23 Mart 2010 Salı

tembelin yastığı, duvarın façası, kenya'nın başkenti, akarsu deresi...

bundan 1 yıl + 1 kaç ay önce blog'a JoAkomun tesirinde kalarak girmiş ve öncelikli olarak onun takip ettiği + onu takip eden kişilerden oluşan bir takip listesi oluşturmuştum kendime. bu arada da Uyumsuz insanı fark etmiş, kendisinin uzun boylu yakışıklı ve "elicibıl" bir kişi olduğu fikrine kapılarak (ay nası yalan bu arada! ama olsun, daha bir heyecanlı oluyor) takibe almış gözümü üzerine dikmiştim.

aradan geçen bir kaç ayın sonunda kendimi öncelikle kendisiyle aynı kitap kulübünde, sonrasında ise çok çok iyi anlaştığım bir sacayağının içerisinde buldum. ve bugüne dek bir şikayetim olmadı, bundan sonra da olacağını sanmıyorum.


lazanya perisi güzel insan, tembelin yastığı, duvarın façası, kenya'nın başkenti, akarsu deresi, pek sevgili uyumsuz : iyi ki doğdun diyorum. öperim gözlerinden :)

20 Mart 2010 Cumartesi

ben bir tv canavarıyım ve bunlara bayılıyorum

1 - banyodan yeni çıkan kadının saçında havlu üzerinde bornoz ama yüzünde eksiksiz makyaj taşıması, havluyu kafadan çekip çıkarttığı anda saçının fönünün kusursuz ya da buklelerinin özenli olması

2 - yaptığı iş nedeniyle maaşı çok yüksek olamayacakken en az dubleks evde yaşayan insanların varlığı

3 - aşk-ı memnu'nun nihal'i ve yaprak dökümü'nün ali rıza bey'i

herkesin güzel, herkesin yakışıklı, herkesin sağlıklı, herkesin bakımlı olduğu gerçekçi reklam filmlerini saymıyorum dahi.



bana umut veriyor hepsi. bir gün ben "normal" insan da öyle olabilirim demek ki! tv yalan söylemez.

19 Mart 2010 Cuma

başlıksız fırça yazısı

o kadar çok yere "hastayım" "evdeyim" "işe gidemiyorum" diye yazdım ki artık içim bulanıyor bunu yazmaya başladığımda... sözün özü, bir haftadır evdeyim, tv seyrettim, uyudum, kitap okudum, her sorana dert yandım ve haftasonuna vardım - gerçekten evde çok sıkıldım. peki evdeyken ne yaptım?

günde iki kere yemekteyiz'e maruz bıraktım kendimi! doz aşımından sanırsam öleceğim - neyse ki bugün cuma ve artık benim bu marazi merakım ve nefret ede ede seyretmelerim sona eriyor.

utanmıyorum vallahi seyrettim!

seyrettikçe anladım biraz da neden bizim çoğu insanımız gerek televoleleri gerekse de magazin programlarını burun kıvırarak seyrediyorlar. çünkü aynı şeyi bu hafta ben yaptım. "onlar gibi" olmadığım için şükrettim sürekli olarak. bolca ahkam kestim yaptıkları / yapmadıkları, söyledikleri / söylemedikleri şeyler üzerine. egoma iyi geldi, onlardan daha iyi bir insan olduğuma karar verdim. ne haddimse artık!!!

dehşete düşe düşe, ağzımı kapatamadan, sürekli cıkcıklayıp vahvahlayarak izledim o mutfakta & masada birbirine düşen, insanlıktan nasiplerini almadıklarını düşündüğüm yarışmacıları.

varacağım nokta şu aslında :

asla, asla demeyeceksin kardeşim! seyretmezsen de bir gün seyrettirirler. sen de iştahlana iştahlana, dalga geçe geçe, kahkaha ata ata seyredersin. ve sen de onlardan pek farklı değilsin. yani, "daha iyi bir insan" değilsin. belki biraz daha şanslısın görebildiklerin ve düşünebildiklerin sayesinde. ama sonuçta sen de bu ülkede yaşıyorsun, aynı kör güruhun bir parçasısın. aynı bencillikte, aynı vurdumduymazlıkta, aynı cehalette yürüyorsun insanlarla. senin başbakanın da onlarınkiyle aynı. ve üstelik sen *güya* "onlar"dan değilsin.

ama sen kimsin? ne adımlar attın acaba daha öteye götürebilmek için şu insanları? daha kaliteli bir yaşam için sen ne yaptın ki? internet sitelerinin köşelerinde sanal kutlamalar ve sanal kavgalar haricinde neler kattın hayata?

dur bir düşün bakalım...

18 Mart 2010 Perşembe

18 Mart : Şehitleri Anma Günü


http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Sava%C5%9F%C4%B1

okumak öğrenmek bilmek anlamak lazım sanki... değil mi?

17 Mart 2010 Çarşamba

Felsefe Tarihi

En kısa tanımıyla FELSEFE, bilginin ve insan eyleminin kaynağını ve ilkelerini inceleyen düşünceler bütünüdür. Yunanca “philosophia” (“philos” = sevgi, “sophia” = bilgelik) sözcüğünden dilimize “felsefe” olarak geçen “bilgiyi sevmek”, tarih boyunca bilgi hakkında kesin tartışmalar ile şekillenmiştir.

İlkçağ’dan günümüze kadar ve gelecekte de felsefe, insan aklının ve zekasının, çağlar boyunca hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan düşünce ve buluşlarını daima yenileyerek, ve bilim hayatının gelişmesine de paralel olarak, evren içinde insanın yeri ve hayatın anlamı üzerine düşünmeye devam edecektir.

Geçmişteki felsefeleri bilmeden bugünün ve geleceğin felsefesini anlamak mümkün değildir.


