31 Mart 2009 Salı

seçme haberler... miniminicik yorumlar...

Haber 1 :
"TERÖRLE SAVAŞ'' HARCAMASI 685,7 MİLYAR DOLAR (31 Mart 2009 07:20:00)
ABD'nin Irak ve Afganistan'daki operasyonları dahil, 2001'den bu yana ''terörle mücadele'' gerekçesiyle yaptığı harcamanın 685,7 milyar dolara ulaştığı bildirildi.
http://www.aa.com.tr/index2.php?option=com_haber&no_html=0&popup=1&haber_id=125532

Terörü yaratmak için harcanan parayı da düşünürsek, bu haber bana pek bir etki etmedi, az bile harcanmış. "Bütçe"nin tamaına bakmak lazım tabii...


Haber 2 :
MİNYATÜR GÜNEŞ OLUŞTURULACAK (31.03.2009 08:13)
ABD'de, ''dünyanın en güçlüsü olduğu'' bildirilen lazerin, 3,5 milyar dolarlık harcama ve 10 yılı aşan bir çalışma sonucunda kullanıma hazır olduğu bildirildi. http://www.haberturk.com/haber.asp?id=137648&cat=180&dt=2009/03/31

Adamlar dünyayı ne hale getirdiklerini ve de yakında güneşten doğal olarak faydalanamayacaklarını fark ettikleri anda çakma güneşi yarattılar, çakma dünya ne zaman gelecek diye bekliyorum. E tabii abilerin bizim gibi uğraşacak seçimleri olmadığı için böyle oluyor biraz da...


Haber 3:
AYDIN: HERKESİN GÜVENEBİLECEĞİ BİR SEÇİM OLDU (30 Mart 2009 20:49:00)
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Muammer Aydın, Mahalli İdareler Genel Seçimleri'nin ''düzenli, tarafsız, herkesin güvenebileceği bir seçim olduğunu'' belirterek, ''bizim yönümüzden gurur vereci bir olay'' dedi.
http://www.aa.com.tr/index2.php?option=com_haber&no_html=0&popup=1&haber_id=125472

Ağlamak istiyorum sayın blog okurları! Gururdan şişti içim. Daha da yapmam yorum ben!


Haber 4:
BAKAN TÜZMEN MERSİN'İ KIZDIRDI (30 Mart 2009 19:31)
Mersin'de 20 gündür seçim çalışması yapan aynı ilin AKP Milletvekili ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in CHP adayının kazanması nedeniyle “Biz ‘Mersin'i Dubai yapacağız’ dedik. Ama yağmur yağdığı zaman Mersin Venedik oluyor. Yani herkes hak ettiğini bulur” dedi. Bakan'ın bu sözlerine tepki gösteren siyasiler ‘siyasi nezaketsizlik’ değerlendirmesini yaptı.
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=186003

Evet, katılıyorum. Gerçekten de "herkes hak ettiğini bulur". Halklar hak ettikleri şekilde yönetilir. Bkz. şekil 3a, beşeri Türkiye haritası.

28 Mart 2009 Cumartesi

cumartesi gecesi ateşi

bir cumartesi akşamı ve bitkin insan JCW huzurlarınızda... saat 11'e kadar sürünecek, maçı seyredecek, saatini ileri alacak, yatacak kalkacak, oyunu verecek, alışveriş yapacak, temizliğin kalan kısmını bitirecek, yemek memek halledecek, yatacak kalkacak, işine gidecek. ve böylece koskoca bir haftasonunu yemiş ve yeni bir haftaya başlamış olacak.

çok uzun zaman önceymiş gibi geliyor bazen düşününce ve hatırlayınca... cuma akşam işten çıkıp eve koşar, üst baş değişikliğini takiben kadıköy'e inerdik. yemek yer ve önce zincir sonra buddha sonra gene zincir ve bazı geceler en son shaft gezer dururduk. bolca içer, bir çok insanla tanışırdık. sabaha doğru eve gelir uyur uyanır kendimize gelir ve bu sefer de karşıya geçip beyoğlu rutumuza çıkardık... eve döner pazar dinlenir ve bir sonraki gün de bomba gibi dalardık yeni haftaya.

her akşam dışarıya çıktığımız dahi olurdu... şimdi ise hiç içimden gelmiyor. bir kitap, bir şarap/kahve/ıhlamur/bira - o an canım ne isterse - ve bazen de açık bir bilgisayar ile okuyacak güzel blog yazıları yetiyor beni rahat ettirmeye. doymuş olsam gerek... :)

**

bilgisayarımdaki dosyaları temizlerken az önce, fi tarihinde yazdığım bir paragrafa rastladım. ve anladım ki gerçekten de can çıkar huy çıkmaz. "genç" iken de öyle düşünüyormuşum, hala sanırım böyle düşünüyorum - gene olsa, gene yaparım. JCW'dan bir inci :

ilişkiler iki kişilikse başına buyruk olmamak gerektiğini ve karşındakini düşünmek gerektiğini düşünüyorum ben. başına buyruk olma hali ile özgür olma halini karıştırmamak lazım bence.

özgürlük insan içindir ve insan olan zaten özgür olabilmelidir yoksa kendi olamaz.

ilişkilerde de kadın olsun erkek olsun birbirlerinin hayatında olup paralel gidebilmeli ve kendini de kendine bir parça olsun saklayabilmeli kendi hayatına sahip çıkabilmeli.

esas olan paralel gidebilmek ve içiçe geçmemek - kendini kaybetmemek.

**

bu hafta neler öğrendik:

1 - "bugünün işini yarına bırakma" tavsiyesi gerçekten çok yerinde. tekrarlıyoruz ve asla bırakmıyoruz.
2 - temizlik yapmaya niyetlendiysek tüm deterjan, bez, kova, sünger, eldiven - allah ne verdiyse - önceden hazır ediyoruz, orta yerde markete gitmekle temizliğe bitmeden son vermek arasında seçim yapmak zorunda kalmıyoruz ve vicdanımız elvermediğinden oflaya puflaya markete gitmek zorunda kalmıyoruz.
3 - bazı insanlar çalışmak için yaratılmıştır ve ellerinden çok ev işi gelmeyebilir. bu insanları kendi hallerine bırakıp onlardan olmadıkları insanlar gibi davranmalarını beklemiyoruz, her yaptıklarını eleştirmiyoruz ve de kendi sınırlarını dahi zorlayarak yaptıkları işler için onları takdir ediyoruz.
4 - gece 11'de maç izlenecekse ya sabah geç kalkıyoruz ya da gün içerisinde uykumuzu alıyoruz.
5 - illa yazı yazmaya kalkacaksak başından sık kalkmıyoruz ve uzun sürekli aralar vererek ne yazacağımızı unutmuyoruz.

6 - nerede bırakmamız gerektiğini biliyor, bilgisayarın başında gerektiğinden fazla zaman geçirmiyoruz.

26 Mart 2009 Perşembe

artık benim de bir mimim var... :)

kendimi hiç bu kadar blogger hissetmemiştim, ilk defa mimlendim, sevgili aysema'yı kıramayacağıma göre de derhal vazifemi ifa ediyorum:


Alıştırma: Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir. Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir. Cümleleri tamamlayın lütfen:

1. Çocukken kütüphaneden kitap kaçırdım.

2. Çocukken bir yere çok alışma imkanından yoksundum.

3. Çocukken yaşadığım ülkedeki savaş nedeniyle psikolojik olarak yaralanmış olabilirim.

4. Çocukken savaş pilotu olmayı hayal ederdim.

5. Çocukken kot ceketim olsun isterdim.

6. Evimizde asla yeterli insan olmadı.

7. Çocukken daha fazla şefkate ihtiyaç duyardım.

8. Bir daha asla anneannemi göremeyeceğim için üzgünüm.

9. Yıllar boyunca hep ankara'da kalsaydık hayatım ne olurdu merak ettim.

10. Mut kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.

Not: İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin (Julia Cameron) -Tamamlanacak Cümleler alıntıdır.

ben sıramı savdım ve pisikopati'yi mimledim :)

ben de helal etmiyorum... etmiyorum ama...

öncelikle :

http://www.helaletmiyorum.org/

evet, kesinlikle etmiyorum.

etmiyorum ama...

bunun çok işe yaramayacağının da bilincindeyim. kendimiz çalıp oynuyoruz nasıl olsa.

yine de, bir deniz yıldızı dahi olsa kurtarmak adına 29 mart sabahı sandığa ben de gidiyorum.

söyleyecek sözüm olsun, savunabileceğim bir savım olsun diye gidiyorum. örnek olmak adına gidiyorum. tek oyun dahi belki bir gün bir yerde bir şekilde bir mucize yaratabileceğini görmeye inancım olduğu için gidiyorum. umutsuz olsam dahi "ya tutarsa" diye düşündüğüm için gidiyorum. sonradan pişman olmamak adına, "keşke" dememek için, sorumluluğumu yerine getirmek için gidiyorum.

ve en çok da azınlıkta olduğum için gidiyorum.

vatanı benim oyum mu kurtaracak?

naif yanıt : evet, belki de...
gerçekçi yanıt : hayır... ama en az yapabileceğim bu. en azından bu.

ne bileyim işte...



işte öyle...

antagonizma

okuduğum tüm kitaplarda, izlediğim tüm filmlerde, dinlediğim tüm hikayelerde en büyük sempatiyi hep antagonist tahtına oturtulmuş karaktere beslemişimdir.

itilip kakılmışlara, "içindeki iyi"yi uykuya daldırıp "kötünün karanlığı"na dalmışlara, gücünü acımasızca kullananlara ama yolun bir noktasında "iyi galip gelince" birden içindeki tertemiz - varlığını unuttuğu ama bir cızzzz efekti eşliğinde gözlerine yaşlar getirerek hatırladığı - eski güzel günlerdeki el değmemiş benliğini ortaya serenlere, nedendir bilmem, çok duygusal tepki veririm.

- cümlemi tek seferde yazdım, dönüp okuyup hata bulmaya sabrım yok, bu kadar uzun cümle yazmak yasaklanmalı -

bu konu nereden çıktı?

yıllardır dinlemediğim, blind guardian'ın a night at the opera albümündeki the soulforged birden çalmaya başlayınca aklıma raistlin geldi. en sevdiğim antagonisttir, dragonlance abartılarak fazlaca dallandırılıp budaklandırıldığı ve benim dahi ilgimi kaybetmemi sağlayacak kadar uzatılıp durduğu için bir noktadan sonra kendisini takibi bırakmama rağmen hala bende pek özel bir yeri vardır. çünkü:

"çok iyi"leri sevmem... kahramanları kuşkuyla karşılarım. kimsenin çok iyi olabileceğine inanmam. herkesin içinde insanlığından gelen bir karanlık nokta olduğuna inanırım. "çok kötü"lere bayılmasam da, her zaman "çok iyi"den daha inanılır ve daha insani ve daha güvenilir bulurum. güvenilir bulurum çünkü onları harekete geçirenin ne olduğunu bilir ve de her zaman en kötüsünü yapmaya çalışacaklarını ve kendimi korumam gerektiğini bilirim. güvenilmeyeceklerine güvenmem de beni güvende kılar bir nevi. ama "çok iyi"ler öyle değildir. içinden gerçekte ne geçtiğini bilemem ve de ne zaman patlayıp "yeter ülen bu kadar iyilik, dünyanın yükünü ben mi çekeceğim hieeyt" diye baltasını ele alarak kelleleri (ki bunların içinde benimki de olabilir!) uçurmaya başlayacağını kestiremem. ve kimse de "sadece iyi ve sadece beyaz ve sadece kahraman" olamayacağı için de çok fazla güvenemem.

ve bu nedenle de ben antagonistçiyim.

ve, yaptığım nostaljiye sebep şarkıyı şuraya iliştiriyorum:


The Soulforged - Blind Guardian

each step i take - may it hurt, may it ache -
leads me further away from the past
but as long as i breathe, and each smile on my bleak face
i'm on my way to find back to the peace of mind

25 Mart 2009 Çarşamba

öfkeyle kalkan aç mideyle oturur!

kızgınlık krizlerimden genelde bir tek ben zararlı çıkarım, kimse üstüne alınmaz, umursamaz ve de bir "ders" almaz bundan. bu nedenle de döngüsel olarak kızdırılırım, kızarım, zarar görürüm, hayat devam eder... halbuki ben isterim ki herşey güzel olsun, herkes üstüne düşeni yapsın, bütün dünya buna inansın, hayat bayram olsun. hayat bir bana bayram, hep bana bayram zaten...!

şimdiye kadar öfkemin içimi kemirdiği zaman dilimindeki şiddetli gerilimi ve baş ağrılarını saymazsak, kızgınlıklarımın sonucunda uğradığım en "zararsız zarar" aç kalmamdır. dağ dağa küser, dağın haberi olmaz. ben aç kalırım, hayat devam eder. örneğin, yemeklerini beğendiğim ama servisinden memnun kalmadığım bir yerde mutlaka önce kibarca uyarırım ve bakarım değişmez, o zaman bir daha oraya gitmem (böyle yapa yapa bağdat caddesinde gidecek cafe kalmadı benim için, orası ayrı...). ya da alışveriş yaptığım bir yerde, eğer kızdığım bir olay olduysa ve sakince uyarıldıklarında dahi insanlar bön bön suratıma bakıp ne olduğunu dahi anlayamadılarsa veya önem vermedilerse, dünyalar yıkılsa ben oradan bir daha alışveriş yapmam, hatta aldığım herşeyi henüz ödemediysem bırakır, ödemesini yaptıysam da iade eder paramı geri alırım (maltepe carrefour'daki nine west... ayakkabılarınıza ihtiyacım yok!!). ve bunun gibi bir çok "prensipsel" nedenlerle kapısından içeri girmediğim yerler bolca vardır.

gelelim bu sabaha:

gene kızdım. gene aç kaldım. gene bön bön baktılar yüzüme. gene olan bana oldu.

en kötü derdim bu olsun, 12:30'a ne kaldı şunun şurasında.... diyerek öğle yemeği menüsüne bakıyorum... oley! etli nohut ve pilav varmış... çok uzun zamandır pilav yemeyen (bizim yemekçilerin pilavı gerçekten kötü...) ve de nohut hiç sevmediği için her nohut çıktığında aç kalan bendeniz akşama kadar böyle asabi olacağım demektir.



dağ tepesinde çalıştığım için herhangi bir yerden herhangi bir gıda takviyesi mümkün olmadığından ötürü, gene işte zararla poposunun üzerine aç mideyle oturan ben oldum.

höf.........

kızgınlıklarını olumlu sonuçlara çevirenlere hayranım ama bunu ben başaramıyorum.

* Görsel : Looney Toones, Marvin the Martian

20 Mart 2009 Cuma

cuma günü dinletisi

beceremedim çok hüzünlü olmayı gene - iki satır çiziktirdim ve geçti tüm hüznüm kederim sıkıntım. tekrar üstüme yığılana kadar neşelenebiliriz :)

dedikten sonra....


Dawn Of Victory - Rhapsody

bayılıyorum!

gloria...
gloria perpetua!
in this dawn of victory.

19 Mart 2009 Perşembe

okunmasa da olur tarzı yazı

çok hüzünlü olmak istiyorum bugün.

mutsuz değil ama hüzne bürünmüş.
hırçın değil, sadece biraz uzak.
vazgeçmedim ama yine de yorgunum.

sebeplerimin hiçbiri geçerli değil.

ama ben kimseyi görmeden ve kimseyle konuşmadan kendi kabuğumun içinde küfürler etmek istiyorum sessizce.

çığ gibi büyüsün istiyorum hüznüm.
her ne varsa içimde geçmişe dair, hepsini bir bir atayım istiyorum.

***

"hata mı yaptım acaba" diye her düşünmeye başladığımda, "o kadın"dan gelen ve gözümüzle görüp okuduğumuz o mesaj aklıma gelmesin istiyorum. ya da o mesaj hiç aklımdan çıkmasın ki ben hata yapıp yapmadığımı düşünmeyeyim istiyorum.

ne olurdu sanki mutlu olsaydın, huzurla "yeni" hayatında hiçbirimize ihtiyaç duymasaydın. ve ben senin için endişelenmek zorunda olmasaydım.

aslında değilim de... senin için değil endişelerim, kendim için. ileride bir gün pişman olursam onunla nasıl başa çıkarımı kestiremediğim için.

iyi ve mutlu ve huzurlu olmadığın için sana çok kızıyorum.

***

bir arkadaşım uzun yıllardır görmediği babasının (annesi ve babası boşandıktan sonra babası tekrar evlenmiş ve kızı da onunla görüşmek istememiş) çok hasta olduğunu öğrendiğinde bir an dahi düşünmeden babasının başına gitti. bir ay kadar süreyle artık fena metastaz yapmış olan kanserle birlikte mücadele ettiler. daha doğrusu, kayıp yılları o bir ay içerisinde telafiye, birbirlerini anlamaya ve affetmeye, kanseri kabul etmeye çalıştılar. sonra babası öldü arkadaşımın. yıllar boyu "yok benim babam, öldü gibi birşey" diyen arkadaşım ise bir kez daha kaybetti babasını.

çok üzülmüştüm bunu ilk duyduğumda. hayat çok garip birşey diye düşündüm. yolları birbirinden asla ayırmıyor bazen, illa ki karşılaştırıyor bir kavşakta. ve eğer bir kayıptan yeterince öğrenmediysek sanki bütünlemeye sokuyor kişiyi, aynı sınavdan tekrar geçiriyor.

***

haaah işte şimdi oldu, çok bir güzel hüzün ettim kendime.

gidebilirim.

güzel geçsin cumamız, ferah bir haftasonu olsun.

yeni başlayanlar için ironi 101

bugün birine bir öğüt verdim...

dedim ki, "bir dakika sonra hayatta olacağının garantisi yok, kafana uçak düşebilir ya da kendi tükürüğünle boğulabilirsin... o nedenle bırak ona buna tasalanmayı, keyfini sür aldığın nefeslerin ve yaptığın işin ve etrafındaki insanların. yarın bir gün ölüme yaklaştığında şu stresinin hiç anlamı olmayacak farkında mısın?"

dedi ki, "evet haklısınız. ama ne yapalım ki yapım bu. üstelik benim şiddetli ölüm korkum var. panik derecesinde korkuyorum ölmekten. öyle her an ölebileceğimi düşünsem yaşayamam".

***

resmi olarak 10 yıldır çalışıyorum. bu ayın başı itibariyle "iş hayatı"nda 10.yılım dolmuş bulunmakta.

ama ben hala sanki yaz bitecek de okul başlayacakmış gibi hissediyorum!

***

sağdan soldan "tanıdık"ların haberleri geliyor, bilmemkimhanımın kızı hamileymiş, ötekibaşkabirtanışın oğlu iki ay sonra evlenecekmiş, berikiteyzenin kızının ikizleri olmuş bir haftalıklarmış, üstelik kız benden 5 yaş küçükmüş.

dinliyorum dinlemesine de kendimi hayal dahi edemiyorum benzer bir fotoğrafın içerisinde!

***

benciminbatın'ın tuhaf hikayesinin bir bollywood versiyonu içerisindeyim gibi hissediyorum zaman zaman... yabancısına absürd gelen ritmik hareketlerle yaşadığım bir hayat, özgünlüğünü kaybetmiş ve yılların sömürüsünün kattığı bir çok kelimeyle süslü anlaşılmaz bir karma dilde anlattığım kendim, rengarenk bir sari ve sapsarı altınların şangırtıngırmıngır curcunasının altında gri bir ton... geri vitesten çıkmadan sürekli geriye doğru yokuş yukarı bir seyahat.

***

kaşınıyor ayaklarımın altı. bir çantaya ve biraz - az biraz - paraya bakıyor aslında yola düşmek. ama ilk defa gidecek bir yer beğenemiyorum. ne uzağı açıyor beni ne de kısası. dön dolaş gene servis hattı üzerinde ya işteyim ya evde. ve işin özü, artık çok rahatsız da olmuyorum.

***

hayatımda ilk defa film festivalinde seyretmek isteyebileceğim tek bir film bile beğenemedim.

***

ilginç bir şekilde son dönemde yaşlı insanları çekiyorum kendime:

geçen gün, bir arkadaşımın nikahına gitmek üzere bir cumartesi öğleden sonrası evden çıktım, arabaya binmek üzere karşıdan karşıya geçmek için bekliyorum. hani nikah salonu nikahı sonuçta öğleden sonra 3'te kadıköy'de. pantalon - bluz sadeliğinde ve kendi topladığım saçlarım ve minimini makyajımlayım. teyzecik yaklaştı... gençliğinde kendisinin de çok gezdiğini ve zamanın çabuk geçtiğini kıymetini bilmem gerektiğini söyledi. sonra gitti ben de öööööyle bakakaldım arkasından.

dün akşam nevizade'de iş yemeğinde iki fransızla cebelleşirken masamıza oturan mekan sahibi yaşlı yorgo'nun uzun uzun eskilerden bahsetmesi ve günün kıymetini bilmekle ilgili bana uzun uzun nasihat etmesi üzerine aynı hislere gene daldım gittim.

evren bana bir mesaj mı vermek istiyor acaba?

***

ne bileyim işte öyle birşeyler...

18 Mart 2009 Çarşamba

ares*

çok zor bir hafta olmakta. zaman zaman nefes almayı bırakmayı isteyeceğim kadar zor. az kaldı, iki adım daha...

dün, "şirret memnuniyetsiz asabi müdür insan" davranışıma bürünmüş ve herkesi canından bezdirirken çekine çekine biri geldi odama, elinde bir kutu. telefonda birilerine parlamakta olduğum için ilk anda ilgilenemedim, fazla yaklaşmaya korkarak masanın bir ucuna bıraktı kutumu ve de sessizce çıktı gitti odadan. yarım saat kadar bekledi kutu masamda (gelenin gidenin derdi sorunu, telefon görüşmeleri, içimdeki kocaman ve anlamsız öfke ve de şikayetlerim dinene kadar bekledi).

nefes molası verdim, kutuyu elime aldım ve açtım.

ve gülümsedim. hem de o kadar sevinçle gülümsedim ki, zamanlamanın özellikle ayarlandığına ve kozmik bir şaka ile karşı karşıya olduğuma emin oldum.

sevgilerle bezenmiş bir güzel kart geçti elime önce...



ve sonrasında da ruh halime son derece uygun ve uyumlu iki hediye...



"öfke" ve "serzeniş" ve ben :)

çok teşekkür ederim güzel insan, aslında gerek yoktu demek istiyorum ama dün beni girdiğim yoldan çevirdiğine göre bu hediyelerin, gerçekten gerek varmış.

okuduktan sonra ayrıca birlikte yorumlar tartışırız. ben klasik "kitap falı" ritüelimi gerçekleştiriyorum şimdi ve rastgele açtığım sayfadan gözüme ilk çarpan parçayı yazıyorum:




anlıyor musunuz, çok erken yaşta öğrendim ben öfkenin ne olduğunu - öfkenin ve çaresizliğin. bir daha da unutamam. sevgi... ihanet... ve ölüm... benim bunlara dair on yaşında bildiğimi sen belki de bütün ömrünce öğrenemeyeceksin.


(john osborne, "öfke")

insanların hayatına ne derece dokunduğumuzu bazen çok az anlarız. belki bu kendi egomuz açısından iyidir, felsefi bir tartışma peşinde değilim. ama dün benim hayatıma yumuşacık dokunuldu, iyi ki de dokunuldu.

* yazarken dinledim, başlık o oldu...

15 Mart 2009 Pazar

TANIDIK GELİYOR MU?

tek bir kelime dahi eklemeye gerek yok maalesef... "unutanlar" için burada bulunması faydalı olacaktır.

13 Mart 2009 Cuma

cuma günü izleti & dinletisi


Deep Purple - Perfect Strangers - Deep Purple


1984'ten tınılar efenim...
yağmurlu ve soğuk istanbul gününde "deep purple ve arkadaşları" söylüyor:
perfect strangers
(pisikopatiye özendim, çeviri yapacağım = kusursuz yabancılar)
ben dinlerken yerimde sallanıyorum, bu rakınrol deneyimini sizlere de tavsiye ederim!

12 Mart 2009 Perşembe

cuma günlüğü

bugün cuma - haftanın iki günü zaten çalışmamış olan birisi için son derece arsızca bir şekilde - çok mutluyum!!! hafta içerisinde büründüğüm mızmız ruh halimden haftasonu içerisinde arınarak bir sonraki haftaya bomba gibi girmeyi planlıyorum. hem hafta yoğun olacak, başa çıkabilmem lazım, hem de sıkıldım vallahi bu "ay aman bilmem" "of aman ne gerek var" "vay aman şimdi ne yapacağız" seslerinden beynimin içindeki!

haftaya ait notlar :

- dracula gene büyük keyifle okunuyor... haftasonu biter herhalde artık.
- ipod müzikleri artık değiştirilmeli, hep aynı şarkı dinlemek kafayı bozuyor.
- nadasa bırakmış kendini benim ruhumun kardeşi, inip çukura bakmak lazım rahat bir yer mi?
- kalite yönetim sistemi ara denetimi zamanı gelmiş gene of aman ay ne zaman denetlensek aceba?

gelelim biraz daha ciddi meselelere:

- başbakanım kafamı karıştırıyor... kalkıp demedi mi "varsa ekonomik durum için çözümünüz gelin söyleyin uygulamazsam ben ne olayım!"? e peki ona çareler sunulunda neden "sen kendi işine bak" diyor? hem ayrıca daha geçenlerde "ufak çapta da olsa kriz ve işsizlik" olduğunu kabul etmişken şimdi kalkmış "gerçekler böyle değil, herkesin işi yolunda" diye beyan verip çatıyor? "herkes"ten kasıt kim acaba? hani kendi çevresinden bahsediyorsa sadece, haklı tabii adamcağız, gitmemeli üzerine...

- tübitak'ın ve bünyesindeki sayın "biliminsanlarımız"ın hakkını yemiş olmaktan ötürü son derece müteessirim - büyük insan olması nedeniyle darwin'i alelade bir sayının kapağına ve içerisine tıkıştırmak istemedikleri için ona özel sayı hazırlıyorlarmış meğer! birkez daha, güvensizliğimden utandım...

- kimseyi bilmem ama şu yaklaşan seçim yüzünden birbiri ardına geçen ve hiç önem vermediğim seçim minibüsleri beni çok rahatsız ediyor, en az heryerdeki bayrak afiş vs çöplüğü kadar! ama bu rahatsızlığa hak görmüyorum kendimde, insanlar para kazanmayacak mı yahu? "yandaş" ol işi kap, bütçeleri ye işte... demiyorum elbette böyle, sonuçta çok ayıp, kavgada denmez.

saat kaç olmuş, toplantıya girmem lazımmış. gittimdir.

Genom

daha önceki kayıtlardan birinde, her yıl bir konu seçtiğimizi ve bu konuyu içeren bir takvim bastığımızdan bahsetmiş ve bu yılın konusu olan Türk Bilim Tarihi'ni buraya taşımıştum. baktım ki google'da bu konuda araştırma yapan ve benim naçiz blogdan faydalanan çok insan var... o halde 2005'te işlediğimiz GENOM'u da buraya taşıyalım belki birinin işine yarar :)



ÖN KAPAK:

Her yüzyılda bir, büyük bilimsel buluş ve başarılar dünyanın hayal gücünü harekete geçirir. Yakın geçmişimizde ilk bulguları açıklanan “İnsan Genom Projesi” ile birlikte insanoğlu gene böyle bir gelişmenin tanığı oldu.

Moleküler Biyoloji ve Genetik biliminde yapılan buluşlar canlıların kalıtım materyali hakkındaki bütün sırları açığa çıkartmakta, tıpdan tarıma kadar her alanda insanlığın yararına olacak gelişmelere neden olmaktadır.

Mendeleyev’in periyodik cetveli ile Watson ve Crick’in DNA’nın helezon şeklini keşifleri gerçekleştikleri tarihler için ne anlam ifade ediyorlarsa, İnsan Genom Projesi’nin sonuçları da günümüzde aynı heyecanla karşılanmaktadır.

“Daha önce bir anahtar deliğinden içeriye bakıyorduk. Şimdi, kapı açıldı”
(Prof. James Pierce - University of the Sciences, Philedelphia)


Takvimimizin oluşturulmasına katkılarından dolayı Sn Dr. Ergül Berber’e (PhD, Queen's Üniversitesi Patoloji ve Molekuler Tıp Bölümü, Kingston, Kanada) teşekkür ederiz.


OCAK:

1858 : Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace doğal seçilim - “natural selection” - teorisini önerir.

Charles Darwin, 1859'da yayınladığı "Türlerin Kökeni"- “On the Origin of Species by Means of Natural Selection- adlı kitabında evrim teorisini öne sürerken doğal seçilimin bu konuda ne kadar önemli bir faktör olduğunu ileri sürer. Ona göre, canlı türleri arasındaki değişkenlik rasgele gerçekleşmektedir ve her bir organizmanın hayatta kalması veya neslinin tükenmesi organizmanın çevresine adaptasyonuna bağlıdır.

Darwin’in teorisi, “güçlü olanın hayatta kalması” olarak özetlenebilir. Doğal seçilim yeni fenotipik değişkenler ve nihayetinde de yeni canlı türlerinin oluşumundaki temel mekanizma olmalıdır...

ŞUBAT:

1866 : Gregor Mendel kalıtım birimlerini - “units of inheritence” - yayınlar.

Bugünün modern genetiğinin temelini 1866 yılında Avusturyalı bir rahip olan ve genetiğin babası olarak tanınan Gregor Mendel’in manastır bahçesinde bezelyeler üzerinde yaptığı üreme deneyleri ve bu deneylerin istatiki analizi oluşturmaktadır. Mendel bu deneylerle “faktör” adını verdiği ve aile bireyleri arasında kalıtımı sağladığına, aileden gelen özellikleri kuşaklar boyunca taşıdığına inandığı özel birimleri tanımlayarak kalıtımın iki temel ilkesini geliştirmiştir. Buna gore kalıtım ayrım (principle of segregation) ve bağımsız sınıflandırma (principle of independent assortment) ilkelerine uygun olarak gerçekleşmektedir ve kalıtım anlatımı eşit olmayan iki genin asla karışmadan birleşimine dayanmaktadır.

Ayrıca, Mendel bir biyolojik probleme matematiği ve istatistiği uygulayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçmiştir...

MART:

1869 : Friedrich Miescher DNA’yı hücre çekirdeklerindeki asitli madde olarak tanımlar.

İsveç'li biyokimyager Friedrich Miescher, 1869 yılında Dr. Hoppe-Seyler’in labaratuarında çalışırken, atık cerrahi bandajlar üzerinden temin ettigi pus hücrelerinin çekirdeğinde nuklein adını verdiği bir molekül izole eder. Aynı molekülü diğer hücre çeşitlerinden de ayrıştırabilmiştir. Daha sonra nukleinin hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfordan oluştuğunu gösterir. Nuklein hücrede o güne kadar tanımlanan hiç bir moleküle benzemediği için Hoppe-Seyler Miescher’in çalışmasını kendisi tekrar ettikten sonra bilimsel bir dergide ancak yayınlanmıştır.

Bu buluşla deoksiribonükleik asit - DNA - hikayesi başlamıştır...

NİSAN:

1900’lerin ilk çeyreğinde biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde dururlar.

Columbia Üniversitesi'nde meyve sinekleri üzerinde çalışan Dr. Thomas Hunt Morgan, genlerin kromozomlar üzerinde taşındığını ispatlar ve genlerin kromozomlar üzerinde doğrusal bir sırayla yer aldığını, sıralarının ve birbirlerine olan genetik mesafenin tanımlanmasının mümkün olduğunu açıklar.

1926’da Hermann J. Muller, X ışınlarının meyve sineklerinde genetik mutasyona ve kalıtsal değişikliklere neden olduğunu keşfeder. Bu keşfi ile Muller 1946’da Nobel ödülünü alır. Muller hastanelerde tedavi icin gereksiz X ışını kullanımına karşı kampanya başlatıp, X ışınlarına düzenli olarak maruz kalanların korunmalarına yönelik güvenlik kurallarını belirleyip bastırmıştır.

Mendel’in çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlaması olmuştur...


MAYIS:

1944 : DNA’nın genetik bilgiyi taşıdığına dair ilk deliller Rockefeller Enstitüsü Hastanesinde Oswald Avery ve arkadaşları tarafından bulunur.

DNA'nın kalıtımı sağlayan molekül olduğu 1944 yılında Oswald Avery'nin zatüre bakterileri üzerine çalışmalarıyla gösterilir. Avery ve arkadaşları R bakteri çeşidini S bakteri çeşidinden aldıkları çeşitli hücresel makromoleküller (lipidler, polisakkaridler, proteinler, nukleik asitler (RNA, DNA) ile dönüştürmeyi deneyerek, R çeşidini S çeşidine dönüştürmeyi başaran genetik materyalin protein veya karbohidratlar değil nukleik asit olduğunu bulurlar.

Daha sonra nukleik asitleri parçalayan enzimleri kullanarak genetik materyalin DNA olduğunu gösterirler...

HAZİRAN:

1950’lerde Alfred Hershey ve Martha Chase bakteriyal virüslerle ilgili yaptıkları çalışmalar sonucunda DNA’nın genetik materyal taşıdığını net olarak ispat ederler.

1953 yılında Dr. James D. Watson ve doktora öğrencisi Francis Crick bütün canlıların oluştuğu DNA’nın yapısının sırrını çözmeyi başarırlar. İlk deneyleri sonuç vermekte başarısız olunca laboratuar yöneticilerinin araştırmalarını sonlandırma emirlerine rağmen gizlice çalışmalarını sürdüren bu iki araştırmacı 28 Şubat 1953 yılında DNA’nın çift sarmal yapısını keşfeder ve böylece hayatın bu sırlı molekülünün nasıl bir mekanizma ile hayatın şifresini sakladığı, gelecek nesillere aktardığı ve bu şifrenin protein sentezinde nasıl kullanıldığı ortaya çıkar.

Watson ve Crick bu buluşları ile ölümsüzleşirken DNA harfleri ve çifte sarmalın muhteşem yapısı bütün dünya tarafından tanınır. Bu buluş biyoloji ve genetik biliminde devrim yaratarak bugünün biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan recombinant DNA tekniklerinin geliştirilmesine imkan sağlamıştır...


TEMMUZ:

1960 : Dr. Sydney Brenner, Dr. Matthew Meselson ve Dr. Francis Jacob'dan oluşan ekip, kurye görevi yapan mRNA-mRibonükleik asitleri keşfeder. mRNA'lar DNA'daki amino asitlerden olusan proteinlerin amino asit dizisini kodlayan genetik kodu, hücre içinde protein üreten birimlere taşımaktadırlar.

1966 : Marshall Nirenberg ve H. Gobind Khorana, genetik kodu deşifre eder ve 20 amino asit için kullanılan 3 harften oluşan 64 genetik kodu çözerler. İkili, Robert William Holley ile birlikte, genetik kodun çözülmesi ve protein sentezindeki fonksiyonunun belirlenmesi sebebiyle 1968 yılında nobel ödülünü paylaşırlar.

Çeşitli varyetelerde meydana gelebilen mutasyonlar evrimsel sürecin işlemesinde rol oynamaktadırlar...

AĞUSTOS:

1977 : Dr Frederic Sanger ve Dr Walter Gilbert DNA'nın kimyasal temellerini okuyacak özel bir teknik geliştirirler.

1980 yılında İngiliz biyokimyager Sanger ve Amerikalı moleküler biyolog Gilbert "nükleik asitlerde baz diziliminin belirlenmesine katkıları için" nobel ödülünü paylaşırlar. Geliştirdikleri metod sayesinde daha önce seneler süren baz dizilimlerinin belirlenmesi artık bir günde yapılabilmektedir.

Bu tekniğin geliştirilmesi moleküler biyolojide devrim yaratmıştır ve genetik mühendisliği de dahil olmak üzere birçok yeni teknolojinin gelişmesini teşvik etmiştir...

EYLÜL:

1985 : Kary B. Mullis ve arkadaşları pek çok DNA'yı kısa zamanda kopyalamayı, replike etmeyi mümkün kılan PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) tekniğini geliştirir.

PCR’ın keşfi, genlerin analiz ve incelemesine yeni bir yaklaşım getirerek moleküler genetikte devrim yaratmıştır. Moleküler Biyoloji, Tıp, Forensik, Moleküler Paleontoloji ve diğer birçok ilgili alanlar bu gelişmelerden etkilenmişler ve PCR teknolojisi yılda birkaç milyar dolarlık bir endüstri haline gelmiştir.

Mullis çalışmaları sonucunda 1993 yılında kimya için Nobel ödülü ve Japonya ödülü almıştır...


EKİM:

1990 : Pat Brown ve arkadaşları “DNA microarray” teknolojisini geliştirirler.

Geleneksel moleküler biyoloji metodları ile bir deneyde ancak bir gen analiz edilebilmekte ve bu nedenle ilgilenilen genin fonksiyonlarını kapsamlı olarak açıklanamamaktadır. “DNA microarray” teknolojisi ile birlikte tek bir “dizilim” - “array”- üzerinde tüm genom incelenebilmekte ve araştırmacılara aynı anda binlerce genin birbirleriyle olan ilişkisini öğrenebilme imkanını sağlamaktadır.

Aynı yıl içerisinde ilk gen terapisi William French Anderson tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde Ulusal Sağlık Ensititüsünde (NIH) Adenozin deaminaz (ADA) geninde oluşan mutasyonlardan dolayı bağışıklık sistemi yok denilecek kadar az çalışan 4 yaşındaki bir kız çocuğunun tedavisi için kullanılır. Normal ADA geni bir retrovirüs vektör vasıtası ile T lenfositlerine nakledilir. Bu uygulama ile hastanın bağışıklık sistemi çalışmaya başlamıştır ve normal bir hayat yaşaması sağlanmıştır.

Gen terapisi başarılı denemeleri kök hücre (stem-cell) gen terapi yöntemlerinin geliştirilmesi için kapıları aralamaktadır...


KASIM:

1997 : Koyun DOLLY klonlanır.

1996’da çekirdek transferi ilk genetik kopyalamayı gerçekleştiren Dr Ian Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden çekirdek alarak döllenmemiş yumurta hücresine aktarır. 277 yumurta içinde tek bir yumurtadan DNA yı veren koyunun genetik kopyası olan kuzu üretimi başarılı olur. Dünyadaki ilk memeli klonu olan yeni doğan kuzuya Dolly adı verilir.

Doğumundan 6.5 yıl sonra ciğerlerindeki bir hastalık nedeniyle Dolly uyutulur...


