24 Haziran 2010 Perşembe

çeşitli metal türleri üzerine

death metal:
"sabah uyandim annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. Mutluyum huzurluyum... "

doom metal:
"sabah düsümde annemi dogradim, babami dogradim, bakkala gittim bakkali dogradim. bu yuzden bunalimdayim"

gothic metal:
"sabah uyandim ne göreyim annem dogranmis, babam dogranmis, bakkala gittim o da dogranmis bu yuzden süpheliyim karamsarim.."

black metal:
"sabah uyanamadim. hala uyuyorum umarim annem, babam, bakkal dogranmistir. bu yuzden zevk alirim "

heavy metal:
"sabah uyandim annemi babami bakkali kesmisler... Kimin umrunda ben Maiden dinleyip birami icerim... uyku mu? salla annem mi? amaan, babam mi? hic sevmezdim. bakkal mi? dukkanini da soymuslar mi? "

power metal:
"uyanmaz olaydim, annemi dogramislar, babami dogramislar, tavernayi dagitmislar, bu yuzden kini kilici alip öc almaya gideyim... "

grindcore:
"beorghborghbeeeeorghorghoerherrbog boggrehoooorroooo. bu yuzden boooorghooogr "

progressive metal:
"sabah uyandim annem agliyo, babam aldatmis. bakkala gittim meger gercek babammis. aksam uyandim hepsi rüyaymis, ama artik daha olgunum "

hardcore:
"artik uyanmaliyim! arkadaslarla birlikte ana ve baba kesmeye gitmeliyim! gecerken bakkala da ugrayip kanli bicagimla tehdit etmeliyim! "


kim bilir kim yazmış da yollamış hiç hatırlamıyorum dahi... ama her okuduğumda hala komik geliyor :)

hedon

enter suicidal angels...



"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)

herkes bihter'i konuşurken...

... evime gelip mutlu mesut pijamalarımı giydim bile ve başlayan iznimi booool köpüklü bir kahve ile ayaklarımı uzatarak kutlamaya başladım kendi kendime.

... günlerin uykusuzluğunu muhtemelen 2 saat kadar sonra yatıp döne döne ve horul horul sabaha kadar uyuyarak üzerimden atmaya hazırlanırım.

... olmadı belki kitap okurum, gene ayaklarımı uzatır, beğendiğim yerleri bir kenara not alır, playlistimi düzenler ve tatil için yanımda ne götüreceğimi planlarım.

... ne zamandır ihmal ettiğim FANZİNCİ için bir kaç yazı fikrimi kağıda döküp, ve dahi yapılandırıp, uzunca süredir "niye adam gibi yazmıyorum lan ben" diye kendimi fırçalamaları bırakarak kafamı kağıda (tamam, ekrana) dökerim.

... yarın pentagram'dan mı başlasam yoksa hazır izinliyken öncesine de gitsem mi yahu sorusuna yanıt bulurum.

... kankardeş kişisini dürtüp dışarı çıkabilirim ya da iki şişe bir şey alıp kapağı ona atabilirim.

... oturup blog yazabilirim.

... sağda solda bihtergillere laf çakıp dalga geçebilirim (ki üşenirim yapamam).

20 Haziran 2010 Pazar

bir voodoo bebeğinin acı sonu...

kıyamaz insan buna "onun gözünü çıkar, bunun saçı dökülsün, şunun sesi kısılsın" diye niyetler yazmaya (ahaha sanki daha sevimli olsa yazabilecekmişim gibi)...

benim mr. voodoo da ne umdu da ne buldu, türünün yüz karası oldu :)

kankardesh kişisi, seviyorum seni.

18 Haziran 2010 Cuma

pis gereksiz yazı

“hayır” diyor… “hayır sırtını dönmek değil aslında zor olan, zor olan o anda ağzıma yayılan kan tadı”

söyleyeceğim tüm kelimeler, teselli için kenara aldığım tüm notlar, ağzımın içinde biriktirdiğim tüm sesler birden donup kalıyor benimle birlikte karşısında. bön bön bakıyorum, küfrediyorum içimden bana yaptığı bu haksızlığa. diyecek laf bulamamanın iğrenç donukluğu içinde bakakalıyorum suratına.

anlamıyorum, zaten hiç anlayamadım ben bu sancıları. "hançerlerin dağladığı", "kurşunların saplandığı", "ciğerlerin paralandığı" ayrılıkları tanımıyorum. ağzıma hiç yayılmadı o kan tadı. bilmiyorum o yüzden.

benim bildiğim ancak keskin ama kısa bir sızıdır. günü gelip de anamdan babamdan ayrıldığımda da, yıllar yıllı evleri, memleketleri, sevgilileri, eşi dostu bırakıp bırakıp yer değiştirdiğimde de hep o sızıyı yaşadım ve hiç sancılanmadım ben. saniyenin onda biri süresince beynimi, kalbimi, tenimi incecik çizen ve sonrasında verdiğim nefesle birlikte kaybolan sızılarım oldu benim. ama hiçbir zaman sancılanmadım, o nedenle de bilemedim…

sahiplenmedim kimseyi, hiçbir yeri. memleket bilmedim, sevgili edinmedim, anama babama ölümsüzlük yakıştırmadım. geleni kabul ederken gideceği günü hep aklımda tuttum. gidenin ise ardından el salladım yoluma baktım. ne “gel” dedim ne de “git”.



insanlarla hep yan yana yürüdüm, hiç iç içe olmadım. evlere eşya koyduysam da duvarları boyama gereği görmedim. en büyük silahım sahiplenmemek oldu yıllar boyu, hiç sahiplenilmedim.

ve ben o kan tadını ağzımda hiç hissetmedim, biraz eksik kaldım.

bu misafirlikten sanki biraz yoruldum.



“çağrışımlar – 170610ist”

16 Haziran 2010 Çarşamba

Seçmek ya da Seçmemek... (Seç Hadi!)

Hayat... Seçimlerden ibaret. Doğduğumuz andan itibaren bize dayatılan seçimler vardır ki aslında seçmek zorunda bırakılırız bir şeyleri, aslında ortada "seçmek" yoktur, sadece "o yöne gitmek" vardır çünkü başka yön yoktur o anda. Ama biz kendimizi avuturuz, "Seçtim. Ben seçtim. Ben." diye...

Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...




Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...

Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.

Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?

Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.

Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.



Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

13 Haziran 2010 Pazar

çok şımarık ve bir o kadar kişisel yazı yazmak da var becerilerim arasında :)

insan kendi şansını kendi yaratır derler...

haklılar!!

şanslı bir insanım : etrafım hep güzel insanlarla dolu...

efenim, malumunuz olabileceği üzere, JCW kişisi dün itibariyle artık anlı ve şanlı 33 yaşında (yazı ile, otuz üç). bu seksi telaffuzlu yaşımda (şimdi herkes bir duruyor ve OTUZÜÇ diyor, herkes bu seksapel hissini yaşasın isterim) resmen bir "kutlu doğum haftası" tadını yaşattı bana sevdiklerim, ve hala da yaşatmaktalar! beni günlerdir gezdiren tozduran güldüren şımartan utandıran sevindiren ve önümüzdeki hafta boyunca da etkinliklerini sürdürecek olan tüm güzel insanlarıma teşekkür ediyorum. iyi ki varsınız lan! hepiniz valla... (şimdi, bunu patronumun da okuma ihtimali çok yüksek, zira kendisi de bu güzel insanlar içerisinde ve beni cuma akşamı süper bir yemek ve north shields eğlencesi ile pek sevindirdi... eğer okuyorsa : sevgili patronum, ben şimdi orada "lan" dedim ama size demedim vallahi billahi, şımarıkım ya bu aralar, oluyor böyle hatalar arasıra ehi)

mutluyum. içim böööyle hophophop kabarıyor - saadet hıçkırıkları bunlar! (asla çok fazla yiyip içmekten değil yani :P)

her şey bir hafta önce, tam da şurada yazdığım voltran buluşması ile başladı ve leeeeet the games begin diyerek şenliği başlattık... ne güzel kadınlarsınız siz yahu, bir kez daha yazıyorum buraya!

üstelik JoA'kom bidenem bana özel blog yazısı da etmiş, dün gördüm gözlerim yaşardı allah seni tam da şu anda gönlümden geçirdiğim gibi yapsın e mi dost kişisi? ruhumun güzel kızkardeşi...

sonra mis gibi bir hafta geçirdim, herkes bana gülümsedi, herkes beni sevdi, herkes beni şımarttı... cuma günü haftasonu şenliklerini çok sevgili şirketimin çok sevdiğim patronu ve iki güzel iş arkadaşımla güzel bir rakı & balık sofrası ve akabinde pasta & mum + bira neşesiyle başlattık... şanslıyım, biliyorum :)

doğumgünümün esas gününde - ki güzel annem beni bundan 33 gün önce "başına geleceklerden (ki bu ben oluyorum) habersiz bir şekilde" doğururken çok güzel bir gün seçmiş demeliyim - ailemin el bebek gül bebeği oldum, yediğim önümde, yemediğim ardımda, hediyeler sağdan soldan yağmakta, annem, kardeşim, sedef'imizle birlikte harika bir gün geçirdim. evet... şanslıyım! seviyorum çok!


kişiliğimi çok da bastırmadan beni yetiştirebilen, dikenlerimi de özenle koruyan ve bu arada "kendisi annem olduğu için beni çok sevdiği halde başka insanların beni neden sevdiğini zaman zaman anlayamadığını" açık yüreklilikle söyleyebilen bir annem var... bir insan daha ne ister!? :P

veeeeee... doğumgünüsümün akşamında güzel insan, "gerçek kardeşim olsa o kadar olurdu yaaaav" dediğim en süperimnohutum ve güzel insan gelinim minikimsuyum ile birlikte kendimizi maçka'da küçükçiftlik park'ta the lord of the dance'te bulduk, izledik, eğlendik, eleştirdik, güldük, çok güzel oldu - aylavyuverimaç tinli kabilesi! :)  -- bu lord of the dance'le ilgili bilahere yazacağım o nedenle detaya girmiyorum :P

pazar'ımın keyfi ise çok sevgili dostum sevgili çdm'im canım cicimle yapılan mis gibi bir kahvaltı ve devamında moda çaybahçesinde kahve keyfi ve sonrasında ise (moda'ya gidip uğramayanı döverim) ali usta'da dondurma partisi ile tavan yaptı! kitapçı da gezdik, bol kahkaha da attık, geçmişi de andık, geleceğe de baktık, çevremizi de çekiştirdik - harika bir "kız günü" oldu bizim yapabileceğimiz kadar artık :)

"e daha ne olsun kızım yahu sultan olsan bu kadar kutlanmaz bu doğumgünü" diyecekler sussun çünkü devamı var... hafta içinde güzel insan sevgili nazlımla bir akşamyemeğim ve sonrasında haftasonunda kankardeSH kişisi canımın içi cipher'im nif'imle bomba bir final olacak...

eh, ben kendime gelene kadar bir sonraki doğumgünü de gelecek sanırsam : bu kadar şımartılan her yıl bekler böylesini, benden söylemesi!!!


son söz : nazar değdirmeyin, çarpar böler parçalarım!!! :P

7 Haziran 2010 Pazartesi

SAYIKLADIKLARIM

En uzun yollar bir minik adımla başlar.

Büyük cinnetler ufacık bir etkiye gelişen devasa bir tepkiden başka bir şey değildir çoğu zaman.

Küçük bir kar tanesi koskoca bir çığın yapıtaşıysa eğer…

Oturup da bugünün öfke krizinin sebebini anda bulmaya çalışmak saçma.

Derine inmeli, çok geriye gitmeli, ne başkalarını ne de kendini suçlayarak zaman kaybetmeli.

Her kuşakta bir kişi çıkar ailelerde. Bu kişi, o kuşağın tüm yükünü omuzlar ki geri kalanlar nispeten rahat hayatlar yaşasınlar ve yaşamın sorumluluğunu peşlerinden sürüklemesinler. Yaştan ve cinsiyetten bağımsız, geçmiş kuşaklardaki benzerlerinin yaptığını yapar bu modern günah keçisi. Ve anlaşılmayı beklemekten vazgeçtiği gün gerçekten ve olduğu gibi görür hem kendisini hem de çevresini.

En basiti aslında hayatta yanlış giden şeylerin suçunu başka olaylara ve başka insanlara yüklemek. Dünyanın öte ucundaki kelebeğin çırptığı kanadı aslında sebep oldu bu fırtınaya. Bundan 500 yıl önce o kadın o adama gülümsemeseydi bu soyağacı çizilmeyecek, o adam bugün diğerinin gözünü oymak için belki fırsat kollamayacaktı. Tek bir kelime çizmişti bugünün tüm sorunlarının çerçevesini. “Evet” yerine “hayır” denseydi aslında hiçbir şey bu kadar sarpa sarmazdı.

Saçma! Evet yerine hayır denseydi de sonuçta takvim önünde sonunda bugünü gösterecekti ve adam diğerinin gözünü oyuvereceği anı kollayacaktı. Kelimeler bunun olmasa da başka sorunların çerçevesini belirleyecek ve o kar tanesi farklı bir çığ olup geçecekti kafamıza.

“Ne” olduğu değil önemli olan sonuçta. Bir “şey” her zaman olur. O olmazsa, bu gerçekleşir. Her gülümseme silinir bir an gelir de… Her kahkaha diner. Herkes ağlar. Her insan kızar.

Önemli olan asla “ne” değildir. Etkinin üstünde durmak sadece bir zaman kaybı. Tepkidir asıl olan. Etki sadece tetikleyendir. Ve biz artık biliyoruz ki bir mermi sürülmemişse eğer, tetik tek başına tehlikeli değildir.

Nefret aslında sevginin kardeşi. Öfke ise huzurun.

Ve huzur diye bir şey yok aslında. Hepsi aldatmaca. Mutluluk ya da mutsuzluk gibi. Sadece birer kelime. Bir çerçeve. İçi bomboş. Amaçsız. Anlamını yüklenemeyen her bir kelime sadece harfler öbeği, sadece sesler gürültüsü.

Kaos da yok. Gözümü kulağımı kapattığım anda ben o yeri yurdu bilinmeyen, balta girmemiş insan görmemiş ormanda devrilen ve sesini kimsenin duymadığı ağacım.

Yokum yani.

6 Haziran 2010 Pazar

havada bulut sen "mantıklı" ülkeyi unut...

serin, yağmurlu, mis gibi bir haziran haftasına girişten ötürü çok mutluyum çünkü:

1- tatil bir hafta yaklaştı
2- bir kutlu doğum haftasına daha girdik
3- sıcakları sevmiyorum ve ileride bugünleri çok özleyeceğimizi çok iyi biliyorum

sabah kahvemi geyik haberler eşliğinde okumak gibi bir niyetle reader'ın başına kuruldum - gözüm bunları seçti, diyecek söz kalmamış yurdum insanına...

Halay başı çekme yüzünden düğün kana bulandı - 06 Haziran 2010 Pazar, 19:44:12
İki kişi bıçakla yaralandı, yaralılardan birisinin hayati tehlikesi sürüyor!
Gaziantep'te bir düğünde halay başı çekme yüzünden çıkan kavgada iki kişi bıçakla yaralandı. Yaralılardan birisinin hayati tehlikesinin devam ettiği bildirildi.

'Laf atma' kavgası kanlı bitti - 06 Haziran 2010 Pazar, 14:21:02
Niğde'de "laf atma" nedeniyle çıkan kavgada bıçaklanan kardeşlerden biri öldü, biri de ağır yaralandı.

Yargıtay şoku - 07 Haziran 2010 Pazartesi, 08:37:56
"Kasklı sapık"a verilen cezayı bozdu!
Basında “kasklı sapık” diye tanımlanan operacı Şahin Öğüt’e, 16 yaşındaki A.Y.’ye tecavüz ettiği gerekçesiyle, Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği 21 yıl hapis cezası, Yargıtay tarafından “fazla ceza vermişsiniz” denilerek bozuldu. 

bir de bunlar var tabii :

Vatandaşın fay hattına ev yapma isteği kabul edildi
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Sakarya’nın Akyazı ilçesinde 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin ardından fay hattına 150 metrelik uzaklığa ev yapılmamasına yönelik imar yasağını 20 metreye düşürdü.
Başbakanlık, Akyazı Belediyesi’ne gönderdiği yazıda ilçe merkezli 100 kilometre yarı çaplı bölgede deprem risk analizlerini de açıkladı. Bölgede 10 yıl içinde 6 büyüklüğünde deprem olma riski yüzde 83.8 çıktı.

Dünyanın en pahalı pasaportundan 5 kat pahalıya mal oluyor. Çipli pasaport almak için neredeyse bir maaş teslim ediliyor
Son günlerde Türkiye, tam bir ‘çipsel dönüşüm projesi’ yaşıyor. Kedi kartlarıyla mecburen hayatımıza giren ‘çip’, giderek hayatımızın en önemli enstrümanı haline gelmeye başlıyor. 

görmeyeceğim duymayacağım bilmeyeceğim

kankardeSH kişisi bir soru sormuş gördüm az evvel :


"peki acaba her seyin aslini duymak bilmek istiyor muyum ki?.."

şahsen:

HAYIR! istemiyorum... duymak, bilmek, görmek istemiyorum, özellikle de son zamanlarda, sık sık.

geçtiğimiz bir iki yıl içerisinde bana bir haller oldu, daha önce de birden fazla kere dile getirdiğim gibi nicedir ne haberleri izliyorum ne de gazeteleri okuyorum. bu durum öncelikle gerçekten de her bir kanalın ve her bir gazetenin bir tarafın davasını savunabilmek için beni aptal yerine koyduğuna kafamın nihayet basmasıyla başladı ve sonrasında haberlerin (dünyanın) ne kadar da kötüye gitmekte olduğunu ve bunları izlememin kalbime ve ruhuma kötü geldiğini fark etmemle daha da arttı.

33 yaşında biri olarak buna kafamın henüz basmış olması acı tabii... çok kısa bir zaman öncesine kadar ben de bir "taraf"tım. bir fikrin, bir yönün, bir yolun daha doğru ve insanlık için daha iyi olduğuna inanıp onun için dilim döndüğünce yazıp çizer, konuşur anlatır, dinler öğrenirdim. derken bir baktım da ne gördüm : kimsenin umurunda değil valla bu aslında! üstelik umurunda olsa da olmasa da zamanın çok kısıtlı ve ölüp gitmeden önce huzurlu ve severek yaptığın bir iki şeyi sığdırabildiğin bir günün olmazsa bu senin adına çok büyük kayıp. dünya üzerine planlar çok zaman önce yapılmış, çok uzun soluklu stratejiler izlenmekte, bir denge var ki bir o yana bir bu yana vermekte ağırlığını - senin yapabileceğin tek şey bir birey olarak elinden gelenin en iyisini yaptığın bir günü geçirip kafanı yastığına koyduğunda pişmanlıklarını minimumda tutmak.

bunu yapabilmek için de her şeyi bilmem ya da duymam ya da görmem gerekmiyor! hatta tam tersi, bazı şeylerden habersiz olduğum ölçüde insanlığımla barışık kalabiliyor ve nefes alıp vermeye devam edebiliyorum.

serviste olduğum her saniyem bir kitaba gömülü, yolda ezilmiş bir hayvan görmemek için. gazetelerdeki dayak yemiş, tacize uğramış, cinayete kurban gitmiş çocuğu görmeye tahammülüm yok ... hatta o kadar ki, eğer bulunduğum odada tv açıksa ya fantastik ya da komedi filmi / dizisi var ekranda, katlanamıyorum dram yüklemeye beynime - hayat yeterincesini bindiriyor sırtımıza.

üzgünüm ki - aslında değilim de yahu neden üzgün oluyormuşum ben bir tekil şahıs olarak elimden geldiğince İNSAN olmaya çalışıyorsam... - artık dünyanın varmakta olduğu kıyamet de, içinde bulunduğumuz durumun bizi kapanına kıstırdığı iki ucu boklu değnek de,  yapmayı planlayıp da yapmadığım bir sürü "ülke yararına" eylem de artık pek beni bağlamıyor...

apolitik bir neslin sonuna kadar politik bir genci olarak yetiştim. yetişkinlik hayatımda ise erken emeklilik istiyorum bu duruşumdan. çünkü midem bulandı artık. boşalttım ben içimi, artık sadece roman okumak, film izlemek ve gezip tozmak için kullanacağım günlerimi. bir de çalışırım ara sıra. bana gerektiği kadar iyi gelmeyen arkadaşlarımla da ayrılacak yollarım.

her şeyi görmek de istemiyorum bilmek de istemiyorum duymak da istemiyorum. kafamdaki uğultu bana ömrümün sonuna kadar yeter bugünden itibaren.

