"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
tepkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tepkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Aralık 2010 Perşembe
tiksinmek üzerine...
dün bu "karikatür"ü gördüğümden bu yana düşünüyorum. birkaç cümlem var sonunda kullanabileceğim:
kimse bana bu canlı formlarının da insan olduğunu anlatmaya çalışmasın, inandıramazlar. din demek anlayış demektir, tekamül demektir, daha iyi olmak için uğraşmak demektir. ya da benim anlayışımdaki din öyle. bunca dinsizliğimde ben hepinizden daha insanım bu durumda. yok olun bir zahmet. dünya üzerinde kapladığınız yer bile fazla.
desem de... ben sizin gibi acımasız ve kötü kalpli / fena düşünceli olamıyorum. vicdanım var çünkü. kendi içinizde kalın yeter. çekilin gidin bir zahmet. tiksindiriyorsunuz.
ff'de yazmışlar, aklıma gelmemişti ilk gördüğümde, çok doğru gerçekten de... şu aşağıdakini yapabilen ahlaksızlardan başka ne beklenir ki?
insan değilsiniz.
hayvan bile değilsiniz.
çünkü niyetiniz pis ve kötü.
arşiv niyetine, e.temekuran'ın iki yazısının da bu köşede bulunması, henüz okumamış olan varsa belki faydalı olur (okur yorumlarına da bakarsanız tiksinecek çok insanımız olduğunu ayrıca göreceksiniz) :
http://www.haberturk.com/yazarlar/579223-sizin-istikrariniz-onun-bebegi (08.12.2010)
http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?newscode=115853&cat=25 (09.12.2010)
(ve bu arada, karikatür demişken, şurada da mizah dergilerimizin konuyu nasıl işlediğini görebilir / hatırlayabilirsiniz).
insansınız ve şunu kaldırabiliyor yüreğiniz:
eyvallah...!!
8 Kasım 2010 Pazartesi
günün matematik sorusu
facebook'a yazdım kesmedi, friendfeed'de sordum yetmedi, buraya da taşıyasım tuttu:
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
19 Eylül 2010 Pazar
taraftarlıktan değil, aktif futbol izleyiciliğinden istifa
fenerbahçe taraftarıyım kendimi bildim bileli. büyüklerden öyle gördüm, sarıyı laciverdi benimsedim. bir futbol teknikeri olmasam da ofsayttan faulden penaltıdan anlar, transferleri genelde eleştirebilecek kadar sağı solu takip ederim. iyi bir taraftarım, aynı zamanda da sağduyuluyum, ömrüm boyu hiçbir konunun fanatiği olmadığım gibi sarının laciverdin tutkunu olmakla birlikte asla fanatiği olmadım.
futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.
tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.
ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:
1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.
2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.
3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.
ve çok daha vahimi :
- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)
- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2
veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.
tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.
hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.
lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...
o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.
futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.
tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.
ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:
1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.
2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.
3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.
ve çok daha vahimi :
- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)
- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2
veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.
tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.
hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.
lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...
o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.
29 Ağustos 2010 Pazar
bizim şampiyona...
sevgili arkadaşımın gidemiyor olmasından ötürü verdiği biletlerle topladım eşi dostu, çok neşeli mikro bir ekiple abdi ipekçi arena'nın yoluna düştük, 2010 fiba dünya basketbol şampiyonası b grubu'nun ilk gün maçlarını izlemeye... öncelikle, kendisine buradan kendim ve +3'üm adına pek teşekkür ederim :)
dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:
1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)
2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).
3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.
4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).
5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?
maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).
yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.
dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:
1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)
2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).
3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.
4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).
5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?
maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).
yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.
