Hayat... Seçimlerden ibaret. Doğduğumuz andan itibaren bize dayatılan seçimler vardır ki aslında seçmek zorunda bırakılırız bir şeyleri, aslında ortada "seçmek" yoktur, sadece "o yöne gitmek" vardır çünkü başka yön yoktur o anda. Ama biz kendimizi avuturuz, "Seçtim. Ben seçtim. Ben." diye...
Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...
Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...
Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.
Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?
Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.
Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
serbest kürsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest kürsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Haziran 2010 Çarşamba
7 Haziran 2010 Pazartesi
SAYIKLADIKLARIM
En uzun yollar bir minik adımla başlar.
Büyük cinnetler ufacık bir etkiye gelişen devasa bir tepkiden başka bir şey değildir çoğu zaman.
Küçük bir kar tanesi koskoca bir çığın yapıtaşıysa eğer…
Oturup da bugünün öfke krizinin sebebini anda bulmaya çalışmak saçma.
Derine inmeli, çok geriye gitmeli, ne başkalarını ne de kendini suçlayarak zaman kaybetmeli.
Her kuşakta bir kişi çıkar ailelerde. Bu kişi, o kuşağın tüm yükünü omuzlar ki geri kalanlar nispeten rahat hayatlar yaşasınlar ve yaşamın sorumluluğunu peşlerinden sürüklemesinler. Yaştan ve cinsiyetten bağımsız, geçmiş kuşaklardaki benzerlerinin yaptığını yapar bu modern günah keçisi. Ve anlaşılmayı beklemekten vazgeçtiği gün gerçekten ve olduğu gibi görür hem kendisini hem de çevresini.
En basiti aslında hayatta yanlış giden şeylerin suçunu başka olaylara ve başka insanlara yüklemek. Dünyanın öte ucundaki kelebeğin çırptığı kanadı aslında sebep oldu bu fırtınaya. Bundan 500 yıl önce o kadın o adama gülümsemeseydi bu soyağacı çizilmeyecek, o adam bugün diğerinin gözünü oymak için belki fırsat kollamayacaktı. Tek bir kelime çizmişti bugünün tüm sorunlarının çerçevesini. “Evet” yerine “hayır” denseydi aslında hiçbir şey bu kadar sarpa sarmazdı.
Saçma! Evet yerine hayır denseydi de sonuçta takvim önünde sonunda bugünü gösterecekti ve adam diğerinin gözünü oyuvereceği anı kollayacaktı. Kelimeler bunun olmasa da başka sorunların çerçevesini belirleyecek ve o kar tanesi farklı bir çığ olup geçecekti kafamıza.
“Ne” olduğu değil önemli olan sonuçta. Bir “şey” her zaman olur. O olmazsa, bu gerçekleşir. Her gülümseme silinir bir an gelir de… Her kahkaha diner. Herkes ağlar. Her insan kızar.
Önemli olan asla “ne” değildir. Etkinin üstünde durmak sadece bir zaman kaybı. Tepkidir asıl olan. Etki sadece tetikleyendir. Ve biz artık biliyoruz ki bir mermi sürülmemişse eğer, tetik tek başına tehlikeli değildir.
Nefret aslında sevginin kardeşi. Öfke ise huzurun.
Ve huzur diye bir şey yok aslında. Hepsi aldatmaca. Mutluluk ya da mutsuzluk gibi. Sadece birer kelime. Bir çerçeve. İçi bomboş. Amaçsız. Anlamını yüklenemeyen her bir kelime sadece harfler öbeği, sadece sesler gürültüsü.
Kaos da yok. Gözümü kulağımı kapattığım anda ben o yeri yurdu bilinmeyen, balta girmemiş insan görmemiş ormanda devrilen ve sesini kimsenin duymadığı ağacım.
Yokum yani.
Büyük cinnetler ufacık bir etkiye gelişen devasa bir tepkiden başka bir şey değildir çoğu zaman.
Küçük bir kar tanesi koskoca bir çığın yapıtaşıysa eğer…
Oturup da bugünün öfke krizinin sebebini anda bulmaya çalışmak saçma.
Derine inmeli, çok geriye gitmeli, ne başkalarını ne de kendini suçlayarak zaman kaybetmeli.
Her kuşakta bir kişi çıkar ailelerde. Bu kişi, o kuşağın tüm yükünü omuzlar ki geri kalanlar nispeten rahat hayatlar yaşasınlar ve yaşamın sorumluluğunu peşlerinden sürüklemesinler. Yaştan ve cinsiyetten bağımsız, geçmiş kuşaklardaki benzerlerinin yaptığını yapar bu modern günah keçisi. Ve anlaşılmayı beklemekten vazgeçtiği gün gerçekten ve olduğu gibi görür hem kendisini hem de çevresini.
En basiti aslında hayatta yanlış giden şeylerin suçunu başka olaylara ve başka insanlara yüklemek. Dünyanın öte ucundaki kelebeğin çırptığı kanadı aslında sebep oldu bu fırtınaya. Bundan 500 yıl önce o kadın o adama gülümsemeseydi bu soyağacı çizilmeyecek, o adam bugün diğerinin gözünü oymak için belki fırsat kollamayacaktı. Tek bir kelime çizmişti bugünün tüm sorunlarının çerçevesini. “Evet” yerine “hayır” denseydi aslında hiçbir şey bu kadar sarpa sarmazdı.
Saçma! Evet yerine hayır denseydi de sonuçta takvim önünde sonunda bugünü gösterecekti ve adam diğerinin gözünü oyuvereceği anı kollayacaktı. Kelimeler bunun olmasa da başka sorunların çerçevesini belirleyecek ve o kar tanesi farklı bir çığ olup geçecekti kafamıza.
“Ne” olduğu değil önemli olan sonuçta. Bir “şey” her zaman olur. O olmazsa, bu gerçekleşir. Her gülümseme silinir bir an gelir de… Her kahkaha diner. Herkes ağlar. Her insan kızar.
Önemli olan asla “ne” değildir. Etkinin üstünde durmak sadece bir zaman kaybı. Tepkidir asıl olan. Etki sadece tetikleyendir. Ve biz artık biliyoruz ki bir mermi sürülmemişse eğer, tetik tek başına tehlikeli değildir.
Nefret aslında sevginin kardeşi. Öfke ise huzurun.
Ve huzur diye bir şey yok aslında. Hepsi aldatmaca. Mutluluk ya da mutsuzluk gibi. Sadece birer kelime. Bir çerçeve. İçi bomboş. Amaçsız. Anlamını yüklenemeyen her bir kelime sadece harfler öbeği, sadece sesler gürültüsü.
Kaos da yok. Gözümü kulağımı kapattığım anda ben o yeri yurdu bilinmeyen, balta girmemiş insan görmemiş ormanda devrilen ve sesini kimsenin duymadığı ağacım.
Yokum yani.
6 Haziran 2010 Pazar
görmeyeceğim duymayacağım bilmeyeceğim
kankardeSH kişisi bir soru sormuş gördüm az evvel :
"peki acaba her seyin aslini duymak bilmek istiyor muyum ki?.."