5 Haziran 2010 Cumartesi

eminönü'nün efsanevi esnafı CUMHUR BABA artık benimdir... :)

ÇOK güzel bir gün geçirdim bugün...
günümün detayları bana kalsın, ben şunu yazayım:

uyarı : aklı-5-karış-havada tonlamalıdır, kimse kusura bakmasındır!


kızlar,

manyak mısınız olm!? ne güldük bugün, ne çok konuştuk, ne güzel oldu! ayrı ayrı herbirinizi zaten çok seviyorum, bir araya geldiğiniz zaman ise hidrojen bombası gücünde oluyorsunuz yemin ederim tadından yenmiyor! beni bugün bu kadar sevindirdiniz, utandırdınız, şımarttınız, misli misli sizlere yapılsın da görün gününüzü! akrostişlere boğulun, hediyelerde yüzün he mi?!

teşekkür ederim yav... valla! yaptığım en akıllıca şey internette arkadaş edinmek ve buna şiddetle karşı çıkan bir sürü insana nanik yapmakmış, bu şekilde edindim dostluklarınızı (ki çok kıymetli olduğunu eklememe gerek dahi duymuyorum).

30larımı seviyorum, emin adımlarla ilerliyorum, sizi de yanımda sürüklüyorum, tamam mı?

öptüm gıdılarınızdan ;)


p.s. cumhur babanız da selam edip gözlerinizden öpüyor ve ellerinizden sıkıyor :P

p.s. revisted : "i smoke too much. i drink too much. i have questionable morals. i am everyting ever wanted in a friend." de... sizler farklısınız sanki!! heh, yes you are... bunu bilir, bunu derim.

2 Haziran 2010 Çarşamba

dunning & kruger kimdir ve sendromları ne mene bir şeydir?

"Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."
Bertrand Russell


işgünümün orta yerinde verdiğim kahve molası sırasında gelen kişisel e-maillerime kısaca göz atarken, sevdiğim bir arkadaşımdan gelen "dunning-kruger sendromu" konulu bir e-mail'i gördüm, açıp kısaca baktım ve her zamanki gibi gülümseyerek okudum.

yıllar önce - okulu bitirdiğim zamanki idealist halimden bugünkü "iş hayatına ve türlü şaşkınlıklara" alışmış cynical (sinik diyorlar buna dilimizde ama sevmiyorum yahu o kelimeyi!) geçiş dönemimde - insanların nitelikleri ile mevkilerinin / söylemlerinin / duruşlarının bir türlü birbirini tutmadığını kafamı vura vura öğrenirken bu sendromdan haberdar olmuş ve o zaman derinlemesine okumuştum. sonra unutmuşum gitmiş...

dedim ki, biraz internetten apartıp şuraya ekleyivereyim, bilmeyenler öğrensin, zaten bilenler hatırlasın, yurdum insanı bir okusun da kimler bu sendromdan muzdarip hele bir görsün.

justin kruger ve david dunning adlı iki psikiyatri uzmanı atmış efenim ortaya bu teoriyi ve demişler ki:

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

ve bunun üzerine bir araştırma başlatılarak fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmış:

  • Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
  • Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler.
  • Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan acizdirler.
  • Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

çeşitli testler yapılarak sonuçları bir araya getirilmiş ve dunning-kruger sendromunun metni yazılmış:


"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!


Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.


'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.


Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler..


Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar... "


bir çok insana çok tanıdık geldiğine neredeyse eminim!


daha fazla detay isteyenler gugıl'a başvurursa hemen her dilde ve her seviyede detaya ulaşabilirler... :)

1 Haziran 2010 Salı

salı sendromu

kan çekiyor belki de, bilmiyorum ki... ama değil mi ki ben sabahtan beri balkan türkülerine taktım kafayı, o zaman favoriler burada bulunmalı, melankoli yalnız yaşanmamalı :)