27 Ağustos 2010 Cuma
izmir marşıyla gelip mehter marşıyla gitmek...
referandumla ilgili tartışmalardan kaçınmamın bir sebebi vardı başından beri... ancak en sonunda ben de dayanamadım, ben de arkadaşlarımla kendi aramızda yapılan tartışmalarda fikrimi söylemeye başladım, dinledim, anlamaya çalıştım, bazen anlayamadım, sordum, okudum vs...
sosyal medyada (benim için bu facebook ve friendfeed'den oluşuyor, diğer sitelerde pek aktif olduğum söylenemez) insanları takip ettim, okudum, gene anlamaya çalıştım, sıklıkla anlayamadım, bazılarını da anlayamamış olmayı diledim, şaşırdım vs...
evet ya da hayır oyunun peşine düşen siyasilerin referandumun içeriğini ve bu ülke insanının neyi oyladığını anlatmak için kullanması gereken kaynaklarını saçmasapan harcadığını ve sanki bir genel seçim varmışçasına vaatlerin havalarda uçuştuğunu gördüğümde içim bulandı. kızgın ve hatta bezginim, bu ülkenin aptal yerine konmaya alıştırılmış insanının içi sömürülerek boşaltılmış demokrasi, özgürlük, saygı, hak, hukuk vb kavramlarla hala kandırılıyor olması hakkında da hiçbir şey demek istemiyorum.
ve sadece iki şey koyuyorum buraya benim bu referandumdaki duruş noktamı belirleyecek:
1 - türk seçmen tabanı:
2 - son zamanlarda okuduğum ve hemen her noktasına katıldığım, benden daha iyi ifade edilebilmiş bir yorum yazısı:
http://pisikopati.blogspot.com/2010/08/deli-peluze-siyaset-ozel-ve-son.html
sosyal medyada (benim için bu facebook ve friendfeed'den oluşuyor, diğer sitelerde pek aktif olduğum söylenemez) insanları takip ettim, okudum, gene anlamaya çalıştım, sıklıkla anlayamadım, bazılarını da anlayamamış olmayı diledim, şaşırdım vs...
evet ya da hayır oyunun peşine düşen siyasilerin referandumun içeriğini ve bu ülke insanının neyi oyladığını anlatmak için kullanması gereken kaynaklarını saçmasapan harcadığını ve sanki bir genel seçim varmışçasına vaatlerin havalarda uçuştuğunu gördüğümde içim bulandı. kızgın ve hatta bezginim, bu ülkenin aptal yerine konmaya alıştırılmış insanının içi sömürülerek boşaltılmış demokrasi, özgürlük, saygı, hak, hukuk vb kavramlarla hala kandırılıyor olması hakkında da hiçbir şey demek istemiyorum.
ve sadece iki şey koyuyorum buraya benim bu referandumdaki duruş noktamı belirleyecek:
1 - türk seçmen tabanı:
2 - son zamanlarda okuduğum ve hemen her noktasına katıldığım, benden daha iyi ifade edilebilmiş bir yorum yazısı:
http://pisikopati.blogspot.com/2010/08/deli-peluze-siyaset-ozel-ve-son.html
19 Mayıs 2010 Çarşamba
"ölümün taşeronları"
dün öğle saatlerinde de yazmıştım aslında, iyimser olmanın imkanı yoktu bu saatten sonra zonguldak'tan gelebilecek haberler hakkında. "beklenen" oldu sonuçta ve birilerinin babası, kocası, kardeşi, oğlu, dostu yitip gitti ekmek parası peşinde yerden yüzlerce metre aşağılarda... çok duygu yüklüyüm, dokunsalar ağlayacağım, mutsuzum ve isyanlardayım.
bir dahaki sefere kadar unutup gideceğim, bugün kaybını kesinlikle öğrendiğimiz o 30 babanın, kocanın, kardeşin, oğulun, dostun yakınları gene ocaklarda gerçekten de sadece "ekmek parası" peşine düşecek, hiçbir şart iyileşmemiş olacak, ne karınları tam doyacak ne sırtları tam ısınacak.
rte "ölüm madencinin kaderi" demiş, diğeri "takdiri ilahi" diyecek, öteki bilmemne diyecek ve geçecek gidecek.
