarafeti -
görsel : picasso cat
8 Eylül 2010 Çarşamba
02:30
öfke yönetimi konusunda hiç başarılı olamadım ömrüm boyunca. ya yakıp yıktım kusup saldırdım ya da içime kapanıp sakinleşene ("unutana") kadar surat astım ve "aslında ne yapmalıydım" konulu tezler yazdım kendi kendime.
değişmeyen tek şey, gece olup da yattığım zaman sağdan sola, soldan sağa dönüp durmam ve midemdeki kasılmayı boğazımda bir yanma olarak hissetmem oldu. kalbimin kulaklarımda attığını duyup da uyumaktan vazgeçtiğimde de her seferinde kalkıp önce bir bardak su, sonra da bir sigara içtim.
şimdi olduğu gibi.
saat 02:30 ve ben suyumu da sigaramı da içmiş bir şekilde tekrar yatıp da uyumaya çalışacağım. farklı bir şeyler düşünmeye ve 4 günlük tatilimi kendini bilmez bir takım insanların yaptığı terbiyesizlik nedeniyle zehir etmemeye kararlıyım.
kendi bindiği dalı kesen yurdum insanı konusunda da içimden küfretmeye her daim devam edeceğim.
değişmeyen tek şey, gece olup da yattığım zaman sağdan sola, soldan sağa dönüp durmam ve midemdeki kasılmayı boğazımda bir yanma olarak hissetmem oldu. kalbimin kulaklarımda attığını duyup da uyumaktan vazgeçtiğimde de her seferinde kalkıp önce bir bardak su, sonra da bir sigara içtim.
şimdi olduğu gibi.
saat 02:30 ve ben suyumu da sigaramı da içmiş bir şekilde tekrar yatıp da uyumaya çalışacağım. farklı bir şeyler düşünmeye ve 4 günlük tatilimi kendini bilmez bir takım insanların yaptığı terbiyesizlik nedeniyle zehir etmemeye kararlıyım.
kendi bindiği dalı kesen yurdum insanı konusunda da içimden küfretmeye her daim devam edeceğim.
Hayy’dan Geldim Hu’ya Gitsem?
Blog yazmaya karar vermemin tek sebebi bir çevrimiçi günlük tutmak planımdı… Ürün, film, kitap vs tanıtımı niyetim hiç olmadı, bazen, istisnai durumlarda, içimden geldiyse ve gerçekten etkilendiysem bazen bir iki kelime karalamış olabilirim ama hedef hep kişiseldi.
Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.
Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.
İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.
Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.
Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.
Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.
Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.
Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.
İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.
Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.
Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.
Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.
Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
6 Eylül 2010 Pazartesi
JCW, konser kuşu!
bono'yu hala sevmiyorum yahu... önceden de sevmezdim, hala sevmiyorum. ama U2, ne hikmetse başka benim için. özellikle 80lerin sonları ve 90ların başlarındaki şarkılarının, onları dinlediğim dönemdeki hayat öyküm nedeniyle, bana hissettirdikleri... (evet evet, kız çocukları bazen te böyle duygusal yaklaşabiliyor bazı şeylere).
ve bu nedenle işin politik kısımlarına hiç dalmadan (dalarsam, çıkamam), ileri geri konuşmadan (konuşursam, susamam), sadece bir - iki şey söylemek istiyorum dün geceye dair:
- ah be canımın içi seçom! aklımın bir köşesinde hep seni taşıdım konser boyunca, bir çok şarkıyı söylerken sen de ol, sen de gör, sen de söyle istedim. bu benim duygusal yanım, seni çok özledim benim güzel arkadaşım.
- "hold me, thrill me, kiss me, kill me" ve "desire" demeyen bir U2 yarım bir U2'dur, olmadı.
- bono, hep yavşaktın, hep yavşak kalacaksın (üzgünüm bu bir gerçek).
- egemen bağış, köprü, amnesty international vs bahsine girmiyorum.
ayrıca :
- zülfü livaneli ile kültür şoku yaşadık ehehe, livaneli'nin elini bono'nun omzuna atıp da "yiğidim aslanım burda yatıyor"u stadyuma söyletirken hava atması beni şahsen pek eğlendirdi.
- sevgili arkadaşım GSI ile birlikte bol yemeli, bol gülmeli, birazcık ıslanmalı, sonra aralıklarla hem coşmalı hem kızmalı güzel bir geceydi, kendisini de buradan öper, çektiği fotoları (benimkiler evde!) ondan izin almadan şuraya koymamdan ötürü bana kızmayacağı için teşekkür ederim. :)
son olarak :
"aman kendi araçlarınızla gelmeyin toplu taşıma kullanın" diyen dingiller! yenibosna'dan 15 dk değil mi olimpiyat stadı? o zaman neden toplu taşımayı seçen herkes ağlıyordu orada "ne otobüs var ne minibüs, bulduklarımız da abuk sabuk yerlerde indiriyorlar insanı" diye? hem ayrıca hangi üstün zekanın eseri o stada giren çıkan yollar? sen 9 şeridi tek şeride düşürmeye kalkarsan bir 3 km yol sonunda, o 3 km 2,5 saat sürüyor, haberin var mı?? stad otoparkından çevre yoluna ulaşım 2,5 saat, o noktadan sonrasında anadolu yakasındaki evime ulaşımım 15 dk... sizlere söyleyecek lafım bile yok, hata sizde değil, vatandaşta!!!
ve bu nedenle işin politik kısımlarına hiç dalmadan (dalarsam, çıkamam), ileri geri konuşmadan (konuşursam, susamam), sadece bir - iki şey söylemek istiyorum dün geceye dair:
- ah be canımın içi seçom! aklımın bir köşesinde hep seni taşıdım konser boyunca, bir çok şarkıyı söylerken sen de ol, sen de gör, sen de söyle istedim. bu benim duygusal yanım, seni çok özledim benim güzel arkadaşım.
- "hold me, thrill me, kiss me, kill me" ve "desire" demeyen bir U2 yarım bir U2'dur, olmadı.
- bono, hep yavşaktın, hep yavşak kalacaksın (üzgünüm bu bir gerçek).
- egemen bağış, köprü, amnesty international vs bahsine girmiyorum.
ayrıca :
- zülfü livaneli ile kültür şoku yaşadık ehehe, livaneli'nin elini bono'nun omzuna atıp da "yiğidim aslanım burda yatıyor"u stadyuma söyletirken hava atması beni şahsen pek eğlendirdi.
- sevgili arkadaşım GSI ile birlikte bol yemeli, bol gülmeli, birazcık ıslanmalı, sonra aralıklarla hem coşmalı hem kızmalı güzel bir geceydi, kendisini de buradan öper, çektiği fotoları (benimkiler evde!) ondan izin almadan şuraya koymamdan ötürü bana kızmayacağı için teşekkür ederim. :)
son olarak :
"aman kendi araçlarınızla gelmeyin toplu taşıma kullanın" diyen dingiller! yenibosna'dan 15 dk değil mi olimpiyat stadı? o zaman neden toplu taşımayı seçen herkes ağlıyordu orada "ne otobüs var ne minibüs, bulduklarımız da abuk sabuk yerlerde indiriyorlar insanı" diye? hem ayrıca hangi üstün zekanın eseri o stada giren çıkan yollar? sen 9 şeridi tek şeride düşürmeye kalkarsan bir 3 km yol sonunda, o 3 km 2,5 saat sürüyor, haberin var mı?? stad otoparkından çevre yoluna ulaşım 2,5 saat, o noktadan sonrasında anadolu yakasındaki evime ulaşımım 15 dk... sizlere söyleyecek lafım bile yok, hata sizde değil, vatandaşta!!!
5 Eylül 2010 Pazar
"muhteşem" örgütlenme...
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekan. Türk basınına göre 11, Yunan kaynaklarına göre 15 ölü. Resmen 30, gayriresmi olarak 300 yaralı.
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı". (Sabri Yirmibeşoğlu)
görseller: genel, internet
rakamlar : vikipedi
sin palabras
anlamsız gelen birçok sözün ortasında yalnız kalmak istediğim her an olduğu gibi şimdi de çektim örtüyü kafama, tek bir şarkıyı kulaklarımda döndüre döndüre boşluklardan boşluk beğenmeye çalışıyorum kendime.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
4 Eylül 2010 Cumartesi
ben bugün...
10 yıl kadar bir aradan sonra bir kez daha.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
2 Eylül 2010 Perşembe
itiraf!!
okumaya meraklı olduğum, işten ve uyumaktan kalan vakitlerimde eğer evdeysem genelde elimde bir kitap olduğu, televizyona - özellikle de dizilere ve yarışma programlarına - burun büktüğüm çevrem tarafından iyi bilinen bir özelliğimdir. "boşa vakit harcamayın ya açın bir kitap okuyun" diye söylendiğim sık duyulur. büyük konuşma huyum da ayrı bir sevimli alışkanlığımdır.
ve ben, son bir hafta içeirisinde, tükürdüğümü yaladım okur!
her şey uyumsuz şahsın (acıması gerektiğini fark etmeyip beni çatır çatır harcayacağını tahmin dahi edemeyerek :P) elime adları dahi falso iki kitap tutuşturmasıyla başladı: "suçlu zevkler" ve "gülen ceset". anita blake vampir avcısı serisinin (ki 19 - yazıyla ondokuz - kitaptan oluşan bir seri imiş bu meğer) ilk iki kitabı olan bu iki edebi değeri yüksek eser kafamı dağıtmaya ihtiyacım olan bir ara ilaç gibi geldi. kan - vahşet - dehşet - çekişmeler - yakışıklı bir vampir - çekici bir avcı - romantik ve iyiliksever bir kurtadam - aşk - seks - güç kavgası derken olaylar zincirine kaptırdım kendimi gittim.
bağımlılık gibi bir şey oldu anita ve avanesi bir kaç gün içinde ve takip eden 4 kitabı da kaptığım gibi sahibinden, bir hafta içinde çatır çatır okudum.
şu noktada, dizilere kendini verip de boş vakit geçirdiği için eleştirdiğim herkesten ciddi ciddi özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. ben de benzer bir hortuma kapıldım gittim ve şaştım kaldım. kafam dağıldı, dinlendim, hüzünlendim, heyecanlandım, sinirlendim bu son derece "pulp" serinin benimle alakasız karakterleri sayesinde.
bu noktadan sonrası hafif çapta spoiler içerir seriyi okumayı düşünebilecekler için:
6.kitap bitmişken, ve aslında daha 13 kitap daha varken seride okunacak, biraz ara veriyorum okumaya çünkü:
1 - kitaplar bende değil, beklemem ve zaten kitap kulubü kitabımızı okumam lazım :)
2 - richard'ın kalbi kırılmış, anita her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, jean claude ise bir vampirden beklenmeyecek kadar yumuşamış... ne yapayım ben böyle macerayı! zaten dayanamayıp (yukarıda da verdiğim bağlantıdaki) wikipedia'dan sonraki kitaplarda neler olacağını da okuyarak hayalkırıklığına uğradım. ha...devamını okuyacak mıyım? evet. ama sanırsam asla ilk 6 kitaptan aldığım tadı alamayacağım ("sorun sende değil bende").
3 - içimdeki psikopat romantik ortaya çıktı en beklenmedik şekilde, korktum kaçtım!
4 - çok bozuldum ülen! gerçek hayat gibi, gene kısacık bir sürede tüm romantizm tükendi ve her şey bedenin arzuları ve saçma sapan kıskançlıklara döndü.
artık sen de herkes gibisin anita blake, duydun mu beni?
peki ülkeyi ilgilendiren bunca olayın olduğu zamanda ben bunu neden yazdım, komik miyim? yok yahu, sadece insanım, dedikodu yapmak ve sersem sersem sırıtmak istiyorum bazen - stresten kaçmak lazım ve her kitap illa ki edebi olmak zorunda değil. :)
ve ben, son bir hafta içeirisinde, tükürdüğümü yaladım okur!
her şey uyumsuz şahsın (acıması gerektiğini fark etmeyip beni çatır çatır harcayacağını tahmin dahi edemeyerek :P) elime adları dahi falso iki kitap tutuşturmasıyla başladı: "suçlu zevkler" ve "gülen ceset". anita blake vampir avcısı serisinin (ki 19 - yazıyla ondokuz - kitaptan oluşan bir seri imiş bu meğer) ilk iki kitabı olan bu iki edebi değeri yüksek eser kafamı dağıtmaya ihtiyacım olan bir ara ilaç gibi geldi. kan - vahşet - dehşet - çekişmeler - yakışıklı bir vampir - çekici bir avcı - romantik ve iyiliksever bir kurtadam - aşk - seks - güç kavgası derken olaylar zincirine kaptırdım kendimi gittim.
bağımlılık gibi bir şey oldu anita ve avanesi bir kaç gün içinde ve takip eden 4 kitabı da kaptığım gibi sahibinden, bir hafta içinde çatır çatır okudum.
şu noktada, dizilere kendini verip de boş vakit geçirdiği için eleştirdiğim herkesten ciddi ciddi özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. ben de benzer bir hortuma kapıldım gittim ve şaştım kaldım. kafam dağıldı, dinlendim, hüzünlendim, heyecanlandım, sinirlendim bu son derece "pulp" serinin benimle alakasız karakterleri sayesinde.
bu noktadan sonrası hafif çapta spoiler içerir seriyi okumayı düşünebilecekler için:
6.kitap bitmişken, ve aslında daha 13 kitap daha varken seride okunacak, biraz ara veriyorum okumaya çünkü:
1 - kitaplar bende değil, beklemem ve zaten kitap kulubü kitabımızı okumam lazım :)
2 - richard'ın kalbi kırılmış, anita her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, jean claude ise bir vampirden beklenmeyecek kadar yumuşamış... ne yapayım ben böyle macerayı! zaten dayanamayıp (yukarıda da verdiğim bağlantıdaki) wikipedia'dan sonraki kitaplarda neler olacağını da okuyarak hayalkırıklığına uğradım. ha...devamını okuyacak mıyım? evet. ama sanırsam asla ilk 6 kitaptan aldığım tadı alamayacağım ("sorun sende değil bende").
3 - içimdeki psikopat romantik ortaya çıktı en beklenmedik şekilde, korktum kaçtım!
4 - çok bozuldum ülen! gerçek hayat gibi, gene kısacık bir sürede tüm romantizm tükendi ve her şey bedenin arzuları ve saçma sapan kıskançlıklara döndü.
artık sen de herkes gibisin anita blake, duydun mu beni?
peki ülkeyi ilgilendiren bunca olayın olduğu zamanda ben bunu neden yazdım, komik miyim? yok yahu, sadece insanım, dedikodu yapmak ve sersem sersem sırıtmak istiyorum bazen - stresten kaçmak lazım ve her kitap illa ki edebi olmak zorunda değil. :)
29 Ağustos 2010 Pazar
bizim şampiyona...
sevgili arkadaşımın gidemiyor olmasından ötürü verdiği biletlerle topladım eşi dostu, çok neşeli mikro bir ekiple abdi ipekçi arena'nın yoluna düştük, 2010 fiba dünya basketbol şampiyonası b grubu'nun ilk gün maçlarını izlemeye... öncelikle, kendisine buradan kendim ve +3'üm adına pek teşekkür ederim :)
dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:
1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)
2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).
3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.
4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).
5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?
maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).
yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.
dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:
1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)
2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).
3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.
4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).
5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?
maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).
yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.
27 Ağustos 2010 Cuma
izmir marşıyla gelip mehter marşıyla gitmek...
referandumla ilgili tartışmalardan kaçınmamın bir sebebi vardı başından beri... ancak en sonunda ben de dayanamadım, ben de arkadaşlarımla kendi aramızda yapılan tartışmalarda fikrimi söylemeye başladım, dinledim, anlamaya çalıştım, bazen anlayamadım, sordum, okudum vs...
sosyal medyada (benim için bu facebook ve friendfeed'den oluşuyor, diğer sitelerde pek aktif olduğum söylenemez) insanları takip ettim, okudum, gene anlamaya çalıştım, sıklıkla anlayamadım, bazılarını da anlayamamış olmayı diledim, şaşırdım vs...
evet ya da hayır oyunun peşine düşen siyasilerin referandumun içeriğini ve bu ülke insanının neyi oyladığını anlatmak için kullanması gereken kaynaklarını saçmasapan harcadığını ve sanki bir genel seçim varmışçasına vaatlerin havalarda uçuştuğunu gördüğümde içim bulandı. kızgın ve hatta bezginim, bu ülkenin aptal yerine konmaya alıştırılmış insanının içi sömürülerek boşaltılmış demokrasi, özgürlük, saygı, hak, hukuk vb kavramlarla hala kandırılıyor olması hakkında da hiçbir şey demek istemiyorum.
ve sadece iki şey koyuyorum buraya benim bu referandumdaki duruş noktamı belirleyecek:
1 - türk seçmen tabanı:
2 - son zamanlarda okuduğum ve hemen her noktasına katıldığım, benden daha iyi ifade edilebilmiş bir yorum yazısı:
http://pisikopati.blogspot.com/2010/08/deli-peluze-siyaset-ozel-ve-son.html
sosyal medyada (benim için bu facebook ve friendfeed'den oluşuyor, diğer sitelerde pek aktif olduğum söylenemez) insanları takip ettim, okudum, gene anlamaya çalıştım, sıklıkla anlayamadım, bazılarını da anlayamamış olmayı diledim, şaşırdım vs...
evet ya da hayır oyunun peşine düşen siyasilerin referandumun içeriğini ve bu ülke insanının neyi oyladığını anlatmak için kullanması gereken kaynaklarını saçmasapan harcadığını ve sanki bir genel seçim varmışçasına vaatlerin havalarda uçuştuğunu gördüğümde içim bulandı. kızgın ve hatta bezginim, bu ülkenin aptal yerine konmaya alıştırılmış insanının içi sömürülerek boşaltılmış demokrasi, özgürlük, saygı, hak, hukuk vb kavramlarla hala kandırılıyor olması hakkında da hiçbir şey demek istemiyorum.
ve sadece iki şey koyuyorum buraya benim bu referandumdaki duruş noktamı belirleyecek:
1 - türk seçmen tabanı:
2 - son zamanlarda okuduğum ve hemen her noktasına katıldığım, benden daha iyi ifade edilebilmiş bir yorum yazısı:
http://pisikopati.blogspot.com/2010/08/deli-peluze-siyaset-ozel-ve-son.html
24 Ağustos 2010 Salı
can yayınları hala can yayınları mı?
bir haftadan beridir bu konu hakkında yazacağım aslında ama öncelikle sorunun çözülmesini bekledim ki nasıl çözüldüğünü de yazabileyim. bugün "çözüldü" (güya!!) ve işte buyurun yazımız:
bundan yaklaşık bir ay kadar önce idefix'ten kitap alışverişi yaptım (tam olarak süresini hatırlamamakla birlikte nereden baksanız 1,5 - 2 yıldır kitap alışverişimi idefix'ten yapıyorum), ve illederoman ayın kitabı ile birlikte 3-4 kitap daha satın aldım. kitaplar geldi, paketi açtım, kitaplara bakıyorum ama bir gariplik var... öyle ki, duymadığım yayınevlerinin kitapları gıcır gıcırken, can yayınları'ndan çıkan çöplüğün generali son dönemde gördüğüm en kalitesiz kapağa, en acıklı baskıya, en zavallı sayfalara sahipti. üstelik de (bence) az buz para da değil, sonuçta 16,50 TL para ödeyip de (bu arada şimdi link vermek için can yayınları'nın sayfasına girince kitabın fiyatının web'de 12,38 TL olduğunu gördüm - idefix, kazıkladın mı beni?!) böyle bir kalitesiz baskıyla karşılaşınca haliyle şüphelendim ama korsan kitap göndermeyi ne idefix'e (sonuçta fatura kesiyorlar) ne de can yayınları'na yakıştırabildim ve kaderime küsüp türlü dizgi hatalarına küfür ede ede okudum geçtim ve sonunda kitaptan da can yayınları'ndan da okumaktan da bezdim.
- arada kitap kulübündeki arkadaşlarıma dert yanıp durdum imlanın ne kadar fena olduğundan, bana saplantılı manyak muamelesi yaptılar, bunu da söylemek lazım -
toplantı günü geldi, yolda giderken serviste olan ve benimle toplantıya gelen arkadaşıma da dert yanmaya başladım ve gayet masum masum "yok yahu bazı hatalar var evet ama benim çok dikkatimi çekmedi" yanıtını alıp da kızcağızın kitabına el koyuverince gördüm ki aynı tarihli aynı baskı olmasına rağmen kapağından baskısına elimdeki farklı bir kopya...
evet okur!! CAN YAYINLARI bana IDEFIX üzerinden KORSAN kitap satmış oldu!!! (burada nefes molası veriyoruz...)
şu anda ve şurada anlatamayacağım kadar çok kızdım, şaşırdım, kendimi aptal gibi hissettim vs vs vs... ömrüm boyunca bir kere bilinçli olarak korsan kitap almışlığım var, itiraf ediyorum. liseye gidiyordum ve almayı çok istediğim fakat paramın yetmediği bir kitap vardı ve bakırköy'de bir tezgahtan alıvermiştim. ve o zaman korsan - bandrol - telif hakkında çok kafa yormamakla birlikte yine de vicdanım çok rahatsız olmuştu. sonrasında hep uzak durdum, 2 liraya başkasının emeğinden ve kendi okuma keyfimden çalmaktansa parasını verip aslını almayı hep tercih ettim. ve bu şekilde keriz yerine konunca haliyle pek bozuldum.
ertesi gün iki şey yaptım... önce idefix'e, sonra can yayınları'na durumu anlatan ve açıklama isteyen birer e-posta gönderdikten sonra friendfeed'de konuyu tartışmaya açtım (tıklayın, okuyun). ve öğrendim ki bu pek de bilinen bir şeymiş şu yayınevlerinin kendi korsanlarını basmaları ve satmaları, sağır sultan duymuşmuş da bir tek benim haberim yokmuş!!
verdiğim friendfeed link'inde ara ara (yanıt aldıkça) gelen yanıtları kopyalayarak paylaştım ancak link'i takip etmeye üşenenler ya da okumakla ilgilenmeyenler için e-posta maratonu aşağıdadır:
idefix'e benim yazım:
27.07.2010 tarih ve 216593 numarali faturanizla tarafima gonderdiginiz, AOU1000074 numarali siparisimin icerisinde bulunan "Coplugun Generali" isimli kitap (316458) cok buyuk ihtimalle korsan yayindir. Ayni baskiya sahip arkadaslarimla karsilastirdigimda farklar bariz bir sekilde gorunmektedir. Konu ile ilgili ivedilikle benimle temasa gecmenizi ve bu durumun duzeltilmesini istiyorum. Saygilarimla,
idefix'ten bana yanıt:
Aslı Hanım merhaba,
Sipariş ettiğiniz kitaplar, direkt olarak yayınevlerinden temin edilmektedir. Korsan yayın gönderimi mümkün değildir. Dilerseniz kitabı bize geri gönderebilirsiniz. İade ve reklamasyon bilgilerimiz, faturanızın arkasında bulunmaktadır. Bilgilerinize sunar, idefix'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (imza : idefix Müşteri Hizmetleri)
can yayınları ile yazışmamdaki yanıtları:
yanıt 1 :
Merhaba Aslı hanım
Kitabın künyesinde bulunan adrese kitabı kargo ile yollayınız. Biz gerekli incelemeyi yapıp size dönüş yapalım. İyi günler. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
kitabı gönderdikten sonra - sorum üzerine - yanıt 2 :
Merhaba Aslı hanım,
Kitap elimize ulaştı, kitapla ilgili endişelerinizi anlıyoruz fakat ideefixe firmasının, kesinlikle korsan kitap konusunda çok duyarlı olduğunu bilmekteyiz. Ve özellikle bu konuda duyarlı firmalarla birebir çalışma yapıyoruz. Kitapla ilgili sorunun İdeefixe'le alakalı bir olduğunu düşünmüyoruz. Size en kısa zamanda yeni kitabınızı kargo ile ulaştıracağız. Bilginize. İyi çalışmalar. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
biraz daha üstlerine gittikten ve sorunun detayını öğrenmek isteyince - yanıt 3 :
Merhaba Aslı Hanım.
Değiştireceğimiz ürünün korsan baskı olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir.
Sorun şu, biz göndermedik, fakat size korsan ürün geldiyse bu durumdan ideefixe firmasını sorumlu tutmamanızı rica ediyoruz, çünkü çalışanlarından birisinden kaynaklanmış olabilir.. Yaklaşık 10 yıldır çok iyi ilişkiler içerisinde çalıştığımız bir firma, böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, mağdur olan taraf olmamıza rağmen, firmaya bakışınızı değiştirmemeniz adına biz bu güvenceyi veriyoruz. Saygılar. (imza : CAN Yayınları Satış Pazarlama - Müdür Yardımcısı)
---
şimdiiii...
ben idefix'in sorumlu olmadığı konusunda ikna oldum. can yayınları'nın mağduriyeti (!!) beni çok üzdü tabii... okur olarak ben tabii ki mağdur değilim, mağdur olan can. ve neyin güvencesini verdiklerini de hala düşünüyorum.
sonuç: bugün bana yeni (orijinal) kitabım geldi. kargo ile, paketi açınca kucağınıza kuru kuru kitap düşüyor, ne bir özür notu, ne başka bir yazı... pişkinlik diyerek geçtim şimdilik ve yeni projemi başlattım. yazarlara yazacağım, sonuçta gasp olunan onların telif hakları, değil mi? bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilemiyorum elbet ancak yazarlar haklarını korurlarsa yayınevleri de uygun davranmak zorunda kalır (diyeceğim ama çok nahif olacak biliyorum, sağlam bir çark dönüyor orada, yine de deneyeceğiz artık...)
yazı link kaynıyor, oradan buradan linkleri takip etmeye üşenmezseniz bana da ne düşündüğünüzü yazıverin aşağıya hele :)
sonradan eklenen not (kasım 2010) : sn. can öz'den çok nazik bir yanıt aldım kısa süre önce. bilerek ve isteyerek böyle bir şeyin, hele ki yayınevi yönetimi kanalıyla, yapıl(a)mayacağını ifade etmiş ve mağduriyetim için özür dilemiş. ne kadar ikna olup olmadığımı kendisine zaten bildirdim ancak burada bu bilgi de olmalı diye düşündüm.
bundan yaklaşık bir ay kadar önce idefix'ten kitap alışverişi yaptım (tam olarak süresini hatırlamamakla birlikte nereden baksanız 1,5 - 2 yıldır kitap alışverişimi idefix'ten yapıyorum), ve illederoman ayın kitabı ile birlikte 3-4 kitap daha satın aldım. kitaplar geldi, paketi açtım, kitaplara bakıyorum ama bir gariplik var... öyle ki, duymadığım yayınevlerinin kitapları gıcır gıcırken, can yayınları'ndan çıkan çöplüğün generali son dönemde gördüğüm en kalitesiz kapağa, en acıklı baskıya, en zavallı sayfalara sahipti. üstelik de (bence) az buz para da değil, sonuçta 16,50 TL para ödeyip de (bu arada şimdi link vermek için can yayınları'nın sayfasına girince kitabın fiyatının web'de 12,38 TL olduğunu gördüm - idefix, kazıkladın mı beni?!) böyle bir kalitesiz baskıyla karşılaşınca haliyle şüphelendim ama korsan kitap göndermeyi ne idefix'e (sonuçta fatura kesiyorlar) ne de can yayınları'na yakıştırabildim ve kaderime küsüp türlü dizgi hatalarına küfür ede ede okudum geçtim ve sonunda kitaptan da can yayınları'ndan da okumaktan da bezdim.
- arada kitap kulübündeki arkadaşlarıma dert yanıp durdum imlanın ne kadar fena olduğundan, bana saplantılı manyak muamelesi yaptılar, bunu da söylemek lazım -
toplantı günü geldi, yolda giderken serviste olan ve benimle toplantıya gelen arkadaşıma da dert yanmaya başladım ve gayet masum masum "yok yahu bazı hatalar var evet ama benim çok dikkatimi çekmedi" yanıtını alıp da kızcağızın kitabına el koyuverince gördüm ki aynı tarihli aynı baskı olmasına rağmen kapağından baskısına elimdeki farklı bir kopya...
evet okur!! CAN YAYINLARI bana IDEFIX üzerinden KORSAN kitap satmış oldu!!! (burada nefes molası veriyoruz...)
şu anda ve şurada anlatamayacağım kadar çok kızdım, şaşırdım, kendimi aptal gibi hissettim vs vs vs... ömrüm boyunca bir kere bilinçli olarak korsan kitap almışlığım var, itiraf ediyorum. liseye gidiyordum ve almayı çok istediğim fakat paramın yetmediği bir kitap vardı ve bakırköy'de bir tezgahtan alıvermiştim. ve o zaman korsan - bandrol - telif hakkında çok kafa yormamakla birlikte yine de vicdanım çok rahatsız olmuştu. sonrasında hep uzak durdum, 2 liraya başkasının emeğinden ve kendi okuma keyfimden çalmaktansa parasını verip aslını almayı hep tercih ettim. ve bu şekilde keriz yerine konunca haliyle pek bozuldum.
ertesi gün iki şey yaptım... önce idefix'e, sonra can yayınları'na durumu anlatan ve açıklama isteyen birer e-posta gönderdikten sonra friendfeed'de konuyu tartışmaya açtım (tıklayın, okuyun). ve öğrendim ki bu pek de bilinen bir şeymiş şu yayınevlerinin kendi korsanlarını basmaları ve satmaları, sağır sultan duymuşmuş da bir tek benim haberim yokmuş!!
verdiğim friendfeed link'inde ara ara (yanıt aldıkça) gelen yanıtları kopyalayarak paylaştım ancak link'i takip etmeye üşenenler ya da okumakla ilgilenmeyenler için e-posta maratonu aşağıdadır:
idefix'e benim yazım:
27.07.2010 tarih ve 216593 numarali faturanizla tarafima gonderdiginiz, AOU1000074 numarali siparisimin icerisinde bulunan "Coplugun Generali" isimli kitap (316458) cok buyuk ihtimalle korsan yayindir. Ayni baskiya sahip arkadaslarimla karsilastirdigimda farklar bariz bir sekilde gorunmektedir. Konu ile ilgili ivedilikle benimle temasa gecmenizi ve bu durumun duzeltilmesini istiyorum. Saygilarimla,
idefix'ten bana yanıt:
Aslı Hanım merhaba,
Sipariş ettiğiniz kitaplar, direkt olarak yayınevlerinden temin edilmektedir. Korsan yayın gönderimi mümkün değildir. Dilerseniz kitabı bize geri gönderebilirsiniz. İade ve reklamasyon bilgilerimiz, faturanızın arkasında bulunmaktadır. Bilgilerinize sunar, idefix'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (imza : idefix Müşteri Hizmetleri)
can yayınları ile yazışmamdaki yanıtları:
yanıt 1 :
Merhaba Aslı hanım
Kitabın künyesinde bulunan adrese kitabı kargo ile yollayınız. Biz gerekli incelemeyi yapıp size dönüş yapalım. İyi günler. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
kitabı gönderdikten sonra - sorum üzerine - yanıt 2 :
Merhaba Aslı hanım,
Kitap elimize ulaştı, kitapla ilgili endişelerinizi anlıyoruz fakat ideefixe firmasının, kesinlikle korsan kitap konusunda çok duyarlı olduğunu bilmekteyiz. Ve özellikle bu konuda duyarlı firmalarla birebir çalışma yapıyoruz. Kitapla ilgili sorunun İdeefixe'le alakalı bir olduğunu düşünmüyoruz. Size en kısa zamanda yeni kitabınızı kargo ile ulaştıracağız. Bilginize. İyi çalışmalar. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)
biraz daha üstlerine gittikten ve sorunun detayını öğrenmek isteyince - yanıt 3 :
Merhaba Aslı Hanım.
Değiştireceğimiz ürünün korsan baskı olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir.
Sorun şu, biz göndermedik, fakat size korsan ürün geldiyse bu durumdan ideefixe firmasını sorumlu tutmamanızı rica ediyoruz, çünkü çalışanlarından birisinden kaynaklanmış olabilir.. Yaklaşık 10 yıldır çok iyi ilişkiler içerisinde çalıştığımız bir firma, böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, mağdur olan taraf olmamıza rağmen, firmaya bakışınızı değiştirmemeniz adına biz bu güvenceyi veriyoruz. Saygılar. (imza : CAN Yayınları Satış Pazarlama - Müdür Yardımcısı)
---
şimdiiii...
ben idefix'in sorumlu olmadığı konusunda ikna oldum. can yayınları'nın mağduriyeti (!!) beni çok üzdü tabii... okur olarak ben tabii ki mağdur değilim, mağdur olan can. ve neyin güvencesini verdiklerini de hala düşünüyorum.
sonuç: bugün bana yeni (orijinal) kitabım geldi. kargo ile, paketi açınca kucağınıza kuru kuru kitap düşüyor, ne bir özür notu, ne başka bir yazı... pişkinlik diyerek geçtim şimdilik ve yeni projemi başlattım. yazarlara yazacağım, sonuçta gasp olunan onların telif hakları, değil mi? bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilemiyorum elbet ancak yazarlar haklarını korurlarsa yayınevleri de uygun davranmak zorunda kalır (diyeceğim ama çok nahif olacak biliyorum, sağlam bir çark dönüyor orada, yine de deneyeceğiz artık...)
yazı link kaynıyor, oradan buradan linkleri takip etmeye üşenmezseniz bana da ne düşündüğünüzü yazıverin aşağıya hele :)
sonradan eklenen not (kasım 2010) : sn. can öz'den çok nazik bir yanıt aldım kısa süre önce. bilerek ve isteyerek böyle bir şeyin, hele ki yayınevi yönetimi kanalıyla, yapıl(a)mayacağını ifade etmiş ve mağduriyetim için özür dilemiş. ne kadar ikna olup olmadığımı kendisine zaten bildirdim ancak burada bu bilgi de olmalı diye düşündüm.
Etiketler:
can yayınları,
idefix,
JCW'ın gündemi,
kitap,
korsan
herkes duymalı ve yardım edebilecek kişiler varsa yardım etmeli!
adı inci olmuş ya da recep, ne fark eder?
İnci Bayraktar’a yardımcı olmaya çalışan Lambdaistanbul Aktivisti Belgin Çelik ise duyarsızlıktan yakındı ve kurumların umursamaz tavrına işaret etti. Çelik, ‘Kaymakamlık yeşilkartın normal şartlarda bile çıkmasının 3 ayı bulacağını söylüyor. Zaten Nüfus cüzdanı da kayıp. Feriköy’de ikameti var, fakat oradaki muhtar da ikametgah kağıdını kimlik olmadan vermiyor. İnci yürüyemiyor bile. Nüfus cüzdanı yok. Taksim İlkyardım hastanesi başhekimi yatırabileceklerini söyledi. Diğer arkadaşımız İnci’yi hastaneye getirdiğinde, bu sefer de aşağıdakiler, başhekimi dinlemek zorunda değiliz diyerek, hastaneye yatırmadı. Şişli Etfal hastanesi de kabul etmiyor. Çarşamba günü arkadaşlarla aramızda topladığımız paralarla yaptırdığımız kan tahlilleri sonuçları belli olacak. O zaman net teşhis de konulacak. Ama daha EMAR çekilmesi lazım. Sırf kan tahlilleri 300 TL’den fazla tuttu. EMAR çektirmek için nereden para bulacağız? Kalacak yeri bile zor ayarladık.’ diye konuştu.
Halbuki Başbakan ve Sağlık Bakanı yaptıkları açıklamalarda acil durumda olan hastalardan para alınmadan, güvence sorulmadan tedavilerinin yapılacağını söylemiş, meydanlarda oy istemişti. Buna göre; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayınlanan Başbakanlık Genelgesi ile de belirtildiği gibi, kişinin sosyal güvencisi olup olmadığını, ödeme gücü bulunup bulunmadığına veya tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakılmaksızın acil hastalara gerekli tıbbi tedavi yapılacaktı. 'Acil Sağlık Hizmetleri'nin Sunumu' adlı genelgeye göre, Kamuya ait sağlık kuruluşları verdiği acil sağlık hizmetlerinin ödemesini, o bölgede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarından; özel sağlık kuruluşları ise belediyelerden isteyecekti.
sosyal güvencesi olmadığı için hiçbir hastanenin kabul etmediği, kanser tedavisi görmesi gerekirken sokaklarda yaşayan inci ile ilgili yazının tamamını burada bulabilirsiniz. okumaya ve inci'yi tanımaya başlamışken şunu da okumak isteyebilirsiniz.
İnci Bayraktar’a yardımcı olmaya çalışan Lambdaistanbul Aktivisti Belgin Çelik ise duyarsızlıktan yakındı ve kurumların umursamaz tavrına işaret etti. Çelik, ‘Kaymakamlık yeşilkartın normal şartlarda bile çıkmasının 3 ayı bulacağını söylüyor. Zaten Nüfus cüzdanı da kayıp. Feriköy’de ikameti var, fakat oradaki muhtar da ikametgah kağıdını kimlik olmadan vermiyor. İnci yürüyemiyor bile. Nüfus cüzdanı yok. Taksim İlkyardım hastanesi başhekimi yatırabileceklerini söyledi. Diğer arkadaşımız İnci’yi hastaneye getirdiğinde, bu sefer de aşağıdakiler, başhekimi dinlemek zorunda değiliz diyerek, hastaneye yatırmadı. Şişli Etfal hastanesi de kabul etmiyor. Çarşamba günü arkadaşlarla aramızda topladığımız paralarla yaptırdığımız kan tahlilleri sonuçları belli olacak. O zaman net teşhis de konulacak. Ama daha EMAR çekilmesi lazım. Sırf kan tahlilleri 300 TL’den fazla tuttu. EMAR çektirmek için nereden para bulacağız? Kalacak yeri bile zor ayarladık.’ diye konuştu.
Halbuki Başbakan ve Sağlık Bakanı yaptıkları açıklamalarda acil durumda olan hastalardan para alınmadan, güvence sorulmadan tedavilerinin yapılacağını söylemiş, meydanlarda oy istemişti. Buna göre; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayınlanan Başbakanlık Genelgesi ile de belirtildiği gibi, kişinin sosyal güvencisi olup olmadığını, ödeme gücü bulunup bulunmadığına veya tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakılmaksızın acil hastalara gerekli tıbbi tedavi yapılacaktı. 'Acil Sağlık Hizmetleri'nin Sunumu' adlı genelgeye göre, Kamuya ait sağlık kuruluşları verdiği acil sağlık hizmetlerinin ödemesini, o bölgede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarından; özel sağlık kuruluşları ise belediyelerden isteyecekti.
sosyal güvencesi olmadığı için hiçbir hastanenin kabul etmediği, kanser tedavisi görmesi gerekirken sokaklarda yaşayan inci ile ilgili yazının tamamını burada bulabilirsiniz. okumaya ve inci'yi tanımaya başlamışken şunu da okumak isteyebilirsiniz.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
hayat memat!
tek gözüm ve kulaklarımın her ikisi birden televizyonda bir kez daha mars attacks! takip ederken (tam da şu anda o bayıldığım sahne var : kongreye gelen marslı elçinin gösterisi) bir yandan da dışarıda okunan ezanı duyuyorum. kafamda ise son iki günün olayları dönüyor ve kendilerini yerleştirecek çekmeceleri rafları arıyorlar. beynimde bir sürü düşünce oraya buraya koşturup sakinleşmeye çalışıyor.
perşembe ve cuma işe gitmedim, kendi rutinimin çok çok dışına çıktım ki benim gibi konfor alanı manyağı bir insan için çok travmatik iki gün olduğunu söyleyebilirim.
perşembe günümün büyükçe bir kısmı hastanede geçti. bir arkadaşımın yanında o servis senin bu oda benim takıldık gün boyu. bununla ilgili detaylıca yazacağım mutlaka, ülkem insanı adına trajik ancak benim için fazlaca komik anlar barındıran bir gün oldu. 8 aylık doğan, minicik ufacık bir bebek ve depresyondaki yapayalnız annesi ve onun her şeyi bilir "kaygı bozukluklu" görümcesi arasındaki enteresan dansı seyrettim mesela. bir insanın - hasta olması muhtemel bir insanın - 5 kasa kavun kadar kıymet sahibi olmadığını gördüm. karşılıklı iki yatakta yatan biri yeni yeni bebek sahibi olmuş, biri de kürtaj için bekleyen iki kadının sohbetine şahit oldum. ama, dediğim gibi, bunlara daha sonra ayrıca dalacağız... istanbul'un son yıllarının en sıcak ve en nemli gününde insanların çektikleri ruhuma çöreklendi kaldı.
akşam saatlerinde eve döndüğümde kapının önündeki ambulans 3 kat üstümüzde oturan hasta ve yaşlı nurettin amcayı ve tansiyon hastası yaşlı karısını düşündürdü ancak o kadar yorgundum ki üstünde dahi durmadım, aklımda mini mini ege bebek (hastanede görüp yukarıda anlattığım yavrucak) eve girdim ve günden sıyrıldım gitti kendi doğal ortamıma kavuştuğumda. kafamdan bir gün sonra 50.yaşını dolduracak dünyalar güzeli kıymetlim teyzemin doğumgünü sebebiyle yazacak olduğum yazının cümlelerini evirip çevirerek yattım uyudum.
ertesi sabah ise - ki bu dün olur - kardeşimin doğumgünü hediyesini almak üzere kısa süreli bir bağdat caddesi gidiş gelişini takiben sıcağa rağmen güzel ve beğeneceğinden emin olduğum bir hediye almış olmanın saçmasapan sırıtık gururuyla eve döndüğümde apartmanın kapısını ardına kadar açık buldum: hemen girişte, asansörün önünde kapağı açık ve boş bir tabut, merdivenlerden çarşafa sardıkları nurettin amca ile inen komşularımız, nurettin amcanın oğlu, cenaze aracı görevlileri... dün akşam yatsıdan bir süre önce ölmüş nurettin amca. benim eve dönerken gördüğüm ve hiç üstünde durmadığım ambulans, 55 yıllık kocasını yeni kaybeden ve tansiyonu 22ye vuran teyze içinmiş (evet, komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyorum, sadece kapıdan giriş çıkışlarda selamlaştığım ve iki - üç kelimeden öte konuşmadığım insanlar hepsi). benim üstünde durmadan girdiğim evimin 3 kat üstünde yas tutuyormuş insanlar kocalarının, babalarının, amcalarının ardından.
