29 Aralık 2008 Pazartesi

böylesine... öylesine...

And when you wanted me I came to you
And when you wanted someone else I withdrew
And when you asked for light I set myself on fire
And if I go away I know
You'll find another slave

Cause now I'm free from what you want
Now I'm free from what you need
Now I'm free from what you are

And when you wanted blood
I cut my veins
And when you wanted love I bled myself again
Now that I've had my fill of you
I'll give you up forever
And here I go far away
I know you'll find another slave

Cause now I'm free from what you want
Now I'm free from what you need
Now I'm free from what you are

Then the vision came to me
When you came along
I gave you everything
But then you wanted more

Audioslave - What You Are

bunu buraya taşıyan benin notu : "been there... done that..."

darmadağınık bir pazartesi ve Karōshi'nin yazısı...

Karōshi öyle bir yazı yazmış ki... allak bullak etti beni zaten tatsız başladığım günün daha erkence saatlerinde... buraya taşımamın onun açısından sorun yaratmayacağını düşünerek (umarak) taşıyıverdim.

aslında pek anlamı yok nerelere taşıdığımın şurada, kafamda her yere taşıyorum ya, o yeter aslında bana. bazen vicdanı ve insanlığı sorguluyorum ama, çıkamıyorum içinden.

görüyorum ki biz aslında "savaş"ın ne olduğunu teknik ve romantik tanımından öteye kavrayamamışız. halbuki nasıl da sancılı bir coğrafyada yaşıyoruz. anlayamıyorum ki biz "nasıl" böyle olduk (saf mıyım? safım... saf kalmaya delice bir çabayla uğraşıyorum).

velhasıl, kafam basmıyor işte. o kadar.

fakat aslında biliyorum... biliyorum ki, savaşı yaşamadıysa bir birey... kalmadıysa ortasında bir yerde... şahit olmadıysa kayıplara ve lanete... savaş sadece televizyonda simultane tercüme eşliğinde düşen bombaların yeşil kıvılcımlarını seyretmekse, o zaman normaldir kahramanlık türküleri ve romantik hikayelerle anması savaşı.

birileri, başka birilerinin ülkeleri, evleri, paraları, canları, hayatları üzerinden paralar kazanıyor.

savaş artık sadece budur ve bundan azı da çoğu da değildir.

bu arada tepelerine evleri mi yıkılmış insanların? sevdikleri, yakınları mı ölmüş, öldürülmüş?

önemli değil... savaş kaybı işte. zaiyat.

bonus puan.

28 Aralık 2008 Pazar

sarmanın en güzeli yaprakla yapılır (anarşist periye yanıt hakkı)

gözlerinden yaşlar gelene kadar gülmek, ama aynı zamanda "allahım ufak ufak başlamış bu kız kirli çamaşırları ortaya dökmeye - kısa zamanda geçmiş 5 yıl içerisinde edindiğim tüm sessiz sakin bunalımlı hanım insan bilinirliğim yerle bir olacak" endişelerine dalmak, sonrasında "neredeydi yahu o eski fotolar" diye tırım tırım pc'yi taramak ama arada bir formatta hepsinin uçtuğunu hatırlayarak bulunabilen en eski (ki o da 5 yıllık) bir fotoyu azıcık deforme edip (do not decipher cipher) buraya eklemek ve sonrasında da "ne günlerdi yahu..." diye iç çekip bir iki şey hatırlamak :

1 - her cuma zincir ve akabinde buda
2 - her cumartesi robin hood, ara sıra guitar, derken alt kemancı ve sonra bambi
3 - cepte bir ton para, iç iç iç - yetmez gibi bir de içir içir içir
4 - 5 yıllık planlar, içip de yazmalar çizmeler
5 - çokça gülmeler, eğlenmeler, gezmeler


sonra... "büyümek"ler, arada kızmalar etmeler ama asla kopmamalar.

vay be...

yok yok ben değişmişim, sararken bile bunalıma sarıyorum :)))

27 Aralık 2008 Cumartesi

okuyalım -1-


"bir tek şimdiyi istediğinde senin olacağım. bir tek şimdiyi istediğinde hep senin olacağım. şimdi aldığım nefesin son nefesim olabileceğini gördüğünde, son nefesime kadar senin olacağım. giderayak olduğumu, giderayak olduğunu, giderayak olduğumuzu görünce gitmez olacağım. ne yılan ne tavus ne de elmaydı günah olan. hesaptı. yarındı günah olan. şeytanın zamanıydı: gelecekti günah olan. hesap günü, bir tek hesaptan soracaklar. hesap günü, bir tek hesaplarımız hesaba çekilecek. biliyor musun şeytan yarında yaşar? tıpkı senin gibi. senin elmanı ısırırsam şeytanı gebe bırakacağım. kabil'i doğuracaksın. hırsı ve hasedi doğuracaksın. ki onlar da geleceğin çocukları...

sen 'şimdi'ye ağlamadıkça gözyaşların hep geleceği sulayacak. 'sonra'nın tohumları var senin yumurtanın içinde. ve onlar habil'i öldüren ve kırk gün ölüsünü ne yapacağını bilemeyen kabil'in tohumları. onu gömmesi gerektiğini bile kargalardan öğrenecek. sen ölümsüz bir aşkı ararken asla ölümsüz olamayacak aşkımız."

- cem mumcu / hassas ruhlar terazisi -

**hapşu!!**

çarşamba'dan beri gözümü açtırmayan sesimi kısan boğazımı sıkan nezle nihayet toparlanıp gitmeye karar verdi sanırım bünyeden, kendimi geçen günlerden çok daha iyi hissediyorum yattığım sürece. ama yataktan kalktığım anda gene bir eklem ağrısı gene bir ağırlık gene bir oflama hali... herkes gibi ben de hasta oldum nihayet, en azından bir süre sonra iyileşeceğimi ve artık o uzun süreli hastalık öncesi mızmızlığımı geride bırakacağımı bilmenin sevinci yok değil.

öncelikle, tüm hastalarımıza acil şifalar diliyorum... arcgillerin jean'ı sana da bol sıvı ve dinlenme öneriyor, burada yatak yorgan çorba çay her şeyin olduğunu hatırlatıyorum. kendini türk taksicilerine emanet ederek ü.teyze'nin şefkatli kollarına atabileceğini hatırlatıyorum.

bu arada... bolca narenciye tüketmenizi de her birinize hatırlatıyorum. kankam sağolsun çarşamba akşamı daha bu illetin başlangıcındayken ben zorla bir kilo mandalinayı boğazımdan aşağı tıktığı için ben çabuk atlattım sanırsam, de hadin sıra sizlerde!

bunun üzerine, benim gibi ilaç almaktan nefret edenlere de bir tavsiyede bulunayım:

gerekenler:
*çaydanlık
*kaynar su
*2 tutam ıhlamur
*2 tutam adaçayı
*3-4 karanfil
*1 çubuk tarçın
*1/2 limon
*1 çay kaşığı zencefil (bende toz var valla tazesi yok)
*1 elma
*"arzuya göre" bal

tarifi:
limonu kabuklarıyla birlikte çaydanlığa dilimleyiniz. elmanın kabuğunu soyup kabukları çaydanlığa atınız, elmayı dörde böldükten sonra bir dilimini çaydanlığın içine dilimleyiniz kalan üç dilimi afiyetle yiyiniz. ıhlamur, adaçayı, ıvır zıvır yukarıdaki listede ne varsa (bal hariç) çaydanlığa tıkınız ve 5-10 dakika bekleyiniz. bardağınıza sıvıyı dökünüz, gönlünüzce balla tatlandırınız. höpürdeterek içiniz.

iyi geliyor yahu...

önemli uyarı : bende yüksek tansiyon var, yukarıdakilerin hiç birisi bana dokunan bitki meyve baharat değil. ama şu doğal zamazingoların bazıları bazı hastalıklara iyi gelmiyor, bilmeden içmeyiniz. sorunuz araştırınız öğreniniz öyle kullanınız. sonra daha beter hasta olmayınız, kaş yapayım derken göz çıkartmayınız.

geçmiş olsun cümleten :)

25 Aralık 2008 Perşembe

yahu kimler kimler varmış burada :)


bir tane kankardeşim var şu dünya üzerinde, üstelik de çocukken falan değil, kazık kadar insanken kankardeş olduk, üstelik de bıçakla kesemedik birbirimizi, insülin iğnesiyle kankardeş olduk (insülin iğnesi miydi o neydi otomatikti hani?) çok zor çıkıyormuş benim kanım, onu öğrenmiştim sayesinde.


e işte buradaymış o da - ben yeni öğreniyorum. sararım, fena sararım :P

23 Aralık 2008 Salı

aaayttt!!!

en son cumartesi yazmış ve kendimi daha iyi hissedene kadar bir süre yazmama kararı almıştım. ama şimdi, katil olmak ve blog yazmak seçenekleri arasında kalınca dedim ki bari ben yazayım azıcık. terapötik (?) etkisi olur belki de...

bilen bilir (aslında beni burada bir JoA bilir bir de Supernaut ama olsun) vesvese delisi değilimdir ama hayatı ciddiye alırım. işim konusunda takıntılıyım. oyum buyum şuyum (aslında kendimi şurada anlatmıştım uzun uzun) ama sonuçta yaptığım işi iyi yapmak isterim. muhtemelen, herkes gibi.

son dönemde üstümde bir deli uğursuzluk mu taşıyorum nedir bilmiyorum ama sanki kozmik bir şaka oynanıyor bana. hani böyle bir konuda her şey yolunda gitsin diye her türlü önlemini alırsın da mörfi baba son dakikada sen tam rahatlayacak ve oh be çekecekken işe karışarak milyonda bir gerçekleşebilecek ve asla öngörülemeyecek bir tersliği yoluna atar ya... yahu işte benim her işim bu yıl böyle gitti!! 7 yıldır çalıştığım şu şirkette defalarca yaptığım işlerde asla karşılaşmadığım sorunlar beni bu yıl bulur oldu. ha üstüne üstlük 2 aydır "nezle olmak üzere"yim... yani, nezle değilim. ama nezle değil de değilim. burnum akmıyor ama tıkalı, boğazım ağrımıyor ama azıcık sorunlu, kulaklarım kaşınıyor ama doktora gitmek üzereyken geçiveriyor. bünye de benle dalga geçer oldu. bir de... neden önemli ve süslenmem gereken bir yere gideceğim akşamların sabahında yüzüm gözüm sivilceli uyanıyorum ben?!

aaayttt!!!

"2008 benim yılım değilmiş demek 2009 gelsin dağılsın bu hava" diye iteleyip öteliyorum kendimi aylardır ama sanırım - ve hele artık 2009'a sadece bir hafta kalmışken - artık ben de delirdim.

2008'e sarınıp sarmalanıp uykuya dalmak istiyorum. belki 2010'da uyanırım.

20 Aralık 2008 Cumartesi

hepsi bu... hepsi yerli yerinde...

bilincimin altı üstü ile zar atarken...!


rob gonsalves - making waves
http://www.progressiveart.com/gonsalves_page.htm
http://www.sapergalleries.com/Gonsalves.html

neye niyet neye kısmet

aldım bir kahve koydum önüme. kepenkleri şöyle az biraz açtım, karşı binadaki tantunici çırakları o kadar da görmesin odanın içini ama ben yine de yağmuru duyabileyim ve hissedebileyim. karanlık neredeyse odanın içi, iki saniye önce kendini bezgin ve kızgın hisseden ben değilim sanki, fur elise çalıyor bir yandan, ondan hemen sonra haydn'in trompet konçertosuyla biraz neşemizi bulacağız kendim ve ben.

sabah 10'dan beri yalnız kalmaya çalışıyorum... henüz hala mümkün olmadı. annecim (allah uzun ömür versin) bu sabah yatağından "bugün her türlü şımaracağım, bir haftadır çok yoğun çalışan ve beyni lor peynirine dönmüş kızım uzun zamandır ilk defa evde ve kendine vakit ayırabilecek durumda o nedenle ona bunu çok görmem ve sürekli konuşmam ve çok ilgi istemem lazım" diye düşünerek kararlı bir şekilde kalkmış olmalı.

ama ben çok yorgunum... öyle ki, yazdığım kelimeleri düşünmeden parmak uçlarımdan klavyeye döküyor ve geriye dönüp bakmıyorum dahi.

böyle yağmurlu günlerde o kadar özlüyorum ki yalnızlığımı. ufacık tefecik minicik eski evimde, yerde pembeli mavili halısı, bir köşede ikili kanepesi, kitaplığı ve ufacık mutfak masasıyla kendini salon sanan odada bir köşeye kıvırılıp dışarıdaki ağacı seyretmeyi, sessizliğe doymayı, kimseye dert anlatmak zorunda olmamayı, kendimle olmayı arıyorum en çok. basit bir aritmatik hesapla kaç yıl geride kaldığını her seferinde aynı dehşetle farkediyorum. ve her seferinde aynı öfkeyle "ne bu ama herkes gider mersine ben giderim tersine" diye söyleniyorum.

aslında en kolayı kendini kader kurbanı tertemiz zavallı kişi görmek ama onu da aşalı çok uzun zaman oldu ve o güvenli sığınak da tuzla buz oldu kendimi tanıma ve kabul etme pratikleri sonucunda.

ve ben, bir kez daha, tam hızımı almaya yaklaşırken cümledeki bir kelimeye takılıp tüm hevesimi kaybederek yazdıklarımdan soğudum ve susuyorum. halbuki bakmayacaktım önceki cümlelere.

dün geceki şirket yemeğini, yağmurlu nevizade'yi, sarhoş olan montaj teknisyenimizi, yaptırdığım harika pastayı ve türlü komiklikleri yazmaya oturduğum şu blog amacından daha fazla uzağa düşemezdi - bitti.

18 Aralık 2008 Perşembe

...


kabuk bağladıktan sonra yaran, bir çeşit gülümseme yerleşecek gene dudaklarına. pozitif böcek olmayacaksın belki uzunca bir süre ama sağlam basacak ayakların yere.

sana baktıkları zaman, gözlerindeki ifadeyi kaçırırlarsa eğer, herşey olağan gözükecek dışarıdan, konuşacaksın güleceksin paylaşacaksın birşeyler kendince. ama hep belli bir mesafeden... önce buna akıl erdiremeyecekler. sonra göreceksin sana yaklaşmak isteyip de etrafındaki kalkana çarpıp da geri seken insanların yüzlerindeki şaşkın ifadeyi. çarpacak onları senin duruşun.

o zaman kavrayacaksın sen de neye dönüştüğünü bunca hengamenin arasında. geleceksin kendine.
geçmiş olsun.
böylesi belki de daha iyi.

resim : frida kahlo "the little deer" 1946

bilmece bildirmece

çok rezil bir karmaşalarım:

1 - sevdiklerimin canını biri yaktığında o yakan üçüncü şahısı yanmaktan beter eden ben kişisi, sevdiklerim kendi canlarını yaktıklarında onlara ne yapması gerektiğini hala anlayabilmiş değildir.

2 - yazarken şahane bir fikirmiş gibi görünen bir şey yayınlandıktan sonra göze rezil görünüyorsa - ya da bir kaç gün sonra "hadi lan bunu ben mi yazdım ne aptalmışım ne düşünüyormuşum ki" diye yazanın kendisini dahi şaşırtıyorsa - o yazı silinmeli midir kararsızım.

3 - "jet ski woman mı yahu o da kim" diye bakakalıp "yahu burada tanıdık bir tını var" diye düşünürken "aaaa benim bu bennn" diye anlayabiliyorsam ve de hatta kahkahayla gülüyorsam bu benim normalliğime dair ne söyler bilmek istemiyorum.

playlistte sıra "hedon"a (dark tranquility) gelince...

"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)



ön not : günümüz terminolojisinde hedonizm = hazcılık, zevk düşkünlüğü

epikuros isimli antik yunan filozof "zevk mutlu bir yaşamın başlangıcı ve amacıdır" diyerek insanoğlunun her zaman aklından geçirdiği ama ahlaki değerlere saplanmışlık nedeniyle açık açık ortaya koymaya çekindiği ve felsefenin de "tü kaka" olarak etiketlediği bir düşünceyi uzunca bir zaman önce dile getirmiştir. o zamandan bu zamana felsefede, psikolojide, etikte ve hatta iktisatta bile epikurosçu düşünürler "hedonizm" nedir ve ne olmalıdırı tartışmışlar, çoğunlukla bencil, cinsel zevk merkezli, "ben keyfime bakarım umurum olmaz ötekiler, benden sonra tufan" anlayışı ile hedonizmi bir tutmuşlardır.

halbuki, günlük anlamda kullandığımız hedonizm ile, akımın öncüsü epikuros'un anladığı / anlattığı şeyler çok farklıdır. örneğin, epikuros'un "büyük ve lüks" bir evi dahi olmamıştır, beslenmesi basit gıdalarla sınırlıdır, iddia edildiği gibi ömrünü grup seks yaparak geçirmemiştir.

hayatta bulunması zor olan ama aslında hiç pahalı olmayan, hayatı zevkli kılan şeylerdi epikuros'un felsefesinin temeli. ona göre, mutlu olunabilmesi ve de hayatın zevkli kılınabilmesi için gereken şeylerin listesi aşağıdaki gibidir:

1 - dostluk
2 - özgürlük
3 - düşünmek

ve... yemek, barınak, giyim (lüks olması gerektiği savunulmamıştır).

her türlü zevki her şeyden önde tutup da hedonizme sığınan arkadaşlarımıza ise ufak bir sürprizle bu felsefenin özünü şöyle özetlemek isterim:

paramız olduğu halde dostlarımız, özgürlüğümüz yoksa ve yaşadığımız hayat üzerine inceden inceye kafa yormuyorsak asla gerçek anlamda mutlu olamayız. (felsefenin tesellisi - alain de button, sayfa 78)

bir şarkının gölgesinde başladım, aynı şarkının müthiş ilk dizesiyle bitireyim derim şunu... "enter suicidal angels" - intihar meleklerine bir davet mi dersiniz buna, yoksa meleklerin intihara meyilli olup olamayacağını mı tartışırız bundan sonrasında, pek emin değilim.

günümüz hedonistleri, hayranım size ve asla dalga geçmiyorum!!

17 Aralık 2008 Çarşamba

giderayak...

- anneciğim ben güçlü bir kadın mıyım?
- henüz değil yavrum, öğreneceksin.
- ..?
- kontrolsüz güç güç değildir yavrum, hep diyoruz ya.
- ..?
- güçlü kadın gücünü boşa harcamaz çocuğum "ben güçlüyüm" diye bağırarak.
- ne yapmak lazım peki anneciğim?
- öğren çocuğum, kendine yetmeyi, kimseden bir şey beklememeyi, istediğinde vermeyi ve istemediğinde tutmayı, cesur olmayı öğren. o zaman güçlü kadınsındır. paran pulun kariyerin değil, ayakta duruşundur seni güçlü yapan kızım. unutma bunu.
- peki.
- güç seninle olsun kızım.

"iki şey dünyaya hükmeder; biri kılıç, diğeri düşünce. kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir."*

"boş" düşünmek diye bir şey olabilir mi diye düşünüyorum zaman zaman.

bir şeyi anlamak üzere düşünürken, "düşünmek" için düşünürken, düşünmeyi sadece karar alma sürecinin bir parçası olarak değil de bir keyif olarak gördüğüm için bir şeyleri düşünürken... "boş" düşünüyor olabilir miyim acaba? sanmıyorum ben.

"boş" düşünmek belki de "yanlış" düşünmek dediğimiz şey mi? "yanlış" düşünmek diye bir şey olabilir mi? doğru ve yanlış diye bir şey olamaz ki düşünmekte...

düşünmek kolay iş değildir. düşünmeyi öğrenmek gerekir.

kafasını her "kullanan" düşünebilir diyebilir miyiz acaba?

günlük düşüncelerden söz etmediğimi ekleyeyim dedim şuraya, "herkes düşünür, fatmaanım da bugün ne pişireceğini düşünmüyor mu sonuçta?" diyebilecek biri çıkar diye endişelendim birden.
çok endişeleniyorum.

düşünmeyeceğim.

*napolyon demiş...

16 Aralık 2008 Salı

kabuk diye bir şey yok.

yaralarımız kadarız.

özlemiyoruz. sevmiyoruz. beklemiyoruz. ummuyoruz.

saatimizi kuruyoruz vaktinde kopartmak için bağlamış kabuğu. asla unutmuyoruz kanamayı ve kanatmayı.

aldığımız yaralar kadar sevinçlerimiz. hüzünlerimizi madalya gibi taşıyoruz göğsümüzde. ve kopartıyoruz saat çaldığında.

yaralarımız kadar benliklerimiz. düşlerimiz.

kanadığımız kadar varız. her bir damla kan bir nefes.

rüzgar gülü

içimde pis bir hüzün var, çamur gibi. bulaştı her yerime, dokunduklarıma da bulaştırıyorum. oturduğum koltuğa, bastığım klavyeye, baktığım her yere hüzün sindi.

özlediğim yere ve zamana gitmek istiyorum ama öyle bir yer de yok, zaman da yok.
kötü daraldım. öyle böyle değil.

bir de başım ağrıyor terbiyesizce.


kır evinin verandasında bir rüzgar gülüne rastladım
insanmışcasına konuşmaya başladım
dedim, benim kadar yalnızsan, tek gecelik bir aşksan
omuzlarına abanan bir anıdan kaçıyorsan
dibe vurduysan ya da hala düşüyorsan
bir yaz günü hiç bu kadar üşüdün mü?
rüzgar gülü hiç ölümü düşündün mü?
hayalimdeki adsız kadın, sanki ağzımda tadın
eminim ki sen de hep kendini aradın
evimin yolu beni unutmuş otellerin soğukluğunda
tüm bu garip duygularbir tür iç kanama
dibe vurduysan ya da hala düşüyorsan

enseyi karartmayın, altınları çıkartın!

** ben buna yorum yapabilecek kabiliyette değilim - sayın ve bilgili bakanımızın görebildiklerini göremediğim, duyamadıklarını duyabildiğim için eksik akıllı olduğuma cidden inandım artık**

Bütçe sunumunu yapan Maliye Bakanı Unakıtan, Türkiye’nin krize hazırlıklı yakalandığını belirterek, “Türkiye’de kimse enseyi karartmasın; bizi iyi günler bekliyor” dedi. Unakıtan, “Altınları yastık altından çıkarıp, ekonomiye kazandırın” diye konuştu.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Meclis’te 2009 bütçesinin sunumunu yaptı. Dünyada alınan önlemlerin piyasaları yatıştırmaya yetmediğine dikkat çeken Unakıtan, “Para vermekle bu iş olmuyor. Güven ve istikrarı sağlayacak başka yapısal tedbirlerin alınması lazım. Bu tedbirler de yanlış sistemin düzeltilmesinden geçiyor. Mevcut sistemin değişmesi lazım. Bu dünya krizi sona ererse bütün dünya millitleri bir ‘oh’ çekecek” dedi.

Unakıtan, krizin etkilerinin en aza indirilmesi için finans kesimi ile reel kesim arasındaki kredi kanalının iyi işler hale gelmesi gerektiğini ve bu süreçte bankacılık sektörüne önemli, bir rol düştüğünü de belirterek, şunları söyledi: “Reel sektör ile bankacılık sektörü arasındaki işbirliğinin her zaman güçlü tutulması gerekir. Bankalarımızın reel sektöre yönelik olarak yeterli likiditeyi sağlamak yönünde gerekli hassasiyeti göstermesini bekliyorum. Çünkü bankacılık sistemimiz reel ekonomiyi rahatlıkla destekleyebilecek güçtedir.”

HAZIRLIKLI YAKALANDIK, KUYRUKLAR YOK
Türkiye’nin bugüne kadar kendi içinden çıkan krizlerle uğraştığını kaydeden Unakıtan, “Bu kriz Türkiye’nin değil dünyanın krizi. Biz bu krize hazırlıklı olarak yakalandık. Şimdi gece 12.00’de trafik ha böyle. Ne tüp kuyruğu, ne gaz kuyruğu, ne yağ kuyruğu var” diye konuştu.

Türkiye’nin avantajlarına ve olumlu konumuna rağmen krizden etkilendiğini, etkileneceğini ifade eden Unakıtan, “Ticaret daralacak, büyüme düşecek ve işsizlik de bir miktar artacak” dedi.

YÜZDE 3’LÜK BÜYÜME TAKDİR EDİLMELİ
Türkiye’nin dokuz aylık dönemde yüzde 3 büyümesinin takdirle karşılanması gerektiğini belirten Unakıtan, Türkiye için resesyonun söz konusu olmadığını söyledi.

ALTINLARI EKONOMİYE KAZANDIRIN
Unakıtan, 2003 yılından bugüne kadar 4.6 milyar dolarlık altın ihracı yapılırken, 24.3 milyar dolarlık altın ithal edildiğini kaydetti. 5 yılda 23 milyar dolarlık altının yastık altına gittiğini kaydeden Unakıtan, “Millet olarak yastık altında ciddi miktarda altın biriktirdiğimizi görüyorum. Halkımızdan şunu rica ediyorum: Lütfen yastık altındaki bu varlıkları ekonomiye kazandırsınlar. Bu krizden şirketlerimizi güçlendirerek çıkalım. Türkiye’de kimse enseyi karartmasın; bizi iyi günler bekliyor” diye konuştu.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, kredilerin daraldığı dönemde özel sektörün güçlü finansal yapıya sahip olması gerektiğini, bunun için şirketlerin sermaye rasyonlarına dikkat edip, yükseltmelerinin önemli olduğunu söyledi.

VERGİ İNDİRİMLERİNİ YAPTIK, BEKLENTİ GEREKSİZ
Unakıtan, önümüzdeki dönemde gelişmeleri yakından takip ederek mali disiplinden ve yapısal reformlardan taviz vermeden gerekli önlemleri almaya devam edeceklerini kaydetti.

Maliye Bakanı, krize çare olarak vergi indirimleri yapılmasının talep edildiğin, ancak vergi indirimlerini yaptıklarını belirtti ve “Böyle bir beklentiye gerek yok” dedi.

Gelecek yılın merkezi yönetim bütçesinde giderler 262.2 milyar YTL, gelirler 248.8 milyar YTL, bütçe açığı 13.5 milyar YTL, faiz dışı fazla ise 44 milyar YTL olarak hedefleniyor.

http://www.ntvmsnbc.com/news/469163.asp

14 Aralık 2008 Pazar

mükemmel blog

bakınız türk dil kurumu ne demiş:

mükemmel
sıfat Arapça mukemmel
Eksiksiz, kusursuz, tam, yetkin, şahane:
"Sırtında İngiliz kumaşından karyağdılı mükemmel bir elbise." - R. H. Karay.

yani hem şahane olacaksın, hem hiiiiç kusurun olmayacak, hem de tamsın. süper, daha ne olsun değil mi? :) herkesin ağzında bir mükemmeldir gitmekte, şaşkınlıklar içerisindeyim...

- aaaaaaay şekerimmm müüükkeeemmeeeeeeldi görmeliydin!!
- evet ya mükemmel bir insandır o!
- mükemmel çaldılar!

mükemmel aşağı, mükemmel yukarı... herkes, herşey mükemmel.

madem herşey bu kadar mükemmel, nedir o halde bu memleketin mevcut durumu? insanların cehaleti ve bilinçsizliği?

imkansız olmasa da, o kadar kolay değil mükemmel olmak.

ha... abartmayı seviyorsanız, o başka tabii ;)

13 Aralık 2008 Cumartesi

emergency shutdown


ESD = Emergency Shutdown = Acil Durdurma

Yanıcı patlayıcı ortamlara en fazla koskocaman kıpkırmızı butonlar satarız ve üzerlerinde "emergency stop" yazar.

Ortamdaki herhangi bir yaramaz durumda bu butona basarsınız, sistem kapatır kendini. Maraza atlatılır, başka bir buton yardımıyla sistem tekrar çalıştırılır.

Mühendis arkadaşlarımız “yok annem o öyle değildir, teknik bilgin yetersiz” demesinler, ben mühendis değilim, istediğimi söylerim :)

Hem zaten benim derdim başka.

Bu emergency stop butonlarından arıyorum ben kendime uygun. Kulağıma takacağım. Sıkıldım mı hemen “ESD” – kapansın sistem. Sonra bir temiz “reboot” – ooooh misler gibi.

Ne yanarım, ne patlarım, bir aç bir kapa güller gibi yaşarım. Aslında ben bunu hep yapıyorum ama pratikleştirmek lazım bir süre sonra...!

12 Aralık 2008 Cuma

kimsin sen?! - 1


---- c o m f o r t a b l y n u m b ----

anahtar kelimeler : fenerbahçe, izmir, efes dark, nietzsche, uykucu, winston light box, dalgın, dostlar, ezoterizm, rakı, tüm alternatif tarz ve yaşamlar, sarı & lacivert, konuşkan, as, ikizler & akrep, piramitler, agnostisizm, acılı & ekşili, kararsız, aile, kırmızı şarap (öküzgözü tercihtir), tembel, bilimkurgu, mesafeli, camel box, kitap kurdu, "ukala", tekila & limon (tuz kalsın), işkolik, e.a.poe, rock & metal, balık, ortadünya, asabi, 2012, yiğit özgür, yağmur, felsefe, sessiz, unutkan, mitoloji, bitter çikolata, bireyci, tapınak şövalyeleri, sakar, diyalektik