taşeronmuş... ölüm taşeronları demiş ya çarşı, üstüne bir şey eklemeye gerek görmüyorum.
son olarak, sabah sabah gözlerim yaşararak okuduğum (gözyaşının sabahı akşamı mı olurmuş ki!) bir aydın engin yazısını da buraya eklemek ve kısa bir bölümü aşağıya kopyalamak istiyorum:
"Meselâ, göçük sırasında birbirine çatılarak beş altı tonluk bir kayayı, tam madenciyi pestile çevirecek durumda iken askıya alan direk bağlarla taban arasında sıkışıp kalmış bir madenciyi göz önüne getirin. Bu delikanlı, o an, ne bizim yandadır, ne de öte ”köy”den tarafta.. Ölebilir de, kurtarılabilir de... Biz ne yaparız? Tepeden her an yüklenmesi beklenen yeni akışlara karşı tedbir ala ala, bin bir ihtiyatla, onu bulunduğu yerden tekrar canlılar arasına almağa çalışırız. Görülmeden anlatılmayacak bir iştir bu..."
Bir Yudum Soluk - Ahmet Naim
Not : "TTK Genel Müdürlüğü istatistik verilerine göre, kömür ocaklarında 1955-2009 yılları arasındaki iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçi yaralandı." Can bilançosunu görmek için şuraya tıklayabilirsiniz.
bir dahaki sefere kadar unutup gideceğim, bugün kaybını kesinlikle öğrendiğimiz o 30 babanın, kocanın, kardeşin, oğulun, dostun yakınları gene ocaklarda gerçekten de sadece "ekmek parası" peşine düşecek, hiçbir şart iyileşmemiş olacak, ne karınları tam doyacak ne sırtları tam ısınacak.
rte "ölüm madencinin kaderi" demiş, diğeri "takdiri ilahi" diyecek, öteki bilmemne diyecek ve geçecek gidecek.
taşeronmuş... ölüm taşeronları demiş ya çarşı, üstüne bir şey eklemeye gerek görmüyorum.
son olarak, sabah sabah gözlerim yaşararak okuduğum (gözyaşının sabahı akşamı mı olurmuş ki!) bir aydın engin yazısını da buraya eklemek ve kısa bir bölümü aşağıya kopyalamak istiyorum:
"Meselâ, göçük sırasında birbirine çatılarak beş altı tonluk bir kayayı, tam madenciyi pestile çevirecek durumda iken askıya alan direk bağlarla taban arasında sıkışıp kalmış bir madenciyi göz önüne getirin. Bu delikanlı, o an, ne bizim yandadır, ne de öte ”köy”den tarafta.. Ölebilir de, kurtarılabilir de... Biz ne yaparız? Tepeden her an yüklenmesi beklenen yeni akışlara karşı tedbir ala ala, bin bir ihtiyatla, onu bulunduğu yerden tekrar canlılar arasına almağa çalışırız. Görülmeden anlatılmayacak bir iştir bu..."
Bir Yudum Soluk - Ahmet Naim
Not : "TTK Genel Müdürlüğü istatistik verilerine göre, kömür ocaklarında 1955-2009 yılları arasındaki iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçi yaralandı." Can bilançosunu görmek için şuraya tıklayabilirsiniz.
8 Kasım 2009 Pazar
pes...