ARALIK:

Resmi olarak 1990 yılı Ekim’inde başlayan İnsan Genom Projesi (Human Genom Project) 13 yıl sürmüştür. Projenin başlatılmasında temel olarak iki amaç vardı: sayısı 30-50 bin olarak tahmin edilen genleri bulmak (keşfetmek) ve 3 milyar bazdan oluşan insan DNAsının dizisini tam olarak belirlemek. 200 Milyon Dolar bütçe ayrılan bu proje Amerikan Enerji Bakanlığı insan genomu programı ve USE (NIH) ulusal insan genomu araştırma enstitüsü (NHGRI) tarafından desteklenmiştir.

İnsan genomu projesi kapsamında yapılan çalışmalar ile insan genomunda yaklaşık 32.000 gen tanımlanmıştır. Bu bilgiler ışığında insan biyolojisinde embriyonun gelişiminden, kanser gibi ölümcül hastalıkların oluşumuna kadar bütün olayların genetik profilinin anlaşılması şimdi daha mümkün olmaktadır...

yeldeğirmenleri


molinos de viento - mago de oz

içimdeki don kişot'a ithafen...

çoktan seçmeli soru

gidebilecek olsaydım eğer...

oturduğum şu sandalyeden tam da şu anda kalkıp insanların içine sallana sallana gidip tüm diğer nefesleri toplayıp gözlerinin içine bakarak "benden bu kadar" diye anons edebilecek olsaydım...

nereye giderdim?

şu koskoca dünyada gitmek isteyebileceğim tek bir yer bulamamış olmamın sebeplerini arıyorum:

a - bulunduğum yerden memnunum aslında, sadece lagaluga yapıyorum
b - o kadar yorgunum ki herhangi bir yere gitmek gözümde büyüyor
c - gideceğim hiçbir yerin işe yaramayacağını düşünecek kadar ümidi kesmişim kendimden
d - inadına kalmak ve herkese ve herşeye rağmen "başarmak" isteyen bir inatçıyım
e - hem hepsi hem hiçbiri

ey be şair, ne demiştin sen?

Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

Özdemir Asaf - Do

for whom the bell tolls*

iki gün işe gelmedim. bugün - şu anda - işteyim.

sabahtan beri gazete okumak ve biriken e-mail'lerle fakslara göz gezdirmekten başa birşey yapmadım. önüme çıkana yüz tekme geçtim gittim - uzak duruyorlar benden.

klavyemde sorun olmadığına eminim ama ben nasıl yazıyorsam artık, bazı harfler basmıyor ve geri dönüp tekrar basmam gerekiyor. bunu yaparken iç çekiyorum.

sabah uyandığımda saatin alarmını kapattıktan hemen sonra başımı tekrar yastığa koydum... "gitmesem işe?" "uyuyakalıversem?" "unutuversem bugünün perşembe olduğun ve işe gitmemin gerektiğini?" olmadı tabii, içimi çektim ve ayaklandım kendime bir kahve yaptım. sakin sakin sabah haberleri eşliğinde kahvemi içtim ve kalbim "haber"leri daha fazla kaldırmayınca kalkım giyindim, servise bindim geldim buraya.

-- az önce patronum geldi... yüzümde bir ışıltı varmış iyi gelmiş bana iki gün... bir iki gün daha kullanıvereydim, o zaman herhalde saydamlaşırdım! --

iç çekiyorum sürekli bugün. her bir iç çekiş aslında içimde bir nara. bağıramıyorsam, ağlayamıyorsam, yumruklayamıyorsam şu masayı, iç çekerim ben de. gerginliğimin sebebini uzun uzun yazmayacak olsam da - gerginim çok çok.

ama gülüyorum da (mesela demin gergin yazacakken klavye bir harf basmayınca ergin oluverdim çok çok. ve güldüm gene).

uzun, upuzun bir tatil istiyorum. kimsenin derdinin tasasının boğazımı sıkmadığı, para pul düşünmek zorunda olmayacağım, telefonumun sadece neşeli dostlar tarafından arandığım için çalacağı ve internet / e-posta / faks vs telaşına dalmamın hiiiiiiç gerekmeyeceği, sıkılana kadar kullanabileceğim bir tatil istiyorum.



ben ki kendimi "işkolik" olarak tanımlardım çok kısa zaman öncesine kadar... ne kadar sıkıldığımı ve bıktığımı iliklerime kadar hissettiğim andan beri sürekli iç çekiyorum. üstelik konuşasım da yok.

çok insani tepkiler verir oldum geçen bir yıl içerisinde. beni önceden tanıyan herkesi şaşırtıyorum artık... büyümenin mi yan etkisi bu yoksa çok mu eskidim de sabrım kalmadı insanüstücülük oynamaya çok emin değilim.

hep inatçı ve asabiydim ve dediğimdediktim ama son bir yıl içerisinde olduğum kadar tahammülsüz ve fırçalayıcı ve mükemmeliyetçi olmamıştım hiç. üstelik artık kızıyorum, sıkılıyorum, daralıyorum, seviniyorum, üzülüyorum, kıskanıyorum, acıyorum, küçümsüyorum, gözümde büyütüyorum... rengarenk duygulara dalıyorum ama görüşüm siyah - beyaz hala. nasıl olacak anlamış değilim ama oturacak mutlaka bir şekilde herhalde bildiklerimle gördüklerim.

gönlümce ve istediğim kadar sürecek bir yalın olma hali için neler vermezdim... kimseyi kırmadan, ama kendim de yıpranmadan, tüm hayatların içinden bir süreliğine geçip gidip 4 duvar bir odada kendimle kalabilmek ve kimseyle tek kelime konuşmadan bön bön yaşamak, kısacık bir süre için dahi olsa... 1 hafta mesela. kimse bana bulaşmadan.

nasıl ışıldardım o zaman, tanımazdı kimse beni!

iç de çekmezdim hem o zaman.

şu an için sadece çok nefret edesim var ama objesini bulamadığım için edemiyorum. ironik bir durum :)

* başlık atma anı itibariyle düşünürken çalmaya başlayan güzide metallica şarkısı... çok da güzel oturdu yazıya zannımca!

11 Mart 2009 Çarşamba

mini kolaj : yorum şart değil aslında...

sevgili aysema'nın blogunda karamsar yorumlar bıraktıktan sonra - çok beğenerek takip ettiğimi söylemeliyim bu arada - biraz da daha "hafif" haberlere göz gezdireyim istedim. bu nedenle habertürk'ün sitesine girdim ve beni "eğlendiren" haberleri aşağıya kısaca aldım efendim:

1 - Jartiyerli Tuğçe Kazaz sağlıkçıları kızdırdı : "Bu defileyi düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulunacağız"
kesinlikle katılıyor ve destekliyorum, bu ülkede şu anda gerçekten de en çok tepki verilmesi gereken konu budur ve suç duyurusunda bulunulmalıdır. zira zaten tüm vatandaşlarımız gasp edilen her hakları için aynı cevval tepkiyi vermektedir ve sıra artık buna gerçekten de gelmiştir.

2 - Sanayinin çarkları duruyor : Şubat ayında kapasite kullanımı yüzde 15.5 oranında azaldı
bence bu insanlar farklı bir ülkede yaşıyorlar zira daha geçen gün başbakanım dedi ki "felaket tellalliğinin lüzumu yok". o halde, bu yalan haber olmalı. abartmayalım, hamdolsun bize birşey olmaz.

3 -Doğalgazdaki indirim, faturaya eksik yansıtılmış : Şubat ayında yapılan yüzde 17'lik indirimin faturalara tam olarak yansıtılmadığı ortaya çıktı. Zammı kırparak yansıtan dağıtıcılar haksız kazanç sağladı
yorum yaparak parmaklarımı yormak istemiyorum, üzülmeyelim nasılsa haziran'da yeni indirim gelecek(miş).

4 -''Türkiye'nin temelleri sağlam'' : Devlet Bakanı Mehmet Şimşek '' Bugün eğer bir banka batmadıysa ,vatandaşa yük oluşturmadıysa, bu başlı başına bir başarıdır'' dedi
gerçekten de öyle! ye ye bitmedi gitti, buradaki başarı vatandaşta mı yoksa yiyenlerde mi kararsızım...

5 - "Nereye gitsek 'İş, iş, iş' diyorlar" - Bülent Arınç: "Bu 10 yıl önce de 30 yıl önce de böyleydi"
hamdolsun akepe herkesi iş sahibi yaptı... dün haberlerde gördüğüm, 200 kişilik kocaeli belediyesi eleman alımı ilanına yapılan 10000 başvuru neydi acaba? sevgili aysema'nın blogunda yer aldığı şekliyle, acaba burada da "felaket tellalliği" olması için bilgisayar desteğiyle kişi sayısı medya tarafından daha mı fazla gösterildi?

6 -
Memur ve emekliye 300 TL : Bakan Ekren, piyasayı canlandırmak için yeni önlem paketinde memur ve emekliye bir defaya mahsus ödeme planlarının olduğunu söyledi
yaşasın sosyal devlet! yaşasın emeklisine kıymet veren anlayış! yaşasın bu haberleri bizlerle paylaşan ve yaşamı daha çekilir kılanlar! hop de hey ley!


eğlence anlayışım biraz çarpık.... ben yapabilirim bu konuda?!

8 Mart 2009 Pazar

"Kadınlara ve kız çocuklara karşı şiddetin dokunulmazlığına son"

Evde, işyerinde, fabrikalarda, emek veren, cesur davranan, TÜM emekçi kadın arkadaşlarımın gününü kutlar, içinde yüzelli yıl öncesinin öncü emekçi kadınlarının ruhunu taşıyan / destekleyen her birinizi ayrı ayrı öperim.

Dünya Kadınlar Günü bir karanfil ya da bir gül ya da bir kutu çikolata / bir elmas gerdanlık ile “atlatılamayacak” kadar özel ve değerli bir anlam taşımaktadır, asla unutmamalı ve kadın hakları - İNSAN hakları - için mücadelemizi asla bırakmamalıyız. Özellikle bu son günlerde... Her zamankinden daha önemli, daha gerekli çabalarımız...


Özellikle “özgürlüklerin” tartışıldığı, özgürlük adı altında bin türlü numaranın çevirildiği şu zamanlarda, KADIN kendi hakkı ve kendi geleceği için en fazla sesi çıkartmalı, en fazla adımı atmalıdır. Ne yöne gitmekte olduğumuz unutulmamalı ve herkes bu konuda üstüne düşeni yapmalıdır. Bu kadar adım boşuna mı atıldı – bu kadar yol boşuna mı gelindi?

Aşağıda, fabrikamızın duyuru panolarına astığımız yazıyı bulacaksınız, bilgilendirme ve hatırlatma amaçlı olarak.



Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi. Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur.

ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma kosulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1857 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Polis işçilere saldırır ve greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır. Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılır ve aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.

KADINA KARSI SIDDET VE BAZI VERILER

  • Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur.
  • Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamıslardır.
  • Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyon dolardır.
  • Küresel olarak, daha büyük oranda on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar erkek şiddetinin sonucu ya da kanser, sıtma, trafik kazaları veya savaşa bağlı olarak sakat kalmakta ya da hayatını kaybetmektedir.
  • En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmıs ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle,suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.
  • Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir (kadın sünneti). Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.
  • Sistematik tecavüz dünyadaki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda’daki 1994 soykırımı esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.
  • Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.



Kaynak : vikipedi

5 Mart 2009 Perşembe

bir başkadır benim memleketim...

yaklaşık iki haftadır hem blogların tamamından hem dünyadan hem kendimden kopmuş durumda çalışmakta olan bu bünye en nihayetinde çıt dedi çıtladı ortasından ve cuma sabahının saat 4'ünde ayaklandı bir daha gözünü kırpamamacasına...

yaklaşık iki haftadır "çok önemli" bazı haberler haricinde dünyada ne olup bittiğini bilmeyen bendeniz saat 4 - 6 arasında internet sörfü yoluyla dünyada neler olmuş neler bitmiş okudum. yetti mi? yetmedi elbet... ama gördüm ki hem güzel memleketim hem de üzerinde yaşadığımız şu top hiçbir değişikliğe uğramamış. kriz gırla devam etmekte, seçimler yaklaşmakta, baykal ve erdoğan savaşarak sevişmekte, yankesiciler kendi geçimlerini hala diğerlerinin üzerinden yürütmekte (oğlunun cenazesinde parası çalınan pilot babasının soyulmasından bahsetmiyorum, benim dediğim yankesiciler daha arsız ve biz kendimizi gönüllü olarak soyduruyoruz).

sabah haberlerinden gözüme çarpanlar:

1 - dolar fırladı hopladı, ergenekon gene gündeme geldi balbay'ın mahkemeye sevkiyle.
2 - mazlumun destekçisi acar hükümetimiz el beşir'in savunmasını üstlendi ve bir yıl erteleme istedi (uyumsuz tam da şurada uzun uzun ve "güzel güzel" yazmıştı...)
3 - "ben sadece senin değil memleketimin unakıtanıyım" diyen by-pass'lı sayın bakanımız gene bizi akıtmaya döndü hamdolsun anavatanından (oğlunun "vanminüt" operasyonu ayırca takdire şayan).

son olarak, akıllara ziyan ikramiye sağolsun ben bu hafta kupon yatırmadığım için halime acıdı ve kendini kimseye göstermedi, haftaya bana çıkar artık ben de kafayı bu sefer daha haklı bir sebeple çizerim :-)