şahsen:
HAYIR! istemiyorum... duymak, bilmek, görmek istemiyorum, özellikle de son zamanlarda, sık sık.
geçtiğimiz bir iki yıl içerisinde bana bir haller oldu, daha önce de birden fazla kere dile getirdiğim gibi nicedir ne haberleri izliyorum ne de gazeteleri okuyorum. bu durum öncelikle gerçekten de her bir kanalın ve her bir gazetenin bir tarafın davasını savunabilmek için beni aptal yerine koyduğuna kafamın nihayet basmasıyla başladı ve sonrasında haberlerin (dünyanın) ne kadar da kötüye gitmekte olduğunu ve bunları izlememin kalbime ve ruhuma kötü geldiğini fark etmemle daha da arttı.
33 yaşında biri olarak buna kafamın henüz basmış olması acı tabii... çok kısa bir zaman öncesine kadar ben de bir "taraf"tım. bir fikrin, bir yönün, bir yolun daha doğru ve insanlık için daha iyi olduğuna inanıp onun için dilim döndüğünce yazıp çizer, konuşur anlatır, dinler öğrenirdim. derken bir baktım da ne gördüm : kimsenin umurunda değil valla bu aslında! üstelik umurunda olsa da olmasa da zamanın çok kısıtlı ve ölüp gitmeden önce huzurlu ve severek yaptığın bir iki şeyi sığdırabildiğin bir günün olmazsa bu senin adına çok büyük kayıp. dünya üzerine planlar çok zaman önce yapılmış, çok uzun soluklu stratejiler izlenmekte, bir denge var ki bir o yana bir bu yana vermekte ağırlığını - senin yapabileceğin tek şey bir birey olarak elinden gelenin en iyisini yaptığın bir günü geçirip kafanı yastığına koyduğunda pişmanlıklarını minimumda tutmak.
bunu yapabilmek için de her şeyi bilmem ya da duymam ya da görmem gerekmiyor! hatta tam tersi, bazı şeylerden habersiz olduğum ölçüde insanlığımla barışık kalabiliyor ve nefes alıp vermeye devam edebiliyorum.
serviste olduğum her saniyem bir kitaba gömülü, yolda ezilmiş bir hayvan görmemek için. gazetelerdeki dayak yemiş, tacize uğramış, cinayete kurban gitmiş çocuğu görmeye tahammülüm yok ... hatta o kadar ki, eğer bulunduğum odada tv açıksa ya fantastik ya da komedi filmi / dizisi var ekranda, katlanamıyorum dram yüklemeye beynime - hayat yeterincesini bindiriyor sırtımıza.
üzgünüm ki - aslında değilim de yahu neden üzgün oluyormuşum ben bir tekil şahıs olarak elimden geldiğince İNSAN olmaya çalışıyorsam... - artık dünyanın varmakta olduğu kıyamet de, içinde bulunduğumuz durumun bizi kapanına kıstırdığı iki ucu boklu değnek de, yapmayı planlayıp da yapmadığım bir sürü "ülke yararına" eylem de artık pek beni bağlamıyor...
apolitik bir neslin sonuna kadar politik bir genci olarak yetiştim. yetişkinlik hayatımda ise erken emeklilik istiyorum bu duruşumdan. çünkü midem bulandı artık. boşalttım ben içimi, artık sadece roman okumak, film izlemek ve gezip tozmak için kullanacağım günlerimi. bir de çalışırım ara sıra. bana gerektiği kadar iyi gelmeyen arkadaşlarımla da ayrılacak yollarım.
her şeyi görmek de istemiyorum bilmek de istemiyorum duymak da istemiyorum. kafamdaki uğultu bana ömrümün sonuna kadar yeter bugünden itibaren.
"peki acaba her seyin aslini duymak bilmek istiyor muyum ki?.."
şahsen:
HAYIR! istemiyorum... duymak, bilmek, görmek istemiyorum, özellikle de son zamanlarda, sık sık.
geçtiğimiz bir iki yıl içerisinde bana bir haller oldu, daha önce de birden fazla kere dile getirdiğim gibi nicedir ne haberleri izliyorum ne de gazeteleri okuyorum. bu durum öncelikle gerçekten de her bir kanalın ve her bir gazetenin bir tarafın davasını savunabilmek için beni aptal yerine koyduğuna kafamın nihayet basmasıyla başladı ve sonrasında haberlerin (dünyanın) ne kadar da kötüye gitmekte olduğunu ve bunları izlememin kalbime ve ruhuma kötü geldiğini fark etmemle daha da arttı.
33 yaşında biri olarak buna kafamın henüz basmış olması acı tabii... çok kısa bir zaman öncesine kadar ben de bir "taraf"tım. bir fikrin, bir yönün, bir yolun daha doğru ve insanlık için daha iyi olduğuna inanıp onun için dilim döndüğünce yazıp çizer, konuşur anlatır, dinler öğrenirdim. derken bir baktım da ne gördüm : kimsenin umurunda değil valla bu aslında! üstelik umurunda olsa da olmasa da zamanın çok kısıtlı ve ölüp gitmeden önce huzurlu ve severek yaptığın bir iki şeyi sığdırabildiğin bir günün olmazsa bu senin adına çok büyük kayıp. dünya üzerine planlar çok zaman önce yapılmış, çok uzun soluklu stratejiler izlenmekte, bir denge var ki bir o yana bir bu yana vermekte ağırlığını - senin yapabileceğin tek şey bir birey olarak elinden gelenin en iyisini yaptığın bir günü geçirip kafanı yastığına koyduğunda pişmanlıklarını minimumda tutmak.
bunu yapabilmek için de her şeyi bilmem ya da duymam ya da görmem gerekmiyor! hatta tam tersi, bazı şeylerden habersiz olduğum ölçüde insanlığımla barışık kalabiliyor ve nefes alıp vermeye devam edebiliyorum.
serviste olduğum her saniyem bir kitaba gömülü, yolda ezilmiş bir hayvan görmemek için. gazetelerdeki dayak yemiş, tacize uğramış, cinayete kurban gitmiş çocuğu görmeye tahammülüm yok ... hatta o kadar ki, eğer bulunduğum odada tv açıksa ya fantastik ya da komedi filmi / dizisi var ekranda, katlanamıyorum dram yüklemeye beynime - hayat yeterincesini bindiriyor sırtımıza.
üzgünüm ki - aslında değilim de yahu neden üzgün oluyormuşum ben bir tekil şahıs olarak elimden geldiğince İNSAN olmaya çalışıyorsam... - artık dünyanın varmakta olduğu kıyamet de, içinde bulunduğumuz durumun bizi kapanına kıstırdığı iki ucu boklu değnek de, yapmayı planlayıp da yapmadığım bir sürü "ülke yararına" eylem de artık pek beni bağlamıyor...
apolitik bir neslin sonuna kadar politik bir genci olarak yetiştim. yetişkinlik hayatımda ise erken emeklilik istiyorum bu duruşumdan. çünkü midem bulandı artık. boşalttım ben içimi, artık sadece roman okumak, film izlemek ve gezip tozmak için kullanacağım günlerimi. bir de çalışırım ara sıra. bana gerektiği kadar iyi gelmeyen arkadaşlarımla da ayrılacak yollarım.
her şeyi görmek de istemiyorum bilmek de istemiyorum duymak da istemiyorum. kafamdaki uğultu bana ömrümün sonuna kadar yeter bugünden itibaren.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
sana söylüyorum!!!
diyelim ki çok kızgınım ben an itibariyle ve pes etmek üzereyim tüm iyi niyetlerimden burası ile ilgili.
belki ben anlatmayı beceremiyorumdur, karışık söylüyorumdur söyleyeceklerimi diye düşünerek iki kere sözlü anlatıp bir kere de yazdırıp ondan sonra bir de dediğimin anlaşıldığına dair teyit aldıktan ve hatta her şeyi tekrarlattırdıktan sonra - üstelik de sadece üç gün kadar sonra - söylediklerimin hiiiiiç anlaşılmadığını (daha doğrusu beyin tarafından kayda alınmadığını) gördüğüm zaman şüpheye düşüyorum insanlıkla ilgili.