Ocak:

Felsefenin ne zaman başladığı konusunda felsefeciler ve tarihçilerin fikir birliğine vardıkları tarih, M.Ö. 6. yüzyıldır.

Çin’de KONFÜÇYÜS ve LAO TSE, Hindistan’da UPANİŞAD’lar ve BUDA, Pers’te ZERDÜŞT, Filistin’de ESKİ AHİT PEYGAMBERLERİ ve Yunanistan’da HOMEROS, TRAJEDİ YAZARLARI ve FİLOZOFLARIN yaşadığı M.Ö. 800-200 döneminin düşünsel ortamı sayesinde felsefe şekillenmiştir.*

Felsefenin gerçek kurucusu olarak bazı kaynaklar Eflatun’u gösterse de, tarih içerisinde “bilge” olarak tanımlanan ilk düşünür, Miletoslu Thales’tir. Yeni bir düşünme tarzını ortaya koyan Thales, bilim ve büyüyü ayırmış ve öncelikle Tanrı’yı düşünmeksizin dünya hakkında sorular sormaya cesaret etmiştir.

“Belki de başlangıçta her şey SU’dan ibaretti…” - Thales

* Karl Jaspers (1883 – 1969), Alman filozof ve psikiyatrist. Varoluşçu akımın teorisyenlerindendir.


Şubat:

M.Ö.7. yüzyılın sonunda başlayıp, M.S.2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesine İLKÇAĞ FELSEFESİ denmektedir. Bu çağın felsefesinin en önemli özelliği, mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancının ortaya çıkmış olmasıdır.

“Sokrates öncesi felsefe” olarak tanımlanan, dönemin başlangıcındaki ilkçağ filozofları, Thales, Anaksimenes, Pisagor, Herakleitos, Anaksagoras, Demokritos doğa bilimleri üzerine önemli çalışmalar yaparak, doğa felsefesi ile ön plana çıkmışlardır.

Tamamına yakını İyonyalı olan bu filozofların çoğu, evrenin temelindeki uyumun gözlem ve deneyle anlaşılabileceği kanısındaydılar ki bu, bugün de bilime egemen olan yöntemdir.

Dönemin sonlarına doğru, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi filozoflar pratik felsefeye ağırlık verseler de, ilkçağ felsefesinde bilimle felsefe hep bir arada olmuştur.

“ Aynı nehirde iki adım atamazsınız” - Heraklit


Mart:

Tanrı ve Bilim ayrılmaya başladıkça farklı sorgulamalar başlamış ve Sokrates ile birlikte ahlak, doğruluk, gerçek ve iyi olanın keşfine yönelik düşünceler yoğunlaşmıştır.

Sokrates’in diyalektiğinin amacı yanlış düşünceleri ortaya çıkarma ve insanoğlunun kendi doğasının bilgisine ilerlemesini sağlamaktır. Onun takipçisi Platon’un Akademi’si ve Platon’un öğrencisi Aristoteles’in Lyceum’u ile yüksekokulların ilk örnekleri ortaya çıkarak insanların akıl ışığında kendi başlarına düşünebilmek için zihinlerini eğitmeleri sistemleştirilmiştir.

Aristoteles’in okulunda gelişen ve biriken zengin bilgi kadrosu, her bilgi kolu üzerinde bağımsız çalışmalar başlatmış ve bunun sonucunda her şeyi kapsayan bir sistem yerine, aralarında ayrımları belirginleşmiş bilimler (doğal bilimler, fizik, politika) ortaya çıkmıştır. Felsefe ise kendini bu bağlantıdan ayırarak, dünya ve hayat görüşleriyle ilgili sorularla uğraşma yoluna gitmiştir.

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” - Sokrates


Nisan:

Yunan kent devletlerinin M.Ö.3. yüzyıl itibariyle önce gerilemesi ve sonra da tarih sayfasından çekilmesi ile birlikte başlayan dönemin felsefesi HELENİSTİK DÖNEM FELSEFESİ adıyla anılmaktadır.

Bu dönemde, felsefe okulları sayıca çoğalmış ve her bir okul öncelikle “mutluluğa nasıl erişileceği” konusu ile ilgilenmiştir. Çeşitli okullar arasında, Stoacılar düşmanlığa son vermek için ruh sağlamlığına güvenmiş, Epikürcüler dostluk ve düşünce zevklerine öncelik tanımış, Septikler ise her şeyden kuşkulanma duygusuna sığınmıştır.

Dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.

“Felsefe, insanları bilgisizlik ve boş inançlardan özgür kıldığı için önemlidir”. - Epikürüs


Mayıs:

Helenistik dönem felsefesinin en önemli özelliği, konularını mantık, fizik ve etik şeklinde düzenlemiş olmasıdır.

Bireyin iyi bir yaşam sürdüğü kent devletinin yıkılması ve kent devletinin yerini alan imparatorlukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlemesi ve bireylerin kaçınılmaz bir biçimde dünyaya, topluma ve kendilerine yabancılaşarak yalnız ve başıboş kalması nedeniyle, bu dönemde ön plana çıkan felsefi disiplin, etik olmuştur.

Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşama ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik kazandırarak, onun yaşadığı yabancılaşma ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır.

“Her şeyin ölçüsü insandır”. - Protagoras


Haziran:

M.S.2. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren ve klasik çağ ile modern çağ arasında kalan dönemdeki felsefe dönemi ORTAÇAĞ FELSEFESİ* olarak tanımlanmıştır.

Kilisenin yüzyıllar boyu düşünce tarihini egemenliğine alması üzerine bu dönemdeki filozofların tamamına yakını Tanrı ve insan sorunuyla uğraşan din adamları ve din bilginleri olmuş ve bu dönem kendi içinde dört ayrı geleneği içermiştir: Hıristiyan felsefesi, İslam felsefesi, Yahudi felsefesi ve Bizans felsefesi.

Her geleneğin ortak felsefi temelinin Antik Yunan felsefesi olmasından ve de her birinin vahye dayalı tek tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin parçası olmasından ötürü, temel farklılıklarına rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün meydana getirmiştir. Teoloji ve felsefe arasındaki ilişkinin en kuvvetli olduğu dönem Ortaçağ’dır.

“Bir bilge kişinin tek kaygısı bilgeliğini güçlendirecek fırsatlar bulmaktır”. - Boethius

* Kilisenin egemenliğinde uzun süre etkili olan ve KARANLIK ÇAĞLAR olarak adlandırılan dönem bu takvim içerisinde ele alınmamaktadır.



Temmuz:

Avrupa’da 15. ve 16. yüzyılda yaşanan Rönesans hareketinin düşüncesine ve bu dönemin felsefe anlayışına RÖNESANS FELSEFESİ adı verilmiştir.

Bu döneme damgasını vuran akım hümanizm olmuş ve Rönesans felsefesi insanüstü ya da doğal olana karşı insani boyutu ön plana çıkartmıştır. Bu dönemin felsefesi, geçmiş felsefelerin metafizikle doğa bilimlerini insansızlaştıran yaklaşımına karşı tavır almış, “zorunlu doğru” düşüncesini ortadan kaldırarak, doğruluğu insan düşüncesinin bilgilenme sürecindeki başarısına işaret eden bir değer haline getirmiştir.

Rönesans felsefesinde teori ve pratik arasındaki mutlak antitez yok olup giderken, doğruluk ve yanlışlık mutlak olmayıp, bilginin sonu gelmeyen ilerlemesine bağlı ve göreli olan değerler olarak anlaşılmıştır.

“Bilgi güçtür.” - Francis Bacon


Ağustos:

Rönesans’ta öne çıkan kuşkunun yerine akıl merkezli bir akım olan 17.YÜZYIL FELSEFESİ, kesin ve güvenilir bilgi türü olarak matematiği seçmiştir.

Bu dönemde felsefeye rasyonalizm hakim olmuş ve doğa ölçülebilir cinsten bir şey olarak kabul edilmiştir. Fizikten bütünüyle kopuş söz konusu olmamış, fiziğin bilgisine matematik yöntem uygulanmıştır; zira güvenilir ve kesin bilginin mükemmel örneği olarak matematik kabul edilmiştir.

Kopernik ile Galilei'nin dünyanın dönüşü üzerine kuramları geleneksel düşünceleri altüst etmiş ve bunun sonrasında bilimsel ilerleme, felsefi düşünceyle birlikte gitmiştir. 17. yüzyılın bütün büyük filozofları, aynı zamanda bilgindir. Onları ilgilendiren, bilim üzerine düşünmek ve bilimin nasıl mümkün olacağını göstermek olmuştur. Bu anlayış, özellikle Descartes'da, Spinoza'da ve Leibniz'de belirgindir.

“Düşünüyorum, öyleyse varım”. - Descartes


Eylül:

AYDINLANMA FELSEFESİ olarak da bilinen 18. YÜZYIL FELSEFESİ, Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsamış ve temsilcileri aklı insan yaşamındaki mutlak yol gösterici yaparak insan zihniyle bireyin bilincini “bilginin ışığıyla” aydınlatmıştır.

Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Bu yüzyılda ilk kez yayınlanan alfabetik ansiklopedilerin aydınlanma dönemine katkısı büyüktür. Söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.

18. yüzyılda bir yandan doğa bilgini Lamarck’ın çalışmalarıyla doğal bilimler gelişirken, bir yandan da Voltaire, Montesquieu ve J.J. Rousseau gibi filozoflar da toplumsal ve siyasal fenomenlere yönelerek insan bilimlerinin doğuşunu hızlandırmışlardır. İngiltere'de David Hume, deneyin bilginin kökeni olduğunu öne sürerken, 18. yüzyıl sonunda Emmanuel Kant’ın eleştirisel idealizm kuramıyla AYDINLIK ÇAĞ FELSEFESİ doruğa ulaşmıştır.

“Gerçek ussaldır, ussal olan da gerçektir”. - Hegel


Ekim:

18. yüzyılda aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteye de başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlarken, 19.YÜZYIL FELSEFESİ’nin en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağına ait olmasıdır. Bir önceki dönemde siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamış, ancak istenilen eşitlik ve güvenlik sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19. yüzyılda ortaya çıkan sosyalizmle birlikte, bu dönem liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemken, materyalizm de yeni bir derinlik kazanarak öne çıkmıştır. Bu dönemin genel hatlarıyla Almanya'da idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini göstermiştir.

“İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak da ilerleme”. - Auguste Comte


Kasım:

Alman idealist hareketine tepki olan irrasyonalizm ve karamsarlık Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche ile doruğa çıkmıştır.

Schopenhauer, dünyayı istenç ve tasarım olarak iki kategoriye ayırmış ve
bu iki kategoriden yola çıkarak, duyularımız aracılığıyla bildiğimiz dünyanın tamamen bir fenomen olduğu ve buna “tasarım” dendiği sonucuna varmıştır.

Günümüzde de farklı görüşlerdeki birçok insanı etkileyen Nietzsche ise felsefe alanında sistem kurulmasına karşı çıkarak, yaşamı yadsıyan 19. yüzyıl kültürünün insana gerçek bir ahlaki temel veremeyeceğini öne sürmüştür. Nietzsche’nin insan doğası üzerine radikal olarak farklı görüşleri, felsefe tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemden sonra birçok düşünür, ussal özne fikrini reddederek insan ve ahlak üzerine çok daha karmaşık ve psikolojik temelli görüşler benimsemiştir.

