hede hödö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hede hödö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2011 Cumartesi

tired was, tired is, tired will be.



i haven't got a clue why on earth i'm writing this in english.
to be honest, i haven't got a clue why i'm doing anything these days.
actually, i'm neither depressed nor bitter.

but still, it's strange.
void.
naught.
i'm now more tired than i've ever been in my whole life. and a bit bored i suppose.

i have made a great big mistake at some point in life. don't know when and don't know what. and i'm not trying to find out what it is.


i feel that i should feel a little sad but don't feel like it. and with no apparent reason for either.
could be the weather.
or i could be missing something.
nothing cuts it.
and i feel like i should just go to sleep and forget it all.

and,
surprise! surprise!
i'm not going to delete this, it stays.

12 Şubat 2011 Cumartesi

beyin fesadı


ben geri geldim. geri geldim ama ne zamandır yazmayınca şimdi de ne yazsam bilemiyorum. vardır içerilerde bir yerlerde birikmiş bir ton şikayet ama hiçbiri gelmiyor şimdi aklıma. o zaman ben de bir liste yapayım yokluğumda olanlara dair:

1 - iso 9001:2008 kalite yönetim sistem standardı doğrultusunda baştan aşağı temizledik ve yeniledik firmamızı. pek güzel oldu bakalım devamı nasıl gelecek? bunun bana armağanı şu anda vücudumun her yanını saran kırmızı minik benekler ve bolca kaşıntı (doktorun tanımıyla "stres ve yorgunluk kaynaklı alerjik reaksiyon"). geçer herhalde yakında, geçsin çünkü beni pek kasıyor bu durum.

2 - anna karenina okundu bitti ve cümleler hazırlandı, illederomancı arkadaşlarım benden güzel bir moderasyon bekliyorlar sanırsam ancak pek zor görünüyor - pek detaylı hazırlan(a)mayabilirim, çalışmak bu sefer fiziksel alerji yaptı ehehe kendimi çok zorlamayacağım :D

3 - illederoman demişken, sitemizi o kadar ihmal ettim ki, şimdi elim varıp da nasıl toparlayacağıma dair bir fikrim yok. ama bunu önümüzdeki haftalarda düşüneceğim artık... kendime bir iş planı hazırlamam lazım : işim, illederoman (ki sitede yapılması gereken bir sürü şey var aklıma yazdığım), blog yazılarım (ki çok uzun süredir istediğim konularda yazılarımı yazmadım, listem var ele alacağım tek tek), remzi kitap gazetesi dünyadan haberler sayfası (ki biraz önce 4. ayımın haberlerini toparlayıp sadece son bir gözden geçirme yapılacak şekilde bir kenara kaydetmeme rağmen bu zamana kadar geçen 4 ayda zaten çok yoğun olduğum için üstünde istediğim gibi duramadım), üzerinde çalıştığım bir diğer yazı-çizi projesi (ki daha bir kelime dahi yazmışlığım yok) var bir arada yürümesi gereken. şimdilik "işim"i planladım, haftanın 6 günü günde 10 saat verimli çalışırsam yetişecek her şey. kalan her şeyi de kalan süreye yerleştirmem ve yürütmem gerekiyor. ve bu arada da YAŞAMAK istiyorum artık biraz da, gezeyim tozayım göreyim diyorum, sinemadan iyice kopmuş olsam da tiyatro - konser - sergi kaçırmayayım istiyorum. bakalım, göreceğiz nasıl olacak bu iş.

4 - ölenler, kalanlar, konuşanlar, susanlar, kavgalar, cinayetler vb bir sürü şey yaşandı haberlerde ve gazetelerde gözüme çarpan ama hiçbiri hakkında yazacak değilim. artık kendimle ilgileniyorum. desem de... yalan yahu nefret ettim tiksindim artık birçok şeyden ve kişiden. diyorum ve gene de yazmıyorum inatla.

uzunca bir süre aç bırakılmış bir insan nasıl oturup birden ve çok yemek yiyemezse ben de sanırım şimdi oturup devamını getiremeyeceğim bu yazının. aslında çok şey var aklımda birbiriyle çarpışan. başka bir zaman artık... belki gece. şimdi kuaföre gideyim. kadın gibi olayım azıcık :)


yazıda aslında link verilecek bir çok kelime ve adres var ama uğraşamayacağım açıkçası, üşendim. fill in the blanks gençler!

1 Ocak 2011 Cumartesi

one two three forroo!

2011'in ilk gününde bir iki satır da olsa karalarsam, yıl içerisinde yazma alışkanlığımı tekrar kazanma umudum yeşerir diye düşünerek şuraya gerçekten de "bir iki satır" karalamaya geldim ey mütevazı blogumun az sayıda okurları... nihayetinde, yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçer diyen bunca kişinin hepsi de yanılıyor olamaz!




dünya güneşin etrafında bir turunu daha tamamlarken, benim 2010 performansım hedeflenenin pek altında kaldı tabii ki. 2009'un sonlarında onca atıp tuttum, sonra kendim de sıkıldım ve hemen hepsinin peşini bıraktım kararlarımın. ne planladığım gibi programlı ve disiplinli bir şekilde yazdım, ne de okumayı hedeflediğim kitapların tamamını okudum. evlensem mi evlenmesem mi ikilemimin yanıtını da aramadım, bıraktım dağınık kalsın. velhasılıkelam, bu sene de bekarım gibi gözüküyor, kararsızım çünkü hala. şaşırtıcı değil, hayırlısı olsun diyoruz ve önümüzdeki maçlara bakıyoruz. :)

2010'un haberlerini derleyip panaroma yapsam mı diye düşündüm, çok sevimsiz haberlerden hangi birini alayım da sinirlerimi hoplatıp içimi cızlatayım bilemediğim ve açıkçası da çok istemediğim için vazgeçtim. sadece benim için büyük önemi olup da insanlık için hiçbir şey ifade etmeyen bir başlangıcım oldu (burada bu işe vesile olan canımıniçi güzel insana teşekkür ederim). aralık 2010'dan itibaren remzi kitap gazetesi'nin dünyada kitap sayfasını yapar oldum, artık dünyanın edebiyat haberleri benden sorulur blog. baktım bu sabah, ikinci sayfam da çıkmış. şurada dursunlar hem aralık hem ocak sayfaları, zamanla birikmelerini ve dahi büyümelerini bekliyoruz.

bu arada, 2010'da bizim yavru kitap kulübü'nü de büyüttük, serpildi yavrucak, evini taşıdı ve çok daha güzel olma yoluna girdi. mutluyuz. üstelik dün öğrendik ki şu anda günde yaklaşık olarak 100 tekil giriş oluyormuş, başlangıç hedefi sadece 3 kişinin bir araya gelerek kitap okuması ve hakkında yazması olan bir oluşumun büyümeye başlaması çok güzel diyorum. ha... bahsedilen bu 100 kişi az tabii, ama "henüz" için güzel bir rakam, artsın daha da.
 

işler yoğun ve bünye de yorgun olunca yılbaşı gecesi planım da tam gönlüme göre mideyi doldurmak ve tv karşısında uyuklamak olarak gerçekleşti ve güzelce uyudum gece. bu yılı daha dinlenmiş geçirmeyi umuyorum. haydi hayırlısı. göreceğiz hep birlikte. evet, bu haftasonu çalışmayacağım, eve iş getirmedim, haftaya telafi ederim sanırım. anna karenina okuyacak, yılbaşından kalan türlü yami mamaları hüpletecek ve döne döne uyuyacağım bugün ve yarın. umarım.

yeni yılımızın ilk gecesinde rüyamda izzet altınmeşe ve bendeniz esmerim düeti yaptık. heleloyloyloy diye uyandığımdan olsa gerek, saatlerdir dilimde esmerim biçim biçim dolanıyorum. hayırlısı olsun!



2011'e dair yukarıdakilerden başka dileğim yok. insanca yaşayabilelim, insan gibi hissedip davranabilelim yeter.

13 Temmuz 2010 Salı

ya bigit allaşkına!



ff'de şimdi gördüm, tdk yeni bir taarruz yapmış, çalışmalarını bitirmişler, yeni türkçe kelimeler yayınlamışlar.

beni de alsınlar oraya. ben de orada çalışmak istiyorum. oturup da oturma organımdan abuk sabuk kelimemsiler sallamak istiyorum.

aşağıdakilerin bir çoğunu ben tek başıma çıkartırdım, örneğin uzun zamandır "şaşırtı" kelimesini kullanırım ben, tamamen kendi uydurmamdır, kuruma gerek olduğunu sanmıyorum:

amblem : belirtke
anchorman : ana haber sun.
aspiratör : emmeç
banliyö : yörekent
bypass : köprüleme
billboard : duyurumluk
çip : yonga
dart : oklama
duayen : aksakal
ekspres : özel ulak
eküri : ahırdaş
gurme : tatbilir
happy hour : indirim saatleri
kapora : güvenmelik
klip : görümsetme
light : yeğni
lot : tutam
metroseksüel : bakımlı erkek
migren : yarım baş ağrısı
navigasyon : yolbul
ordövr : yemekaltı
panik : ürkü
prime time : altın saatler
raket : vuraç
reenkarnasyon : ruh göçü
self-servis : seçal
sürpriz : şaşırtı
terör : yıldırı
tirbuşon : burgu
tribün : sekilik
türbülans : burgaç
ultrason : yansılanım
voleybol : uçan top
zapping : geçgeç

benim kaynağım : http://ff.im/nBnJX

7 Temmuz 2010 Çarşamba

hiya!!!

hayal dünyam çok geniştir benim. mesela şöyle bir şey olacağını sanmıştım:

- tatil dönüşü sakin sakin öğle saatlerinde evime dönecek, soyunup dökünüp yan gelip yatacak ve akşam yemeğini güzelce mideye hüpletip akşam erken yatıp uykumu aldıktan sonra ertesi gün işe geleceğim.

- tatil sonrası işbaşı günümde sakin sakin takılacağım, birikmiş e-mailleri temizleyip çok acil bir şeyler varsa onlarla ilgilenecek, hem üzerinden kaaaç günler geçmesine rağmen tek satır yazamadığım sonisphere yazımı hem de tatilime ait yazımı yazacak, fotoğraflarımı ayıracak bazılarını facebook'a bazılarını bloga koyacak, akşam olunca servisime binip evime varacak mis gibi bir akşam yemeği ve üzerine ilk yarı final maçını izleyeceğim.

deli olmalıyım! hayal dünyamı öpeyim alnından! zira gerçekleşen şöyle oldu:

- havalimanına varış... aaaa nüfus cüzdanım yok! e nerede? aha, annemde kaldı! annem nerede? o yok tabii o geride kaldı, e uçağa yarım saat var! kızım aslı hadi bakayım dua et ehliyet yanında olsun. ohhh çok şükür burada, neyse ki almışım bu sefer yanıma. koşşş uçak kaçacak sen burada aranırken. hah, yetiştim. anam bu ne türbülans! sakin durup yiğitliğe bişicik sürdürmezken sen biraz için kıpır kıpır ha düştük ha düşecez diye takıl şimdi... yav ben böyle uçak endişesi taşır mıydım? noluyoruz?

- haaah, indik istanbul'a, öp toprağı (şaka şaka, nesini öpeceğim yahu, bırakmışım misler gibi izmirimi geride, istanbul peh sana!). bagajı alalım... hani şu el kadar olan ve neden kabine almadığıma hala şaşırdığım bagajı. bekle bakalım... 10 dk... 30 dk... 40 dk... yahu izmir'den sırtında taşısan gelir bu saate, nerede bu bagaj!? 50 dk, hah, nihayet... fırla aslı, havaş seni bekler... nasıl? hı güzel, 1 dk önce kalktı, peki bir sonraki? yarım saat... bekle bakalım... neyse, var evine, beklenenden 1 saat sonra olsun varsın ne olacak...

- eve geliş. allahım her yer her yerde! kardeş hasta yatak döşek. kur aslı ilk parti çamaşırları hemen. mutfak toparla tuvalet temizle oh oh mis gibi eve döndün, sakinlik hakkındır. hasta kardeşe yemek yaaap, çamaşır yıkaaa, aaaas, toplaaa, bulaşık yıkaaa... alışveriş yapmak lazım, salla sonra yaparsın. hah, oldu şimdi her şey yerli yerinde, yazılarını yaz. yok... konsantrasyon sıfır. yarın iş var lan of pof tatil ne güzeldi...

- uyu, uyanama sabah! aferin kızım sana tatilin her günü saat 6da dikil ayağa, şimdi n'oldu? eşek kafalı! neyse... kardeş işe, sen bavul açmaya, kirlileri çıkart, tamam. kendini toparla, biraz makyaj, yallah işe.

- 5 iş görüşmesi, 378 e-posta mesajı, "söylenmesi unutulmuş" bir ihalenin hazırlıkları, hoşgeldinler beşgittinler "aslııııanım siz yokken carcar" "aslıııanım bu nolcekti varvar" derken aha da saat 19:30!! kardeş arar "yemek?" dersin ki "sen ye ben gelicem". saat 21:30 e hani ev? inek içti! saat 22:15, hah, zarfı kapattık mühürledik yallah eve... eve var, yemek yemeye hal yok, o zaman maç? hadi bakalım. bir posta çamaşır daha gecenin o saatinde. yatak? yok olmaz maç bitsin. maç bitti. uyku nerede? dağa kaçtı! otur dur. dur ya şunları toparlayalım, yarın ne yemek yapsak? inat ettim en azından bir planı gerçekleştireceğim : fotoğraf seç, facebook'a ekle. hah, bu tamam. eeee? uyu kızım uyu saat 1 oldu!

- uyan, koş işe. öğlen oldu (aha saat 12:28 vallahi şimdi) yaptın 3 görüşme, bekler bir 3 görüşme daha, bir de bir ton başka bişi bişi bişi... yemeğe gitmeden iki satır yazmazsan gözün arkada kalacak. ya diğer yazılar? tatil matil? sonisphere falan? aaaaaaaaaaayt hadi bir kahve daha!

gittim. gelirim. işleyen demir pas tutmaz.
gibi...

24 Haziran 2010 Perşembe

çeşitli metal türleri üzerine

death metal:
"sabah uyandim annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. Mutluyum huzurluyum... "

doom metal:
"sabah düsümde annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. bu yuzden bunalimdayim"

gothic metal:
"sabah uyandim ne göreyim annem dogranmis, babam dogranmis, bakkala gittim o da dogranmis bu yuzden süpheliyim karamsarim.."

black metal:
"sabah uyanamadim. hala uyuyorum umarim annem, babam, bakkal dogranmistir. bu yuzden zevk alirim "

heavy metal:
"sabah uyandim annemi babami bakkali kesmisler... Kimin umrunda ben Maiden dinleyip birami icerim... uyku mu? salla annem mi? amaan, babam mi? hic sevmezdim. bakkal mi? dukkanini da soymuslar mi? "

power metal:
"uyanmaz olaydim, annemi dogramislar, babami dogramislar, tavernayi dagitmislar, bu yuzden kini kilici alip öc almaya gideyim... "

grindcore:
"beorghborghbeeeeorghorghoerherrbog boggrehoooorroooo. bu yuzden boooorghooogr "

progressive metal:
"sabah uyandim annem agliyo, babam aldatmis. bakkala gittim meger gercek babammis. aksam uyandim hepsi rüyaymis, ama artik daha olgunum "

hardcore:
"artik uyanmaliyim! arkadaslarla birlikte ana ve baba kesmeye gitmeliyim! gecerken bakkala da ugrayip kanli bicagimla tehdit etmeliyim! "


kim bilir kim yazmış da yollamış hiç hatırlamıyorum dahi... ama her okuduğumda hala komik geliyor :)

herkes bihter'i konuşurken...

... evime gelip mutlu mesut pijamalarımı giydim bile ve başlayan iznimi booool köpüklü bir kahve ile ayaklarımı uzatarak kutlamaya başladım kendi kendime.

... günlerin uykusuzluğunu muhtemelen 2 saat kadar sonra yatıp döne döne ve horul horul sabaha kadar uyuyarak üzerimden atmaya hazırlanırım.

... olmadı belki kitap okurum, gene ayaklarımı uzatır, beğendiğim yerleri bir kenara not alır, playlistimi düzenler ve tatil için yanımda ne götüreceğimi planlarım.

... ne zamandır ihmal ettiğim FANZİNCİ için bir kaç yazı fikrimi kağıda döküp, ve dahi yapılandırıp, uzunca süredir "niye adam gibi yazmıyorum lan ben" diye kendimi fırçalamaları bırakarak kafamı kağıda (tamam, ekrana) dökerim.

... yarın pentagram'dan mı başlasam yoksa hazır izinliyken öncesine de gitsem mi yahu sorusuna yanıt bulurum.

... kankardeş kişisini dürtüp dışarı çıkabilirim ya da iki şişe bir şey alıp kapağı ona atabilirim.

... oturup blog yazabilirim.

... sağda solda bihtergillere laf çakıp dalga geçebilirim (ki üşenirim yapamam).

8 Mayıs 2010 Cumartesi

masif ataklı cuma günü!

cuma günü işe gitmedim, kafa izni yaptım. sabah gene işe gidecekmişcesine erkenden uyandım ve bilgisayarı açtım, programlanmışım sabahın 8'inde radyasyona maruz kalmaya - huylu huyundan vazgeçmiyor! önemli bir e-mail almış mıyım hemen ilgilenmem gereken diye bir göz attım şirket maillerine, sonra reader'ı açtım günün haberlerine göz gezdirdim, facebook'ta takıldım uzunca bir zaman sonra ilk kez, uzun uzun... kafa izni ya adı, kafamı ne yapacağımı bilemedim, iki kahve ve bolca sigara içtim (bu nedenle işe gitmek aslında hem sağlığıma hem keseme iyi geliyor, mesai saatleri içerisinde içtiğim sigaraların toplamını daha öğlen olmadan aşmış da gitmiştim bile cuma günü!) baktım yapacak iş bulamıyorum, kalktım kuaföre gittim.

yapı olarak aynı noktada uzun uzun oturamam, sıkılırım. saçlarımla oynanmasını sevmem, cinlerim tepeme çıkar! boya kokusundan, fön makinasından, saç spreyinden nefret ederim. kuaför dedikodularından hoşlanmam ve kendimi bir uzaylı gibi hissederim o salonda. bundan ötürü seyrek giderim kuaföre, birilerinin bana beyazlarımın nasıl göründüğünü birden fazla kereler söylemesi ya da aynaya enerjimin düşük olduğu bir anda bakmam ve "idare eder işte kızım ya işine bak sen" diye kendimi kandıramadığım bir an olması gerekir.

uzun sözün kısası, cuma sabahı saat 10:30'ta - hani birçok kadın iştedir ya da ev kadınları daha evi toparlıyordur nasılsa kalabalık olmaz diye düşünerek - girdim kuaförümden içeri. bir tane kızcağız var manikür yaptıran, ki görüntüsü bana benden yaklaşık olarak 10 yaş küçük olduğunu söyledi, başka da kimse yok. neyse işte saçlara boya sürüldü, ayaklar pedikür suyuna batırıldı, eller manikür için birilerine teslim edildi - hiçbir şekilde kaçış imkanım yok - çakıldım kaldım koltuğa... tüm hareket kabiliyetimin sıfırlandığı anda yandaki kızcağız manikürcüsüyle (sanırsam uzun zamandır tanışıyorlar) son derece samimi ve yüksek sesli bir "sohbet"e başladı... massive attack'ın unfinished symphony'sinde (o sırada kuafördeki televizyonda bu klip dönüyordu) amerikan sokaklarının ne biçim kirli olduğuna ve bunu nasıl çekebildiklerine ve nasıl utanmadıklarına şaştığına, anneler günü - sevgililer günü - kadınlar günü vb günlerde bir erkeğin hayatındaki kadına zaten hediye alması gerektiğine yoksa ne işe yarayacağını bilmediğine, hande yener'in görüntüsünün ve erkek arkadaşının güncel durumuna (bu arada demin kadıncağızın adını hatırlayacağım diye göbeğim çatladı, hatırlayabildiğim bir şarkısından - "senin aşkın balondu söndü" - google araması yapana kadar da hatırlayamadım) ve birçok "önemli" güncel konuya dair fikirlerini tüm mahalleye duyuracak şekilde ve benim kulaklarımı tırmalayarak uzuuuun uzun anlattı.

bir yandan bu kadının sesi, diğer yandan sağdan boya için soldan manikür için çekiştirilmek, öte yandan cep telefonunda insanlara laf anlatmaya çalışmak derken günümün 1,5 saati ciddi bir krize dönüştü bünyem için. işe gitmedim ya, yağmurdan kaçarken kendimi dolunun göbeğine atıverdim. sonuçta, eve nasıl döndüm ve kapıyı nasıl kapatıp odama ve sessizliğe sığındım bilemedim, hala da bilemiyorum açıkçası, paranormal bir olay gibiydi.

günün kalan kısmında kitap okudum, tv seyrettim, balkondan caddeyi izledim, annemle zaman geçirdim, odam dediğim karmaşanın içerisinde yolumu bulmaya çalıştım, şirkette - benim orada olmadığım anı her zaman bulduğu gibi gene gerçekleşen - absürd ve canımı çok sıkan saçma bir olayın haberini aldım ve nihayet akşamüstüne erdim : giyindim kuşandım yüzümü boyadım kendimi yollara attım. kadıköy minibüsünde arkamdaki ve yanımdaki kadınlarla didiştim, sinir katsayımı daha da bir katladıktan sonra kendimi pisikopatimin şefkatli kollarına attım ve gülümseyen sıcacık ilgisine sığındım resmen. pisicim beni gezdirdi, yedirdi, içirdi, sinirimi kusarken dinledi, anladı, anlattı, güldük eğlendik ve insanlığa beni armağan etti. kendisine buradan çok teşekkür ediyor ve öpücükler gönderiyoruz. :)

eve dönüşümde - yemekten sonra içtiğimiz kahvenin üzerine bir de duble espresso patlattığımız için olsa gerek - sabahın bilmemkaçıncı saatine kadar oturdum durdum. okudum, okudum, okudum. iyi geldi.

bundan sonra, en azından bir ay süreyle, "kafa izni" yapmamaya karar verdim, bana iyi gelmiyor. haziran sonunda sonisphere tatiline kadar, tam gaz çalışmaya devam!

20 Nisan 2010 Salı

nitelik bahane, nicelik şahane!!!


gün geçmesin ki bir yakınım bana dert yandığım herhangi bir konuda aşağıdaki cevaplardan birini yapıştırmasın :

"siz avrupa'da böyle görmediniz tabii aslı hanım"

"burayı avropa sandın herhalde aslı!"

"sen avrupa'da yapabilirsin anca bunu - burada sökmez"

"evropa'da mı doğdun lan annenden!? kendine gel burası türkiye"

hayır yani dert yandığım şeyler de çok ahım şahım konular değildir, hani neden uzay çağını bir türlü "bizler"in yakalayamadığı ya da herhangi bir bilim dalında neden öncü bir kuram geliştiremediğimiz gibi can alıcı sorular sormam çevreme (ki aslında istesem sorabilirim de, zira bizim ülkemizde de gayet kafası çalışan, sorular soran, sorgulayan, güzel güzel düşünen insanların - azınlık da olsalar - var olduğuna eminim). benim dertlerim daha çok yollardaki absürd asfalt yamaları, 4 yıl içerisinde 10 kere kazılıp kapatılan sonra gene kazılan, gene kapatılan, gene kazılan aynı cadde(ler), bir ton işsiz varken ortaya çıkıp da konuşmalarıyla herkesi (herkes değil elbet, küçük bir kısmı) dellendiren ve mırıldandıran bir başbakan gibi daha ufak ve gündelik konulardadır.

her bir gıkımda suratıma yediğim avrupa şamarından olsa gerek, artık ben de sustum, kendi içime gömüyorum homurtularımı. hayır yani avrupa meraklısı bir burjuva olsam, ya da en azından ben de bir çok aklı çalışan akranım gibi "hayat mı var lan burada basayım gideyim avrupa'ya" diye düşünüp kapağı dışarı atma isteğini içimde büyütsem ya da en azından "avrupa'lıdır, ne yapsa doğrudur" diye bir düsturu kendime rehber edinsem içim yanmayacak.