"bizi hayvanlardan ayıran özelliğimiz düşünme kabiliyetimizdir"e ne oldu?
neden çalıştırmıyorsunuz anacım şu kafaları biraz?
kızıyorum yahu. pes ediyorum.
nasıl milletiz biz a.q. ya!?
sizler kafanızı çalıştıramayacaksınız, eski tas eski hamam devam edeceksiniz, benim söylediklerim rüzgar olup uçacak diye mi ben böyle didiniyorum? herkesin ardını ben toparlayacaksam, herkesin işini ben düşüneceksem, illa ki ve mutlaka hatırlatacaksam, sizler de lütfen iş yapacaksanız, neden siz de maaş alıyorsunuz olm ben sizin maaşları da alır hepimiz adına gül gibi çalışırım.
kimse işinden olmasın diye bunca didinirken yemin ederim ayıp ediyorsunuz. çok yakında ben de bir "ayıp" edebilirim...
21 Nisan 2010 Çarşamba
eyyafyallayöküll geçti ama bu yazı kalıcı.

Geçen haftadan bu yana ben de marazi bir merakla takip ediyorum İzlanda civarlarından dünyaya yayılan camlı külleri.
Bir yere gitmek, bir yerden gelmek, birilerini beklemek gibi bir niyetim olmadığı için kişisel olarak – henüz – hiç etkilenmedim ama volkanın adından tutun (hala tek seferde telaffuz edip rahatlıkla cümle içinde kullanamıyorum orası ayrı!) bunun dünyayı daha nasıl etkileyeceğine kadar (deprem vs duyuruları yapan felaket tellalleri var her bir köşede malum) morbid bir ilgiyle takıldım oralarda olana bitene (ve evet burada da biliyorum ki “morbid” kelimesi güzel dilimize ait değil ama seviyorum, kullandım).
İlgimin en büyük nedenlerinden biri de bunun – tüm doğa olayları gibi – bizden (insanoğlundan) bağımsız, bize (insanoğluna) kayıtsız, bizi (insanoğlunu) kesinlikle kaale almayan bir olay olması.
Hani sen kendini paralıyorsun, geceli gündüzlü çalışıyorsun, evini – sağlığını – kişiliğini – paranı – pulunu feda ediyor ve belki de bir toplantı / sunum / kontrat için yıllarının birikimini yerlere seriyorsun. Bu arada kimleri kırıyorsun, nelerden vazgeçiyorsun, ne streslere göğüs gerip ne krizlere giriyorsun... Sonra, hoooop adını dahi ezberinde tutamadığın ve varlığından dahi haberdar olmadığın bir volkan patlıyor, onca gününü geceni gömdüğün işi sadece bu nedenle binemediğin bir uçak sebebiyle kaçırıveriyorsun.
Ki bu aslında ufak ve – diğer olası felaketlere kıyasla – görece etkisiz bir afet. Deprem gibi sel gibi daha nicelerini gördük, neler yaşadık, neler kaybettik. Ama yine de – en azından ben şahsen – hala başıma gelen ya da gelmeyen olayların dünyadaki en büyük en fena en önemli şeyler oldukları aldatmacasında kendi kendime rezil ediyorum günümü gecemi. Yarın öbür gün başıma bir uçağın düşmeyeceğinin dahi bir garantisi yok üstelik!
Fazla önemsiyoruz kendimizi ve hayatlarımızı.
Halbuki Eyyafyallayöküll’ün umurunda dahi değiliz. Asla da olmayacağız. Ama biz göçüp gittikten sonra o hala püskürte püskürte kalacak buralarda.
Sözün özü :
Bilica penaltı noktasını eşelemiş, Bobo penaltı kaçırmış, hakem diğer penaltıyı vermemiş, o sarı kart almış bu kırmızı... Ben Eyyafyallayöküll olsam gözlerimi süze süze bir bakar ağzımın kenarından dumanımı ince ince üfler küllerimi de üzerinize üzerinize silkerim.
Neyse ki Eyyafyallayöküll ben değilim.
BlockNOT-1 : Evet, copy-paste yaparak yazıyorum : Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll
BlockNOT-2 : Dün Etiler’deydim. Bunca yıldır İstanbul’da yaşarım, Etiler gibi yer görmedim – ayrı bir dünya orası!
BlockNOT-3 : Sanırım artık yer kalmamıştır ama... Hatırlatmakta fayda var, Hakan Günday’ın Malafa’sı Mayıs’ın son 3 günü Salon İKSV’de – ben biletimi haftalar önce aldım, bir deneyin şansınızı derim.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
20 Mart 2010 Cumartesi
ben bir tv canavarıyım ve bunlara bayılıyorum
1 - banyodan yeni çıkan kadının saçında havlu üzerinde bornoz ama yüzünde eksiksiz makyaj taşıması, havluyu kafadan çekip çıkarttığı anda saçının fönünün kusursuz ya da buklelerinin özenli olması
2 - yaptığı iş nedeniyle maaşı çok yüksek olamayacakken en az dubleks evde yaşayan insanların varlığı
3 - aşk-ı memnu'nun nihal'i ve yaprak dökümü'nün ali rıza bey'i
herkesin güzel, herkesin yakışıklı, herkesin sağlıklı, herkesin bakımlı olduğu gerçekçi reklam filmlerini saymıyorum dahi.

bana umut veriyor hepsi. bir gün ben "normal" insan da öyle olabilirim demek ki! tv yalan söylemez.
2 - yaptığı iş nedeniyle maaşı çok yüksek olamayacakken en az dubleks evde yaşayan insanların varlığı
3 - aşk-ı memnu'nun nihal'i ve yaprak dökümü'nün ali rıza bey'i
herkesin güzel, herkesin yakışıklı, herkesin sağlıklı, herkesin bakımlı olduğu gerçekçi reklam filmlerini saymıyorum dahi.

bana umut veriyor hepsi. bir gün ben "normal" insan da öyle olabilirim demek ki! tv yalan söylemez.
19 Mart 2010 Cuma
başlıksız fırça yazısı
o kadar çok yere "hastayım" "evdeyim" "işe gidemiyorum" diye yazdım ki artık içim bulanıyor bunu yazmaya başladığımda... sözün özü, bir haftadır evdeyim, tv seyrettim, uyudum, kitap okudum, her sorana dert yandım ve haftasonuna vardım - gerçekten evde çok sıkıldım. peki evdeyken ne yaptım?
günde iki kere yemekteyiz'e maruz bıraktım kendimi! doz aşımından sanırsam öleceğim - neyse ki bugün cuma ve artık benim bu marazi merakım ve nefret ede ede seyretmelerim sona eriyor.
utanmıyorum vallahi seyrettim!
seyrettikçe anladım biraz da neden bizim çoğu insanımız gerek televoleleri gerekse de magazin programlarını burun kıvırarak seyrediyorlar. çünkü aynı şeyi bu hafta ben yaptım. "onlar gibi" olmadığım için şükrettim sürekli olarak. bolca ahkam kestim yaptıkları / yapmadıkları, söyledikleri / söylemedikleri şeyler üzerine. egoma iyi geldi, onlardan daha iyi bir insan olduğuma karar verdim. ne haddimse artık!!!
dehşete düşe düşe, ağzımı kapatamadan, sürekli cıkcıklayıp vahvahlayarak izledim o mutfakta & masada birbirine düşen, insanlıktan nasiplerini almadıklarını düşündüğüm yarışmacıları.
varacağım nokta şu aslında :
asla, asla demeyeceksin kardeşim! seyretmezsen de bir gün seyrettirirler. sen de iştahlana iştahlana, dalga geçe geçe, kahkaha ata ata seyredersin. ve sen de onlardan pek farklı değilsin. yani, "daha iyi bir insan" değilsin. belki biraz daha şanslısın görebildiklerin ve düşünebildiklerin sayesinde. ama sonuçta sen de bu ülkede yaşıyorsun, aynı kör güruhun bir parçasısın. aynı bencillikte, aynı vurdumduymazlıkta, aynı cehalette yürüyorsun insanlarla. senin başbakanın da onlarınkiyle aynı. ve üstelik sen *güya* "onlar"dan değilsin.
ama sen kimsin? ne adımlar attın acaba daha öteye götürebilmek için şu insanları? daha kaliteli bir yaşam için sen ne yaptın ki? internet sitelerinin köşelerinde sanal kutlamalar ve sanal kavgalar haricinde neler kattın hayata?
dur bir düşün bakalım...
günde iki kere yemekteyiz'e maruz bıraktım kendimi! doz aşımından sanırsam öleceğim - neyse ki bugün cuma ve artık benim bu marazi merakım ve nefret ede ede seyretmelerim sona eriyor.
utanmıyorum vallahi seyrettim!
seyrettikçe anladım biraz da neden bizim çoğu insanımız gerek televoleleri gerekse de magazin programlarını burun kıvırarak seyrediyorlar. çünkü aynı şeyi bu hafta ben yaptım. "onlar gibi" olmadığım için şükrettim sürekli olarak. bolca ahkam kestim yaptıkları / yapmadıkları, söyledikleri / söylemedikleri şeyler üzerine. egoma iyi geldi, onlardan daha iyi bir insan olduğuma karar verdim. ne haddimse artık!!!
dehşete düşe düşe, ağzımı kapatamadan, sürekli cıkcıklayıp vahvahlayarak izledim o mutfakta & masada birbirine düşen, insanlıktan nasiplerini almadıklarını düşündüğüm yarışmacıları.
varacağım nokta şu aslında :
asla, asla demeyeceksin kardeşim! seyretmezsen de bir gün seyrettirirler. sen de iştahlana iştahlana, dalga geçe geçe, kahkaha ata ata seyredersin. ve sen de onlardan pek farklı değilsin. yani, "daha iyi bir insan" değilsin. belki biraz daha şanslısın görebildiklerin ve düşünebildiklerin sayesinde. ama sonuçta sen de bu ülkede yaşıyorsun, aynı kör güruhun bir parçasısın. aynı bencillikte, aynı vurdumduymazlıkta, aynı cehalette yürüyorsun insanlarla. senin başbakanın da onlarınkiyle aynı. ve üstelik sen *güya* "onlar"dan değilsin.
ama sen kimsin? ne adımlar attın acaba daha öteye götürebilmek için şu insanları? daha kaliteli bir yaşam için sen ne yaptın ki? internet sitelerinin köşelerinde sanal kutlamalar ve sanal kavgalar haricinde neler kattın hayata?
dur bir düşün bakalım...
12 Mart 2010 Cuma
homur homur homur
kıskanç ve çekilmez insanlarla ilgili çok şey yazmak istiyorum aslında ama içinde bulunduğum ruh hali engel oluyor.
"huzur" adında bir poşet çay yaptım kendime, içinde sarı kantaron, lavanta, nane falan varmış - zaten boğazım berbat ve burnum tıkalı olduğu için tad aldığım yok! - bir sakinleşmek ve bir uyumak amacındayım ve bu nedenle de içimdeki öfkeyi bir süre daha uyutacağım.
kısacık şunu söyleyeyim :
hayat herkese eşit davranmaz. davransa bu zaten hayat olmaz. başkaları - bizce hak etmiyorsa dahi (ki, ne malum kimin ne hak ettiği ne hak etmediği? kimdir bunun jürisi??) - bizden iki adım ötedeyse ve biz tırnaklarımızla kazıdığımız halde hala yerimizde sayıyorsak, bu kimsenin suçu değil ki! hayat başkalarına daha iyi davranıyor gibi görünüyorsa, ne yapalım peki? ölelim mi??
allah allah...!!
"huzur" adında bir poşet çay yaptım kendime, içinde sarı kantaron, lavanta, nane falan varmış - zaten boğazım berbat ve burnum tıkalı olduğu için tad aldığım yok! - bir sakinleşmek ve bir uyumak amacındayım ve bu nedenle de içimdeki öfkeyi bir süre daha uyutacağım.
kısacık şunu söyleyeyim :
hayat herkese eşit davranmaz. davransa bu zaten hayat olmaz. başkaları - bizce hak etmiyorsa dahi (ki, ne malum kimin ne hak ettiği ne hak etmediği? kimdir bunun jürisi??) - bizden iki adım ötedeyse ve biz tırnaklarımızla kazıdığımız halde hala yerimizde sayıyorsak, bu kimsenin suçu değil ki! hayat başkalarına daha iyi davranıyor gibi görünüyorsa, ne yapalım peki? ölelim mi??
allah allah...!!
küstüm senle konuşma benle!
"ben eleştirilerin hepsini kişisel olarak ele alıyorum, çok alınganım, ne dersen ve kime dersen de ben onları hep sanki bana yapılmış bir saldırıymış gibi algılıyorum, küsüyorum içime çekilip seni ve dediklerini reddediyorum".
alt metin : tutucuyum, kendime güvensizim.
yanıt : bas git kendi haline o halde, uğraşamam seninle bu yaştan sonra bana ne yahu!?
alt metin : tutucuyum, kendime güvensizim.
yanıt : bas git kendi haline o halde, uğraşamam seninle bu yaştan sonra bana ne yahu!?
15 Aralık 2009 Salı
king nothing*
ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir derlerdi de güler geçerdim.
dileklerimin ne zaman ve ne derece değişebileceğini bilememem benim çocukluğumdanmış.
çocuktum zaten, çok yürekten dilemiştim. olsun istemiştim.
aksinin bir gün bana daha cazip geleceği, aksine artık kavuşamamanın canımı sıkacağını hiç aklıma getirmemiştim.
bugün de diliyorum ama aynı şey değil.
üstüme sinmiş bir sinizm var, sarkastik dileklerim tanrı katında kabul görmüyor.
bense eskisi kadar içten ve masum değilim, sakladıklarımın herkes tarafından ayan beyan görülebildiğinin farkındayım. ve ona rağmen yine de yazıp çiziyor ve konuşuyorum.
yarısı hikaye.
off to never never land
* metallica'nın sevmediğim albümlerinden birine ait olan bu şarkının sözlerini tutmam benim suçum değil, ironi iş başında sadece.
dileklerimin ne zaman ve ne derece değişebileceğini bilememem benim çocukluğumdanmış.