“Ahlak gibi, gerçek de görecelidir: olgu diye bir şey yoktur, yalnızca yorumlar vardır”. - Nietzsche


Aralık:

20. yüzyıl başlangıcı felsefesinde iki büyük akım ayırt edilebilir: özellikle bilimde görülen büyük değişimleri (Einstein kuramları) inceleyen birincisinin ileri gelen temsilcileri Edmund Husserl ve Gaston Bachelard'dır; daha çok insanla ve insan yaşamının anlamıyla ilgilenen ikinci akımın öncüsü ise Henri Bergson'dur.

İki dünya savaşıyla sarsılan 20. yüzyıl, psikanaliz araştırmalarına paralel olarak, insan üzerinde yeni bir düşünce biçiminin doğuşuna sahne olmuştur. Danimarkalı Kierkegaard'ın öncülüğünü yaptığı varoluşçuluk, Martin Heidegger ile Almanya'da ve Jean-Paul Sartre ile Fransa'da gelişmiştir ve “her insan, kendini kendi seçer, öz seçimleriyle, öz davranışlarıyla kendini yaratır” kuramıyla belirlenmiştir.

Bugün filozoflar artık, sistemler kurmaya çalışmıyorlar; düşüncelerin gelişiminde en çok etkisi olan kişiler, birer insan bilimleri disiplini olan psikanaliz ve etnoloji üzerinde çalışan insan bilimleri uzmanlarıdır.

“Varoluş özden öncedir”. - Sartre


Arka Kapak Sayfası:

Felsefe tarihi, felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, çeşitli felsefe öğretilerinin tarihsel yerlerinin ve öğretisel ayrımlarının belirlenmesine ve bu öğretilerin felsefenin alt bölümleri açısından değerlendirilip ortaya konulmasına kadar çok yönlü ve çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Felsefe tarihi bu anlamda sadece mevcut felsefelerin ansiklopedik bir araya getirilmesi meselesi değildir; felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, neyin felsefe-içi neyin felsefe-dışı sayılacağına değin bir dizi kuramsal/felsefi sorunla yüz yüzedir.

Bu anlamda, felsefenin bir altbölümü olarak Felsefe Tarihi, hem felsefi çalışmanın başlangıcı hem de en önemli alanıdır.

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefe_tarihi)

KAYNAKLAR:
1 – www.felsefetarihi.net
2 – www.felsefe.gen.tr
3 - FELSEFE TARİHİ (Prof. Macit GÖKBERK)
4 - YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FELSEFE (Richard OSBORNE)

Düşünce Tarihi

zaman zaman bloga bir şey koyasım geliyor ama hiçbir şey yazasım olmuyor, o zaman açıyorum eski bohçaları bakıyorum ne var ne yok sağını solunu yamayıp buraya koyabileceğim diye... google'dan kim ne ararken bana düşmüş bazen bakıyorum ve sıklıkla "genom" ve "türk bilim tarihi" araştırıcılarının buradan faydalandığını görüyorum. o zaman, bizim o geleneksel takvimlerden buraya iki yılı daha ekleyelim ve 2007 ve 2008 yılları için hazırladığımız düşünce tarihi ve felsefe tarihi metinlerini de buraya taşıyalım :) işe yaramış olsun...

-----

İnsanın insanlaşma öyküsü, otuz milyon yıl kadar önce dik yürümeye başlamaları ve serbest kalan ellerinin ne işe yarayabileceğini düşünmeleri ile başlar. İşte bu düşünebilme ayrıcalığından dolayı, aynı gezegeni paylaştığı diğer canlılardan çok farklı bir evrim geçirmiştir insan. Bu evrimin ileri aşamalarında, düşüncenin kendisini incelemeye başlaması ile insan, evrendeki varlığının anlamını ve nedenini fark edebilmiş ve bu yolda edindiği bilgiler ona, kendi kozmik geleceğini belirleyebilme hakkını ve olanağını tanımıştır. Bireysel düzeyde ise insan, kendi düşüncelerini objektif biçimde irdeleyip kontrol ederek, bir anlamda yönlendirerek, kendi yaşam koşullarının ve geleceğinin belirlenmesinde daima birinci derecede etkili rol oynayabilmiştir.


OCAK

İlk insan, çevresine ilk baktığında, kendisine göre değerlendirdiği iki şey gördü: Aldırış etmediği kendisinden aşağıda olanlar ve ölesiye korktuğu kendisinden yukarıda olanlar.

Uçsuz bucaksız bir doğanın ortasında ve göğün altında yalnızdı ve gök milyonlarca yıl Yücelik, Tanrılık, Güçlülük ölçülerini elinde tutacaktı. İnsan düşüncesinin ilk vardığı açıklama, evrenin insan iradesinin tıpkısı iradelerle yönetilmekte olduğu ve bu iradelerin hem maddede hem de ruhta belirtildiğidir.

Bu doğrultuda düzenin sağlanması için önce gökyüzü, sonra diğer güçler cisimlendirilerek “Totem İnancı” ortaya çıktı.

“İnsan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür.” Protagoras


ŞUBAT

Totem inancı ve çoktanrılılık ilkelerinin hüküm sürdüğü Hint, Mısır, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Fenike, Pers, Kartaca gibi kültürler, ilkçağ felsefesi kapsamında, günümüzden 50 yüzyıl öncesinden itibaren dinleri ve felsefeleri ile ışık-karanlık diyalektiğini ortaya çıkartmış ve yaşam-ölüm sorularına yanıtlar arayarak anlamlandırmaya çalışmışlardır.

M.Ö. beşinci bin yılda Mısırlıların Ölüler Kitabı, M.Ö. 2000 yılında Hindistan’da düzenlenen Rig-Veda, ilk din kitapları olma özelliğini taşıyarak, insanların daha önce sadece göğe atfettikleri tanrısallığı daha yayarak evreni kişiselleştirip tanrısallaştırmalarının işaretidir.

“Varlık varolandır, hiçlik ya da varolamayan var değildir.” Parmanides


MART

Yunanlıların Anatolia, yani ‘güneşin doğduğu yer’ dedikleri Anadolu, aynı zamanda medeniyetin ve bilimsel düşüncenin de geliştiği yer oldu. Bilimsel araştırma özgürlüğü diğer tüm özgürlükler gibi yeni toplumun en temel gereksinimlerinden birine yanıt olarak gelişti ve felsefenin doğuşunu hazırladı. Batı Anadolu kıyılarındaki İyonya, Yunan felsefesinin ilk merkezi olarak seçkinleşti.

İyonyalı filozof bilim adamları, herhangi bir çıkar ve pratik amaç gözeterek değil, salt bilmek ya da anlamak için felsefe yapmışlardır. Bu devrimle birlikte Kaos’tan Kozmos’a geçiş sağlandı, M.Ö.6. yüzyıl İyonya savına göre iç düzeninden ötürü evreni tanımanın mümkün olacağı ortaya kondu.

“Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız.” Heraklit


NİSAN

Antikçağ felsefesi İ.Ö. 6. yüzyılda şeylerin birliğini arayanlarla başlamıştır. “Bilge” adı verilen ilk kişi İyonya’lı Thales ve onun gibi düşünürleri başkalarından ayıran şey, onların bilim ve büyüyü ayırmaya çalışmış olmaları ve ilkin tanrıyı düşünmeksizin dünya hakkında düşünmeye cesaret etmeleridir.

Matematiğin kesinliğinden yola çıkarak sayıların evren içinde oynadığı rolün önemine yoğunlaşan Pisagor ve yandaşları evrensel uyum hakkında tartışmakla kalmamış, tümdengelimsel akıl yürütmeyi sistematik olarak uygulayan ilk ekol olmuşlardır.

“Hiçbir şey mutlak olarak yeni değildir.” Pisagor


MAYIS

Thales’in çağdaşı ve dostu Anaksimender, tarihte deney yaptığı bilinen ilk insanlardan biridir. Yılın ve mevsimlerin uzunluğunu tam olarak hesaplayabilmiş ve zamanı takip edebilmek için güneş saatini icat etmiştir. Aynı dönemde, dönemin en büyük mühendisi Theodorus anahtarı, cetveli, gönyeyi, tesviyeyi, torna tezgahını ve merkezi ısıtmayı bulmuş ve ilk defa kuramcılar ile uygulayıcılar bir araya İyonya’da gelmiştir.

Gene aynı coğrafi bölgede Hipokrat ünlü tıp geleneğini yerleştirmekteydi.

“Hiçbir şey yoktan varolmaz, varken de yok olmaz.” Thales


HAZİRAN

İyonya’nın etkisi ve deneysel yöntemleri Yunanistan’a, İtalya’ya ve Sicilya’ya yayıldı ve insanların o zamana kadar hakkında bilgi sahibi olmadığı bir çok fenomen açıklanabilir oldu. Empedokles adlı bir fizikçi tarafından hava ile ilgili ilk deneyler yapılmış ve bu deneyler Demokritos tarafından geliştirilerek atomların varlığı böylece ortaya çıkmıştır.

Demokritos, elmanın bir bıçak ile kesilebilmesinin atomlar arasında boşluklar olmasından kaynaklandığını söylemiş, suyun akışkan olmasını atomlarının daha düzgün ve yuvarlak olmasına, demirin katı olmasını da atomlarının pürüzlü olmasına bağlamıştır.

“Uzun yaşamak aslında uzun ölmektir.” Demoktitos


TEMMUZ

Atina’da yaşayan İyonyalı deneycilerden Anaksagoras, bir meteoru inceledikten sonra, gökyüzündeki tüm cisimlerin yer ile aynı maddeden meydana gelmiş olduğunu ve bu nedenle başka gezegenlerde de hayat olduğu düşünülebileceğini öne sürdü. Savlarından bir diğeri de Güneş’in bir tanrı olmayıp Peloponnesos Yarımadası’ndan irice, kor halinde bir kütle olduğuydu. Ayrıca Anaksagoras, Ay’ın ışığını güneşten aldığını varsayıp Ay ve Güneş tutulmalarını bununla açıklamıştır. Ayrıca, hayvanların anatomilerini incelemiş ve balıkların solungaçlarıyla nefes aldığını keşfetmişti. Yaptığı deneylerle duyularımızın doğrudan algılayamayacağı kadar hassas değişikliklerin başka yollardan saptanması gerektiğini göstermiştir.


AĞUSTOS

Thales’ten Demokritos’a ve Anaksagoras’a kadar uzanan büyük düşünürler tarihte “Sokrates’ten öncekiler” olarak nitelenirler ve ünlü yunan filozoflarına dek felsefeyi geliştirmiş ve onları etkilemiş oldukları gibi bir kanı oluştururlar. Ancak salt felsefe değil, çağdaş bilimin de temellerinin sağlamlaştırılmasına katkıda bulunan İyonyalı düşünürlerin sadece filozof değil bilim adamı olarak da görülmeleri düşünce tarihine katkılarının doğru değerlendirilmesi için önem taşımaktadır.

İyonyalıların çoğu, evrenin temelindeki uyumun gözlem ve deneyle anlaşılabileceği kanısındaydılar ki bu, bugün de bilime egemen olan yöntemdir.

“Başlangıçta çok büyük bir kaos varken, zeka gelip her şeyi düzene soktu.” Anaksagoras


EYLÜL

Tanrı ve Bilim ayrılmaya başladıkça farklı sorgulamalar başlamıştı ve Sokrates ile birlikte ahlak, doğruluk, gerçek ve iyi olanın keşfine yönelik düşünceler yoğunlaştı.

Sokrates’ın diyalektiğinin amacı yanlış düşünceleri ortaya çıkarma ve insanoğlunun kendi doğasının bilgisine ilerlemesini sağlamaktı. Onun takipçisi Platon’un Akademi’si ve Platon’un öğrencisi Aristoteles’in Lyceum’u ile yüksekokulların ilk örnekleri ortaya çıkarak insanların akıl ışığında kendi başlarına düşünebilmek için zihinlerini eğitmeleri sistemleştirildi.

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.” Sokrates


EKİM

Modern felsefe ve bilimin temelleri, dünyanın hem yeni düşüncelere hem de yeni keşiflere açıldığı 15. ve 16. yüzyıllarda atılmıştır.

Bilim her zaman felsefeyle ilişkili olmuştur. 17. yüzyıldaki bilimsel ilerlemelerle “çağdaş dünya” ve “çağdaş felsefe” ortaya çıkmıştır.

Aristo’nun klasik dünya resmi terkedilmiş, eleştirel inceleme fikri ile birlikte bilgiyi keşfetmenin yeni yolları bulunmaya başlanmıştı. Bilgi güçtü ve kastedilen pratik bilgiydi.

“Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir.” Hegel


KASIM

Descartes’ın mutluluğu ararken uyguladığı metot yeniçağ felsefesinin temeli olmuştur.

“Kesin olan tek şey var: Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek... Şüphe etmek, düşünmektir. Şu halde düşünmekte olduğum şüphesiz. Düşünmekse var olmaktır. Şu halde var olduğum da şüphesizdir. İşte bilgim: Ben varım. Şimdi bütün öteki bilgileri bu sağlam bilgimden çıkarmalıyım.”


“Doğada rastlanan her taşın altını kaldırıp bakmalıdır çünkü gerçeğe bazen caddelerde değil, patika yollarda rastlanır.” Francis Bacon


ARALIK

Yeniçağ felsefesi ve takip eden akımlar boyunca, felsefe, mutluluğun tanımı ve insanlığın nereden gelip nereye gittiği sorularının yanıtları için sorgulamıştır.

Milyonyıl önce gökyüzüne tapan, totemlerle doğayı cisimleştirerek, çoktanrılılığa ve tektanrılılığa ulaşan, düşünce alışkanlığını önce terkeden sonra gene eline alan insanoğlunun bilim ve din arasında gidip gelmeleri düşüncenin çağlarboyu şekillenmesini sağlamıştır.


“Felsefe Bilim ve Teoloji arasında olan ve her iki taraftan saldırıya uğrayan bir hiçkimsenin ülkesidir.” Bertrand Russel


ARKA KAPAK

FELSEFE = “phileo” (seviyorum, arıyorum) + “sophia” (bilgi, bilgelik)

Gerçek nedir? Bir ifadeyi nasıl veya niye doğru veya yanlış olarak tanımlarız? Nasıl karar veririz? Bilgi mümkün müdür? Bildiğimizi nasıl biliriz? Doğru bilginin kökeni ve sınırları ? Ahlaken doğru veya yanlış hareketler (veya değerler, veya kurumlar) arasında bir fark var mıdır? Hangi hareketler doğrudur, hangileri yanlıştır? Değerler mutlak mı, göreceli midir? Yani nasıl yaşamak gerekir? Ahlakın kaynağı nedir? Gerçeklik nedir ve neler gerçek olarak nitelendirilebilir? Gerçek olan şeylerin doğası nedir? Bazı şeyler algımızdan bağımsız olarak var olabilir mi? Zaman ve mekanın doğası nedir? Düşünme ve düşüncenin doğası nedir? Birey olmak ne demektir? Güzel nedir? Güzel şeylerin farkı nedir? Sanat nedir?

“Bir uçurumun içine baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakar.” Nietzsche

Kaynaklar :
1 – KOZMOS: Evrenin ve Yaşamın Sırları (Prof.Dr.Carl SAGAN)
2 – DÜŞÜNCE TARİHİ (Orhan HANÇERLİOĞLU)
3 – YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FELSEFE (Richard OSBORNE)

16 Mart 2010 Salı

YIKILMAYAN ADAM (1977)

bir yıl kadar önce bir arkadaş tavsiyesiyle internette birkaç sahnesini izlediğim, o ilk anda absürd gelen yaratıcılığıyla ve sosyalist (!) replikleriyle beni benden alan YIKILMAYAN ADAM filmini geçtiğimiz ay başka bir arkadaşımın arayıp tarayıp bulması sonucu bilgisayarıma kaydetmiş ancak henüz izlemeye fırsat bulamamıştım. kısmet bugüneymiş. ağır geçen bir grip sonucunda bugün de işe gidememişken yattığım yerde kendimi cüneyt arkın’ın canlandırdığı güçlü kuvvetli adil emekçi yıkılmaz karakter ÇAKIR’ın kollarına bırakıverdim… her şeyden önce herkese diyorum ki : mutlaka bulun, izleyin. pişman olmayacaksınız.



doğumu dahi bir yıkıma sebep olan çakır, film boyunca annesinin katili dayısının peşinde koşturur durur ve bu arada hepimize de sosyalizmin inceliklerini çeşitli replikler ve hatta arka planda sürekli gördüğümüz devrimci sloganlarla damardan dayar. aslında filmin en temel özeti bu… ayrıca elbette zengin ve sersem güzel kızla kendince mert bir aşka adım atar ancak kızın babasının araya girmesi nedeniyle aşkı da mutlu sona kavuşmaz…

buraya kadar aslında klasik bir türk filmi kıvamında geliyor değil mi hepinize? ama aslında farklı çünkü benim seyrettiğim sosyal mesaj içeren nadir yeşilçam filmlerinden bu yıkılmayan adam. film boyunca bir sembolizm, bir sembolizm görmeyin gitsin! gazete küpürleri ve manşetlerle yıllar boyu türkiye’nin neler görüp geçirdiğini izlerken çakır’ın – o okuma isteğiyle dolu mert temiz çocukcağızın – mahpus damlarında sertleştiğini, intikam & namus için bir ömür bilendiğini, “hayat üniversitesinin arka kapısından tekme ile mezun edilmesi” ile birlikte ne kabadayı ama nasıl da adil bir adam olduğunu takip ediyor ve günümüze (1977) geliyoruz. ve orada hikaye başlıyor. artık çakır hayata, ezenlere, sömürenlere karşı YIKILMAYAN ADAM olmuştur… aç kalır, vurulur, belki ölür, ama yıkılmaz!

aşk, dürüstlük, sadakat, halk, kapital, kan, intikam… ne ararsanız var. üstelik the godfather’ın film müziğiyle…

filmi izlerken aralıklarla kopup gidebiliyorsunuz zira filmin önceliği sinema yapmak değil mesaj vermek, halkı sosyalizmle tanıştırmak. bu nedenle zaman zaman birden sahne değişip alakasız bir direniş hikayesinin ortasına düştüğünüzde, ya da halk ile sermaye arasındaki – mevcut sahne ile görece alakasız – bir konuşmanın başladığını gördüğünüzde yadırgamayacaksınız, bırakacaksınız kendinizi ve akacak gidecek film. her sahne bir mesaj, her sahne bir tokat…



ve film biter, çakır ölür. ama ayakta... yıkılmadan... çünkü o... YIKILMAYAN ADAM'dır...



not : sanıyorsunuz ki ben filmle dalga geçiyorum. asla!! 1977 yılında cesur bir girişim, denemişler işte kendilerince... mesaj verebilmek için işin sinematografik kısımları feda edilmiş, o kadar. izleyin işte… enteresan bir yapım. 1980'lerde bu filmi çekenler hakkında "komünizm propogandası yaptıkları" gerekçesiyle dava da açılmış. ve bu da bir kült film olmuş...



filmden bazı gözde replikler:

çakır : kendini hiroşima'da bulabilir misin? özgürlük adına kendini yakan vietnamlının et kokusunu duyabilir misin? okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? filistin'deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişeklerini kuşanabilir misin? beni barış içinde, çıkar düşünmeden sevebilir misin?

fatoş : kafamı karıştırdın.

***

fatoş : beni aldatır mısın ?

çakır : daha güzelini bulursam aldatırım.

fatoş : aldat, hakkındır.

***

çakır : kara günleri kahraman omuzlarında taşıyarak bu ak günlere erdiren bir gaziye nasıl sataşırsınız? bir istiklal madalyasının süslediği bir ihtiyar savaşçıyla nasıl alay edersiniz ülen?

lümpen adam : sen hangi şarkıyı söylüyorsun haa? (gülüşmeler, kahkahalar)

çakır : çıkın gidin burdan, döverim seni, hepinizi döverim ülen.

lümpen adam : döversin demek? biz çok dayak attık senin gibi vatan namus natali kambus diyenlere (bu arada bir diğeri gelip kulağına birşeyler söyler ve bizim lümpenin ifadesi değişir) buradan gidiyoruz arkadaşlar ama bir gün görüşeceğiz.

çakır: tankla, topla falan beklerim. uçakla, ağır sanayi hamlenizle falan.

12 Mart 2010 Cuma

homur homur homur

kıskanç ve çekilmez insanlarla ilgili çok şey yazmak istiyorum aslında ama içinde bulunduğum ruh hali engel oluyor.

"huzur" adında bir poşet çay yaptım kendime, içinde sarı kantaron, lavanta, nane falan varmış - zaten boğazım berbat ve burnum tıkalı olduğu için tad aldığım yok! - bir sakinleşmek ve bir uyumak amacındayım ve bu nedenle de içimdeki öfkeyi bir süre daha uyutacağım.

kısacık şunu söyleyeyim :

hayat herkese eşit davranmaz. davransa bu zaten hayat olmaz. başkaları - bizce hak etmiyorsa dahi (ki, ne malum kimin ne hak ettiği ne hak etmediği? kimdir bunun jürisi??) - bizden iki adım ötedeyse ve biz tırnaklarımızla kazıdığımız halde hala yerimizde sayıyorsak, bu kimsenin suçu değil ki! hayat başkalarına daha iyi davranıyor gibi görünüyorsa, ne yapalım peki? ölelim mi??

allah allah...!!

küstüm senle konuşma benle!

"ben eleştirilerin hepsini kişisel olarak ele alıyorum, çok alınganım, ne dersen ve kime dersen de ben onları hep sanki bana yapılmış bir saldırıymış gibi algılıyorum, küsüyorum içime çekilip seni ve dediklerini reddediyorum".

alt metin : tutucuyum, kendime güvensizim.

yanıt : bas git kendi haline o halde, uğraşamam seninle bu yaştan sonra bana ne yahu!?


6 Mart 2010 Cumartesi

mart kapıdan baktırır...

ve ben donarım resmen!! ne soğuktur bugün yahu!?

nicedir buralarda olmayınca eşten dosttan gelen "nerelerdesin neler yapmaktasın?" sorularını yekten burada yanıtlayayım dedim. ama uzun uzun yazamayacağım, üşendim... iş güç koşturması dün itibariyle hafifledi. ben de bu aralar şöyleyim:



görsel bana ait değil. ama dün gece 1.cildi bitirdiğime göre, kitabın tam da bu bölümündeyim ben de :)




bana ait olmayan bir görsel daha apardım internet okyanusundan haliyle... fırsat buldukça, kitaba eşlik etsin diye, arayı açmış olmanın verdiği hevesle açıyorum bir şişe. vaziyet vahim :/



ha sanki bu görsel bana ait!! ama içim bu görsele ait!! her yerde, her fırsatta, uyuyorum abicim. ne kadar özlemişim uyumayı...


ve, aldım biletimi bekliyorum vallahi... mutluyum biraz :)

işte bu kadar!
kısacık bir güncelleme oldu ama ne banal hayatım varmış ki iki adım ötesine geçememişim bunca ayda! :)

3 Mart 2010 Çarşamba

biz "gündem"i kaçırıyor ya da unutuyor olabilir miyiz?


15 Aralık: Tekel eylemi başladı.
16: Eczacı protokolü iptal edildi.
17: Tekel işçileri dövüldü.
18: Apo, Meclis’te grup kurdu.
19: Yarbay Tatar canına kıydı.
20: Arınç “yaratık” dedi.
21: Çukurambar...
22: Suikastçı krokiyi yedi filan...
23: DTP, BDP oldu.
24: Osman Baydemir hastir dedi.
25: Osman Baydemir ayet okudu.
26: Kozmik odaya girildi.
27: Deniz Feneri Noteri aklandı.
28: Kritik MGK toplandı.
29: Asgari ücrete günde 1 lira zam.
30: Suikastçı denilen albay serbest.
31: Kozmik takibe baskın yapıldı.
1 Ocak: Kozmik suikastçı aşçı çıktı.
2: Hürriyet yayın müdürü değişti.
3: Bilecik’te iki tren çarpıştı.
4: Kurban bağışı rezaleti patladı.
5: Kozmik hâkime mermi gönderildi.
6: Baykal, kozmik patates dedi.
7: Başbakan-Başbuğ zirve yaptı.
8: Apo, köşe yazarı oldu.
9: Edirne’de linç girişimi yaşandı.
10: Sincan Adliyesi basıldı.
11: İsrail, Kurtlar Vadisi’ne kızdı.
12: İsrail, elçimizi alçağa oturttu.
13: Danıştay, eczacılar haklı dedi.
14: Başbakan Davos’a gitmedi.
15: Metrobüs zammı durduruldu.
16: Piyasada ilaç bulunamıyor.
17: Batman’da çatışma, bir şehit.
18: Ağca serbest.
19: Doktorlar tam gün iş bıraktı.
20: Balyoz darbe planı manşet.
21: Darbeci gazeteci listesi...
22: Balyoz kabinesi açıklandı.
23: 16 şehirde El Kaideci baskını.
24: Başbakan, İnönü diktatör dedi.
25: Başbuğ “Allah Allah” dedi.
26: Balyoz bavulu adliyede...
27: Eskişehir albayı gözaltında.
28: Amirallere suikast davası başladı.
29: Deniz otobüsü, şilebe çarptı.
30: Yargıtay Başsavcısı, hissederler...
1 Şubat: Kredi notumuz yükseldi.
2: Peygamber kavgası çıktı...
3: Eskişehir albayı tutuklandı.
4: Emasya protokolü kaldırıldı.
5: BDP kurşunlandı.
6: Nejat Uygur krizi çıktı.
7: Soğan zam şampiyonu oldu.
8: Danıştay, katsayıyı durdurdu.
9: Meclis’teki toplar kaldırıldı.
10: İftira atılan albay kafasına sıktı.
11: Başbuğ “Yeter yahu” dedi.
12: Başbuğ “Gerekirse açıklarım” dedi.
13: Habur’da savcılar ayarlandı mı?
14: İçişleri Bakanı’na gensoru...
15: Ordu Komutanı ifadeye çağırıldı.
16: Erzincan Başsavcısı içerde...
17: Savcıyı alan savcılar alındı.
18: E haliyle yargı krizi çıktı.
19: Başbuğ’un ses kaydı çıktı.
20: Sanatçı açılımı...
21: AKP’li “Fişliyoruz” dedi.
22: Kuvvet komutanları içerde.
23: Başbakan’a pabuç fırlatıldı.
24: Balıkesir’de grizu, 14 ölü.
25: AKP’li olmayanın kanı bozuk.
26: Emekli orgeneral tutuklandı.
27: Tarkan kuru’dan enselendi.
28: Albay Çiçek yaş’tan...
1 Mart: Danıştay, Tekelci haklı, nokta!
*
2 Mart: Son bir yılda 860.000 vatandaşımızın daha işsiz kaldığı açıklandı... Son bir yıldaki “adalet” ve “kalkınma”yı anlatmaya kalksak, 860.000 satır.


Yılmaz Özdil burada sıralamış, ben de buraya taşıdım...

2 Mart 2010 Salı

so tell the boys that i am back in town!!


pazartesi günü işe gitmek üzere evde hazırlanırken televizyondan bir ses çarptı kulağıma: yeni bir gün, yeni bir hafta, yeni bir ay ve hatta yeni bir mevsim... durdum bir an ve dank etti birden: gerçekten de kış geride kaldı, o çok çok yoğun günler geride kaldı, sorunların binbir türlüsü geride kaldı, eş-dost-sevdik-sevmedik hepsi geride kaldı. yenileri geldi yenileri gitti. daha da gidenler olacak, gelenler olacak.

normalde beni sakin sakin gülümsetecek ve üstünde durmayacağım bu gerçek birden içimi hem huzurla hem de sağlam bir heyecanla doldurdu.

daha insanca bir hayat yaşamaya başladım birden bu farkındalıkla. iki gündür kuş gibi kanatlandım uçuyorum ortalıkta, yüzümde bir gülümseme, kalbimde bir hafiflik. hayırlısı olsun diyorum, işime gücüme bakıyorum, mutluyum.

her şeye rağmen.

bundan sonra yoğun çalışmak ayrı... kendini işine gücüne ona buna şuna köle etmek ayrı...

çok güzel planlarım var be yahu.
hadi bakalım!!!