ancak hiç biri değil! yeminle değil iki gözüm önüme aksın. kader beni attı o çok matah avrupa'da okudum, suçum değil, ben istemedim bile. gelmeyin üstüme! gittim gördüm geldim. üstelik de o kadar meraksızmışım ki oralara, son final sınavımdan çıkıp direkt bara kutlamaya oradan da havalimanına uçağa koşturdum. genç ve toydum tabii, yahu dedim kendi kendime, ne diye dışarılarda çalışıp yabancı ekonomilere katkıda bulunayım? giderim ülkeme misler gibi çalışır ülkemin geleceğine faydalı olurum.

ve evet, şimdi ben de, aynen bunu okuyan her okur gibi kendime kaba etlerimle gülüyorum. yerlerde yuvarlanarak kahkaha atasım var üstelik.

ama yine de fikrim değişmedi. hala aynı şeyi düşünüyorum - yani dışarıda olmaktansa burada olmayı tercih ediyorum. ama bu sefer sebebim farklı : ekonomik katkıymış oymuş buymuş umurum değil. nasılsa ülke ekonomisinden çok hükümet hanedanı ekonomisine katkıda bulunuyorum misli misli bu ülkenin bir bordrolu çalışanı olarak. ama ben tembelleştim ve daha kayıtsız / umursamaz oldum (umarsız değil! umursamaz - bunu karıştırmayın gıcık oluyorum gördükçe!) zira artık diyorum ki her yer aynı bizim gibi yetiştirilmiş insanlar için.

çünkü...

aile terbiyemiz, okulda aldığımız eğitimimiz, beyinlerimize sürekli olarak kakılan tek şey şu :

niceliktir önemli olan, nitelik değil!

önemli olan 3 çocuk yapmaktır en az, yoksa mühendisler, bilim insanları, öğretmenler yetiştirmek değil!

önemli olan ideolojileri ve tarihleri ve kişileri ezberlemek ve gerektiğinde papağan gibi tekrarlamaktır, yoksa altında yatanları anlamak, sebep-sonuç ilişkilerini kavramak ve bunlardan ders çıkartmak değil!

önemli olan tüketmek ve tüketmek ve tüketmektir, yoksa çalışmak, üretmek, ortaya bir şeyler koyup iki adım ileriye gitmek değil!

nitelik gerekli değildir, niteliklerimizi artırmamız ve daha insan olmamız gerekli değildir. daha çok insan olalım yeter! daha iyi tüketir, daha iyi yönetiliriz.


Görsel : konumuzla ilgisi yok, NTVMSNBS arşivinden, 2005 yılından kalma ve “en kalabalık halkoyunları gösterisi” için guinness rekorlar kitabı’na aday olan burdur’da rekor denemesi 20.328 kişinin yöresel “teke zortlatması” oyununu aynı anda oynamaya çalıştığı güne aittir.

11 Nisan 2010 Pazar

jet city house'da sıradan bir pazar sohbeti...

arkaplan bilgisi : JCW bir önceki akşamı evinde geçirmiş, kanepeye yayılıp el clasico'yu izlemiştir.

ü.teyze : kaçta uyudun dün gece?

jcw : bilmem, 2 falandı herhalde.

ü.teyze : dışarı da çıkmadın, ne yaptın o saate kadar?

jcw : maç seyrettim, sonra kitap okudum, derken uyudum falan...

ü.teyze : bira da mı içtin sen?! yarım paket de cips vardı o da bitmiş?

jcw : hıııı maç seyrederken içtim yedim oh sefam olsun!

ü.teyze : nasıl üzülüyorum ama bilemezsin, kızım var diyorum - ne çok sevinmiştim sen doğduğunda bir kızım oldu diye - ama hiç de kız gibi davranmıyor kızım benim. hiçbir arkadaşımın kızı oturup da maç izleyip bira içmiyor - nerede hata yaptım ben!? babası kılıklı! halbuki kız çocuklar giyim kuşam sever, anneleriyle çarşı pazar gezer, alışverişten nefret etmez. aaah ah...

jcw : muck annelerin en güzeli, ben de seni çok seviyorum!

:)

6 Nisan 2010 Salı

buna siz başlık atın, ben sıkıldım.


nicedir oturup yazmadım bir iki satır bir şey, uyumsuz'un 2.yıldönümü şenlikleri kapsamında karaladıklarım için yaptığı yorumu okuyunca fark ettim ve biraz daha karalama sevdam alevlendi ancak her an sızabilecek durumda olmamdan ötürü pek anlamlı bir yazı vaad etmiyorum kimselere :) "yok"ken ne yaptım?

1 - haftalardır oku oku bitiremediğim "ve durgun akardı don" hala devam ediyor... 4.ciltteyim, bitsin artık ne olur diye içimden geçire geçire okumaya devam... sorumluluk bilinci işte, sanki hayat buna bağlı! :) ama işte ne yaparsın, kitap kulübü'nde okunacak dendi, moderatörün hükmü karşısında boynumuz kıldan ince, kulübümüzün anlamını bulması için okuyoruz, 28 nisan gelsin toplanıp tartışacağız, yorumumuzu yazacağız ve sonrasında diğer kitaplara - o çok merak ettiğim, bir kenarda bekleyen kitaplarıma - dalabileceğim. rus edebiyatı çok severim hem de çok ama şolohov kusura bakma artık 2 cilt boyu savaş okumaktan içim dışıma çıktı yeter yahu! üstelik daha 4.cildin 100.sayfasındayım, hala savaşıyoruz, bitene kadar da sona erecek gibi değil bu beyazlar - bolşevikler didişmesi (v.putin demiş ki, "her kim sovyetleri özlemiyorsa kalpsizdir, her kim özlüyorsa aptaldır" - ya da benzer bir şey demiş, çok üzgünüm şimdi kontrol edemeyeceğim). toplantıya gelip de "ben kitabı bitirmedim" diyen olursa yaka paça girişirim şimdiden söyleyeyim! bunca işin gücün ortasında ben yetiştiriyorsam siz de yetiştireceksiniz efendim!