çocuktum zaten, çok yürekten dilemiştim. olsun istemiştim.
aksinin bir gün bana daha cazip geleceği, aksine artık kavuşamamanın canımı sıkacağını hiç aklıma getirmemiştim.
bugün de diliyorum ama aynı şey değil.
üstüme sinmiş bir sinizm var, sarkastik dileklerim tanrı katında kabul görmüyor.
bense eskisi kadar içten ve masum değilim, sakladıklarımın herkes tarafından ayan beyan görülebildiğinin farkındayım. ve ona rağmen yine de yazıp çiziyor ve konuşuyorum.
yarısı hikaye.
off to never never land
* metallica'nın sevmediğim albümlerinden birine ait olan bu şarkının sözlerini tutmam benim suçum değil, ironi iş başında sadece.
13 Aralık 2009 Pazar
nobody's wife!
Sanırım 25 yıl kadar önceydi, izlediğim bir filmin etkisinde kalmış ve ilkokul 2.sınıf aklımla asla evlenmeyeceğimi beyan etmiştim sesimin ulaştığı her yere ve herkese. Büyüdüm, akıllandım, fikrim de zikrim de değişmedi. Bencillikten olduğunu sıkça duydum bu kararımın. Özellikle aile büyüklerim – yaşımda ilerledikçe – bunun daha çok “evde kalmış ve bunu kabullenmiş kız” sendromundan ileri geldiğini düşünerek kendilerini avuttular – ne de olsa onların canından kanından bir evlat bu kadar aykırı bir hayat seçemezdi kendine. Sonuç itibariyle hepimiz doğardık büyürdük evlenirdik çocuk yapardık, oğlan çocukları aile babası olurdu kız çocukları da evin annesi olup çalışsalar da temizlik – ütü –yemek üçgeninde mutlu mesut yaşar giderdi. Doğanın gereği buydu, toplum bunu isterdi, dışında kalanlar ise kusurluydu ki buna yanaşmıyorlardı. Eğitim görmüş, işine sarılıp kendini mesleğine adamış ve bu nedenle de “mutlu yuva” hayallerini kurban etmiş kadınlar da gene kabul edilebilirdi. Sonuç itibariyle, başarılı iş kadınları idi onlar. Bir amaçları vardı, aile ya da iş olabilirdi bu amaç nihayetinde ve onlar da birini seçmişlerdi.
Bir de benim gibiler vardı… Evlilikten kararlılıkla uzak duran, ancak işine de sadece keyif aldığı ölçüde kendinden bir şeyler veren, “yaşı ilerledikçe” biraz konsantrasyon eksikliği çekip de hayatında yenilikler arayan o yüz karaları! “Amaçsız” bir şekilde hayatını heba eden, ileride yaşlandığında elinde ne çoluk ne çocuk ne yar ne yaren kalacak olanlar. Emeklilik günlerinde kedileriyle (!) yaşayıp gidecek ve şanslıysa ölümünü çok geçmeden komşuları tarafından yokluğu fark edilecek yalnız zavallı kadın adayları.
Sonuç itibariyle herkes bir gün ölecekse, çok gerekli görmüyorum bu kişilerle polemiğe girmeyi. Herkes nasıl mutluysa öyle olmalı. Evlen, yalnız kal, uyu, ye, git, yap, dur, kaç, sev, üzül, yaşa… Bunların hangisini hangi sırayla yaparsan yap, varacağın son nokta aynı. unutma.
Ve de beni anla. Üstüme gelme.
Benim amaçlarım da hedeflerim de farklı. Ve beklentilerim de...
6 Aralık 2009 Pazar
all along the watchtower*
bak şimdi, diyorum ki, alalım iki kuruş paramız varsa yanımıza, basalım gidelim. kimseyi yanımıza almamıza, kimseye haber vermemize gerek yok. gözcülerimiz, sözcülerimiz, sevgililerimiz, ihtiyaç sahipleri, patronlar, hayranlar, herkes geride kalsın. adım adım yol alalım, istersek duralım istersek susalım. tek nefeste saatlerce konuşalım, canımız çıkınca vuralım kafayı taşlara yatalım. uyuyalım uyanalım hesabını tutmadan bunalalım istersek bulanalım. sorduklarımızın yanıtını bulamamak koymasın bize, takılalım kaçalım. kirlerimizi rüzgar da temizler alalım ardımıza kuvvetini de bırakalım gitsin pasları halimizin. uyarıldığımız ölçüde sevişelim, sevişmeyeceksek içelim. yürüyelim ıslanalım duralım donalım koşalım yetişemeyelim. umurumuzda olmasın. ya da olsun ama bu da fark etmesin. biz de fark etmeyelim. onlar da etmesin. sevmediklerimizi yok sayalım bozulmasınlar. sevdiklerimizin üstüne gidelim, her yanını taşlayalım, kırılmasınlar. kanatlarımız kopsa da uçalım. isteyelim, onlar vermesin, biz çalalım. çaldıklarımızı yükleyelim sırtımıza, bir daire yapalım sonra iade edelim. sayıklayalım. anlasınlar. yazalım. baksınlar. tersten okunduğunda anlam versin her şey. görelim ama bakmayalım. klişelerden geçelim bir kitapta boğulalım.
* tercihim her zaman jimihendrix yorumundan yanadır...
* tercihim her zaman jimihendrix yorumundan yanadır...
13 Kasım 2009 Cuma
ciddiyet dersleri, vol.1
ön not : ciddiye almak = "bilmek, anlamak, söylediklerine değer vermek, yanıt vermek"...
sen kendini ne kadar ciddiye aldığını sokmayacaksın insanların gözüne sürekli bu hayatta. bırakacaksın başkaları alsın ciddiye seni.
sürekli bağırıp çağırmayacaksın mesela... derdini sakince anlatabileceksin, saldırmadan, karşındakini küçümsemeden. anlayanın anlamasını sakince bekleyeceksin sonra. anlamayacak olanları da kestirebilecek ve hiç üzerine varmayacaksın, hiç dert etmeyeceksin kendine. misal, saçını başını yolarak tepinmeyeceksin "neden beni anlamadı da saçma sapan yanıt verdi bu şimdi bana ben bunu mu dediiim" diye...
herkes seni anlamak zorunda değil. sen herkesi anlayabiliyor musun? bırak anlayabilmeyi, anlamak istiyor musun acaba? zaten eğer istiyorsan, ya da "ben herkesi anlarım" diyebiliyorsan, aşmışsın sen. ya da batmışsın, emin değilim. farkı nedir onu da bilemem zaten.
kendine güvenin olacak her şeyden önce. söylemine, aklına, zekana, eline ve diline güveneceksin. kendini abartmadan, söylemek istediğini şak diye söyleyeceksin. ve sonra bunun ardında duracaksın. kaçmayacaksın, kıvırmayacaksın. bunu yaparken, kırıcı olmamayı becerebileceksin. insanları kılıçtan geçirmeden haklıyla haksızı ayıracaksın. ve de herkesin kendi fikrini dillendirme hakkı kadar doğal bir şey olmadığını da asla unutmayacaksın.
sinirlenmek ve laf çakmak haklarını hep saklı tutacak ve yeri geldiğinde kullanacaksın. kendinle dalga geçmeyi bileceksin. kendini o kadar ciddiye alacaksın ki, o kadar güveneceksin ki kendine, kendinle dalga geçebileceksin ve hafifleyecek için, yumuşayacak ortam. bazıları anlamasa da sen bileceksin anlayanın anladığını.
rahat olacaksın şu hayatta - ister "reel" olsun ister "sanal".
koyverip gitmeden akıp gitmeyi bileceksin, dalga geçeceksin kendinle. kendine gülebilecek kadar ciddiye alacaksın kendini.
böylece hiç bir şey dokunmayacak sana.
