Blog yazmaya karar vermemin tek sebebi bir çevrimiçi günlük tutmak planımdı… Ürün, film, kitap vs tanıtımı niyetim hiç olmadı, bazen, istisnai durumlarda, içimden geldiyse ve gerçekten etkilendiysem bazen bir iki kelime karalamış olabilirim ama hedef hep kişiseldi.
Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.
Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.
İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.
Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.
Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.
Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.
Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
FANZİNCİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FANZİNCİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Eylül 2010 Çarşamba
11 Temmuz 2010 Pazar
nihayet... gecikmiş bir yazı da benden bu konuda.
olayların üzerinden zaman geçtikçe haklarında yazmak zorlaşıyor mu ne... iki hafta önce biten bir sonisphere ve geçen hafta sona eren bir tatille ilgili bir taşla iki tuş olsun bari diyerek yazmaya niyetliyim ne zamandır. fakat bu çalışan ev kadını olma hali ne zormuş arkadaş! tatilden döndüğüm pazartesi gününden beri (ki dikkatinizi çekerim, yarın bir hafta dolacak!) yazmak için yarım saat bulamamış olmanın şaşkınlıklarındayım... neyse ki tam da şu anda yalnızım, çamaşırlar makinada ve hem de daha çıkmalarına tam 2 saat var, saat henüz öğlen olmakta ve bu nedenle evi de temizleyebileceğim uzuuun bir gün var önümde, o halde müziğimi açıp kahvemi alıp güzelce yazabilirim. yazı bittikten sonra ise "uzun" bir pazar günü beni bekliyor olacak.
(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)
herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:
1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...
2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!
3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)
4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!
5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!
6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!
ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.
seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..
aaa.. son olarak :
1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!
2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!
3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!
4 - meksika dalgasında çok eğlendik!
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)
herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:
1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...
2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!
3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)
4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!
5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!
6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!
ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.
seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..
aaa.. son olarak :
1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!
2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!
3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!
4 - meksika dalgasında çok eğlendik!
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Etiketler:
FANZİNCİ,
gezme-tozma,
konser,
manowar,
megadeth,
metallica,
murat ilkan,
pentagram,
rammstein,
ronnie james dio,
slayer,
sonisphere
16 Haziran 2010 Çarşamba
Seçmek ya da Seçmemek... (Seç Hadi!)
Hayat... Seçimlerden ibaret. Doğduğumuz andan itibaren bize dayatılan seçimler vardır ki aslında seçmek zorunda bırakılırız bir şeyleri, aslında ortada "seçmek" yoktur, sadece "o yöne gitmek" vardır çünkü başka yön yoktur o anda. Ama biz kendimizi avuturuz, "Seçtim. Ben seçtim. Ben." diye...
Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...
Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...
Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.
Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?
Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.
Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Bir de, "seçim"ler vardır, gerçek anlamda oturup da bir şeyleri gözden çıkartarak diğerini seçtiğimiz. Uyumak ve sağlıklı olmak yerine, uyumamayı ve de ortalıkta hastalıklı hallerde gezmeyi seçeriz bazen... Ya da Ahmet'in yerine Mehmet'i seçeriz... Bazen Mehmet'i pat diye bırakıp Ahmet'i tekrar seçeriz... İçmeyi ya da içmemeyi, sevmeyi ya da sevmemeyi seçeriz... Rol yapmayı seçeriz ya da tüm rollerden arınıp cesurca yüzümüzü göstermeyi seçeriz...
Seçeriz de seçeriz... Fark etmeyiz ki bazı seçimlerimiz kendimiz pahasınadır. Önceliklerimiz öyle kaymıştır ki, ne seçtiğimizi ve niye seçtiğimizi anlamakta zorlanırız seçimimizin sonucunu gördüğümüzde. "Ama ben düşünmüştüm ki..." cümleleriyle başbaşa kalma vakti gelmiştir ve bakarız, seçimimizden geriye zarifçe dönmenin bir yolu var mıdır...