33. yaşımda ilk kez tabuta yerleştirilen bir insana şahit oldum. ilk kez bu kadar yakınında durdum daha kısa bir süre önce "biz"ler gibi kanlı canlı nefes alan bir insanın artık kendisi olmayan halinin. ve onlar yanımdan geçtikten sonra yukarı çıkıp hediyeyi eve bırakıp akşamki nikah & yemek organizasyonuna hazırlık olsun diye kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim...
sonrasında ise camiye gittik cenaze için, eve geldik soğuk duşla sıcağı ve ölümü attık üzerimizden, giyindik süslendik makyajları tamamladık ve kalktık çubuklu'da denize sıfır bir şık nikaha gittik... dünya yüzündeki ilk ilk ilk arkadaşım (doğduğumda tanışmışız biz, babalar 50 yıllık arkadaş) evlendi ve ben çocukluğumdan bu yana tanıdığım ama son yıllarda facebook dışında çok az bağım kalmış olan ozan'ı sevgiyle izledim bir köşeden. sevindim ve mutlu oldum. içtim içtim, sabah başağrısıyla uyandım.
şimdi yavaş yavaş sıyrılıyorum akşamdan kalmalığımdan ve 48 saat içinde şahit olduğum biten hayatlar, başlayan hayatlar, birleşen hayatlar ve alınması gereken zor kararlar içerisinden hayata dair klişe sonuçlar çıkartarak marslıların dünyayı ele geçirmesi fantazisini izliyorum. apartmanımız ise hala - ölümünden sonra 12 saat kadar sıcak havada evinde kalan - nurettin amca kokuyor.
hayat bir acayip! çok acayip!
görsel : pablo picasso - at rest
perşembe ve cuma işe gitmedim, kendi rutinimin çok çok dışına çıktım ki benim gibi konfor alanı manyağı bir insan için çok travmatik iki gün olduğunu söyleyebilirim.
perşembe günümün büyükçe bir kısmı hastanede geçti. bir arkadaşımın yanında o servis senin bu oda benim takıldık gün boyu. bununla ilgili detaylıca yazacağım mutlaka, ülkem insanı adına trajik ancak benim için fazlaca komik anlar barındıran bir gün oldu. 8 aylık doğan, minicik ufacık bir bebek ve depresyondaki yapayalnız annesi ve onun her şeyi bilir "kaygı bozukluklu" görümcesi arasındaki enteresan dansı seyrettim mesela. bir insanın - hasta olması muhtemel bir insanın - 5 kasa kavun kadar kıymet sahibi olmadığını gördüm. karşılıklı iki yatakta yatan biri yeni yeni bebek sahibi olmuş, biri de kürtaj için bekleyen iki kadının sohbetine şahit oldum. ama, dediğim gibi, bunlara daha sonra ayrıca dalacağız... istanbul'un son yıllarının en sıcak ve en nemli gününde insanların çektikleri ruhuma çöreklendi kaldı.
akşam saatlerinde eve döndüğümde kapının önündeki ambulans 3 kat üstümüzde oturan hasta ve yaşlı nurettin amcayı ve tansiyon hastası yaşlı karısını düşündürdü ancak o kadar yorgundum ki üstünde dahi durmadım, aklımda mini mini ege bebek (hastanede görüp yukarıda anlattığım yavrucak) eve girdim ve günden sıyrıldım gitti kendi doğal ortamıma kavuştuğumda. kafamdan bir gün sonra 50.yaşını dolduracak dünyalar güzeli kıymetlim teyzemin doğumgünü sebebiyle yazacak olduğum yazının cümlelerini evirip çevirerek yattım uyudum.
ertesi sabah ise - ki bu dün olur - kardeşimin doğumgünü hediyesini almak üzere kısa süreli bir bağdat caddesi gidiş gelişini takiben sıcağa rağmen güzel ve beğeneceğinden emin olduğum bir hediye almış olmanın saçmasapan sırıtık gururuyla eve döndüğümde apartmanın kapısını ardına kadar açık buldum: hemen girişte, asansörün önünde kapağı açık ve boş bir tabut, merdivenlerden çarşafa sardıkları nurettin amca ile inen komşularımız, nurettin amcanın oğlu, cenaze aracı görevlileri... dün akşam yatsıdan bir süre önce ölmüş nurettin amca. benim eve dönerken gördüğüm ve hiç üstünde durmadığım ambulans, 55 yıllık kocasını yeni kaybeden ve tansiyonu 22ye vuran teyze içinmiş (evet, komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyorum, sadece kapıdan giriş çıkışlarda selamlaştığım ve iki - üç kelimeden öte konuşmadığım insanlar hepsi). benim üstünde durmadan girdiğim evimin 3 kat üstünde yas tutuyormuş insanlar kocalarının, babalarının, amcalarının ardından.
33. yaşımda ilk kez tabuta yerleştirilen bir insana şahit oldum. ilk kez bu kadar yakınında durdum daha kısa bir süre önce "biz"ler gibi kanlı canlı nefes alan bir insanın artık kendisi olmayan halinin. ve onlar yanımdan geçtikten sonra yukarı çıkıp hediyeyi eve bırakıp akşamki nikah & yemek organizasyonuna hazırlık olsun diye kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim...
sonrasında ise camiye gittik cenaze için, eve geldik soğuk duşla sıcağı ve ölümü attık üzerimizden, giyindik süslendik makyajları tamamladık ve kalktık çubuklu'da denize sıfır bir şık nikaha gittik... dünya yüzündeki ilk ilk ilk arkadaşım (doğduğumda tanışmışız biz, babalar 50 yıllık arkadaş) evlendi ve ben çocukluğumdan bu yana tanıdığım ama son yıllarda facebook dışında çok az bağım kalmış olan ozan'ı sevgiyle izledim bir köşeden. sevindim ve mutlu oldum. içtim içtim, sabah başağrısıyla uyandım.
şimdi yavaş yavaş sıyrılıyorum akşamdan kalmalığımdan ve 48 saat içinde şahit olduğum biten hayatlar, başlayan hayatlar, birleşen hayatlar ve alınması gereken zor kararlar içerisinden hayata dair klişe sonuçlar çıkartarak marslıların dünyayı ele geçirmesi fantazisini izliyorum. apartmanımız ise hala - ölümünden sonra 12 saat kadar sıcak havada evinde kalan - nurettin amca kokuyor.
hayat bir acayip! çok acayip!
görsel : pablo picasso - at rest
25 Temmuz 2010 Pazar
uykudan önce... haftasonu sonu.
perşembe öğleden sonra yıldırım hızıyla çarpan ve beni altüst eden saçmasapan bir nezleye, uğuldayan bir kafaya, tıkalı bir kulak & burun ikilisine rağmen güzel bir haftasonu:
cumartesi : çok güzel insanlarla önce motora binip burgazada'ya gitmek... tostları limonataları hüpletip "ille de roman olsun" toplantısını - sıcağa rağmen - verimli bir şekilde gerçekleştirmek... lezzetli bir sohbet eşliğinde aynı güzel insanlarla güzel bir öğle yemeği ve içkiler... leziz tatlılar... kalabalık bir vapura tıkışıp geri dönmek ama yine de güzel insanlar ile bu travmatik deneyimi güle oynaya atlatabilmek... (eve gelip bir duş bir ilaç ve erkenden sızmak ve sonra gece 2:30'da ayağa dikilmek var bunun sonunda ama yine de günün güzelliği her şeye değer!)
pazar : sabah saatlerinde - uzun zamandır ilk defa - aksatmadan fanzinci ve ille de roman yazılarını tamamlayıp yollamak / yayınlamak... hastalığın daha da şiddetlenmesini görmezden gelerek yayılıp kitap okumak ve tv seyretmek... kankardeşe gitmek, yayılmak - yemek - içmek - şımarmak - film seyretmek - o yetmeyince bir film daha seyretmek...

akşam eve dönüp bunları yazmak ve az sonra da gidip yatmak.
buradan yetkililere sesleniyorum : haftasonu güzel geçti ama an itibariyle sağlam bir öksürükle birlikte nefes aldırmayan bir burun tıkanıklığı ve sesleri duymama engel tıkalı bir kulak sahibiyim. yarın pazartesi. lütfen geçsin, işimiz çok. saygılarımla arz ederim.
cumartesi : çok güzel insanlarla önce motora binip burgazada'ya gitmek... tostları limonataları hüpletip "ille de roman olsun" toplantısını - sıcağa rağmen - verimli bir şekilde gerçekleştirmek... lezzetli bir sohbet eşliğinde aynı güzel insanlarla güzel bir öğle yemeği ve içkiler... leziz tatlılar... kalabalık bir vapura tıkışıp geri dönmek ama yine de güzel insanlar ile bu travmatik deneyimi güle oynaya atlatabilmek... (eve gelip bir duş bir ilaç ve erkenden sızmak ve sonra gece 2:30'da ayağa dikilmek var bunun sonunda ama yine de günün güzelliği her şeye değer!)
pazar : sabah saatlerinde - uzun zamandır ilk defa - aksatmadan fanzinci ve ille de roman yazılarını tamamlayıp yollamak / yayınlamak... hastalığın daha da şiddetlenmesini görmezden gelerek yayılıp kitap okumak ve tv seyretmek... kankardeşe gitmek, yayılmak - yemek - içmek - şımarmak - film seyretmek - o yetmeyince bir film daha seyretmek...

akşam eve dönüp bunları yazmak ve az sonra da gidip yatmak.
buradan yetkililere sesleniyorum : haftasonu güzel geçti ama an itibariyle sağlam bir öksürükle birlikte nefes aldırmayan bir burun tıkanıklığı ve sesleri duymama engel tıkalı bir kulak sahibiyim. yarın pazartesi. lütfen geçsin, işimiz çok. saygılarımla arz ederim.
anlatmak istediğim hiçbir şeyi sıraya koyup da anlamlı bir şekilde yazıya dökemiyorum dünden bu yana. o nedenle de geç kaldım yazmakta bir 24 saat kadar. ve yazmayacağım da açıkçası, bize kalsın tüm kahkahalarımız ve gözyaşlarımız... yaşanmış olanlar ve yaşanacak olanlar aramızda kalsın. herkesin bilmesine, herkesin görmesine gerek yok sonuçta. tek bilinmesi gereken şey, benim seni çok sevdiğim. zaman zaman sen tekmeyi koydun bana, kapının dışına iteledin, zaman zaman da ben. ama kopmadık, o kapı hep aralık kaldı birbirimiz için. sonrasında aynen bırakılan yerden devam edilmek üzere. kavga etmedik pek fazla ama bakışla ve ses tonuyla dövdüğümüz oldu birbirimizi. ve hiç darılmadık her ne olursa olsun. maksadımızın iyilik olduğunu bildiğimizden olsa gerek.
insan her gün kankardeşi olmuyor birisiyle. olunca da sanırım işte böyle kalıcı oluyor, her ne değişirse değişsin dünyada ve hayatlarda.
sen iyi ki doğmuşsun da bir gün icq icat edildiğinde karşıma çıkmışsın. kemancı'dan günümüze, ve bundan da sonrasına... hep ol! o kadar.
insan her gün kankardeşi olmuyor birisiyle. olunca da sanırım işte böyle kalıcı oluyor, her ne değişirse değişsin dünyada ve hayatlarda.
sen iyi ki doğmuşsun da bir gün icq icat edildiğinde karşıma çıkmışsın. kemancı'dan günümüze, ve bundan da sonrasına... hep ol! o kadar.