"the one who dies with the most toys is nonetheless still dead" (naçizane çevirim : "en çok oyuncakla ölen, yine de ölüdür")


- bilmeyi severim, bilmediğim şeylerden rahatsızlık duyup öğrenmek isterim - romantik değilim, aşk şiirleri sevmem, yine de hem duygusal hem duyarlıyım - çok konuşurum ben, çok çok çok. bazen uzun uzun susarım. devrik cümleleri severim, cümlelerimi uzatırım. anlamı değişmez -

*****

all that is gold does not glitter,
not all those who wander are lost;
the old that is strong does not wither,
deep roots are not reached by the frost.
from the ashes a fire shall be woken,
a light from the shadows shall spring;
renewed shall be blade that was broken,
the crownless again shall be king

*****

ve.......

acta est fabula, plaudite!

serbest kürsü seansı, ref.1

nefret ediyorum şu "bayan" kelimesinden, "bayanlar baylar" ya da "bayan bilmemkim" haricinde bu lafı duyduğumda insanların beynini patlatmak isteyecek kadar büyük bir gıcıklık hissediyorum. bu kelimeye bu kadar takık olduğum için kendimle de sorunlarım var ama bu serbest kürsü seansında onu irdelemiyorum.

kardeşim, güzel arkadaşım, canım ve de hatta ciğerim, delirtme beni ne demek "bayan"??

kimi neden koruyor da hangi ayıbı örtüyorsun da KADIN demiyorsun sen?

bu bana direkt olarak "kadın mı kız mı ben ne bileyim o yüzden en iyisi ben bayan diyeyim" yaklaşımını çağrıştırıyor ki ben bunu iğrenç buluyorum.

yoksa basit bir kibarlık mı yapmaya çalışıyorsun sen anlamıyorum ben.

erkeklerin "bayan" demeleri beni yeterince gıcık ediyor aslında ama ona "e hadi kendince kibar olduğunu sanıyor ayrımcılık yaptığının farkında bile değil salla gitsin" diyorum da bir kadın görünce "biz bayanlar" diyen... delleniyorum ötesi yok.

evet evet obsesif manyağın tekiyim sanırım. serbest kürsüden de gidiyorum şimdi.

kapı açık arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık

2bin yıllık insan beyni bulundu

İngiltere’de paleontologların ortaya çıkardığı bir kafatasının içinde en az 2 bin yıllık olduğu tahmin edilen insan beyni bulundu.

Ülkenin kuzeyindeki York kenti yakınlarında M.Ö. 300 yılından kalma bir kazı alanında çalışan Rachel Cubitt adlı paleontoloğun bulduğu beynin, Demir Çağı’ndan kaldığı tahmin ediliyor.

Kafatasının dini bir törende kullanıldığını düşündüklerini belirten paleontologlar, en az 2 bin yıllık olduğu sanılan beynin, çok iyi korunduğunu söylediler.Paleontolog Rachel Cubitt, kafatasını bulduğunda içinde bir şeyin hareket ettiğini hissettiğini, sonra sarı bir madde gördüğünü belirtti ve “Bu, bana beyin dokularının hayatta kalmasıyla ilgili üniversitede gördüğüm dersi hatırlattı” dedi.York hastanesinde taramadan geçirilen kafatasındaki beynin incelenebilecek durumda olduğu kaydedildi.

http://www.ntvmsnbc.com/news/468834.asp

beethoven : progressive rock'ın başlangıcı

http://www.youtube.com/watch?v=oqSulR9Fymg

moonlight sonata denince herkesin aklına movement 1 gelirken ve çoğumuz bunun devamının olduğundan bihaberken, movement 3'ü hatırlatalım.

dinleyelim, kıyaslayalım, piano çalmaya özenelim, "of buna kim kasar şimdi dinlemek en iyisi" diyelim, işimize gücümüze bakalım.

yemeklerden önce aç karnına

sevmiyorum yolları yolculukları. her neresi ise bıraktığım, özlemediğim tüm o yerlerden uzaklaşırken, hep bir burukluk kaplıyor içimi, beynimi. derimden içeri bir umutsuzluk sızıyor : gittiğim hiç bir yer bıraktığım yer gibi olmayacak. bıraktığım hiç bir yeri özlemezken ben, gittiğim yerleri bırakmaya geldiğinde sıra, gene kendi gözlerimi damlatacağım unutacaklarımın ellerine.

ya da öyle bir şeyler.

henüz hala hissederken taze taze: teyzemi istiyorum :(

10 Aralık 2008 Çarşamba

"diyalog"

- Ben böyleyim
- Ben de böyleyim
- Sen öyle olma
- Neden?
- Çünkü ben böyleyim, kaldıramam.
- ...

9 Aralık 2008 Salı

yalnızlık üzerine ek ders

ironiye bak ironiye... "if you're struggling with loneliness, you are not alone"... muş.

buna ben bir şey demem... vincent cavanagh konuşsun:

noone seems to care anymore
as i wander through this night all alone
noone feels the pain i have inside
looking at this world through my eyes
noone really cares where i go
searching to feel warmth forever more
the wheels of life they turn without me
now you are gone eternally
no
don't leave me here
the dream carries on
inside
i know
it's not too late
lost moments blown away
tonight
mankind, with your heresy
can't you see that this is killing me
there's noone in this life
to be here with me at my side

http://www.youtube.com/watch?v=W-wnIsiWF2M

sakızlı kahve

doğal damla sakızı "Muhallebi yapımında kullanılır. Bardak içine kaşıkla karıştırılıp suyundan Türk kahvesi yapılır. Suyu Yeni Rakı'ya ilave edilirse Yunan Quzo Rakısı tadı verir. Sabah aç karnına yenilirse mide ekşimesini giderir. Soda görevi de yapar." mış.*

dün ilk kez içtim, çok çok sevdim.

kahvenin yanına alacağınız suyunuzun içine 2-3 parça buz ve 1 tatlı kaşığı sakız macunu koyun, o sakızı ister kaşığınızdan mini mini ısırarak kahvenizi kıtlama için, ister birazı suda kalsın kahveden sonra o suyu için... ama için :)

yahu bu arada biraz önce internette aradım baktım ettim bu pek bilinen ve pek revaçta bir olaymış, zamane meraklarının ne kadar gerisinde kalmışım ben... yok bize resim mesim zaten yeni bir şey değilmiş :


*http://www.sakizadasi.com.tr/index.php?lang=tr

yalnızlık




o kadar fena bir şey midir yalnızlık?
her kişi yalnızdır.
diğerleriyle birlikteliği, onlarla yolunun kesiştiği kadardır.
yol devam eder ve kişi gene yalnızdır, hep yalnızdır.

ilişkiler üstüne bilmezkişiden bilir laflar -I-

her şeyden önce, konunun tüm bilirlerinden özür üstüne özür dileyerek, bu konuda hiç bir şey karalamamış olmamın getirdiği eksikliği gidermek ve kendim çalıp kendim oynamak üzere bu satırları hayata geçirdiğimi saygı ile bilgilerinize sunarım.

ilişkiler ile ilgili türlü okurluk deneyimlerimden kaynaklı bilgi ve görgü artışı yaşadım, herkese teşekkürü büyük borç bilirim.

gördüm ki, bu "ilişki" denen şey, oldukça karmaşık, bir dargın bir barışık (hangi şarkıdan çaldım bu kısmı hatırlamıyorum) ancak bir o kadar da leziz bir durum. öyle ki, anlat yaz bitmiyor. bitmez de... bitmesin de... zira, oldukça insana özgü bir durum bu ilişki durumu.akışkanların ilişki anlayışı ile kapışkanların onlara saldırışlarını izledikçe kafamı kurcalayan bu soruyu şimdi de ben sizlere soruyorum:kuzum (ya da, duruma göre "kuzularım"), nedir bu ilişki dediğimiz şey? hani ben şimdi "bugün onla" "yarın bunla" "öte gün berikiyle" ilişkide olabilir miyim? bunların her birine "sevgilim" diyebilir miyim? bunların her dediğine ayılsam bayılsam, aldatsa da tekme atsam, ya da uslu durduğunda bağrıma bassam "düzgün ilişkilerin kadını" olur muyum?

ha... bunlar aslında retorik sorular diyeyim, anlayana ;) zira ben "düzgün ilişkilerin kadını" değilim. olamadım gitti, bu saatten sonra da zor. fakat yani ne yalan söyleyeyim, içimde ciddi ukdedir. kanar gider...bendeniz ironi sever bir şahsiyetim, itina ile ukalalık yapar, bilir bilmez konuşurum. ancak bu satırlarla bu hallerimin hepsinden sıyrılmış, kendimi ortaya misler gibi atmışım. maksat merak gidermek...

ruh her daim pırıl pırıl bekler...!


karanlık bir ruh olmak ruhsuz karanlıklarda kalmaktan iyidir. ruhsuz karanlıklar renk barındırmaz.

kararsın tüm ruhlar
kapansın kapılar
gölgeler oynaşsın köşelerde
ben kaybolayım içlerinde

karanlık bir ruh, daha da karanlığını karşısında görünce eğilirmiş saygıyla. tüm ağırlığını bırakırmış gitsin. karanlık emermiş her şeyi birden. ruh kalırmış halsiz.

7 Aralık 2008 Pazar

to avenge or not to avenge

Çok forumun takipçisi, çok yazının okuru oldum, hiç blog yazmadım blog sitesine girmedim. Sanki blogger olmak için bugünü beklemişçesine de iki ayağım bir pabuçta daldım ben de buralara...

Günün anlam ve ehemmiyeti açısından...

"The Avenger has lost its shine
The magic is now drained
Dull and useless it rests in my hand
Its purpose is soon fulfilled

Now hate is gone but emptiness remains
So I turn the blade around
And run it through my stomach veins
And I fall to the ground"

Amon Amarth