Gemileri yaktıysak biz bir kere, yakmayı seçtiysek, hangi kıyıya çıktıysak orada kalmayı da dolaylı olarak en baştan seçmişiz demektir. Geri dönüş belki de kulaç kulaç yüzmektir oradan geriye doğru. Ama o zaman da yarı yolda nefesimizin tükenmesi ve "eski" kıyılara asla ulaşamama riskini de seçmiş oluruz.
Seçimlerimiz, isteklerimizle çeliştiğinde mi gelir mutsuzluk? Nefret mi başlar o anda? Nefreti seçer miyiz? Mümkün mü acaba?
Seçiyorum. Seçmeyen seçiminden geri döndüğünde, "doğru seçseydin" demeyi seçiyorum. Kendi seçimlerimin ardında durmayı ve kendimi dövmemeyi seçiyorum.
Seçimlerimi sevmiyorum.
Ama seçiyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
21 Nisan 2010 Çarşamba
eyyafyallayöküll geçti ama bu yazı kalıcı.

Geçen haftadan bu yana ben de marazi bir merakla takip ediyorum İzlanda civarlarından dünyaya yayılan camlı külleri.
Bir yere gitmek, bir yerden gelmek, birilerini beklemek gibi bir niyetim olmadığı için kişisel olarak – henüz – hiç etkilenmedim ama volkanın adından tutun (hala tek seferde telaffuz edip rahatlıkla cümle içinde kullanamıyorum orası ayrı!) bunun dünyayı daha nasıl etkileyeceğine kadar (deprem vs duyuruları yapan felaket tellalleri var her bir köşede malum) morbid bir ilgiyle takıldım oralarda olana bitene (ve evet burada da biliyorum ki “morbid” kelimesi güzel dilimize ait değil ama seviyorum, kullandım).
İlgimin en büyük nedenlerinden biri de bunun – tüm doğa olayları gibi – bizden (insanoğlundan) bağımsız, bize (insanoğluna) kayıtsız, bizi (insanoğlunu) kesinlikle kaale almayan bir olay olması.
Hani sen kendini paralıyorsun, geceli gündüzlü çalışıyorsun, evini – sağlığını – kişiliğini – paranı – pulunu feda ediyor ve belki de bir toplantı / sunum / kontrat için yıllarının birikimini yerlere seriyorsun. Bu arada kimleri kırıyorsun, nelerden vazgeçiyorsun, ne streslere göğüs gerip ne krizlere giriyorsun... Sonra, hoooop adını dahi ezberinde tutamadığın ve varlığından dahi haberdar olmadığın bir volkan patlıyor, onca gününü geceni gömdüğün işi sadece bu nedenle binemediğin bir uçak sebebiyle kaçırıveriyorsun.
Ki bu aslında ufak ve – diğer olası felaketlere kıyasla – görece etkisiz bir afet. Deprem gibi sel gibi daha nicelerini gördük, neler yaşadık, neler kaybettik. Ama yine de – en azından ben şahsen – hala başıma gelen ya da gelmeyen olayların dünyadaki en büyük en fena en önemli şeyler oldukları aldatmacasında kendi kendime rezil ediyorum günümü gecemi. Yarın öbür gün başıma bir uçağın düşmeyeceğinin dahi bir garantisi yok üstelik!
Fazla önemsiyoruz kendimizi ve hayatlarımızı.
Halbuki Eyyafyallayöküll’ün umurunda dahi değiliz. Asla da olmayacağız. Ama biz göçüp gittikten sonra o hala püskürte püskürte kalacak buralarda.
Sözün özü :
Bilica penaltı noktasını eşelemiş, Bobo penaltı kaçırmış, hakem diğer penaltıyı vermemiş, o sarı kart almış bu kırmızı... Ben Eyyafyallayöküll olsam gözlerimi süze süze bir bakar ağzımın kenarından dumanımı ince ince üfler küllerimi de üzerinize üzerinize silkerim.
Neyse ki Eyyafyallayöküll ben değilim.
BlockNOT-1 : Evet, copy-paste yaparak yazıyorum : Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll
BlockNOT-2 : Dün Etiler’deydim. Bunca yıldır İstanbul’da yaşarım, Etiler gibi yer görmedim – ayrı bir dünya orası!
BlockNOT-3 : Sanırım artık yer kalmamıştır ama... