28 Ocak 2009 Çarşamba

H.O.E. - 2.mektup


hayatımda olmayan erkek 2,


sanırım yazmak için oturduğum en zor mektup, en saçma yazı olacak bu. 8,5 yıl olmuş aynı duvarların içinde en son bulunduğumuz günden bu yana. bak neler oldu o zamandan bu zamana:


1 - sensiz uyandığım sabahın ertesinde hayata dair tüm planlarımı değiştirdim. hala da debeleniyorum. ara sıra seninle konuşuyorum zihnimde, suçluyorum seni. sonra gülüp geçiyorum, o olmasaydı başka bir şey olurdu, demek ki kısmet değilmiş diye elimin tersiyle itiyorum tüm hayalkırıklıklarımı.

2 - bir iki minör ameliyat geçirdim, duymuşsundur diye tahmin ediyorum. hiç renk vermedin ama biraz olsun endişe ettiğini düşünmeyi tercih ediyorum. egoma iyi geliyor.

3 - bir yıl kadar işsiz kaldım. neyse ama geçmişte kaldı, son 6,5 yıldır aynı yerde çalışıyorum. çok sorumluluk sahibi ve inatçı olduğum için beni çok seviyorlar burada, güveniyorlar bana. senin payını görmezden gelmiyorum asla : sayendedir bu delicesine çalışma ve herkese & herşeye yetme ihtiyacı.

4 - evlenmeye kalktım. olmadı, direkten döndük. dünyanın öte uçlarına gittim geldim, yürümedi ve zaten olsaydı eğer yanlış nedenlerle olmuş olacaktı, isabet oldu.

5 - taşındım. bunca şey arasında beni en mutsuz eden de sanırım bu oldu. geçen gün konuşuyorduk kankardeşimle, ne güzel evdi o öyle diye... dedi ki "ah b. ah... ne vardı bu kıza bunu yapmaya" (aslına bakarsan tam olarak böyle demedi ama ben "b"yi duyar duymaz öyle bir kasmış olmalıyım ki zihnimi, sekmiş geriye sözleri - kalmamış aklımda).


bunun dışındaki herşey olağandı. herkesin hayatı gibi.


gitmenin sabahında uyandığımda baktım etrafa, seni hatırlatacak pek birşey kalmamıştı evde. en garibi, "nerede" dedim. "gitti" dediler. "peki" dedim.


ve sen artık hiç olmamıştın.


en çok neye kızdım biliyor musun? aslında ben gidecektim. ve sen benim gitme özgürlüğümü aldın kendi ellerine.


zamanın daha kısıtlı diye mi yaptın bunu yoksa gerçekten düşünmedin mi hiç emin olamadım. belki de ek sorumluluklarla kendi yaşadıklarının bir kısmını bana da yaşatmak istedin. "ben yaşadım, o da yaşasın" mı dedin.


senden sonra tufan mıydı?


yabancılar der ki : "you've made your bed. now lie in it" (naçizane türkçe meali : "yatağını kendin yaptın, şimdi gir içine yat"). rahat ve sıcak olduğunu umarım döşeğinin - sanmıyorum çok rahat uykular uyuduğunu uzunca süre gittikten sonra. benim uykularım pek kaçmadı, sen beni yorgansız bırakmadan çok önce alışmıştım ben ayazda uyumaya (bayılırsın sen fakir edebiyatına, bilirim - bu cümleyi sırf sana özel yazdım).


buna daha sonra devam ederiz, çok şey birikmiş yazacak. aklıma düştükçe sen, yazarım ben.
ha.... unutmadan....


seni affetmiyorum.

25 Ocak 2009 Pazar

H.O.E. - 1.mektup


hayatımda olmayan erkek 1,

kaçtır niyetleniyorum sana yazmaya, sayısını unuttum.

her seferinde niyetlenip başlıyorum karalamaya... ya aklım kaçıyor en dönüşü imkansız yerlere ya da yoruluyorum kelimelerle savaşmaktan. kalıyor tüm cümlelerim yarım.

isterdim ki sen yanımda ol. yarımlıklarım tamamlansın.
ya da hiç olmamış ol. eksilmemiş olsun varlığım.

hani olur ya, kurye ya da tüpçü ya da tamiratçı gelecektir ve evde birinin olması gerekir. ha geldi ha gelecek diye beklemek durumunda kalırsın evde sap gibi... seni dışarıda bekleyenler vardır, onlar sensiz devam ederler yapılmış plana. sen evde beklersin... sonra gelir o beklenen, iş görülür ve artık serbestsindir istediğini yapmaya. ama gün bitmiştir ve gidecek yer kalmamıştır. o misal...

10 yıl müthiş bir zaman eğer 30larının başındaysan. 10 yıl boyunca birini özlemek, ona kızmak, onu sevmek... beklemek, sevinmek, üzülmek, istemek... 10 yıl boyunca varlık içinde yokluklarla kendini terbiye etmek...

uzun - upuzun - yörüngesi olan bir kuyruklu yıldızsın sen. her geçişin - her yakınlaşmamız - benim dengemi depremlerle sarstı. ve bunun tekrarlanacağını bildiğim için hep tetikte ve hazırlıklı oldum. ve hep bekledim. ve hep sarsıldım. gelgitlerin en lezzetli anlarında dahi bir sonraki tutulmayı hesapladım. senin bir yılın benim on yıllarıma eşit oldu mecazda... yorulurken ben, sen hep sakin ve kendine has zamanlarında çıktın geldin karanlıkların içinde. geçici molalarda buluştuk. sonra sen doğanın gereği nedeniyle gittin ışıltılarını saçarak, ben aynı kısır yörüngede devam ettim dönmelerime, ta ki bir sonraki buluşmaya kadar. bazı geçişlerde çok yakınıma gelip de çarptığın zamanlarda yüzeyimde açılan kraterleri ise hiçbir kuvvet aşındırıp yok edemiyor. engebelerimde düşe kalka ilerliyorum sayende.

ama ilerliyorum.

tarafsız ve kayıtsız bir hikaye aslında bu. özledim de ölmedim. yaşadım gittim durdum. yörüngeden çıkmadım, kendimi bırakmadım. dert yandığım da yok. hem zaten biliyorum aslında en fazla zararı senin vermediğini bana.

hani, insanlar karar verirken sonuçlarına katlanmayı da bilmeliler, gözlerini dört açmalılar, orta yapıldığında onu gole çeviremezlerse kontra ataklara dikkat etmeliler.

et cetera... et cetera... et cetera...

biraz da işime geldi de ondan aslında böyle oldu. bahaneler olduğu sürece insanın oyalanması daha kolay oluyor hem. uğraşmak zorunda kalmıyorum başkalarını tanımaya ve kendimi tanıtmaya çalışmakla.

en korkutucu, en karanlık, en "hiç kimse ile paylaşmayacağım" sırrımı şuraya yazıp kurtulabilirim:

bir gün çıksan da "gel" desen...

gelmem.

ama can atmadığım için değil.

sadece inadımdan.

ama demeyeceğini bildiğim için rahatım anlamsızca. diyemeyeceğin kadar çok zaman geçti. diyemeyeceğin kadar geç söyledim ben sana seni sevdiğimi. bilemeyeceğin kadar yol gittim senden öteye ve göremeyeceğin kadar çok yaktım canımı senin yerine.

ama bu engel değil seni bir fanus içinde korumaya almama. yörüngelerimizin bir sonraki çakışması - eğer olursa - gerçekleştiğinde tanınmaz derecede eskimiş olacağım için ancak kendi aksinden beni hatırlayacaksın. ve gördüklerin hoşuna gitmeyecek, üzüleceksin.

ve ben - en büyük salaklığımı o zamana sakladım evet - yoluma dümdüz devam edeceğim, kendi pahama bir çizik atabilmiş olduğum için kalbine.