20 Temmuz 2010 Salı
yağmur, the cranberries ve bertrand russell...
çok alakaları yok, sadece tam da BU anı tanımlıyor -- ki ben yazana kadar "O" an da geçti gitti ve iyice anlamsızlaştı her şey.
velhasıl:
there's no need to argue diyen dolores'e nazire yaparcasana russell şöyle diyor:
"entelektüel tutarlılıktan kastım, tartışmalı meselelerde mevcut kanıtlar doğrultusunda karara varmak veya kanıtlar yetersiz olduğunda bu meseleleri sonuca bağlamaktan kaçınmaktır. herhangi bir dogmanın takipçisi olan hemen herkesin hafife aldığı bu erdem bana göre toplumsal açıdan muazzam bir öneme sahiptir ve dünyaya faydasının dokunması, hıristiyanlığa veya başka bir örgütlü inanç sistemine kıyasla çok daha muhtemeldir."
her türlü dogmaya HAYIR!!
velhasıl:
there's no need to argue diyen dolores'e nazire yaparcasana russell şöyle diyor:
"entelektüel tutarlılıktan kastım, tartışmalı meselelerde mevcut kanıtlar doğrultusunda karara varmak veya kanıtlar yetersiz olduğunda bu meseleleri sonuca bağlamaktan kaçınmaktır. herhangi bir dogmanın takipçisi olan hemen herkesin hafife aldığı bu erdem bana göre toplumsal açıdan muazzam bir öneme sahiptir ve dünyaya faydasının dokunması, hıristiyanlığa veya başka bir örgütlü inanç sistemine kıyasla çok daha muhtemeldir."
her türlü dogmaya HAYIR!!
13 Temmuz 2010 Salı
ya bigit allaşkına!
ff'de şimdi gördüm, tdk yeni bir taarruz yapmış, çalışmalarını bitirmişler, yeni türkçe kelimeler yayınlamışlar.
beni de alsınlar oraya. ben de orada çalışmak istiyorum. oturup da oturma organımdan abuk sabuk kelimemsiler sallamak istiyorum.
aşağıdakilerin bir çoğunu ben tek başıma çıkartırdım, örneğin uzun zamandır "şaşırtı" kelimesini kullanırım ben, tamamen kendi uydurmamdır, kuruma gerek olduğunu sanmıyorum:
amblem : belirtke
anchorman : ana haber sun.
aspiratör : emmeç
banliyö : yörekent
bypass : köprüleme
billboard : duyurumluk
çip : yonga
dart : oklama
duayen : aksakal
ekspres : özel ulak
eküri : ahırdaş
gurme : tatbilir
happy hour : indirim saatleri
kapora : güvenmelik
klip : görümsetme
light : yeğni
lot : tutam
metroseksüel : bakımlı erkek
migren : yarım baş ağrısı
navigasyon : yolbul
ordövr : yemekaltı
panik : ürkü
prime time : altın saatler
raket : vuraç
reenkarnasyon : ruh göçü
self-servis : seçal
sürpriz : şaşırtı
terör : yıldırı
tirbuşon : burgu
tribün : sekilik
türbülans : burgaç
ultrason : yansılanım
voleybol : uçan top
zapping : geçgeç
benim kaynağım : http://ff.im/nBnJX
11 Temmuz 2010 Pazar
nihayet... gecikmiş bir yazı da benden bu konuda.
olayların üzerinden zaman geçtikçe haklarında yazmak zorlaşıyor mu ne... iki hafta önce biten bir sonisphere ve geçen hafta sona eren bir tatille ilgili bir taşla iki tuş olsun bari diyerek yazmaya niyetliyim ne zamandır. fakat bu çalışan ev kadını olma hali ne zormuş arkadaş! tatilden döndüğüm pazartesi gününden beri (ki dikkatinizi çekerim, yarın bir hafta dolacak!) yazmak için yarım saat bulamamış olmanın şaşkınlıklarındayım... neyse ki tam da şu anda yalnızım, çamaşırlar makinada ve hem de daha çıkmalarına tam 2 saat var, saat henüz öğlen olmakta ve bu nedenle evi de temizleyebileceğim uzuuun bir gün var önümde, o halde müziğimi açıp kahvemi alıp güzelce yazabilirim. yazı bittikten sonra ise "uzun" bir pazar günü beni bekliyor olacak.
(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)
herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:
1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...
2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!
3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)
4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!
5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!
6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!
ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.
seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..
aaa.. son olarak :
1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!
2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!
3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!
4 - meksika dalgasında çok eğlendik!
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)
herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:
1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...
2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!
3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)
4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!
5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!
6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!
ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.
seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..
aaa.. son olarak :
1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!
2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!
3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!
4 - meksika dalgasında çok eğlendik!
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Etiketler:
FANZİNCİ,
gezme-tozma,
konser,
manowar,
megadeth,
metallica,
murat ilkan,
pentagram,
rammstein,
ronnie james dio,
slayer,
sonisphere
10 Temmuz 2010 Cumartesi
sabah sabah bu ne öfke?
herkes gibi benim de sinirlerimi ve dahi sınırlarımı zorlayan cümlecikler var, duyduğumda karşımdakinin ağzını burnunu kırmak istediğim.
açıklamalı yazmayacağım, anlayan anlar kendince zaten, tüyler olur diken diken:
1 - "bir de kız olacaksın başıma"
2 - "ben öyle istiyorum da ondan!"
3 - "sen çok iyi bir insansın"
4 - "bravo aslı, saat kaç haberin var mı??"
5 - "üzülme..."
top 5 yukarıda, sıralama yok, aklıma geldiği gibi yazıverdim. daha yazarken dahi kafam döndü içim şişti canım çekildi.
açıklamalı yazmayacağım, anlayan anlar kendince zaten, tüyler olur diken diken:
1 - "bir de kız olacaksın başıma"
2 - "ben öyle istiyorum da ondan!"
3 - "sen çok iyi bir insansın"
4 - "bravo aslı, saat kaç haberin var mı??"
5 - "üzülme..."
top 5 yukarıda, sıralama yok, aklıma geldiği gibi yazıverdim. daha yazarken dahi kafam döndü içim şişti canım çekildi.
o.ö.a.
gülümsüyorum:
- takma kafanı, olur öyle arada.
konuşuyor benimle oysa. duymuyorum hiç bir kelimeyi, gülümsüyorum ben. iki arada bir derede, olan olmuş öylesine. yankılar çok fazla:
... özür dilerim... üzgünüm... halbuki... dur öyle değil... bakma bana öyle... böyle olsun istemezdim...
gülümsüyorum. donakalıyorum gözlerinde. tekrar ediyorum:
- takılma, geçer. hem üzülme yahu, olur öyle arada.
anlamıyor o aranın neresi olduğunu. bilmiyor nereden geldiğimi. haberi yok nereye gittiğimden. farkında değil bundan sadece 1 yıl sonra yollarımız kesiştiğinde "neden izin verdin gitmeme?" diye soracağının. ve gene bilmiyor ki ne o durdurabilir olmakta olanı ne de ben götürebilirim yanımda ondan kalanları.
oluveriyor öyle arada.
donuveriyoruz karşılıklı.
çiziyor beni boydan boya koyu bir kanvasın üstünde. azıcık renk vermeye çalışıyor, biraz gümüş, biraz kırmızı, alabildiğince beyaz. ama donuyor tüm renkler, donuyor ifadesi, sıkışıyor kalbim.
olmuyor.
gene.
bir kez daha.
repeat after me.
olur öyle arada.
- takma kafanı, olur öyle arada.
konuşuyor benimle oysa. duymuyorum hiç bir kelimeyi, gülümsüyorum ben. iki arada bir derede, olan olmuş öylesine. yankılar çok fazla:
... özür dilerim... üzgünüm... halbuki... dur öyle değil... bakma bana öyle... böyle olsun istemezdim...
gülümsüyorum. donakalıyorum gözlerinde. tekrar ediyorum:
- takılma, geçer. hem üzülme yahu, olur öyle arada.
anlamıyor o aranın neresi olduğunu. bilmiyor nereden geldiğimi. haberi yok nereye gittiğimden. farkında değil bundan sadece 1 yıl sonra yollarımız kesiştiğinde "neden izin verdin gitmeme?" diye soracağının. ve gene bilmiyor ki ne o durdurabilir olmakta olanı ne de ben götürebilirim yanımda ondan kalanları.
oluveriyor öyle arada.
donuveriyoruz karşılıklı.
çiziyor beni boydan boya koyu bir kanvasın üstünde. azıcık renk vermeye çalışıyor, biraz gümüş, biraz kırmızı, alabildiğince beyaz. ama donuyor tüm renkler, donuyor ifadesi, sıkışıyor kalbim.
olmuyor.
gene.
bir kez daha.
repeat after me.
olur öyle arada.
asansör korkusu
iki doğruyu aynı anda bulamamak... yanlış zamanda doğru insan, doğru zamanda yanlış yer...
asansöre yetişmek için hızlanmak ama kapının suratına kapanmasıyla kılpayı kaçırmak... doğru kata tırmanana kadar yanlış zamana varmak ve fırsatı ıskalamak... teğet geçmek "an"ı... anda her ne var ise artık... kaçırmak ve kaçırdığın için de bulamamak... dolayısıyla bilememek...
asansöre nihayet yetiştiğinde ise "o"nun inmiş olması belki de 1 saniye öncesinde ve geride kokusunu bırakması... senin gene kalakalman orada öylece...
hep gecikmek...
daha da kötüsü yanlış zamanda yetişmek...
görsel : pablo picasso - girl before a mirror
asansöre yetişmek için hızlanmak ama kapının suratına kapanmasıyla kılpayı kaçırmak... doğru kata tırmanana kadar yanlış zamana varmak ve fırsatı ıskalamak... teğet geçmek "an"ı... anda her ne var ise artık... kaçırmak ve kaçırdığın için de bulamamak... dolayısıyla bilememek...
asansöre nihayet yetiştiğinde ise "o"nun inmiş olması belki de 1 saniye öncesinde ve geride kokusunu bırakması... senin gene kalakalman orada öylece...
hep gecikmek...
daha da kötüsü yanlış zamanda yetişmek...
görsel : pablo picasso - girl before a mirror
7 Temmuz 2010 Çarşamba
bad hair day...