25 Ağustos 2009 Salı
serbest kürsü seansı, ref.6
kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.

istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
8 Ağustos 2009 Cumartesi
2 film, 1 kitap
ıssız adam'ı yeni izledim (dün gece).
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).
gelelim fikirlerime:
ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.
diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.
o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.
ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...
gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.
gideyim ben.
o. çocuklarını da (bugün).
yıllarca inat edip okumadığım kara kitap şu aralar elimde dolanıyor (haftalar oldu).
gelelim fikirlerime:
ıssız adam: yanlış isim. çapsız adam olmalıymış. sevmedim, sevemedim, filmde beni etkileyecek tek sahne seçemedim, izledim, bitti. yattım uyudum. beceriksiz bir adamla kendini ona adamaya dünden razı bir kadın. aşk bu olabilir, bilmiyorum. buysa da ben bilmesem de olur herhalde.
diyerek, derhal geçiyorum. ve de bana "ıssız adam'ı seyrettin mi? ben seyrettim ve hep aklımda sen vardın, izlesen anlardın. ben seni çok özledim" diyen bir eski sevgiliye de buradan kulaklarını çınlatmak suretiyle bir "hadi be oradan" diyorum.
o.çocukları: sonunu biraz daha az peri masalımsıtrak yapmasalarmış ne güzel olacakmış aslında di mi? beklediğimden iyi bulduğum gerçeğini filmin sonundaki "nası yani yaaaaa" hissi aldı götürdü.
ben ne anlarım filmden diyerek geçiyorum bu bahsi zira gerçekten de sinemadan "anlamam". anlamamaya devam...
gelelim kara kitap'a: çooooooooooook uzun zamandır bu kadar içine giremeden, bu kadar süründürerek ve bu kadar "bitse de gitsek" diye hissederek okuduğum kitap olmamıştı. ama azmettim, bitireceğim. yıllardır elime alıp bıraktığım şu kitap artık bitecek. ama zamanı konusunda hedef koyamıyorum çünkü hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç anlaşamadık kendisiyle.
gideyim ben.
21 Haziran 2009 Pazar
only happy when it rains...*
mutsuz olmakla mutlu olmamak arasındaki fark - bilenleri için - oldukça belirgindir.
eksiğin yoktur görünürde, yolunda gider her şey : nefes alıp verebileceğin kadar hava, karnını doyurabileceğin kadar para, iki kelam laf edebileceğin kadar eş dost vardır nihayetinde. ötesini isteyene sen şımarık gözüyle bakarsın, sana da öyle bakacaklarını bilirsin içten içe. mutsuz değilsindir, mutsuz olman için neden yoktur çünkü. sağlığın yerindeyse, karnın toksa, cebinde de 3 kuruşun varsa... daha ne be adam der geçer gidersin.
mutsuz olmamak - bu bağlamda - çok da zor değil. mutlu olmak ise bunun çok ötesinde bir şey olsa gerek. ömrüm boyunca "mutluyum" diye tanımladığım bir kaç yüzeysel an haricinde pek bilmiyorum mutsuz olmamakla arasındaki farkını. ama aynı şey olmadığına adım gibi eminim.
sürekli bir yarış da olabilir aslında şu mutlu olmak hali... hani bir adım atar o adımın getirdiği ödülü kazanır, mutlu olur ve o etki hafifleyince diğer adımı atarsın... bitmez gider o yol ve asla gerçek anlamda mutlu olmuş olmazsın. ama burada mutlu olmak mıdır kullanılması gereken tanım çok da emin değilim (bununla ilgili zamanında okuduğum bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şurada bulabilirsiniz).
zeki insanın mutlu olamayacağına dair bir şehir efsanesi de dolanır durur ortalıkta (evet farkındayım, bu cümlede "şehir efsanesi" kullanılmaz, duruma uymaz ama keyfimin tek kahyası da ben olduğuma ve bu beni mutlu edeceğine göre kullanmış olmam çok da yanlış değildir). inanmıyorum. zeki insanlar da gayet mutlu olabilir - yeter ki doğru zamanda doğru yerde bulunabilsinler ve fırsatı yakalasınlar.
evet, mutluluk bir tesadüfe bağlıdır. o tesadüf yakalanamadı mı, mutlu olmak en kötü ihtimalle bir sonraki tesadüfe kadar ertelenir ya da kaçırılır. elimize mutsuz olmamak kalır ki artık onu da kötünün iyisi olarak bağrımıza basar yolumuza devam ederiz.
mutluluk içimizde ya da elimizde ya da bilmemneremizde değildir. mutluluk dışımızdakiyle iletişimimizde ve onu nasıl hayatımıza dahil ettiğimizdedir. mutluluk kaçırabileceğimiz bir şans ve gerçekleşmesi zor bir olasılıktır.
ama ironik olarak, mutsuzluk her yerdedir ve sürekli gerçekleşmektedir.
* garbage'ın tavsiye edilir şarkısıdır.
eksiğin yoktur görünürde, yolunda gider her şey : nefes alıp verebileceğin kadar hava, karnını doyurabileceğin kadar para, iki kelam laf edebileceğin kadar eş dost vardır nihayetinde. ötesini isteyene sen şımarık gözüyle bakarsın, sana da öyle bakacaklarını bilirsin içten içe. mutsuz değilsindir, mutsuz olman için neden yoktur çünkü. sağlığın yerindeyse, karnın toksa, cebinde de 3 kuruşun varsa... daha ne be adam der geçer gidersin.
mutsuz olmamak - bu bağlamda - çok da zor değil. mutlu olmak ise bunun çok ötesinde bir şey olsa gerek. ömrüm boyunca "mutluyum" diye tanımladığım bir kaç yüzeysel an haricinde pek bilmiyorum mutsuz olmamakla arasındaki farkını. ama aynı şey olmadığına adım gibi eminim.
sürekli bir yarış da olabilir aslında şu mutlu olmak hali... hani bir adım atar o adımın getirdiği ödülü kazanır, mutlu olur ve o etki hafifleyince diğer adımı atarsın... bitmez gider o yol ve asla gerçek anlamda mutlu olmuş olmazsın. ama burada mutlu olmak mıdır kullanılması gereken tanım çok da emin değilim (bununla ilgili zamanında okuduğum bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şurada bulabilirsiniz).
zeki insanın mutlu olamayacağına dair bir şehir efsanesi de dolanır durur ortalıkta (evet farkındayım, bu cümlede "şehir efsanesi" kullanılmaz, duruma uymaz ama keyfimin tek kahyası da ben olduğuma ve bu beni mutlu edeceğine göre kullanmış olmam çok da yanlış değildir). inanmıyorum. zeki insanlar da gayet mutlu olabilir - yeter ki doğru zamanda doğru yerde bulunabilsinler ve fırsatı yakalasınlar.
evet, mutluluk bir tesadüfe bağlıdır. o tesadüf yakalanamadı mı, mutlu olmak en kötü ihtimalle bir sonraki tesadüfe kadar ertelenir ya da kaçırılır. elimize mutsuz olmamak kalır ki artık onu da kötünün iyisi olarak bağrımıza basar yolumuza devam ederiz.
mutluluk içimizde ya da elimizde ya da bilmemneremizde değildir. mutluluk dışımızdakiyle iletişimimizde ve onu nasıl hayatımıza dahil ettiğimizdedir. mutluluk kaçırabileceğimiz bir şans ve gerçekleşmesi zor bir olasılıktır.
ama ironik olarak, mutsuzluk her yerdedir ve sürekli gerçekleşmektedir.
* garbage'ın tavsiye edilir şarkısıdır.
7 Haziran 2009 Pazar
serbest kürsü seansı, ref.5
her zamanki yoğun trafik nedeniyle otobüse ya da taksiye binmeyip kulağımda rock fm omzumda güneş yanığı ve gözümde eflatun gözlüklerimle birlikte ortaköy'den beşiktaş iskeleye doğru o çok sevdiğim yolu yürüdüğüm 20 dakika kadar süre içerisinde neden bir süredir bloga birşey yazma isteğimin olmamasından tutun da hayatımda son dönemde yaşadığım ve memnun olmadığım tüm olaylar hakkında kimi suçlayabileceğime kadar her türlü konunun üzerinde "uzun uzun" düşündüm. geçtiğimiz haftalar boyunca kendimi düşünmemeye vermiş olmamdan olsa gerek, bu 20 dakikalık uzun düşünme kürü beşiktaş - kadıköy arasındaki vapur yolculuğuna da sarktı ve eve gelip kendimi tekrar düşünmemeye programlayarak coupling'e vurana kadar epeyce bir beyin hücremi ateşledi.
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
18 Mayıs 2009 Pazartesi
serbest kürsü seansı, ref.4
adriana lima'ya sormuşlar kanka mı sevgili mi diye... tasası bana düştü!
mesaj atarak hiç bir operatöre kıyak yapmak istemeyeceğim için buradan 70 milyona tercihimi sesleniyorum: KANKA.
sevgili dediğin bir deli oğlan (ya da hadi kız diye ekleme de yapalım şuraya, karşı cins okurlar da kendilerinden bir parça bulabilsinler yazının akaaan giden satırlarında)... bugün var bugün yok. halbuki kanka denen nesne - eğer tabii laf olsun diye önüne gelene "hey kanka naaaağber yaauuv" demiyorsan - ağırlığınca altın değerindedir. sevgili için ya da sevgiliye karşı seni idare edecek olan, sevgilisel heyecanlarını ve yeri / zamanı geldiğinde üzüntülerini paylaşacak, cebinde son kalan 10 lirasını sana verecek, "gel" dedin mi gelecek "git" dedin mi gidecek kişidir kanka kişisi.
zira (burada yazar tedeka gömleğini geçirir üstüne) "kankardeş" kelimesinden gelen şu kanka olma hali öyle bugün sünnet yarın deniz misali tanışmanın ertesi gününde gerçekleşmez.
bunu bilir bunu derim.
toparlıyoruz, egzekütiv özet geçiyoruz : sevgili güzeldir, özeldir, önemlidir. ama baki olan kankadır. ya da hadi azıcık geri adım atarak (ve "eş dost" tamlamasından feyz alarak) en kötü ihtimalle eşittir kanka ve sevgili önem derecesinde diyelim.
bir tek sevgiliyle (ya da tek bir sevgiliyle) ömür mü geçer yaaaaaahu?
ha bak sevgili dediğin johnny depp'tir :
ya da liam neeson'dır:

işte o zaman kanka manka görmez insan gözü, o ayrı!
saygılarımla sunar, gözlerinizden hararetle öperim.
mesaj atarak hiç bir operatöre kıyak yapmak istemeyeceğim için buradan 70 milyona tercihimi sesleniyorum: KANKA.
sevgili dediğin bir deli oğlan (ya da hadi kız diye ekleme de yapalım şuraya, karşı cins okurlar da kendilerinden bir parça bulabilsinler yazının akaaan giden satırlarında)... bugün var bugün yok. halbuki kanka denen nesne - eğer tabii laf olsun diye önüne gelene "hey kanka naaaağber yaauuv" demiyorsan - ağırlığınca altın değerindedir. sevgili için ya da sevgiliye karşı seni idare edecek olan, sevgilisel heyecanlarını ve yeri / zamanı geldiğinde üzüntülerini paylaşacak, cebinde son kalan 10 lirasını sana verecek, "gel" dedin mi gelecek "git" dedin mi gidecek kişidir kanka kişisi.
zira (burada yazar tedeka gömleğini geçirir üstüne) "kankardeş" kelimesinden gelen şu kanka olma hali öyle bugün sünnet yarın deniz misali tanışmanın ertesi gününde gerçekleşmez.
bunu bilir bunu derim.
toparlıyoruz, egzekütiv özet geçiyoruz : sevgili güzeldir, özeldir, önemlidir. ama baki olan kankadır. ya da hadi azıcık geri adım atarak (ve "eş dost" tamlamasından feyz alarak) en kötü ihtimalle eşittir kanka ve sevgili önem derecesinde diyelim.
bir tek sevgiliyle (ya da tek bir sevgiliyle) ömür mü geçer yaaaaaahu?
ha bak sevgili dediğin johnny depp'tir :
ya da liam neeson'dır:

işte o zaman kanka manka görmez insan gözü, o ayrı!
saygılarımla sunar, gözlerinizden hararetle öperim.
6 Nisan 2009 Pazartesi
serbest kürsü seansı, ref.3
kendine acımaktan, hayatı sürekli bir depresyon kıvamında yaşamaktan, sürekli şikayet etmekten hayatı yaşayamayanlara gerçekten katlanamıyorum.
hem gayet bilinçli ve gönüllü bir şekilde hayatını kenara süpüren hem de sonra hayatı kaçırdığına dair dert yanan tiplerin tamamını tek yumrukta yere seresim var.
değişiklik isteyip de imkanı olduğu halde bunun için kılını kıpırdatmayan, herkesi kendiyle ilgilenmek zorunda bırakan ama etrafındaki insanların ne kadar yorgun ya da sıkıntılı olduğunu bir saniye için dahi fark etmeyen tüm zavallılara sözlerim:
dünya sizin etrafınızda dönmüyor anacım.
şimdi kaldırın o sarkıttığınız omuzları, açın o boş gözleri ve bir bakının etrafınıza: gerçekten de bir siz mi varsınız hayattan tokat yemiş? yahu hayat zaten bir boks maçı! yumruk üstüne yumruk yememize rağmen ayaklanıyoruz tekrar tekrar. nakavt olan erken terk ediyor ringi ve göçüp gitmese de kenardan seyrediyor olanı biteni ilelebet.
bu mudur istediğiniz?
başkaları yaşasın, başkaları mücadele etsin, başkaları ilerlesin, başkaları kavga versin...
siz de kenardan o başkalarını izleyin.
hayat sadece nefes alıp vermekten, mekanik olarak hareket etmekten, otomatiğe bağlanarak sabahla akşamı birbirine bağlamaktan ibaret değil.
hadi kenardan izlediniz olanı biteni.
şikayet etmeyin. kabul edin. sonra da ya durun, ya devam edin.
ama birşey yapın!
acınası kıskançlıklarınızdan sıyrılın da siz kendiniz ne yapabilirsiniz ona bakın. hayatı fark edin. etmeyecekseniz, benden uzak durun.
tepemin tasını attırmayın.
ben de sıkılıyorum. hayat yeteri kadar yorucu ve sizlerle uğraşmak daha da aşındırıyor yüzeyimi. ve ben hala vazgeçmiyorum. ya bu saçmalıklarınızdan vazgeçin ya da benden.
hem gayet bilinçli ve gönüllü bir şekilde hayatını kenara süpüren hem de sonra hayatı kaçırdığına dair dert yanan tiplerin tamamını tek yumrukta yere seresim var.
değişiklik isteyip de imkanı olduğu halde bunun için kılını kıpırdatmayan, herkesi kendiyle ilgilenmek zorunda bırakan ama etrafındaki insanların ne kadar yorgun ya da sıkıntılı olduğunu bir saniye için dahi fark etmeyen tüm zavallılara sözlerim:
dünya sizin etrafınızda dönmüyor anacım.
şimdi kaldırın o sarkıttığınız omuzları, açın o boş gözleri ve bir bakının etrafınıza: gerçekten de bir siz mi varsınız hayattan tokat yemiş? yahu hayat zaten bir boks maçı! yumruk üstüne yumruk yememize rağmen ayaklanıyoruz tekrar tekrar. nakavt olan erken terk ediyor ringi ve göçüp gitmese de kenardan seyrediyor olanı biteni ilelebet.
bu mudur istediğiniz?
başkaları yaşasın, başkaları mücadele etsin, başkaları ilerlesin, başkaları kavga versin...
siz de kenardan o başkalarını izleyin.
hayat sadece nefes alıp vermekten, mekanik olarak hareket etmekten, otomatiğe bağlanarak sabahla akşamı birbirine bağlamaktan ibaret değil.
hadi kenardan izlediniz olanı biteni.
şikayet etmeyin. kabul edin. sonra da ya durun, ya devam edin.
ama birşey yapın!
acınası kıskançlıklarınızdan sıyrılın da siz kendiniz ne yapabilirsiniz ona bakın. hayatı fark edin. etmeyecekseniz, benden uzak durun.
tepemin tasını attırmayın.
ben de sıkılıyorum. hayat yeteri kadar yorucu ve sizlerle uğraşmak daha da aşındırıyor yüzeyimi. ve ben hala vazgeçmiyorum. ya bu saçmalıklarınızdan vazgeçin ya da benden.
serbest kürsü seansı, ref.2
elini veren kolunu kaptırıyor.
insanlar kendilerine ters gelen şeyleri kabullenmemek için onca çabalar ve çevrelerini kırıp dökerken, işlerine gelen her türlü yaklaşımı ve davranışı olağan ve hatta doğal sayarak benimsiyorlar ve her zaman her yerde aynı şekilde davranmanızı bekliyorlar. sonrasında, siz biraz "höööyt noooluyo be! yüz verdik astarını isteme" diye diklendiğinizde de suçlu oluveriyorsunuz. hani yani, kişi utanmasa gerçekten suçlu olduğuna, bir suç işlediğine inanabilir kolaylıkla. halbuki tek yaptığı karşısındakini birazcık şımartmak, karşısındakinin birazcık suyuna gitmekti.
asla, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, ne yaparsanız yapın, kimseyi şımartmayın.
ya da - eğer şanslıysanız - karşınızda ve yanınızda sizin onlar için yaptıklarınızı takdir edebilecek ve teşekkür edecek (en azından bunu sürekli olarak beklemeyerek sizin de insanüstü yaratıklar olmadığınızı ve sabrınızın bir sınırı olduğunu anlayabilecek) insanlar olsun. çok zor ama... belki öyleleri de vardır bu dünyada!
bana gelince...
ben yitirilmiş bir davayım, hiç şansım yok. eli kolu kafayı bacağı kaptırdım gittim. ve de bu "doğal" karşılanıyor, olması gereken buymuş gibi. ve ben de bununla uğraşmıyorum artık. kaptırdım yuları gidiyorum aynı ve sonu çok belli yolda. alttan alarak ve sürekli sakin kalmaya çalışarak.
ama tabii bir gün bu saltanat sona erecek, ruhumun askerleri darbe yapacak. sıkıyönetim hepimizi ezecek geçecek.
değecek mi? değmeyecek...
çünkü aslında tek yapılması gereken bir durup bakmaktı bana doğru - insanlığımı ve duygularımı ve isteklerimi ve fedakarlıklarımı fark etmekti (adı üstünde : fedakarlık - feda eder ve susarsın. karşılık beklemezsin. sonra böyle dert yanmazsın. ben de yapmazdım... birazcık daha tahammüllü olsaydım. ama artık eskisi kadar kolay değil kafamın arka planına atmak kızgınlıklarımı ve de olağan görüneni sürdürmek).
çok çirkin kelimeler birleşiyor kafamda... aklım çok fena düşünceleri oluşturuyor... ve üzerinde durmaktan dahi nefret ettiğim farkındalıklara kavuşuyorum...
ama, anlatmıyorum.
insanlar kendilerine ters gelen şeyleri kabullenmemek için onca çabalar ve çevrelerini kırıp dökerken, işlerine gelen her türlü yaklaşımı ve davranışı olağan ve hatta doğal sayarak benimsiyorlar ve her zaman her yerde aynı şekilde davranmanızı bekliyorlar. sonrasında, siz biraz "höööyt noooluyo be! yüz verdik astarını isteme" diye diklendiğinizde de suçlu oluveriyorsunuz. hani yani, kişi utanmasa gerçekten suçlu olduğuna, bir suç işlediğine inanabilir kolaylıkla. halbuki tek yaptığı karşısındakini birazcık şımartmak, karşısındakinin birazcık suyuna gitmekti.
asla, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, ne yaparsanız yapın, kimseyi şımartmayın.
ya da - eğer şanslıysanız - karşınızda ve yanınızda sizin onlar için yaptıklarınızı takdir edebilecek ve teşekkür edecek (en azından bunu sürekli olarak beklemeyerek sizin de insanüstü yaratıklar olmadığınızı ve sabrınızın bir sınırı olduğunu anlayabilecek) insanlar olsun. çok zor ama... belki öyleleri de vardır bu dünyada!
bana gelince...
ben yitirilmiş bir davayım, hiç şansım yok. eli kolu kafayı bacağı kaptırdım gittim. ve de bu "doğal" karşılanıyor, olması gereken buymuş gibi. ve ben de bununla uğraşmıyorum artık. kaptırdım yuları gidiyorum aynı ve sonu çok belli yolda. alttan alarak ve sürekli sakin kalmaya çalışarak.
ama tabii bir gün bu saltanat sona erecek, ruhumun askerleri darbe yapacak. sıkıyönetim hepimizi ezecek geçecek.
değecek mi? değmeyecek...
çünkü aslında tek yapılması gereken bir durup bakmaktı bana doğru - insanlığımı ve duygularımı ve isteklerimi ve fedakarlıklarımı fark etmekti (adı üstünde : fedakarlık - feda eder ve susarsın. karşılık beklemezsin. sonra böyle dert yanmazsın. ben de yapmazdım... birazcık daha tahammüllü olsaydım. ama artık eskisi kadar kolay değil kafamın arka planına atmak kızgınlıklarımı ve de olağan görüneni sürdürmek).
çok çirkin kelimeler birleşiyor kafamda... aklım çok fena düşünceleri oluşturuyor... ve üzerinde durmaktan dahi nefret ettiğim farkındalıklara kavuşuyorum...
ama, anlatmıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