TRT'nin Politik Açılım programını izlemedim... Ama az önce şunu okudum, RTE Darfur'da soykırım yapılmadığını bir başbakan olarak tespit ettiğini belirttikten sonra demiş ki:
''Ben Netanyahu ile o kadar rahat konuşamam ama Beşir ile rahatlıkla konuşurum. Rahatlıkla 'bu yaptığınız yanlıştır' derim. Ve yüzüne derim. Niye? Bir Müslüman böyle bir şey yapamaz ki. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye'nin böyle bir rahatlığı var. Öz güveni var en azından. Bu konudaki rahatlığımızı ben Ban Ki-mun'a da açıkladım''
Haberin tamamı için: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=185093&cat=160&dt=2009/11/09
''Ben Netanyahu ile o kadar rahat konuşamam ama Beşir ile rahatlıkla konuşurum. Rahatlıkla 'bu yaptığınız yanlıştır' derim. Ve yüzüne derim. Niye? Bir Müslüman böyle bir şey yapamaz ki. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye'nin böyle bir rahatlığı var. Öz güveni var en azından. Bu konudaki rahatlığımızı ben Ban Ki-mun'a da açıkladım''
Haberin tamamı için: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=185093&cat=160&dt=2009/11/09
23 Ekim 2009 Cuma
herkes eşittir ama bazıları daha eşittir
bazıları köyde yaşar, bazıları şehirde... deniz kıyısında, ovada, yüksekte ya da alçakta.
bazıları hayat derdine düşer, kazanır ve kazandırır, besler ve beslenir.
bazıları suç işler, cezasını çeker... bazıları dürüstçe yaşamaya, hak yememeye, kan dökmemeye çalışır, başka bazılarının canı yanmasın ister.
bazıları da dağa çıkar, kurşun atar, "onurlu barış"lara varmak için çirkin savaşlara imzasını basar.
bazıları gecenin köründe evinden alınır, düşündükleri ve yazdıkları için. ama düşündüklerinin ne olduğu ve ne yazdıkları o kadar da önemli değildir. hapse konurlar.
bazıları emir alır ve dağdan iner, daha önce ne yapmış oldukları önemli değildir. ayaklarına gezici mahkemeler gider. çiçekler ve çikolatalarla karşılanırlar, davul zurna halaylar zılgıtlar zafer işaretleri derken bayram havasında kurulurlar hakim ve savcıların önüne. iki kelime ya konuşur ya konuşmazlar ki serbest bırakılırlar.
bazıları çocuğunu gönderir binbir endişeyle. çocuğu döner tabut içinde cansız.
bazılarının çocuğu ise lüks ciplerle iner, çıktığı o dağın tepesinden, arsızca.
daha yazmak istemiyorum.
nefesim daralıyor.
maksadını aşan arsızlıklar bunlar.
göz göre göre, kanırta kanırta, böyle yüzsüzce olmamalıydı.
kaş yapılacakken göz çıkartılmamalıydı.
kim ne derse desin, bu "açılım" böyle olmamalıydı.
bazıları hayat derdine düşer, kazanır ve kazandırır, besler ve beslenir.
bazıları suç işler, cezasını çeker... bazıları dürüstçe yaşamaya, hak yememeye, kan dökmemeye çalışır, başka bazılarının canı yanmasın ister.
bazıları da dağa çıkar, kurşun atar, "onurlu barış"lara varmak için çirkin savaşlara imzasını basar.
bazıları gecenin köründe evinden alınır, düşündükleri ve yazdıkları için. ama düşündüklerinin ne olduğu ve ne yazdıkları o kadar da önemli değildir. hapse konurlar.
bazıları emir alır ve dağdan iner, daha önce ne yapmış oldukları önemli değildir. ayaklarına gezici mahkemeler gider. çiçekler ve çikolatalarla karşılanırlar, davul zurna halaylar zılgıtlar zafer işaretleri derken bayram havasında kurulurlar hakim ve savcıların önüne. iki kelime ya konuşur ya konuşmazlar ki serbest bırakılırlar.
bazıları çocuğunu gönderir binbir endişeyle. çocuğu döner tabut içinde cansız.
bazılarının çocuğu ise lüks ciplerle iner, çıktığı o dağın tepesinden, arsızca.
daha yazmak istemiyorum.
nefesim daralıyor.
maksadını aşan arsızlıklar bunlar.
göz göre göre, kanırta kanırta, böyle yüzsüzce olmamalıydı.
kaş yapılacakken göz çıkartılmamalıydı.
kim ne derse desin, bu "açılım" böyle olmamalıydı.
25 Ağustos 2009 Salı
serbest kürsü seansı, ref.6
kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