24 Ocak 2009 Cumartesi

nostalji kökenli bakış açısı konfirmasyonu

özellikle servisle işe gidenlerimiz daha iyi bilirler (hele benim gibi sabah servise binen ilk kişi, akşam da servisten inen son kişi olanlar) dönüp dolaşan servis güzergahının bitmek bilmeyen yolu boyunca şirkete varana kadar yapacak çok az şey vardır… öncelikle, uyunabilir. uyuyamayanlar camdan dışarı bakıp bolca düşünürler ya da sıkılırlar. araba tutmayanlar ve servis araçlarında aydınlatma sorunu olmayanlar kitap okurlar (hı ya okurlar… ömrüm boyu türkiye’de bindiğim tüm servislerde okuyan tek kişi bendim – yurdum insanı, özellikle de sanayide çalışanların büyükçe bir kısmı o-k-u-m-u-y-o-r). ya da kulaklıkları takar müziğe dalıp yolu kolaylaştırmaya çalışırlar.

ben, yukarıdakilerin hepsiyim. sıkılgan bir insan olduğum için ipod’umdaki şarkıları sıklıkla değiştirmeye çalışırım. ama cd’lerim, ve dolayısıyla da mp3 dosyalarım sınırlı olunca dinleyecek şey bulmakta bir süre sonra zorluk çekebiliyorum. ve bu aralar, nostaljik takılmaktayım. ipod’umda baştan son guns n' roses, metallica, iron maiden ve judas priest bulunmakta, bir iki de aynı zamanlardan kalma seçme heavy metal eserler…

dün, okulların tatile girmesinden ve de azıcık yağmurdan kaynaklı müthiş bir trafikte eve gelirken baştan sona use your illusions ikilemesini tekrar dinleme fırsatım oldu. liseye gidiyordum, sanırsam lise 2, çok dinlemiştim bu albümü (ayıptır söylemesi çok çok afedersiniz akut bir axl rose saplantım vardı o zamanlar, pek çok severdim kendisinin asi diye nitelendirilen davranışlarını, hangi akla hizmet giydiğini şimdi anlayamadığım beyaz kısa taytına rağmen görüntüsünü ve o kulakları tırmalayan seksi sesini). uzun (15 yıl kadar) bir süre dinlemedikten sonra tekrar dinleyince, o zamanlar anlam veremediğim (daha doğrusu verdiğimi sandığım ama şimdi tekrar düşününce “oha lan ben ne anlamıştım bu herifler meğer ne diyormuş!” dediğim) şarkılar kafamda yerlerine oturdular.

ve fark ettim ki, insanların yetişirken dinledikleri müzik türleri – aynen okudukları kitaplar kadar – yetişkinlik dönemi davranış ve algılarına ciddi etkide bulunuyor (burada, bu son derece geç çıkarımımdan ötürü kendimi özellikle tebrik ediyorum, güya her şeyi anlayan ben bunu yeni anladım ya, kendime hayret ettim). ama zaten yazının konusu da bu değil, değinesim geldi sadece.

önce, aynı tadı alıp almayacağımı merak ederek sırasıyla you could be mine, 14 years, don’t damn me ve back of bitch şarkılarını dinledikten ve hala aynı şekilde (ve eğer mümkünse daha bile fazla) neşelenerek dinlediğimi fark ettikten sonra o dönemde dinlerken sevmediğim ama şimdi ne düşüneceğimi merak ettiğim november rain, dust 'n' bones, coma, live and let die ve estranged’e geçtim. şaşırarak estranged’i ve dust 'n' bones'u çok sevdiğimi fark ettim - yaşanmışlıklar algıda elbette büyük etki yaratıyor... örneğin ben şimdi rahatlıkla, anlayarak ve arkasında durarak diyebilirim ki:

she loved him yesterday - yesterday's over
i said okay, that's all right
time moves on, that's the way
we live an hope to see the next day
that's all right
sometimes these things they are so easy
sometimes these things they are so cold
sometimes these things just seem to rip you right in two
oh no man don't let 'em get ta you

november rain’den gene hoşlanmadım, üstelik bu sefer bu şarkının sözlerinin ciddi ciddi ilkokul müsameresi şiirleri seviyesinde olduğuna – engin müzik bilgim (!) sayesinde – karar verdim. ama tam bir alt geçitten geçerken gördüğüm bir pankarta takılmışken (ki üzerinde koskoca harflerde “FARKINDA MISINIZ?!” yazıyordu) kulaklarımda “don't ya think that you need somebody - don't ya think that you need someone - everybody needs somebody - you're not the only one” patlayınca birden dank etti kafama…

ister asi ol, ister metalci, ister rapçi ya da udi… istediğin kadar bağır çağır konuş vıdı vıdı… araya yıllar da girse insanlar da ve hatta sen bazılarını gerçekten unutamadığına kendini inandırıp maskeler taksan da (ki inanınız yok öyle bir şey! test edip onaylanmıştır) gerçekten de you're not the only one...! o halde, ağlamayı kesebiliriz topluca.

ve bunun şerefine, yıllaaaaaaaaaaaaar öncesinden bir şarkı ile – özellikle her bir yaptığıma karışan tüm güzel insanlara – aşağıdaki duygusal parçayı armağan ediyorum:



don't damn me when i speak a piece of my mind
'cause silence isn't golden when i'm holding it inside
'cause i've been where i have been and i've seen what i have seen
i put the pen to the paper 'cause it's all a part of me

be it a song or casual conversation
to hold my tongue speaks of quiet reservations
your words once heard, they can place you in a faction
my words may disturb, but at least there's a reaction

sometimes i wanna kill
sometimes i wanna die
sometimes i wanna destroy
sometimes i wanna cry
sometimes i could get even
sometimes i could give up
sometimes i could give
sometimes i never give a fuck

it's only for a while i hope you understand
i never wanted this to happen, didn't want to be a man
so i hid inside my world, i took what i could find
i cried when i was lonely, i fell down when i was blind

but don't damn me when i speak a piece of my mind
'cause silence isn't golden when i'm holding it inside
'cause i've been where i have been and i've seen what i have seen
i put the pen to the paper 'cause it's all a part of me

how can i ever satisfy you and how can i ever make you see
that deep inside we're all somebody and it don't matter who you wanna be
but now i gotta smile, i hope you comprehend
for this man can say it happened, 'cause this child has been condemned
so i stepped into your world, i kicked you in the mind
and i'm the only witness to the nature of my crime

but look at what we've done to the innocent and young
whoa listen to who's talking 'cause we're not the only ones
the trash collected by the eyes and dumped into the brain
said it tears into our conscious thoughts
you tell me who's to blame

i know you don't wanna hear me cryin'
and i know you don't wanna hear me deny
that your satisfaction lies in your illusions
but your delusions are yours and not mine
we take for granted we know the whole story
we judge a book by its cover and read what we want between selected lines

don't hail me and don't idolize the ink
or i've failed in my intentions, can you find the missing link
your only validation is living your own life
vicarious existence is a fucking waste of time

so i send this song to the offended
i said what i meant and i've never pretended
as so many others do intending just to please
if i damned your point of view could you turn the other cheek


o dönemin müziklerini özlediğimi - ya da şöyle diyelim, o dönemde sevdiğim müziği dinlerken hissettiklerimi özlediğimi - fark ettim.

nostaljik alemde gezintimi bu gece de kanka insanıyla karşıya ışınlanarak heavy metal gecesi yaşamak suretiyle devam ettireceğim. değer şeyler hissettirirse yakında blog sayfamda yazarım efenim :-)

23 Ocak 2009 Cuma

sesleniş... 24 ocak 1993


dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. ecelsiz öldürüldük. dövüldük, vurulduk, asıldık.
vurulduk ey halkım, unutma bizi...
yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. işkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. isteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. bizleri yok etmek istediler hep. öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
fidan gibi genç kızlardık. hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
ölümcül hastaydık. bağırsaklarımız düğümlenmişti. hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. vicdan sustu. hukuk sustu. insanlık sustu.
göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
kanserdik. ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. uydurma davalarla kapattılar hücrelere. hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük. ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük. istanbul'daki, ankara'daki işçiler, sizin için öldük. adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
bağımsızlık, mustafa kemal' den armağandı bize. emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. kurtuluş savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. bir kez dinlemediler bizi. bir kez anlamak istemediler.
vurulduk ey halkım, unutma bizi...
henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. bir kadın eline değmemişti ellerimiz. bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. herkes tanıktır ki korkmadık. içimiz titremedi hiç. mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
asıldık ey halkım, unutma bizi...
bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi...
(ugur mumcu - cumhuriyet 25.8.1975)

21 Ocak 2009 Çarşamba

the cranberries'in de içinde geçtiği garip yazı

bir kaç gündür dilimden düşmeyen eski bir şarkı var, hepimizin dönemin modası bol kotları ve gömlekleri ile hatırlayacağı izel - çelik - ercan söylüyor :

bırakıp da gittin gideli, dudaklarım bomboş şimdi, giderken hiç düşünmedin mi?

ben bu şarkının başını ve sonunu hatırlamıyorum, bir buralar kalmış aklımda, bir de tahminimce şu üstteki satırı okuduktan sonra sizlerin de aklına düşecek olan "özledim özledim seni ben" cümleciği...

tabii aslında şarkı bahane, o orada dönüp duruyor iç kulağım civarlarında, dengemi bozmaya kararlı.

e hadi bakalım
hatırlayalım

dedim... tık yok - huy kötü, diklenmeye ve inatlaşmaya gelmiyor. özlediğim çok az şey bulabildim, ya balık hafızalıyım ya da gerçekten ciddi sorunsal bir tipim ki her bir şeyi bastırıyor ve hiç bir yere ya da kişiye yüzeyselden öte yaklaşmıyorum (ki bence birinci şık geçerli, yüzeysel olarak bakınca yüzeysel bir insan olsam da içimde çok derin bir okyanus var ara sıra boğulup durduğum*)

özlediklerim:

1 - üniversite eğitimimi hertürlüpolit bir yurtdışı kentinde, her biri şehrin diğer bir ucunda olan 3 binalık bir "kampüs"ü olan bir okulda okudum. binalardan her birine ait özlediğim şeyler var... ilk binanın sabah homur homur homurdanarak ve fosur fosur tüttürerek yürüdüğüm "otobüsten okula olan yol"u... ikinci binanın sınav sonrası kahve içip soru karşılaştırmasını yaptığım ve dışarısı soğukken camdaki buğuya şekiller çizdiğim kantini... üçüncü binanın okuldan eve dönüşü için bindiğim ve sürekli müzik dinlediğim metro yolculuğu (aklımda bir tek the cranberries'in "disappointment"ı kalmış o metro yolculuklarına dair... çok garip!) ...

2 - minimini evimin pembeli mavili kimsenin tek başına bir yere yakıştıramadığı ama odanın içinde kendini bulan halısı...

3 - anneannemin boşnak böreği & tarhana çorbası...


çok düşündüm daha da özlediğim bir şey bulamadım. allah allah, gerçekten balık hafızalı olmalıyım!!


* şebnem ferah benden daha iyi bir yüzücü!!

the aviator and her tuppence worth...



hem gitmek hem de kalmak kişinin neyi ne derece göze alabildiğine bağlıysa eğer... gitmek de lazım, kalmak da lazım.

gitmek mi lazım bilmem ama... gerektiği anda "gidebilecek" durumda olmak lazım, orası kesin.








(görsel : rob gonsalves - bedtime aviation)

20 Ocak 2009 Salı

tayyip brüksel'de...

"bak şimdi bak tam bir gazeteci gibi konuştun almayayım aşaaaaa" diye tekrarladım bir güldüm kendi çapımda... bu arada, o "oraya yakışmayacak" güzel laf ne ola ki ben çıkartamadım gerçekten de :


Başbakan Erdoğan, Kıbrıs’taki Türk askerini “işgalci” olarak nitelendiren Rum parlamentere sert çıktı. Erdoğan, başını sallayan vekile “Bizim ülkemizde güzel bir laf var ama buraya yakışmaz. Türkiye işgalci değildir” dedi.

Brüksel’de temaslarda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa’nın Dostları isimli kuruluşun düzenlediği toplantıda konuşma yaptı ve soruları yanıtladı. Rum Parlamenter Mario Matsakis, Kıbrıs’taki Türk askerini “işgalci” olarak niteleyerek, Başbakan Erdoğan’a “Türk askeri ne zaman geri çekilecek?” diye sordu. Matsakis, Başbakan Erdoğan soruyu yanıtlarken, sözünü kesti ve bazı el kol hareketleri yaptı.

Buna sert tepki gösteren Erdoğan ise şöyle konuştu: “Ne kadar güzel. Bak şimdi bak tam bir gazeteci gibi konuşuyorsun. Ben bir gazeteci gibi konuşmuyorum. Olayı yaşayan biri olarak konuşuyorum. Şansölye Merkel ne demiştir; ‘Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınması yanlış olmuştur.’ Başını istediğin kadar salla, bizim ülkemizde güzel bir laf var ama buraya uymaz, yakışmaz. Hiçbir zaman TSK, Türkiye işgalci değildir. Kardeşlerinin yanında garantör bir ülke olarak vardır. Yunanistan nasıl garantörse, Türkiye de orada garantördür. Bunu da böyle bilmelisin.”

http://www.ntvmsnbc.com/news/472772.asp

Türk Bilim Tarihi

Geleneksel şirketimiz takvimini 2009'da Türk Bilim Tarihi'ne ayırmıştık ve bir şekilde başardık sanki... Minör değişikliklerle aşağıda metin olduğu gibi sunulmuştur :-)


ÖN KAPAK
Bilim tarihi, en basit tarifle, bilimsel bilginin bir süreç içindeki gelişim ve değişimlerini, onları üreten toplumlardaki değişim süreçlerinin ışığında ele alıp değerlendiren bir disiplindir.

Türk bilim tarihi, kaynakçanın azlığı, araştırma ve bilimsel disiplinin uzun süreli eksikliği nedeniyle sürekli ve düzenli bir kronoloji izleyememiştir. Cumhuriyetin kuruluşunu takiben hem Türk bilim tarihine dair detaylı çalışmalar gerçekleştirilmiş, hem de modern bilime türlü katkılarda bulunan değerli biliminsanlarımız ülkemizde ve uluslararası arenada önemli ödüller almış, uluslararası bilim literatürüne girmişlerdir.

"Şirketim şirketim güzel şirketim A.Ş." 25.yılında, kimi 1000 yıl öncesine ait olup zamanının çok ötesine taşan örneklerle, modern bilim alanında Türkler tarfından gerçekleştirilen çalışmaları sizlerle buluşturarak, Türk biliminin dünyaya ve insanlığa katkılarını hatırlatıyor.

Unutulmamalıdır ki;

“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakat için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında klavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir; doğru yoldan sapmadır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK


OCAK
Ordinaryüs Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993) Harvard Üniversitesi’nde ve bilindiği kadarıyla dünyada, Bilim Tarihi alanında verilen ilk doktora derecesinin sahibidir. Türklerin, İslam dünyasının, Mısırlıların, Mezopotamyalıların ve diğer medeniyetlerin bilime ve batı medeniyetinin oluşumuna yaptığı katkıyı ortaya koyan Sayılı, çalışmalarında ilk kaynaklara ulaşmaya, ön yargısız ve nesnel davranmaya özen göstermiştir. Bilim tarihi araştırmalarını kesintisiz sürdürürken, diğer yandan da yükseköğretimimizde bilim tarihini, bağımsız bir akademik kürsü biçiminde resmiyete kavuşturup yerleştirmekte öncü hizmetleri gerçekleştirdiği gibi, bilim tarihçilerimizi yetiştirmekte de yıllarca süren özverili bir emek vermiştir.

Atatürk gerçeğini, Atatürkçülüğün özünü, aydınlanma hareketimizi en doğru biçimde kavramış ve anlatmış insanlarımızdan olan Aydın Sayılı, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” özdeyişini, başlık olarak da kullandığı bir kitabında büyük bir yetkinlikle yorumlamıştır. Birinci baskısı 1948 yılında yapılan bu kitap, bilimi bütün boyutları ile inceleyen Türkçe yayınların en önemlilerinden biri olma niteliğini korumaktadır.


ŞUBAT
Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik alanlarında çalışmış olan İbn-i Sina (980-1037), matematik ve matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında hassas gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmeyen İbn-i Sina, Dönüşüm Kuramı’nın doğru olup olmadığını, yapmış olduğu deneylerle araştırarak doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Eserleri Avrupa’daki üniversitelerde 600 yıl temel kitap olarak okutulan İbn-i Sina’nın tıp bilimine katkıları büyüktür: hastalık yayan küçük organizmalar, cıva ile tedavi, Pasteur’e ışık tutacak çalışmaları, dış belirtilere bakarak koyduğu teşhislerin yanı sıra ilaç bilimiyle de uğraşmış, botanik, zooloji, fizik ve jeolojide zamanının ötesinde adımlar atmıştır.


MART
Robotik biliminin babası olarak kabul edilen sibernetik üzerine çalışmalar yapan Ebû’l İz El Cezerî Diyarbakır’da yaşamış ve 6 bölümden oluşan yayını “Kitab-ül Hiyel”de de örneklerini verdiği bir çok otomatik makine üzerinde çalışmıştır.

Cezerî, otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan Jacquard’ın otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirmiştir. Bazı makinelerinde hidro-mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezerî, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalışmıştır. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra, su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan sistemi oluşturması, Cezerî’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.


NİSAN
Osmanlı'nın en güçlü çağında yaşayan ve Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat olmak üzere, üç padişah döneminde mimarbaşılık eden Mimar Sinan, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında en büyük rolü oynamıştır. Aynı zamanda İstanbul'un su sorununu çözmekle de görevlendirilen Sinan’ın mühendis yanı su yolları ve köprüleri yaparken ortaya çıkmış; bentleri, tünelleri, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla, uzunluğu 50 kilometreyi aşan ve Kırkçeşme adıyla anılan su yapıları inşa eden Sinan, bu yapıların bazılarında zamanın mühendislik bilgilerini de aşan çeşitli tasarımlara imza atmıştır.

Yapım yöntemlerinin, yapı malzemeleri ve yerel-iklimsel koşullarla uyum içinde olduğu Mimar Sinan döneminde ortaya çıkan biçimler, toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşmüş ve mimarlığı uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir birleşime götürme yolundaki çalışmaları, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkileyerek, imparatorluğun her yerindeki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.


MAYIS
Türk dermatoloji uzmanı Hulusi Behçet (1889- 1948), 1937 yılında bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün uluslararası tıp literatüründe kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu’nu tarif eden ilk bilim adamı olmuştur. Behçet Sendromu, genelde deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen, nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır ve bulaşıcı değildir.

Tıp alanında bir diğer çalışma ise geçtiğimiz yıllarda Hüseyin Cahit Fırat’ın aile mirası bir bitkisel formülle başvurması üzerine Hacettepe Üniversitesi Hemotoloji Bölümü tarafından önemi kanıtlanarak geliştirilmiş kanamayı durdurucu bir ara ürün olan Ankaferd’dir. T.C. Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatlı ilk Türk ürünü olan Ankaferd, vücut dışı yaralanmalar, travmatik kesikler, diş operasyonları, spontan ya da cerrahi girişimler sonrası oluşan minör ve majör kanamaların durdurulmasında kullanılmaktadır.


HAZİRAN
Moleküler biyoloji ve genetiğin babası olarak tanınan akademisyen kuramcı Oktay Sinanoğlu (1935- ), atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramını geliştirmiş ve 28 yaşında "tam profesör" unvanını alarak 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesi olmuştur.

Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olduğu gibi, DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirmiş ve dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar vermiştir.

Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş olan Sinanoğlu, "Kuantum mekaniğinde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetriler"i çözmüş ve kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturtmuştur.


TEMMUZ
Kendi adıyla bilinen teoremleriyle dünya çapında tanınan matematikçimiz Cahit Arf (1910-1997) cebir konusundaki çalışmalarıyla ün kazanmıştır. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusunda çalışmalar yapan Arf, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin "Arf Değişmezi" ve "Arf Halkaları" gibi kavramların yanısıra "Hasse-Arf Teoremi" ile anılan teoremleri matematik dünyasına kazandırmıştır.

Matematiği bir meslek dalı olarak değil, bir yaşam tarzı olarak gören Cahit Arf hakkında yazılmış bir yazıda şöyle denmiştir: "...Bir zamanlar integrali bilen kimselerin matematikçi, üstel fonksiyonu bilenlerin ise büyük matematikçi sayıldığı ülkemizde derin matematik konularının tartışılacağı hayal bile edilemezdi. Cahit Arf, Türkiye'de matematiğin o günlerden bu günlere gelmesinde en büyük rolü oynamıştır."


AĞUSTOS
Ülkemizde siyasi kişiliği biliminsanlığından fazla tanınmış olan Prof. Dr. Erdal İnönü (1926-2007) fizik alanında geliştirdiği "İnönü-Wigner Kontraksiyonları" ile bilim literatürüne adını yazdırmıştır. Bu yöntem, grup teorisi ve fizikteki uygulamalarda önemli bir temel olarak kabul edilmiş ve İnönü, Grup Teorisi aracılığıyla matematiksel fiziğe yaptığı önemli katkılardan dolayı, iki yılda bir verilen ve fizik alanında Nobel’den sonra gelen en önemli ödül olarak kabul edilen Wigner Madalyası’na layık görülmüştür.

Gezegenlerden en küçük atom altı parçacıkların hareketlerine kadar tüm etkileşimleri açıklayacak kuramların "sicim" ve "zar" olduğu, hayli güçlü bir olasılık olarak bilim dünyasında son yıllarda önem kazandı. Sicim ve zar kuramlarının değişik yönleri arasındaki bağlantıları anlayabilmek için de İnönü-Wigner Kuramı’nın kullanılması gerekiyor.


EYLÜL
Akışkanlar Mekaniği konusunda eser veren Türk bilim adamları arasında, Navier-Stokes Denklemleri ile ilgili yetkin çalışmaları ile İ.T.Ü. Makine Mühendisliği Fakültesi kurucusu Ratip Berker ve türbülansla ilgili ilginç çalışmaları ile Tuncer Cebeci, akla gelen ilk isimlerdir.

Tuncer Cebeci, başka bir biliminsanı ile yaptığı ortak çalışmasıyla, sonlu farklar esasına dayalı Cebeci-Smith türbülans modelini oluşturmuş ve hemen hepsi Science Citation Index’e girmiş çok sayıda kitabı ve makale yayımlamıştır. Geliştirdiği bazı matematik modellerinde Türkçe isimler kullanmış olan Cebeci’nin “Meçhul Function Approach” ve “Zarf Concept” modelleri literatüre geçmiştir.


EKİM
“Karbon film kaplama”, malzeme bilimi, yüzey mühendisliği ve triboloji üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Türk bilim adamı Dr. Ali Erdemir’in buluşudur. Yaptığı sürtünme deneyleriyle alanında rekor kıran Dr. Erdemir’in üzerinde çalıştığı ve teflondan 40 kat daha kaygan olan karbon kaplama ile sürtünme katsayısı 20 kat düşürülmüş ve bu sayede motor ve makinelerde enerji kullanımı azaltılmış, sessiz çalışma sağlanmış ve dişlilerin ömrü birkaç kez artırılmıştır. Bu buluş, füze rampalarından uzaydaki uyduların hareket edebilen aksamlarına kadar birçok hassas alanda da kullanılabilmektedir.

Argonne Laboratuvarı'nı triboloji alanında önemli bir araştırma merkezi haline getiren Erdemir, 1991, 1998 ve 2003'te R&D (Ar&Ge) ödülü de dahil olmak üzere birçok uluslararası ödül almış, son olarak yağın içine borik asit parçacıkları katarak sürtünmenin azalmasını ve yakıt tasarrufu sağlayan bir buluşa imza atmıştır.


KASIM
Nanokristaller ile ayarlanabilir beyaz ışık üretimi dünyada ilk kez, Bilkent Üniversitesi Fizik ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümleri öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir ile araştırma grubu tarafından gerçekleştirilmiştir.

Günümüz ampulleri ısıyı ışığa dönüştürürken, nanoteknoloji ile üretilen nanokristalli LED’lerse elektrik enerjisini direkt ışığa çevirdiğinden %90 oranında bir enerji tasarrufu sağlanmaktadır. Yine ampul ile LED’lerin ömürlerini kıyaslamak gerekirse; günlük 12 saat tüketim sonunda 23 yıl ömür biçilen LED’lerin üstünlüğü göze çarpmaktadır. Bu nedenlerden ötürü, nanokristal katkılı beyaz ışık kaynaklarının geleceğin iç mekan ve otomotiv aydınlatma sistemleri için temel oluşturacağı ön görülmektedir. Ayrıca küresel ısınma sorununa da alternatif çözüm getirebileceği belirtilen bu buluşun tasarımı, modellemesi, fabrikasyonu, deneysel karakterizasyonu ve kuramsal analizi de dahil olmak üzere tüm basamakları Bilkent Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiştir.


ARALIK
Kanserle mücadelede çalışmalarını sürdüren Prof.Dr. Mehmet Toner’in buluşu ‘Mikroçip’ klinik çalışmalarda başarı gösterdi. Kanserde erken teşhisin de ötesine geçerek kanserli hücreyi daha kandayken tespit edebilecek olan ‘Mikroçip’ sayesinde kanser artık kronik bir hastalığa dönüşmek ve öldürücülüğünü kaybetmek üzere.

Kanserli hücrenin aslında organlardan önce kanda oluştuğu 1869 yılında tespit edilmişti fakat 1 milyar kan hücresi içerisinde 1 tane kanserli hücre olduğu için bunu bulabilecek teknoloji bu zamana kadar geliştirilememişti. Mikroçip testi sayesinde kanserli hücre daha kandayken tespit edilebilecek ve tedavi yöntemi çok önceden belli olabilecek. Bunun yanı sıra kanserin türüne ve yapısına göre ilaçların geliştirilmesi de mümkün olacak.


ARKA KAPAK
“Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fenle olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.”
Mustafa Kemal ATATÜRK


“Bilim tarihi konusu, milli kültürümüzün zenginleşmesi açısından bizim için olağanüstü önemde olan bir konudur. Kültür dağarcığımızın böyle temel önemde bir kültür öğesi ile beslenip geliştirilmesinin Atatürk ilke ve düşünceleri ile tamamiyle uyumlu ve ahenkli olduğuna hiç şüphe yoktur.”
Ord.Prof.Dr. Aydın SAYILI



Kaynaklar:
1 - http://tr.wikipedia.org/wiki
2 - CUMHURİYET DÖNEMİNDE BİLİM TARİHİ VE GELİŞMESİ (Prof. Dr. Esin KAHYA)
3 – TÜBİTAK BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ (1974 – 2008, çeşitli sayılar)

Takvimizin oluşturulmasına katkılarından dolayı editörümüz Sn. JoA Güzel İnsan Eşsiz Editör'e teşekkür ederiz.

19 Ocak 2009 Pazartesi

uzak ülkedeki sıradan kızın masalı

bir varmış bir yokmuş.

uzakta bir ülkede bir kız yaşarmış.

kız prenses de külkedisi de değilmiş, ne dünyalar güzeliymiş ne de saçları uzunmuş. masallara uyan bir özelliği olmayan kızın haliyle bir masalı da yokmuş. kızımız uzak ülkede kendi halinde yaşar gidermiş.


gel zaman git zaman kız bu duruma biraz bozulmuş. kendi masalını yazmaya koyulmuş. etrafına bakmış bir de ne görsün! uzak ülkede masal olmaya değer bir çok şey varmış:


bu ülkenin güneşi yağmur damlalarından oluşurmuş.

kötü kalpli cadılar olmasa da bir çok zehirli elma bulunurmuş.

yolunu kaybetmekten korkan çocukların iz için serptiği ekmek kırıntılarını yiyen sürüngenler bolmuş.



masallara layık uzak ülkenin tek eksiği masallara layık bir kahramanmış. fakat, masal bu ya, kız kahramanlara inanmazmış. komşu masalların kahramanlarının tamamına bir kulp takar, hepsiyle alay edermiş. kahramansız masalların peşinde olan kız kendi masalını yazmaya çalıştıkça kağıt üzerindeki mürekkep kum olup dökülürmüş. sayfalar silindikçe gene yazarmış kız ama kahraman öyküleri bekleyen kağıtlar bir türlü memnun kalmazmış üstlerinde gezinen kalemin artıklarından ve silkinip atarlarmış harfleri üstlerinden.

tüm masallar kitaplarda buluşurmuş, rapunzel ve esmeralda çay içermiş, sindrella ve pamuk prenses beyaz atlı prenslerini çekiştirirmiş, çizmeli kedi keloğlanla birdirbir oynarmış. kitaba dahil olmayanlar ise sayfalar arası komşuculuklara sadece uzaktan bakarmış.

gökten 3 elma düştüğünde ise biri bizim kızın kafasını yarmış.

masal da burada bitmiş.

alegori (?)


ah küçücük gemi sulara attın şimdi kendini, delisin
ah yakarlar seni dönmezsin bir daha geri, delisin
ah deniz olayım tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim
ah ne yelken ne yel köpüklerde kaybolayım, deliyim
kime sorsam dönüşüm yok
nereye gitsem mavi
yelkenimde deli rüzgâr
her yanım tuz, deliyim
ah peşimde rüzgar, ne yağmurlar dost ne bir kıyı var, deliyim
ah düşlerim kaldı, yalnızım düşlerim kaldı, deliyim
ah yaralı kalbin, sönüp gidecek yaralı kalbin, delisin
ah küçücük gemi dönmezsin bir daha geri, delisin
kime sorsam dönüşüm yok
her gemi biraz deniz
her yanım mavi, her yanım yel
her yanım tuz


18 Ocak 2009 Pazar

The Glass Prison


I. REFLECTION

Cunning, Baffling, Powerful
Been beaten to a pulp
Vigorous, Irresistable
Sick and tired and laid low
Dominating, Invincible
Black-out, loss of control
Overwhelming, Unquenchable
I'm powerless, have to let go

I can't escape it
It leaves me frail and worn
Can no longer take it
Senses tattered and torn

Hopeless surrender
Obsession's got me beat
Losing the will to live
Admitting complete defeat

Fatal Descent
Spinning around
I've gone too far
To turn back round

Desperate attempt
Stop the progression
At any length
Lift this obsession

Crawling to my glass prison
A place where no one knows
My secret lonely world begins

So much safer here
A place where I can go
To forget about my daily sins

Life here in my glass prison
A place I once called home
Fall in nocturnal bliss again

Chasing a long lost friend
I no longer can control
Just waiting for this hopelessness to end


II. RESTORATION

Run - fast from the wreckage of the past
A shattered glass prison wall behind me
Fight - past walking through the ashes
A distant oasis before me

Cry - desperate crawling on my knees
Begging God to please stop the insanity
Help me - I'm trying to believe
Stop wallowing in my own self pity

"We've been waiting for you my friend
The writing's been on the wall
All it takes is a little faith
You know you're the same as us all"

Help me - I can't break out this prison all alone
Save me - I'm drowning and I'm hopeless on my own
Heal me - I can't restore my sanity alone

Enter the door
Desperate
Fighting no more
Help me restore
To my sanity
At this temple of hope

I need to learn
Teach me how
Sorrow to burn
Help me return
To humanity
I'll be fearless and thorough
To enter this temple of hope

Believe
Transcend the pain
Living the life
Humility
Opened my eyes
This new odyssey
Of rigorous honesty

Serenity
I never knew
Soundness of mind
Helped me to find
Courage to change
All the things that I can

"We'll help you perform this miracle
But you must set your past free
You dug the hole, but you can't bury your soul
Open your mind and you'll see"

Help me - I can't break out this prison all alone
Save me - I'm drowning and I'm hopeless on my own
Heal me - I can't restore my sanity alone


III. REVELATION

Way off in the distance I saw a door
I tried to open
I tried forcing with all of my will and still
The door wouldn't open

Unable to trust in my faith
I turned and walked away
I looked around, felt a chill in the air
Took my will and turned it over

The glass prison which once held me is now gone
A long lost fortress
Armed only with liberty
And the key of my willingness

Fell down on my knees and prayed
"Thy will be done"
I turned around, saw a light shining through
The door was wide open

Dream Theater - The Glass Prison (Six Degrees of Inner Turbulence, 2002)


Görsel : "Introvert" - Michael Meszaros

!@#%&+/+@!!

yarın pazartesi.

ve ben deli olmalıyım ki şimdiden çok kuvvetli bir pazartesi sendromuna tutuldum.
nefes alamıyorum sıkıntıdan.
üstelik çok komik bir şekilde, dışarıda güneş varken ben kepenklerini indirdiğim penceremden gelen trafik seslerini dinleyerek karanlıkta oturuyorum.

sıkılıyorum, bir ay işe gitmemek ve sadece kendi kendime takılmak, kitap okumak ve uyumak istiyorum. ara sıra dışarı çıkıp dolaşabilirim aslında. ama kimse aramamalı beni iş yerimden, e-posta kontrolü yapmak zorunda kalmamalıyım. tüm gümrük idareleri iş birliği yapmalı benimle ve hiç bir ihracatımızda sorun çıkmamalı. tüm elemanlar sorumluluklarının bilincinde çalışmalı ve her şey tıkır tıkır yürümeli. patronuma bir sihirli el değmeli ve tüm stresi / sıkıntısı / siniri yok olmalı. birisi bana akıl fikir vermeli ve o şirketin ben olmadan da ELBETTE idare edeceğini ve benim şirketi kurtarmak gibi bir sorumluluğum olmadığını bana anlatmalı. yıllar önce yapmam gerekeni yapmalıyım ve yeni bir iş bulmalıyım. sadece keyfim için çalışabilmeli ve kafamı meşgul eden daha önemli soru ve sorunlarla keyfimce ilgilenebilmeli, düşünebilmeli, yazabilmeliyim. ailemin kendi kanatlarıyla uçmasına izin verebilmeli, bunu yaparken de kimsenin kalbini kırmadan kendimi onlardan uzaklaştırabilmeliyim. nereden girdim nereden çıktım gene... oturup tüm yapmak istediklerimi ve de bunları yapabilmek için atmam gereken adımları sıralamalı ve sonra bir bir üzerlerine gitmeliyim.

şu hayata bir kere geldiğimi ve ölüp gideceğimi ve bunların hiç birinin anlamının kalmayacağını kafama kazıyabilmeliyim. sadece lafta bırakmamalıyım. teoriyi pratiğe çevirmeliyim.

delirmemeliyim.
sinirlenmemeliyim.
rahat olmalıyım.
işten izin almalıyım.
umursamamalıyım.

yapamıyorum.


bir supernova oldum. dış katmanlarımı dağıtıyorum lime lime. patlamaya hazırlanıyorum.

15 Ocak 2009 Perşembe

altta kalanın canı çıksın!


cazgır olmak - sessiz kalmamak - sakin durmamak - delirmek - alttan almamak - kılıçtan geçirmek - suskun olmamak - bağırmak çağırmak - sarımsak limon yemek - tansiyonu düşürmek - siniri biriktirmemek - oturup ağlamak - herkese gülümsememek - negatifi üzerine çekmemek - istifa etmemek - ama yarın işe gelmemek - kendini özletmek - kıymetini bildirmek - canın cehenneme demek ........................................ lazım.

kulaklarımda çınladı çocukluğumun sevdiğim pet shop boys şarkısı :
what have i, what have i, what have i done to deserve this?

13 Ocak 2009 Salı

açık itiraf... olmayan bir diyetin güncesi.

ibretle takip ediyorum çok kıymetli pisikopati'yi ve minik salyangoz'un müthiş macerasını... ama fakat lakin benim yılın ilk sabahında "eveeet rejime girdim" nidamdan sonra önce yılbaşından kalan yemekleri yemek, sonra eş dostla gecikmiş yılbaşı yemekleri yemek, derken "evet madem rejime girdim artık dengeli beslenmeliyim" diye düşünerek sabah kahvaltısı faslı başlatmam ve her sabah köşedeki abladan aldığım bir simitle itinayla beslenmek, muharrem orucu bitince fabrikadaki fatmaaaanım'ın ve de sevgili hakan'ımızın süper eşinin muhteşem aşurelerinden kase kase yemek, derken "amanın tatlı krizim tuttu" "amanın acı krizim tuttu" "amanın ekşi krizim tuttu" bahaneleriyle hababam yemek...

korkarım bizim minisalyangoz diğer yöne doğru yol almakta yahu :

hayır yani işin kötüsü, hiç bir kıyafete sığamamak ve dolayısıyla iki kot ve iki hırkaya kalmış olmak bir yana, bu durumdan yana hiç bir paniğim ve "utanç"ım da yok ha!

buradan sevimli salyangozuma sesleniyorum:

evine dön!!! yanlış yoldasın!!!

(az sonra öğle yemeği molası verince ne yesem diye düşünen pis ve ahlaksız bir kafadan anca bu yazı çıkardı zaten :)

10 Ocak 2009 Cumartesi

kimsin sen?! - 2


kendime ait iki adet top on listesi yapmış bulunuyorum, didikleyelim:


İYİ YANLARIM:
1 - araştırmacıyım
2 - komiğim
3 - öğreticiyim
4 - sıkıcı değilim
5 - sıkboğaz etmem
6 - temkinliyim
7 - kafama koyduğumu yaparım
8 - yormam
9 - dinlerim
10 - dert etmem

KÖTÜ YANLARIM:

1 - soru sormanın suyunu çıkartırım
2 - ciddiyetsizim
3 - ukalayım
4 - çelişkilerle dolu değişkenim
5 - mesafeliyim
6 - güvenmem
7 - inatçıyım
8 - umursamazım
9 - suskunum
10 - unutkanım


görsel : tibet yin yang mandalası


yin ve yang arasındaki 10 farkı bulun.

5 Ocak 2009 Pazartesi

|NaughT|

10 yıldan az biraz fazla zaman geçti onunla tanışalıberi. mIRC'de... cins bir kız, 21 yaşında, evde oturuyor - ev kızı gibi bir şey ama beklentileri var hayattan. rüyaları yok ama. garip bir şey işte, üstelik de dünyanın te öte yanında, pakistan'da. sabah bakıyorum mIRC'de, akşam bakıyorum mIRC'de, gece bakıyorum gene mIRC'de. orada değilse ICQ'da. bağırıp çağırmak istiyorum suratına suratına, tokatlamak istiyorum:

"kızım senin internet dışında bir hayatın yok mu!?"

- slm, asl pls.
- slm, 21-f-ist, u?

arkadaşlıkları bundan ibaret. pakistan'da mahsur olunca belki ötesi olamıyor bilemiyorum tabii. konuşturmaya çalışıyorum azıcık, nickname'i ilgimi çekiyor:

NaughT

naught... ama naughty değil. gülüyor ona yaramaz dendiğinde, sanki kelime oyunlarımı alaycı bir hoşgörüyle küçümsüyor. garip kız zaten, bir anı bir anına uymuyor.

"tutulmuyor mu senin sırtın belin tüm gün o bilgisayarın başında? yok mu senin başka işin?"

diye sorup duruyorum...

kitap okuyormuş bol bol, sıkıldığında internette sörf yapıyormuş, müzik dinliyormuş, insanları "tanıyormuş". 4 duvar arasında ya, yan kapıdaki mutfağa gidip gelmek haricinde pek işi yokmuş, bir süre idare edecekmiş. odası büyükmüş, tuvaleti banyosu da odasının içindeymiş, yemek yemek haricinde çıkması gerekmiyormuş.

"bahçeye çık, insanlarla konuş kaynaş"

diyorum, herkesin hayatı benimkisi gibi sanıyorum diye sanırsam.

istemiyor naught. alkolikmiş babası, sevmiyor odasının dışına çıkmayı karşılaşma ihtimali olduğu için. annesini çok seviyor aslında ama ona destek olmaya çalışmaktan sanırım yorulmuş, biraz da kızmış mı ne... anlamıyor ama anlamaya çalıştığından da çok emin değilim. kabullenememiş bir türlü, sinirini kitaplarından çıkartıyor. müziğin sesi hep açık, içeridekilerin ne dediği ya da ne düşündüğü pek umurunda değil naught'un.

netice itibariyle o kendisine "hiç"ten oluşan bir dünya kurmuş, kapısını kainata kapatıyor, dört duvarı, posterleri, havalandırması, müziği, kitapları, "arkadaş"ları var. bilimi kurmuş kendince... kapkaranlık bir hiçliğin ortasında kutu gibi bir oda. kapıdan çıktığında yutacak onu karanlık sanki.

okulu bitirdiğinden beri çok mutsuz zaten. bir iki kere başkaldırmaya ve yüzleşmeye kalkışmış alkolizmle:

"otururum karşına, her içtiğin duble rakı için bir duble de ben içerim" diye resti çekmiş.

alkolizm görmüş blöfünü... içmiş durmuş naught, küfelik olmuş. hiçliğin içinde alkol kokan bir cehenneme hapsetmiş kendini. babası kurtarır diye beklemiş, çoğu küçük kız gibi babası onun da kahramanı.

nihayetinde ne kadar hasta olursa olsun bir baba, kendi çocuğunun bağıra bağıra izinden gelmekte olduğunu gördüğünde çaba gösterirmiş kendine gelmeye değil mi? elini uzatıp yardıma gelirmiş ne de olsa!

gelmemiş babası. kendi halinde, kendi odasında, kendi kainatının merkezinde karar vermiş naught : çekip gidecekmiş.

bir cv hazırlamış kendine. göndermiş aklına gelen her yere. sonunda birileri aramış:

"senin stajından çok memnun kalmıştık, hopla gel sana iş hazır".

ülkesine dönmüş naught. kutu gibi odasından çıkmış, yıllardır uzak kaldığı, huyunu suyunu unuttuğu, kimseleri tanımadığı istanbul'a gelmiş. mIRC arkadaşları karşılamış onu, misafir etmişler, kutu gibi pembe bir ev bulmuşlar ona her yeri dökülen... eşyalar almış naught, çalışmış ödemiş.

babası da gelmiş, annesi de, kardeşi de. küçücük eve sığmaz olmuşlar. galiba o yüzden, bir gün gitmiş babası. naught onu hiç özlememiş. ara sıra kalbinin sancıdığını hissedince, bu sancıyı geçirmenin en iyi yolunun kaynağını ortadan kaldırmak olduğuna karar vermiş. birisiyle anlaşmış, santim santim kırdırmış kalbini, ta ki tek bir parçası bile kalmayana kadar.

şimdi, naught gerçek hiçliğin ne olduğunu ve aslında içinde ne kainatlar barındırdığını öğrenmekle meşgul.

anka kuşunun masallarda olduğunu, küllerinden doğmak için kendini yakmanın yanlış olduğunu anlatıyorum ona her fırsatta. sadece bakıyor ve gülümsüyor.

cins kız bu naught...

4 Ocak 2009 Pazar

yüzleşme - 2

kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
karanlığına boş bir dolabın
omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına

(nazım hikmet ran)


ya da daha ötesine gitsem şiirlerin, tüm niyetlerin ve renklerin... çıksam yola dereleri tepsem tepeleri geçsem. rapunzel olsam saçımı kesip kendimi kuleye kapatsam. ya da kötü kalpli cadının başına çalsam elmasını.

tüm masallarla kavgamı bir kenara koysam, gömsem savaş baltamı. tüm bıçakları çekip alsam sırtımdan. kırsam atsam.

inansam.
bir inansam...

2 Ocak 2009 Cuma

okuyalım -2-

mut, ruhun konusudur. haz ise beynin. haz güzeldir ama anlıktır. mut ise sonsuzdur. mut, kendi kendisini oluşturur. haz ise başka şeyler tarafından tetiklenmek zorundadır (...) beynin haz merkezi, sadece yeni algılara duyarlıdır. yeni algı insana ilk anda haz verir. beyin ona kısa sürede uyum sağlar ve saniyeler geçtikçe hissetmemeye başlar (...) mutluluk, hazza koşullandırıldığı için beynin senden kendisini uyaracak yeni haz sinyalleri beklemektedir. sıkıntılısındır. beynin senden yeni bir uyaran istemektedir (...) mutluluk, ruhun kendisini özgür ve güvende hissetmesidir. hiçbir haz, bu güvendelik duygusunun yokluğunu telafi edemez.


tanrı'nın doğumgünü / burak özdemir

yüzleşme - 1

çok abes bir şey yapmak üzere yola çıktım, yolun orta yerinde bir yerde kaçamak yapıp her an vazgeçebilir, tüyebilirim. ya da ileride bir tarihte silebilir, "hayır demedim" diye inkar edebilirim. ama şimdilik, buradayım - duruyorum - yazıyorum.

tetikleyen faktör : "big in japan", daha da spesifik olmak gerekirse : "you did what you did to me now it's history i see"

sırtımdaki küfeyi indirip yola devam etmenin kendimi tamamen açık ve savunmasız bırakmama bağlı olduğuna karar verdim. aslında kimin ne düşündüğünün değil benim ne hissettiğimin daha önemli olduğunu fark ettim. insanlara kibirle verdiğim salıkları biraz da kendi kafama indireyim dedim. kapalı gibi gösterdiğim gözlerimin aslında sonuna kadar açık ve hatta kan çanağı olduğunu ortaya serivereyim diye düşündüm.

kendimi şaşırtmak üzere yola çıktım, ama yolun orta yerinde bir yerde her an tüyebilirim.

kafama en fena şekilde dank eden bir sırrımı vereceğim şimdi :

insanın gücü, güçsüzlüğünde yatıyor!!!

(alkış efekti, patlayan fişekler, yanıp sönen ışıklar... izleyiciler "bravooo" diye bağırıyor tam şu anda).

güçsüzüm yahu.
yorgunum yani.
üzgünüm aslında.

bu nedenle de kendimi 100000 kaplan gücünde hissediyorum, umutlu ve sakinim.

yorgunluğumu, üzüntümü, eksikliklerimi örtmek için attığım kulaçlarım var ki gücümden çok şey götürdü.

kıralım döngüyü.

aslında hiç zor değil. tek yapmam gereken durmak, biraz yerimde saymak, beni yakalamasından korktuğum için önünde nefessiz kalana dek koştuğum tüm acılarımın beni yakalamasını beklemek. bırakmalıyım ki gelsinler, bırakmalıyım ki hesap sorsunlar, bırakmalıyım ki yüzleşeyim, ayıklayayım, parçalayıp böleyim. bırakmalıyım ki önüme dizilsinler, ben onlarla hesaplaşayım, oldukları yerde artık onları bırakayım ve devam edeyim.

indirmeliyim şalteri, kendime dönmeliyim. bilincim ve ruhum ve ben (hangisi hangisinden ne derece ayrı? ne derece aynı? bu konuda sonra debeleneceğiz) sarmalıyız yaraları.

tabii, yaraları sarabilmek için önce yaraları kabul etmek lazım.

o zaman başlıyoruz, toplantımıza:

- merhaba. ben WR. üzgünüm. yorgunum. güçsüzüm. kalbim var, biliyorum çünkü kırık ve sızlıyor. üstelik bu yeni bir şey değil, çoooook yıllar öncesinden kalan ve kronikleşen bir ağrı. bıçak altına yatıyorum bu yıl ben. neşter elimde. teşhis çok geçmiş zamanlarda kondu ama tedavi sadece bana bağlı. ve süreç başladı. şimdi çok savunmasızım herkese açtım kendimi. ama bu nedenle kendimi çok güçlü hissediyorum. tüm seçimlerimi ben yaptım. hiç birinden pişman değilim, üstelik bunu derken kendimi kandırıyor değilim. bir eşikten geçtim ben, nasıl oldu pek fark etmedim ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. üzgünüm ama bu beni rahatsız etmiyor. üstelik deli de değilim. sadece umutluyum. evet, belki mutlu değilim. ama mutsuz da değilim. ve bu nötr olma halinden memnunum. sevmeyi pek bilmiyorum, sevdiklerimi ayı misali öldürüyorum. sevilmeye daha bile fena tepki verebiliyorum. kırıp döküyorum. züccaciye dükkanındaki filim ben. ama artık duruyorum. koşmuyorum. bekliyorum.

meraklısına not : kendimi çok iyi hissediyorum. biraz buruk belki ama bu kadar yan etki beklenmedik değil.

1 Ocak 2009 Perşembe

94...95...96...97...98...99.......100

2009'un ilk iş gününde:

sabah ilk işim "uyanamamak" oldu... (batı cephesinde yeni bir şey yok)
ilk sakarlığım kahvemi yerlerle paylaşmam... (ibid)
serviste ipod'un random'da ilk çaldığı şarkı hipokondriyak'tı... (zakkum'u bu yıl da seveceğiz!)
şirkette ilk iş olarak sigara içmem... (rejime girdim oleyoley)
2009'un ilk "resmi" işi olarak da temizlik sorunlusuna (hatalı yazım yoktur!) yazılı uyarı vermem... (bu yıl da harala ve gürele)

ikisıfırsıfırdokuzdaki ilk iş günümde genel ruh halim olumlu, bugün cuma yarın tatil... ama parçalayıp böldüğümüzde ruhu ve beni, anlamsız bir sıkıntı görüyoruz ortalıkta. anlamlı da, zamanı sakat. silkiniyoruz derhal ama bu şarkı pek güzel ya!

hadi bu da 2009'da buraya koyacağım ilk şarkı olsun :)

yeni yılın (rejimden sonra) ilk bilinçli kararı : bu yıl, melankolimi beslemeyeceğim. erisin gitsin zafiyetten! (işte o kadar da yaptığımla söylediğim birbirini tutmaz & huylu huyundan vazgeçmeeeeeeeeeeez)

şimdi gülümsüyorum ama...

hani radyo dinlerken "ay sıradaki şarkı benim olsuuuğğğnnnn" diye ses edip bir sonra çalınan şarkıyı "aaaa evet evet işte bu tam benlik" ya da "yok artık daha neler ne alakası var" diyecek kadar sahiplenen bünyeler yaşar aramızda.

işte ben de onlardanım... sadece daha psikopatça "fal"larla oyalanıyorum ben.

mesela... her yeni kitapta, kitaba başlamadan hemen önce rastgele bir sayfa açar o sayfadaki gözüme ilk çarpan cümleyi okurum. kendimce anlamlar çıkartırım, üzerinde düşünürüm, yazarım çizerim, anlamadıysam sorar soruşturur öğrenmeye çalışırım. bazen sadece bir cümle değil, koca bir paragraf ya da bölüm tutarım. okurum, okuturum.

gene mesela... her yıl, ilk öğrendiğim kelimeye (kelime dağarcıklarımızın ne kadar da dar olduğunu fark ediyorum bilmediğim bir çok kelimeyi duyup da merak ettikçe) çok dikkat ederim. o kelimenin anlamının bana mutlaka bir şey öğreteceğine inanırım. ve bu inancımı da gerçekleştirir, o kelimeden mutlaka ama mutlaka kendime bir pay çıkartırım.

kendimce acaipliklerim yok değil yani - bayılıyorum hepsine! takıntılılık lazım şu hayatta!

(diyerek, kendimi görece normal ilan ediyorum)

ve geliyorum bu yıl erken davranarak kelime dağarcığıma kattığım fars kökenli kelimemize:

"azürde"
azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. kalbi kırılmış, üzülmüş

kitap falımın sonucunu da yazardım uzun uzun hiç üşenmeden, eğer kitap olsaydı elimin altında. ama ben haftasonu kitabı alıp da gelene ve yazacak vaktim olana kadar şu an içinde bulunduğum trans halinden kurtulmuş ve kendime katacaklarımı çoktan katarak sindirmiş olacağım, o sebeple de muhtemelen son derece üşeneceğim yazmaya.

fakat biz, sanırsam bugünü bir süre unutmayacağız. :)

dipnot : karanlık bir yerde, deli gibi debelenirsiniz mesela, ne anlama geldiğini anlamazsınız karanlığınızın, sonra bir gün, çok uzun bir süre sonunda, tak eder canınıza ve bir şekilde, tırnaklarınızla kazıyarak, canınızın yanmasına aldırmadan, uzun çabalar sonucu bir şekilde yolunuzu bulur ve aydınlığa çıkarsınız. çıkarsınız çıkmasına ama hem çok yorulmuşsunuzdur hem de kendinizden bir parçayı o karanlıkta bırakmışsınızdır. aydınlığa çıkmanın diyetidir o aslında. velhasıl, siz bunca debelendikten sonra, bir gün bir yerde bir şekilde önünüze bu karanlıktan aydınlığa çıkışın haritası konuverir. hayret içinde, ağzınız bir karış açık defalarca baştan sona okursunuz her satırını. "ulan" dersiniz, "neredeydi 2 sene önce şu satırlar"? yine de, koyar azıcık... çok anlamlıdır çünkü. hatırlarsınız. eğer sizinle bu anı paylaşacak biri yanınızdaysa ve güldürüyorsa sizi gözyaşlarınıza rağmen - ya da onlar sayesinde - tıkanırsınız kelimelere. güzeldir.

e ne oldu şimdi?


ve nihayet girdik efendim 2 0 0 9'a... vatana millete hepimize hayırlı uğurlu olsun. bir kaç gündür dönüp dolanıyorum bir iki satır yazayım ve içinde 2008'de çok etkilendiğim olay ve insanlar olsun, 2009'a dair dilekler bulunsun diye. ama olmadı, bu sefer içimden gelmedi.

bu yılbaşı ben zaten yılınsonu-başı gibi bir hisse de kapılmadım. bugün de hiç 1 ocak hissinde değilim.

her zaman böyle değildi tabii... ben ki doğumgünü bayram seyran vb kutlamaları hiç sevmem (kendi doğumgününü kutlamaktan itinayla kaçınan insanımdır) yılbaşlarını hep çok sevdim. en azından bir şişe şarap açıp neşeyle içip hediyeler vermek almak gülmek gibi aktivitelerle 1 ocak sabahının ilerlemiş saatlerine kadar hiç de yorulmadan eğlenir eğlendirirdim.

ama dün gece hiç de öyle olmadı. saat 4'de her zamanki şirket partisi / hediye çekilişi için yemekhanede toplandık 58 kişi. organizasyonu her zamanki gibi bendeydi ama ortalığı hazırlatırken dahi heyecanlanmadım. 2 saat boyunca çekiliş yapıldı sohbet şarap derken baktım ki "bitse de gitsem" diye geçiriyorum içimden. zaten psikopat temizlik sorumlum (erkektir) cazgır yemekhane sorumluma (kadındır) bir nevi saldırınca (üstüne yürüyüp vurmaya kalkmak) ve benim de tepem atınca ne yılbaşı kaldı ne başka bir şey gözümde. dedim artık, "cuma günü sabahı odamdasın"... çekeceği var benden yahu ne demek birine birileri içerisinde "saldırmak"...

yani işte ben yılbaşı kutlamalarına böyle yüksek tansiyonla girdim (18-9) ve sonra eve geldim. evde çekirdek ailem güzel insanlarla mis yemekler yedik geçtik tv karşısına... hediye açma fasılları (çok güzel şarap şişesi tıpam oldu ışıklı mışıklı) anneciği şımartma operasyonu, kardeşin arkadaşlara gitmek üzere evden kaçması derken valla baktık saat 11 olmuş, annecim koltukta birazcık uyumuş ben ise uyumamak için kendimi zorluyorum...

uzun lafın kısası, biz ite kaka girdik 2009'a, sonra da tv'da gülben ergen'e baka baka (kumandanın kontrolü görülebileceği üzere bende değildi) oturduk öyle azıcık. sonra annecik yatağa, ben de kendi yatağıma. saat 1:30'da saate baktığımda orada elimde carl sagan'ın "milyarlarca ve milyarlarca"sıyla mutlu huzurlu uzanmış (atlattık bugünü oh be hissi) dünyanın nasıl yakın zamanda felakete uğrayacağını okumaktaydım.

ve bir yılbaşı hengamesi de böylece geçti... sabah 9'da uyanmıştım bile!

milyoner olma durumum mu? biletlerden birine amorti var. gerisinde bir şey yok. "bu bilete ikramiye isabet etmemiştir". artık 2010'da zengin olurum ben de ne yapalım...!

2009'dan ciddi isteklerim var : sağlık istiyorum. huzur istiyorum. aç ve açıkta kalmamak istiyorum. sevdiklerim için de hepsini aynen istiyorum. ötesini isteyen herkes için de güç kuvvet istiyorum.

2008'e kocaman bir teşekkürüm var : ruhumun kardeşini bana kattı, daha ne diyeyim...

oh, döktüm rahatladım, artık gidebilirim!