2 - yazmaya başladığımdan bu yana bir ton şey oldu: telefon edenler, annemin bir kaç minik kaprisi, doritos'un "oy ver kontör kazan" fırsatından faydalanmak adına (haydarinin mis gibi sarımsak tadı ve gavurdağının acı lezzeti arasında gidip geliyorum ben kararsızım hangisini beğendiğim konusunda) anne adına gönderilen sms sonucunda hattına yüklenen müziğin bünyelerde yarattığı dumur (of be doritos bu ne böyle yahu ne yapmışsın sen öyle?!?!), tv'de ısrarla seyredilen ve bu arada da şahit olmak zorunda bırakıldığım dizinin beynimdeki ekosu ve içimde kabaran enteresan hisler (of be dizi film senaristleri bu ne böyle yahu ne yapıyorsunuz şu diziyi gerçekten merakla izleyenler öyle?!?!) derken bende yazma hevesi kalmadı... şimdilik gidiyorum bu nedenle. bu aralar ne durumda olduğum fanzinci için daha yeni yazdığım şu yazıda meraklılarını bekler...!

gittim evet.

ha bir de... erman toroğlu'lu pakplast reklamını her görüşümde gülüyorum - nasıl ya!? biri bana bu reklamın inceliğini, esprisini, yakalaması hedeflenen amacı anlatsın gözünüzü seveyim!!!

a son olarak, görsel de tam şuradan. tanımıyorum abileri, sadece resim kullanıcısıyım.

1 Ocak 2010 Cuma

cumaya gittim gelicem

2010 geldi, ilk saatleri itibariyle mide ağrılarıyla belimi büktü, ilk günü oflayıp poflayarak yatar pozisyonda, yemeden içmeden mecburen kesilmiş bir halde geçirdim. uykum var uyuyamıyorum falan filan çok keyfim yerinde çok benlik çok harika bir geceyi de turkmax'ta ıssız adam seyrederek, bana kötü aktörlük gibi gelenin özellikle yapılmış olması gerektiğine kendimi tekrar inandırmaya çalışarak günü kapattım ve bunu da yazınca gidip yatacağım gene.

kitabımı okur, sonra da uyurum artık - umarım.

bir süreliğine burada olmayacağım için, kısaca herkese selam edeyim, gözlerden hele bir öpeyim, sonra da alıp başımı gideyim dedim. "neredesin ula" diyen herkeslere de peşin peşin "buradayım ula, okuyup yazacak ve çalışacağım" diyorum. işler yoğun, okunacak kitaplar birikti, biraz hareket lazım bünyeye. illa yazasım olursa, mikroblog takılmak da yeter bir süre için.

sıradan öpüyorum kuzucuklarım.

24 Aralık 2009 Perşembe

höf...



çok fena iki huyum var... yapmıyorum diyemem. yapıyorum.

1 - bir çok canlının suya havaya gıdaya duyduğu ihtiyaç gibi, ben de sürekli şekilde beyin gıdıklayıcı tartışmalara ihtiyaç duyuyorum. müzik ruhun, tartışmalar zihnin gıdası şahsım için (tartışmayı bilmeyen bir çoğunluğun içinde yaşamanın nasıl da trajik bir durum olduğunu anlayabilenler de çıkacaktır elbette...)
2 - çocukluğumda öğrendiğim ve ağzıma pelesenk olmuş bir takım yabancı kökenli kelimeler ya da cümlecikler var ki kurtulamıyorum onlardan, kullanıyorum. ve enteresan yanıtlar alıyorum bir çok kişiden.

en guard
kızdım mı? hırslandım mı? espri mi yapacağım bazen belki de? tartışmaya giriştiğim anda dökülüveriyor dudaklarımdan...
yanıt genellikle "ne hangarı?" oluyor... bazen de "hı?"... ara sıra da "o ne be türkçe konuş" diyorlar, susuyorum.

touche
gardını almayan yiğidi öldürdüğüm durumlarda dahi kimsenin hakkını yemem. akıl akıldan üstündür düsturuna sıkı sıkıya bağlı kendi halinde yaşayan bir insan olarak, girdiğim en hararetli tartışmadan dahi - eğer karşımdakinin sözleri aklıma yattıysa ve zeka mahsulü karşılıklarla beni yatıştırabildiyse - kelimeme sığınır aflarını ister çekilirim ortamdan.
buna gelen yanıtlar ise daha vahimdir çünkü genelde anlaşılmaz. "kuşe"den tutun da "ona öyle denmez sen iyice kopmuşsun dilinden" diyebilir karşımdaki. ya da mel mel bakar, ben de susarım.


türkçe karşılığını zamanında öğretselermiş, belki bugün böyle bir şey olmayacakmış.
ya da ben burnu havada kendini bilmez densizin biriymişim.
çok önemli değil. nasılsa karşıma çıkıp da bunu benimle tartışacak bir insan evladı bulamıyorum.

peh...

26 Kasım 2009 Perşembe

planlar, planlar...

bayramlara dair çok güçlü hisler ve büyük beklentiler taşıdığımı söyleyemeyeceğim. bu nedenle, elbette herkese güzel bir bayram dilemekte samimi olsam da ne "nerede o eski bayramlar" ne de "güçlenen maneviyatın insana hatırlattıkları"na dair bir şeyler yazabileceğim.

hemen herkesin dini inanç ve uygulamalarına büyük saygı duysam ve göstermeye çalışsam da, şahsen gerçekten çok hak ettiğime inandığım bir tatil olarak görmekteyim önümüzdeki 4 günü. ve de sadece evde kalmak, yan gelip yatmak, biraz yazmak, biraz okumak, biraz da uyumak var planlarımda.

zaten çekirdeğimizin haricindeki ailemiz istanbul dışında olduğu için "olağan" bayram ziyaretleri de ancak biz de memlekete gidersek mümkün olabiliyor, o nedenle buralardayım anlayacağınız. bolca blog okur, friendfeed'de takılır, facebook'ta farmville çapalar ve yeni bitkiler ekerim bolca.

son haftaların stresinden sonra iyi bir mola olacak gibi düşünüyor ve bunu gerçekten yürekten diliyorum.

olacaksa, benim bayram hediyem bu olsun.

ve yukarıda yazdığım her şeye rağmen, herkese çok güzel bir bayram diliyorum. her zaman sevdiklerinizle birlikte, sağlıkla, mutlulukla nice bayramlarınız olsun!

2 Ekim 2009 Cuma

başlık atılmayasıca yazı

yaz aylarında "doğru düzgün" izin kullanamamış olan ben, bu haftanın ilk iki gününde bazı pürüzleri devreden çıkartınca çarşamba gününü ve sonrasını kendime tatil ilan ederek ofisten uzak durdum. yaz başlamadan önce bir hafta, yazın ortasında bir hafta "tatil" yapmış, hiçbir tatil beldesine gidememiş, ayağını denize sokamamış, telefonunu elinden düşürememiş ve pc başından doğru dürüst kalkamamış ve ofiste sadece fiziksel olarak bulunmamış ancak ofisi evine taşımış bir insan olarak bu 3 günün bana iyi gelmesi için de her türlü planı programı yapmıştım.

birinci gün çok güzeldi.
ikinci gün hasta oldum.
üçüncü günü evde geçirdim.

ve artık resmen haftasonunun gelmesiyle birlikte tatil bitti.

üstelik de bugün öğleden hemen önce aklımdan "yaşasın sorunsuz, telefonlaşmasız, sıkıntılı e-mailsiz bir 3 gün! inanamıyorum!" diye geçirirken... gene gümrüğe tosladım gene içim daraldı, gene olmadı olamadı. ve gene pazartesi günü birilerine anlatmam gereken bir ton laf ve çözmem gereken iç sıkıcı bir sorun var.

oynamıyorum.
gerçekten bunaldım.
yetmez mi artık bu kadar?

yeter kanımca.

21 Eylül 2009 Pazartesi

hede hödö

uzunca süredir ne yazasım var ne de okuyasım.
blogger'dan ve diğer blog yuvalarından sanırsam ki hevesimi aldım.
ya da paylaşacak sözüm kalmadı, duygularım eskisi kadar taşkın değil.

sabah uyanıp işe gidiyor, akşama kadar orada debelendikten sonra (sözlük anlamıyla debelenmekte olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim) kendimi servise nasıl atıyorum ve eve nasıl varıyorum fark etmiyorum bile... elimde / çantamda / cebimde bir kitap sürekli oradan oraya sürükleniyormuşum gibi hissediyorum, ancak gittiğim hat hep aynı: ev - iş - ev... evdeyse de salon - yatak odası arası geçişler...

aylardan beri biriktirdiğim kitaplara dalıyorum birer ikişer... odanın çeşitli yerlerinde kitap yığınları var henüz okumadığım, birini bitirince diğerini alıyorum elime, biten kitap balkona dolaba kaldırılıyor. dolapta da yer kalmadı ya, bundan sonrakiler herhalde kenarda köşede bekleyecek tekrar ele alınacakları günü. kitaplarımı vermeye kıyamıyorum. hani öyle sık sık elime alıp da karıştırdığım için değil, onlar zaten elimin altında, odada kitaplıkta duruyorlar. balkondaki dolaplarda duranları da veremiyorum. halbuki bazılarının varlığını bile yılda iki kere toz almak için dolabın kapaklarını açtığımda hatırlıyorum. egomla ilgili bir durum olsa gerek... "ben okudum, ben! ben! hepsini okudum! ne kadar çok okumuşum yahu! ne kadar bilgili ve görgülüyüm!" demek için tutuyor olabilirim onları diye ciddi ciddi düşünüyorum bazen. çevremde çok az insan var okuyan, belki de manyakça bir saplantıyla, herkese yetecek kadar okumaya çalışıyorum. ne kadar saçma!

okuyorum
okuyorum
okuyorum

beğendiğim cümleleri paragrafları not alıyorum.
ya da düşüncelerimi yazarla ve tekniğiyle ilgili...

çok anlarmışım gibi romancılık tekniklerinden. "hadi ben sen de!" demezler mi adama? derler... ben olsam derim... diyorum da zaten.

aman işte bu da bir bayram yazısı olsun, yola öyle çıkmıştım, niyetse esas olan, bu da bayram yazısı olsun. bayram bizim eve bir sucuklu yumurta ve iki parça madlen çikolatadan öte anlam ifade etmemiş olsa da bu yıl, yağan yağmur ve ıhlamur ve puşkin ile birlikte ruhuma iyi geldi sanırsam.

hep sanmaktayım.
bir gün bileceğim.

6 Ağustos 2009 Perşembe

akut çalışma isteği...

...hissettiğim zamanlarda durup iki nefes alıyorum geçiyor. mesela tam da şimdi olduğu gibi - yığınla iş var, iveğenlikle yapılması gereken ancak bizimkinde tık yok, umuru değil iş güç, onun yerine laylayda loyloyda..!

diyeceğim şu ki;

uzun zamandır geceleri çektiğim uyuyamama ve akabinde haliyle sabahları uyanamama sıkıntım nedeniyle, dün akşam servis şoförümüze "bey amca beni yarın sabah almasın, ben kendi imkanlarımla teşrif edeceğim şirkete" mesajını uçurarak sabah saat kurmadan, allah ne verdiyse uyur sonrasında da uyanıp işe giderim diye düşünerek gece girdim yatağa.

sabah uyanma vakti = 6!!

hey allahım sen aklımı koru, sabah 6'da gerçekten uyanmam gerektiğinde mümkün değil yataktan çıkamayan ve hep bir koşturmaca içinde servise yetişen ben, bu zorunluluk ortadan kalktığı anda dimdik ve dinç ve enerjik bir şekilde ayaktayım.

inatla uyumaya çalışmak da anlamsız, bir saat sağa döndüm sola döndüm en sonunda 7de yataktan çıktım. uzun bir kahve keyfi yapayım dedim, alışmışım sabah koşturmasında dilimi damağımı yaka yaka o kahveyi içmeye ya, işte kahve de 15 dakikada bitti. e o zaman ben sakin sakin hazırlanayım, güzel bir makyaj yapayım, bugünün şerefine etek metek giyeyim, kız çocuğu olduğumu hatırlasınlar şirkettekiler diye iyi niyetle düşünerek geçtim aynanın karşısına... e makyaj hemen halloldu çıktı aradan, hala evde oyalanma isteğiyle "hazırsın kızım işte kalk git işine, işleyen demir pas tutmaz" vicdani dürtüklemesi arasında gidip geliyorum.

televizyona bakayım en iyisi... hah tamam, "eşref saati" dizisi var, kabadayıları severiz, izleyelim... (kafada dönüp duran ses : mesai başladı, sorumluluğunu bil, işine git, işine git, işine git). kafadaki ses bünyede huzursuzluk yaratıyor tabii...

kalktım işe gelmeye.

etek giydiğini unutup merdivenlerden ceylan gibi sekerek inmeyeceksin, bunu bileceksin artık kaç yaşına geldin! o etek uzun, o etek bol, o etek bacaklarına dolanır, o etek seni düşürür!!... diye düşünseydim önceden bir saniye dahi durarak, o zaman patates çuvalı gibi yuvarlanmazdım 6-7 basamak herhalde.