Tiefe Brunnen muß man graben,
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
hiya!!!
hayal dünyam çok geniştir benim. mesela şöyle bir şey olacağını sanmıştım:
- tatil dönüşü sakin sakin öğle saatlerinde evime dönecek, soyunup dökünüp yan gelip yatacak ve akşam yemeğini güzelce mideye hüpletip akşam erken yatıp uykumu aldıktan sonra ertesi gün işe geleceğim.
- tatil sonrası işbaşı günümde sakin sakin takılacağım, birikmiş e-mailleri temizleyip çok acil bir şeyler varsa onlarla ilgilenecek, hem üzerinden kaaaç günler geçmesine rağmen tek satır yazamadığım sonisphere yazımı hem de tatilime ait yazımı yazacak, fotoğraflarımı ayıracak bazılarını facebook'a bazılarını bloga koyacak, akşam olunca servisime binip evime varacak mis gibi bir akşam yemeği ve üzerine ilk yarı final maçını izleyeceğim.
deli olmalıyım! hayal dünyamı öpeyim alnından! zira gerçekleşen şöyle oldu:
- havalimanına varış... aaaa nüfus cüzdanım yok! e nerede? aha, annemde kaldı! annem nerede? o yok tabii o geride kaldı, e uçağa yarım saat var! kızım aslı hadi bakayım dua et ehliyet yanında olsun. ohhh çok şükür burada, neyse ki almışım bu sefer yanıma. koşşş uçak kaçacak sen burada aranırken. hah, yetiştim. anam bu ne türbülans! sakin durup yiğitliğe bişicik sürdürmezken sen biraz için kıpır kıpır ha düştük ha düşecez diye takıl şimdi... yav ben böyle uçak endişesi taşır mıydım? noluyoruz?
- haaah, indik istanbul'a, öp toprağı (şaka şaka, nesini öpeceğim yahu, bırakmışım misler gibi izmirimi geride, istanbul peh sana!). bagajı alalım... hani şu el kadar olan ve neden kabine almadığıma hala şaşırdığım bagajı. bekle bakalım... 10 dk... 30 dk... 40 dk... yahu izmir'den sırtında taşısan gelir bu saate, nerede bu bagaj!? 50 dk, hah, nihayet... fırla aslı, havaş seni bekler... nasıl? hı güzel, 1 dk önce kalktı, peki bir sonraki? yarım saat... bekle bakalım... neyse, var evine, beklenenden 1 saat sonra olsun varsın ne olacak...
- eve geliş. allahım her yer her yerde! kardeş hasta yatak döşek. kur aslı ilk parti çamaşırları hemen. mutfak toparla tuvalet temizle oh oh mis gibi eve döndün, sakinlik hakkındır. hasta kardeşe yemek yaaap, çamaşır yıkaaa, aaaas, toplaaa, bulaşık yıkaaa... alışveriş yapmak lazım, salla sonra yaparsın. hah, oldu şimdi her şey yerli yerinde, yazılarını yaz. yok... konsantrasyon sıfır. yarın iş var lan of pof tatil ne güzeldi...
- uyu, uyanama sabah! aferin kızım sana tatilin her günü saat 6da dikil ayağa, şimdi n'oldu? eşek kafalı! neyse... kardeş işe, sen bavul açmaya, kirlileri çıkart, tamam. kendini toparla, biraz makyaj, yallah işe.
- 5 iş görüşmesi, 378 e-posta mesajı, "söylenmesi unutulmuş" bir ihalenin hazırlıkları, hoşgeldinler beşgittinler "aslııııanım siz yokken carcar" "aslıııanım bu nolcekti varvar" derken aha da saat 19:30!! kardeş arar "yemek?" dersin ki "sen ye ben gelicem". saat 21:30 e hani ev? inek içti! saat 22:15, hah, zarfı kapattık mühürledik yallah eve... eve var, yemek yemeye hal yok, o zaman maç? hadi bakalım. bir posta çamaşır daha gecenin o saatinde. yatak? yok olmaz maç bitsin. maç bitti. uyku nerede? dağa kaçtı! otur dur. dur ya şunları toparlayalım, yarın ne yemek yapsak? inat ettim en azından bir planı gerçekleştireceğim : fotoğraf seç, facebook'a ekle. hah, bu tamam. eeee? uyu kızım uyu saat 1 oldu!
- uyan, koş işe. öğlen oldu (aha saat 12:28 vallahi şimdi) yaptın 3 görüşme, bekler bir 3 görüşme daha, bir de bir ton başka bişi bişi bişi... yemeğe gitmeden iki satır yazmazsan gözün arkada kalacak. ya diğer yazılar? tatil matil? sonisphere falan? aaaaaaaaaaayt hadi bir kahve daha!
gittim. gelirim. işleyen demir pas tutmaz.
gibi...
- tatil dönüşü sakin sakin öğle saatlerinde evime dönecek, soyunup dökünüp yan gelip yatacak ve akşam yemeğini güzelce mideye hüpletip akşam erken yatıp uykumu aldıktan sonra ertesi gün işe geleceğim.
- tatil sonrası işbaşı günümde sakin sakin takılacağım, birikmiş e-mailleri temizleyip çok acil bir şeyler varsa onlarla ilgilenecek, hem üzerinden kaaaç günler geçmesine rağmen tek satır yazamadığım sonisphere yazımı hem de tatilime ait yazımı yazacak, fotoğraflarımı ayıracak bazılarını facebook'a bazılarını bloga koyacak, akşam olunca servisime binip evime varacak mis gibi bir akşam yemeği ve üzerine ilk yarı final maçını izleyeceğim.
deli olmalıyım! hayal dünyamı öpeyim alnından! zira gerçekleşen şöyle oldu:
- havalimanına varış... aaaa nüfus cüzdanım yok! e nerede? aha, annemde kaldı! annem nerede? o yok tabii o geride kaldı, e uçağa yarım saat var! kızım aslı hadi bakayım dua et ehliyet yanında olsun. ohhh çok şükür burada, neyse ki almışım bu sefer yanıma. koşşş uçak kaçacak sen burada aranırken. hah, yetiştim. anam bu ne türbülans! sakin durup yiğitliğe bişicik sürdürmezken sen biraz için kıpır kıpır ha düştük ha düşecez diye takıl şimdi... yav ben böyle uçak endişesi taşır mıydım? noluyoruz?
- haaah, indik istanbul'a, öp toprağı (şaka şaka, nesini öpeceğim yahu, bırakmışım misler gibi izmirimi geride, istanbul peh sana!). bagajı alalım... hani şu el kadar olan ve neden kabine almadığıma hala şaşırdığım bagajı. bekle bakalım... 10 dk... 30 dk... 40 dk... yahu izmir'den sırtında taşısan gelir bu saate, nerede bu bagaj!? 50 dk, hah, nihayet... fırla aslı, havaş seni bekler... nasıl? hı güzel, 1 dk önce kalktı, peki bir sonraki? yarım saat... bekle bakalım... neyse, var evine, beklenenden 1 saat sonra olsun varsın ne olacak...
- eve geliş. allahım her yer her yerde! kardeş hasta yatak döşek. kur aslı ilk parti çamaşırları hemen. mutfak toparla tuvalet temizle oh oh mis gibi eve döndün, sakinlik hakkındır. hasta kardeşe yemek yaaap, çamaşır yıkaaa, aaaas, toplaaa, bulaşık yıkaaa... alışveriş yapmak lazım, salla sonra yaparsın. hah, oldu şimdi her şey yerli yerinde, yazılarını yaz. yok... konsantrasyon sıfır. yarın iş var lan of pof tatil ne güzeldi...
- uyu, uyanama sabah! aferin kızım sana tatilin her günü saat 6da dikil ayağa, şimdi n'oldu? eşek kafalı! neyse... kardeş işe, sen bavul açmaya, kirlileri çıkart, tamam. kendini toparla, biraz makyaj, yallah işe.
- 5 iş görüşmesi, 378 e-posta mesajı, "söylenmesi unutulmuş" bir ihalenin hazırlıkları, hoşgeldinler beşgittinler "aslııııanım siz yokken carcar" "aslıııanım bu nolcekti varvar" derken aha da saat 19:30!! kardeş arar "yemek?" dersin ki "sen ye ben gelicem". saat 21:30 e hani ev? inek içti! saat 22:15, hah, zarfı kapattık mühürledik yallah eve... eve var, yemek yemeye hal yok, o zaman maç? hadi bakalım. bir posta çamaşır daha gecenin o saatinde. yatak? yok olmaz maç bitsin. maç bitti. uyku nerede? dağa kaçtı! otur dur. dur ya şunları toparlayalım, yarın ne yemek yapsak? inat ettim en azından bir planı gerçekleştireceğim : fotoğraf seç, facebook'a ekle. hah, bu tamam. eeee? uyu kızım uyu saat 1 oldu!
- uyan, koş işe. öğlen oldu (aha saat 12:28 vallahi şimdi) yaptın 3 görüşme, bekler bir 3 görüşme daha, bir de bir ton başka bişi bişi bişi... yemeğe gitmeden iki satır yazmazsan gözün arkada kalacak. ya diğer yazılar? tatil matil? sonisphere falan? aaaaaaaaaaayt hadi bir kahve daha!
gittim. gelirim. işleyen demir pas tutmaz.
gibi...
6 Temmuz 2010 Salı
vira!
anlayanlar beri gelsin.
anlamayanlar için de güzel bir şarkı dinleme molası olsun.
tatil yazısı da gelecek ve hatta başka başka yazılar ama onlara vakit var, önce biraz çalışalım :)
i can't play it safe... but i might just in case
2 Temmuz 2010 Cuma
2010 - 1993 = 17 yıl = 6205 gün
isimleri hatırlayan var değil mi?
dönemin "siyasi"lerinden alıntı yapmayacağım...metin altıok'tan kocaman iki dize olsun :
ben eğilmem gündüz ama,
geceleri kanatırım kendimi.
dönemin "siyasi"lerinden alıntı yapmayacağım...metin altıok'tan kocaman iki dize olsun :
ben eğilmem gündüz ama,
geceleri kanatırım kendimi.
24 Haziran 2010 Perşembe
çeşitli metal türleri üzerine
death metal:
"sabah uyandim annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. Mutluyum huzurluyum... "
doom metal:
"sabah düsümde annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. bu yuzden bunalimdayim"
gothic metal:
"sabah uyandim ne göreyim annem dogranmis, babam dogranmis, bakkala gittim o da dogranmis bu yuzden süpheliyim karamsarim.."
black metal:
"sabah uyanamadim. hala uyuyorum umarim annem, babam, bakkal dogranmistir. bu yuzden zevk alirim "
heavy metal:
"sabah uyandim annemi babami bakkali kesmisler... Kimin umrunda ben Maiden dinleyip birami icerim... uyku mu? salla annem mi? amaan, babam mi? hic sevmezdim. bakkal mi? dukkanini da soymuslar mi? "
power metal:
"uyanmaz olaydim, annemi dogramislar, babami dogramislar, tavernayi dagitmislar, bu yuzden kini kilici alip öc almaya gideyim... "
grindcore:
"beorghborghbeeeeorghorghoerherrbog boggrehoooorroooo. bu yuzden boooorghooogr "
progressive metal:
"sabah uyandim annem agliyo, babam aldatmis. bakkala gittim meger gercek babammis. aksam uyandim hepsi rüyaymis, ama artik daha olgunum "
hardcore:
"artik uyanmaliyim! arkadaslarla birlikte ana ve baba kesmeye gitmeliyim! gecerken bakkala da ugrayip kanli bicagimla tehdit etmeliyim! "
kim bilir kim yazmış da yollamış hiç hatırlamıyorum dahi... ama her okuduğumda hala komik geliyor :)
"sabah uyandim annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. Mutluyum huzurluyum... "
doom metal:
"sabah düsümde annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. bu yuzden bunalimdayim"
gothic metal:
"sabah uyandim ne göreyim annem dogranmis, babam dogranmis, bakkala gittim o da dogranmis bu yuzden süpheliyim karamsarim.."
black metal:
"sabah uyanamadim. hala uyuyorum umarim annem, babam, bakkal dogranmistir. bu yuzden zevk alirim "
heavy metal:
"sabah uyandim annemi babami bakkali kesmisler... Kimin umrunda ben Maiden dinleyip birami icerim... uyku mu? salla annem mi? amaan, babam mi? hic sevmezdim. bakkal mi? dukkanini da soymuslar mi? "
power metal:
"uyanmaz olaydim, annemi dogramislar, babami dogramislar, tavernayi dagitmislar, bu yuzden kini kilici alip öc almaya gideyim... "
grindcore:
"beorghborghbeeeeorghorghoerherrbog boggrehoooorroooo. bu yuzden boooorghooogr "
progressive metal:
"sabah uyandim annem agliyo, babam aldatmis. bakkala gittim meger gercek babammis. aksam uyandim hepsi rüyaymis, ama artik daha olgunum "
hardcore:
"artik uyanmaliyim! arkadaslarla birlikte ana ve baba kesmeye gitmeliyim! gecerken bakkala da ugrayip kanli bicagimla tehdit etmeliyim! "
kim bilir kim yazmış da yollamış hiç hatırlamıyorum dahi... ama her okuduğumda hala komik geliyor :)
hedon
enter suicidal angels...
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
herkes bihter'i konuşurken...
... evime gelip mutlu mesut pijamalarımı giydim bile ve başlayan iznimi booool köpüklü bir kahve ile ayaklarımı uzatarak kutlamaya başladım kendi kendime.
... günlerin uykusuzluğunu muhtemelen 2 saat kadar sonra yatıp döne döne ve horul horul sabaha kadar uyuyarak üzerimden atmaya hazırlanırım.
... olmadı belki kitap okurum, gene ayaklarımı uzatır, beğendiğim yerleri bir kenara not alır, playlistimi düzenler ve tatil için yanımda ne götüreceğimi planlarım.
... ne zamandır ihmal ettiğim FANZİNCİ için bir kaç yazı fikrimi kağıda döküp, ve dahi yapılandırıp, uzunca süredir "niye adam gibi yazmıyorum lan ben" diye kendimi fırçalamaları bırakarak kafamı kağıda (tamam, ekrana) dökerim.
... yarın pentagram'dan mı başlasam yoksa hazır izinliyken öncesine de gitsem mi yahu sorusuna yanıt bulurum.
... kankardeş kişisini dürtüp dışarı çıkabilirim ya da iki şişe bir şey alıp kapağı ona atabilirim.
... oturup blog yazabilirim.
... sağda solda bihtergillere laf çakıp dalga geçebilirim (ki üşenirim yapamam).
... günlerin uykusuzluğunu muhtemelen 2 saat kadar sonra yatıp döne döne ve horul horul sabaha kadar uyuyarak üzerimden atmaya hazırlanırım.
... olmadı belki kitap okurum, gene ayaklarımı uzatır, beğendiğim yerleri bir kenara not alır, playlistimi düzenler ve tatil için yanımda ne götüreceğimi planlarım.
... ne zamandır ihmal ettiğim FANZİNCİ için bir kaç yazı fikrimi kağıda döküp, ve dahi yapılandırıp, uzunca süredir "niye adam gibi yazmıyorum lan ben" diye kendimi fırçalamaları bırakarak kafamı kağıda (tamam, ekrana) dökerim.
... yarın pentagram'dan mı başlasam yoksa hazır izinliyken öncesine de gitsem mi yahu sorusuna yanıt bulurum.
... kankardeş kişisini dürtüp dışarı çıkabilirim ya da iki şişe bir şey alıp kapağı ona atabilirim.
... oturup blog yazabilirim.
... sağda solda bihtergillere laf çakıp dalga geçebilirim (ki üşenirim yapamam).
20 Haziran 2010 Pazar
bir voodoo bebeğinin acı sonu...
kıyamaz insan buna "onun gözünü çıkar, bunun saçı dökülsün, şunun sesi kısılsın" diye niyetler yazmaya (ahaha sanki daha sevimli olsa yazabilecekmişim gibi)...
benim mr. voodoo da ne umdu da ne buldu, türünün yüz karası oldu :)
kankardesh kişisi, seviyorum seni.
benim mr. voodoo da ne umdu da ne buldu, türünün yüz karası oldu :)
kankardesh kişisi, seviyorum seni.
18 Haziran 2010 Cuma
pis gereksiz yazı
“hayır” diyor… “hayır sırtını dönmek değil aslında zor olan, zor olan o anda ağzıma yayılan kan tadı”
söyleyeceğim tüm kelimeler, teselli için kenara aldığım tüm notlar, ağzımın içinde biriktirdiğim tüm sesler birden donup kalıyor benimle birlikte karşısında. bön bön bakıyorum, küfrediyorum içimden bana yaptığı bu haksızlığa. diyecek laf bulamamanın iğrenç donukluğu içinde bakakalıyorum suratına.
anlamıyorum, zaten hiç anlayamadım ben bu sancıları. "hançerlerin dağladığı", "kurşunların saplandığı", "ciğerlerin paralandığı" ayrılıkları tanımıyorum. ağzıma hiç yayılmadı o kan tadı. bilmiyorum o yüzden.
benim bildiğim ancak keskin ama kısa bir sızıdır. günü gelip de anamdan babamdan ayrıldığımda da, yıllar yıllı evleri, memleketleri, sevgilileri, eşi dostu bırakıp bırakıp yer değiştirdiğimde de hep o sızıyı yaşadım ve hiç sancılanmadım ben. saniyenin onda biri süresince beynimi, kalbimi, tenimi incecik çizen ve sonrasında verdiğim nefesle birlikte kaybolan sızılarım oldu benim. ama hiçbir zaman sancılanmadım, o nedenle de bilemedim…
sahiplenmedim kimseyi, hiçbir yeri. memleket bilmedim, sevgili edinmedim, anama babama ölümsüzlük yakıştırmadım. geleni kabul ederken gideceği günü hep aklımda tuttum. gidenin ise ardından el salladım yoluma baktım. ne “gel” dedim ne de “git”.
insanlarla hep yan yana yürüdüm, hiç iç içe olmadım. evlere eşya koyduysam da duvarları boyama gereği görmedim. en büyük silahım sahiplenmemek oldu yıllar boyu, hiç sahiplenilmedim.
ve ben o kan tadını ağzımda hiç hissetmedim, biraz eksik kaldım.
bu misafirlikten sanki biraz yoruldum.
“çağrışımlar – 170610ist”
söyleyeceğim tüm kelimeler, teselli için kenara aldığım tüm notlar, ağzımın içinde biriktirdiğim tüm sesler birden donup kalıyor benimle birlikte karşısında. bön bön bakıyorum, küfrediyorum içimden bana yaptığı bu haksızlığa. diyecek laf bulamamanın iğrenç donukluğu içinde bakakalıyorum suratına.
anlamıyorum, zaten hiç anlayamadım ben bu sancıları. "hançerlerin dağladığı", "kurşunların saplandığı", "ciğerlerin paralandığı" ayrılıkları tanımıyorum. ağzıma hiç yayılmadı o kan tadı. bilmiyorum o yüzden.
benim bildiğim ancak keskin ama kısa bir sızıdır. günü gelip de anamdan babamdan ayrıldığımda da, yıllar yıllı evleri, memleketleri, sevgilileri, eşi dostu bırakıp bırakıp yer değiştirdiğimde de hep o sızıyı yaşadım ve hiç sancılanmadım ben. saniyenin onda biri süresince beynimi, kalbimi, tenimi incecik çizen ve sonrasında verdiğim nefesle birlikte kaybolan sızılarım oldu benim. ama hiçbir zaman sancılanmadım, o nedenle de bilemedim…
sahiplenmedim kimseyi, hiçbir yeri. memleket bilmedim, sevgili edinmedim, anama babama ölümsüzlük yakıştırmadım. geleni kabul ederken gideceği günü hep aklımda tuttum. gidenin ise ardından el salladım yoluma baktım. ne “gel” dedim ne de “git”.
insanlarla hep yan yana yürüdüm, hiç iç içe olmadım. evlere eşya koyduysam da duvarları boyama gereği görmedim. en büyük silahım sahiplenmemek oldu yıllar boyu, hiç sahiplenilmedim.
ve ben o kan tadını ağzımda hiç hissetmedim, biraz eksik kaldım.
bu misafirlikten sanki biraz yoruldum.
“çağrışımlar – 170610ist”
16 Haziran 2010 Çarşamba
Seçmek ya da Seçmemek... (Seç Hadi!)
Hayat... Seçimlerden ibaret. Doğduğumuz andan itibaren bize dayatılan seçimler vardır ki aslında seçmek zorunda bırakılırız bir şeyleri, aslında ortada "seçmek" yoktur, sadece "o yöne gitmek" vardır çünkü başka yön yoktur o anda. Ama biz kendimizi avuturuz, "Seçtim. Ben seçtim. Ben." diye...
Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...
Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...
Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.
Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?
Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.
Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...
Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...
Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.
Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?
Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.
Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































