25 Ekim 2010 Pazartesi

bir çıkış, iki iniş, üç duruş

kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.

üşenmesem, ağlayacağım oturup.

ama çok işim var, çok...!


22 Ekim 2010 Cuma

var gibiyim ama yok gibiyim, gibi…

tembelim çok. yaklaşık bir aydır uyuyorum, okuyorum, çalışıyorum ve yazmayı planlıyorum. sadece planlıyorum. gördüğüm bir şeyi ya da gittiğim bir yeri ya da okuduğum bir paragrafı hafızamda bulabildiğim minik noktalara kaydedip ilk boş vakitte yazmaya niyetleniyorum ama niyetlenirken dahi o boş vakti bulursam yazmaya üşeneceğimi biliyorum.



örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.

garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.

gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…

projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).

ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.

sadece “böyle”yim.

donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.

belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.

ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.

geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :


bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)

2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.

ya da, belki de yazmam.


görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...

15 Ekim 2010 Cuma

hafta 42'yi de "sağ salim" kapatırken...

malumunuz, hükümetimiz bu hafta da sıkı çalıştı ve birbiri ardına verdikleri olumlu mesaj ve demeçleriyle moralimize moral kattı, bizi kendimize getirdi, hırçınlıklarımızı ve hoşnutsuzluklarımızı bertaraf etti...

ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.

bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan  iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:

1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.

2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.

Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.

12 Ekim 2010 Salı

the person you have called cannot be reached at the moment

bazen aynada, bazen de en alakasız bir zamanda sadece hisle, kendi yüzümün ifadesinde senin bir fotoğrafını görüyorum.

son zamanlarda sık sık üstelik.


hoşnut değilim bu durumdan.


Görsel : M.C. Escher - Prickly Flower

8 Ekim 2010 Cuma

masamınüstündeki ağaç (mimoza dersen ben de bunu derim)

çok fazla mim yanıtlamadığım için (görüyorum, sonra unutuyorum, tekrar hatırladığımda üzerinden çok zaman geçmiş oluyor ve unutuyorum) istisnai geliyor bu yaptığım bana ama kardeş kişisi kırılamayacağına göre, verilen görevi emir telakki ederek"ten" buraya alıyorum derhal desktop görüntümü az önce itibariyle:


her mim böyle kolay olsa, hemencecik yapılabilse, mimler kraliçesi olurdum diye de not düşüyorum buraya!

masamınüstünü paylaşarak bir mimi zamanında yerine getirmiş olmanın haklı gururuyla yağmura karşı yürüyüşümü başlatıyor, bir ilk daha gerçekleştirerek bu mimi birilerine pas ediyorum ben de : pisikopati de yapsın, yoksa silerim bu post'u :P

refuse/resist!


Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!


bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.

sonuçta şair ne demiş?


silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy