bilmiyorum şu anda, bu akşam bunu kaç kere dinledim.
bunun - ve şu anda yaşamakta olduğum iç sıkıntısının - şerefine, bir de buraya alalım.
demiş ki üstad:
looking beyond the embers of bridges glowing behind us
to a glimpse of how green it was on the other side
steps taken forwards but sleepwalking back again
dragged by the force of some inner tide
at a higher altitude with flag unfurled
we reached the dizzy heights of that dreamed of world
encumbered forever by desire and ambition
there's a hunger still unsatisfied
our weary eyes still stray to the horizon
though down this road we've been so many times
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Şubat 2011 Pazar
29 Kasım 2010 Pazartesi
bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.
Etiketler:
favoriler,
müzik,
tamamen kişisel,
the cranberries
23 Kasım 2010 Salı
ghostbusterslara gelesin! :)
yolun yarısını geçtik diye oturduk akıllandık olgunlaştık dersen döverim.
ama önce çok öper çok kutlarım.
nice 100 metrelere diyecek olsam da beni kovalamaya kalksan (ki çok saçma bir şey olur bunu demem) 20.metrede ben tıkanır düşerim o da olmaz.
ya ne bileyim ruhumun kardeşi, öyle işte!
(evet evet şarkını çok özenle seçtim!)
15 Kasım 2010 Pazartesi
alegria!!
küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
25 Ekim 2010 Pazartesi
bir çıkış, iki iniş, üç duruş
kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
8 Ekim 2010 Cuma
refuse/resist!
Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.
sonuçta şair ne demiş?
silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy
5 Eylül 2010 Pazar
sin palabras
anlamsız gelen birçok sözün ortasında yalnız kalmak istediğim her an olduğu gibi şimdi de çektim örtüyü kafama, tek bir şarkıyı kulaklarımda döndüre döndüre boşluklardan boşluk beğenmeye çalışıyorum kendime.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
4 Eylül 2010 Cumartesi
ben bugün...
10 yıl kadar bir aradan sonra bir kez daha.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
7 Temmuz 2010 Çarşamba
bad hair day...
Tiefe Brunnen muß man graben,
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
6 Temmuz 2010 Salı
vira!
anlayanlar beri gelsin.
anlamayanlar için de güzel bir şarkı dinleme molası olsun.
tatil yazısı da gelecek ve hatta başka başka yazılar ama onlara vakit var, önce biraz çalışalım :)
i can't play it safe... but i might just in case
24 Haziran 2010 Perşembe
hedon
enter suicidal angels...
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
1 Haziran 2010 Salı
salı sendromu
kan çekiyor belki de, bilmiyorum ki... ama değil mi ki ben sabahtan beri balkan türkülerine taktım kafayı, o zaman favoriler burada bulunmalı, melankoli yalnız yaşanmamalı :)
23 Mayıs 2010 Pazar
a beautiful day for the iron maiden!
sonisphere seni getirememiş olabilir bu sefer ama bir yerde bir gün buluşacağız iron'ım maiden'ım :)
19 Mayıs 2010 Çarşamba
hatırlama seansı
bugünün çok büyük bir kısmını evde ve bilgisayar başında geçirdim. canım dışarı çıkmak istemedi, uzun zamandır ilk kez kitap okumak cazip gelmedi, kimseyle konuşasım olmadı, tv ise zaten çok meraklısı olduğum bir şey olmadığı için aklıma dahi gelmedi. bir süredir dolap - raf - çekmece şeytan üçlüsündeki fazlalıkları elden geçirip atılacaklardan kurtulmayı planlıyordum, daha ilk kutuda kayboldum gittim. yapı olarak geçmişe çok meraklıyımdır. daha doğrusu, meraklıydım... neler neler saklamışım, konser & maç biletleri, arkadaşlarımla gittiğimiz yerlerde üzerine günün anlam ve önemi hakkında notlar düştüğümüz peçeteler, erkek arkadaşların doldurdukları kasetlerin içine yazdıkları notlar (evet evet eskiden kaset doldurmak diye bir şey vardı! hatırlayan bilir), kendi aldığım bazı günlükvari notlar ve ayırdığım bazı fotoğraflar derken bir kaç saatim geçti.
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
15 Mayıs 2010 Cumartesi
shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...
lafın lafı açması durumu:
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
Etiketler:
angra,
favoriler,
film,
kitap,
müzik,
ralph fiennes,
uğultulu tepeler,
wuthering heights
7 Mayıs 2010 Cuma
alt tarafı bir şarkı...
bu aralar sanırım biraz beynim yorgun ve mevsim değişikliğinden fazlaca etkilendim. konsantrasyon yerlerde, bir söyleneni anlamam (yani aslında duymam) için tekrarlanması sık sık gerekiyor. uykularım bölük pörçük ve sinirlerim azıcık gergin. bunu mevsime, tatilsizliğe, ıvır zıvır çeşitli gündelik olaya yorarak üzerine gitmiyorum.
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
22 Nisan 2010 Perşembe
sentimentalizm
gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
gittim seni bulmak için
seni yani doğru kişiyi
doğru kişi kim
doğru kişi bazan en yakınında
olabiliyordu insanın
bazan en uzağında
bunu bilmiyorduk
sonunda doğru kişiyi değil
hep kendimizi buluyorduk
aldırmıyorum ben şimdi
intizar ettiğim birisi yok
dua ediyorum hayatıma giren
yanlış kişiler için
bana gelince ben
hazan yüzlü bir adamı aradım hep
bir sonbahar günü beyaz pardesüyle
kurumuş yaprakların üstünden
kapımı çalmasını bekledim
gelse ne olacaktı
onu da bilmiyordum ya
olanaksız bir şey istediğimin farkındaydım
yine de gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
onu aradım. bir tren bana adını söyledi.
modern aşka üç gün
inanabilirdim oysa ben
uzun araştırmalar sonucunda
modern aşk konusunda
diyebileceğim beş satır birşey var
artık çok da kafamı yormuyorum doğrusu
diyeceğim şu:
bunu yapan biri var
bir ilişki bitiyor
kadın kadın olduğu için mi
erkek erkek olduğu için mi bitiyor
bunu yapan biri var.
lale müldür - modern aşk
Etiketler:
...izm,
duke ellington,
favoriler,
john coltrane,
lale müldür,
modern aşk,
müzik,
şiir
12 Nisan 2010 Pazartesi
abesle iştigal mode on...
geldiği gibi geçer elbet.
ama bugün böyle.
haldir.
olur.
19 Şubat 2010 Cuma
roxanne'sin sen roxanne kal(acaksın)
içim de kafam da mayhoş, ortada fol da yumurta da yokken romantizm had safhada. hayırdır inşallah! yorgunluktan gelen bir donuk olma ve buradan başka yerlere uzama hissine veriyorum an itibariyle yaşadığım duygusal çalkalanmayı.
yaklaşık bir haftadır döne dolana bunu seyrettiğime ya da dinlediğime göre, çok fena moulin rouge'um gelmiş demektir... müzikal seven ben, tango seven ben, türlü şarkıların cover'larını - genelde - keyifle dinleyen ben, nicole'ü seven ben, ewan'ı seven ben, moulin rouge'u sevmemem imkansızdı zaten. henüz - yıllardır - dvd'sini almış olmasam da (unutuyorum yahu! hep alakasız zamanlarda aklıma geliyor çok enteresan...) bu benim yine de moulin rouge'u her zaman her yerde her şartta severek izlememe engel değil.
ha... tabii bir de...
yaşı yaşıma, boyu boyuna ewan'ım mcgregor'um "gel kaçalım bu diyardan, evinin kadını çocuklarımın anası ol" dese, "öf ewan çok banalsin ben ömrüm boyu bu replikle dalga geçtim" demem, toplarım tası tarağı, düşer ardına giderim daha da gelmem buralara (boyuna posuna kurban, o ayrı... ancak kendisi trainspotting'den star wars'a moulin rouge'dan the island'a severek seyrettiğimiz, beğenerek rüyalara yattığımız bir güzel insanımız olduğundan ötürü sanatına hayranım diyerek konuyu kapatıyorum elbette)
yaklaşık bir haftadır döne dolana bunu seyrettiğime ya da dinlediğime göre, çok fena moulin rouge'um gelmiş demektir... müzikal seven ben, tango seven ben, türlü şarkıların cover'larını - genelde - keyifle dinleyen ben, nicole'ü seven ben, ewan'ı seven ben, moulin rouge'u sevmemem imkansızdı zaten. henüz - yıllardır - dvd'sini almış olmasam da (unutuyorum yahu! hep alakasız zamanlarda aklıma geliyor çok enteresan...) bu benim yine de moulin rouge'u her zaman her yerde her şartta severek izlememe engel değil.
ha... tabii bir de...
yaşı yaşıma, boyu boyuna ewan'ım mcgregor'um "gel kaçalım bu diyardan, evinin kadını çocuklarımın anası ol" dese, "öf ewan çok banalsin ben ömrüm boyu bu replikle dalga geçtim" demem, toplarım tası tarağı, düşer ardına giderim daha da gelmem buralara (boyuna posuna kurban, o ayrı... ancak kendisi trainspotting'den star wars'a moulin rouge'dan the island'a severek seyrettiğimiz, beğenerek rüyalara yattığımız bir güzel insanımız olduğundan ötürü sanatına hayranım diyerek konuyu kapatıyorum elbette)
Etiketler:
ewan mcgregor,
favoriler,
film,
moulin rouge,
müzik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