8de başlayan mesaiyi sallayıp kendime bir sabah hediye etmeye kalkan bendeniz, 9'a çeyrek kala işteydim işte.

demek ki neymiş?
benden tembel olmazmış.
ben ancak zorunluluk olduğunda yetişemiyormuşum.
üstelik zorlama olunca geç kalmayı dahi beceremeyip erken davranıyormuşum.

iveğen miyim neyim?

akut = iveğen (demekmiş, tdk öyle diyor. iveğen kelimesini de yeni öğrenmiş bulunuyorum, "aceleci" demekmiş aynı zamanda. bundan sonra sıklıkla kullanacağım, bana "leğen"i çağrıştırdı, "leğen" kelimesini çok severim).

25 Haziran 2009 Perşembe

"deal with it"

çok güzel bir haftasonu bekliyor olsa da beni, artık haziran'ın bitmesine bir kaç gün kala, ilk kez bir haziran ayından nefret ettiğimi fark ettim bu yıl. ve tamamiyle kendi hatam yüzünden.

işle ilgili bir konuda - tamamiyle bilgisizlikten (aslında tembellikten, kendine fazla güvenmekten ve çok iyimser olmaktan) ötürü sağlam bir belaya soktum kendimi. dönüp dolaşıyorum ama temizleyemiyorum. ve hatta haziran'ın başından beri bununla debeleniyorum ve az önce öğrendiğime göre yarattığım keşmekeşin çözülmesi en iyi ihtimalle gene 10 günü bulacakmış.

yarın müşterimi arayıp dürüstçe durumu anlatmam, sonrasında da artık başıma geleceklere katlanmam lazım. en kötü ihtimal siparişi iptal etmesi olur ki bu berbat bir ihtimal... o durumda ne yaparım onu yarın düşünürüm diyorum. ama içimden bir ses siparişi iptal etmeyeceğini, bunun yerine bana hayatımın en zor telefon görüşmesini yaptırtacağını söylüyor.

bugün kandil... bunca yıl sonra bu akşam bunun için dua etsem acaba kabul edilir mi?

manyak gibi hissediyorum kendimi işle ilgili bir konuda kendime bu kadar işkence yapıyor olmamdan ötürü. ama bir ay çok uzun bir süre ya böyle sürüncemede bir şeyin sıkıntısını kendi hatandan ötürü çekmen için kardeşim!

bir hallolsa... kendimi alkole vurasım ve patlayana kadar içesim, herşeyi unutasım var.

annem sürekli konuşuyor... çok ilginç aslında, bir insan dinlenmediğini bile bile, karşısındakinin başka bir konuyla ilgilenmekte olduğunu ve aslında kafasının bambaşka birşeyle meşgul olduğunu göre göre daldan dala atlayarak konuşur mu? bu kadar büyük bir ihtiyaç mıdır konuşmak da karşındakinin aslında duymuyor olması önem taşımıyor? ya da sadece "umurumda değilsin" mesajı mıdır verilen? hani "benim konuşasım var ve senin keyfin yoksa şansına küs, istesen de istemesen de dinleyeceksin" durumu mudur içinde bulunduğum böyle?

şimdi tadım yok ya, her halt batar bana.

bence şimdi ben de herkes gibiyim... (!)

21 Haziran 2009 Pazar

es

işlerin yoğunluğu, yazın sıcaklığı, geçen hafta boyunca okunan kitabın düşünce yapısı üzerine etkisi ve sorgulama & araştırma isteği, uzun zamandır ele alınmayan eski eşyaların hatırlattıkları sonucunda kendi içine dönme, hesaplaşma ve ekstre kontrolü nedeniyle bahçemiz bir süreliğine yeni ekimlere kapalı olacaktır.




"bi yere kadar gittim gelicem".

21 Mayıs 2009 Perşembe

sürmenaj günlükleri - 1 -

en bir sevdiğim loser grupların arasındadır placebo. sürekli bir acı çekme hali, sürekli kendini deşme ve biçme durumları, yuvarlanmalar ve sürünmeler, kendini ifade edememeler arasında devinip dururlar aynı noktada. ve ben pek sever pek dinler(d)im. uzun süredir dinlemediğimi fark ederek, sıkıntılı bir iş gününün orta yerinde başladım çalmaya.

birden, şimdiye kadar sık sık unuttuğum bir "placebo konseri"ni hatırlayıverdim. burada, park orman'da seyretmiştim kendilerini yıllaaaar yıllar önce. ve kesinlikle ne zamanını hatırlıyorum, ne kimle gittiğimi. ama "biliyorum" ki oradaydım ben de.

bunu düşünürken, bunun benzeri kaç şeyi unuttuğumu merak eder oldum. dışarıdan - şans eseri - tetikleyen bir faktör olmazsa bir çok şeyi, ki bunların çok azı tatsız olaylardır, unutuvermek gibi şans mı yoksa lanet mi olduğunu bilemediğim bir özelliğim var.

anı yakalamak ve bu arada geçmişi geleceği unutmak mıdır olayım henüz çözebilmiş değilim. iki ajanda, bir cep telefonu ve bir bilgisayar hatırlatıcısı eşliğinde, bıraksalar adımı dahi unutabileceğim bir hayat yaşıyorum koşa koşa.

ama bu arada abuk sabuk bir çok olayı da sanki bir dakika önce olmuş gibi de hatırlayıveriyorum! ne dehşet bir durum aslında. hani kendimi unutmaya şartlamış olsam, o zaman tatsızını unutur tatlısını yaşatırım değil mi anıların? yok annem yok... bende bünye tersine işliyor. dalga mı geçiliyor acaba benimle diye düşünüyorum vallahi kozmik düzeyde. hani öyleyse eğer, ayıp oluyor azıcık!

yani, sanırım. galiba.

hold your breath and count to ten... fall apart then start again...
start again
start again
start again


/reboot = unut.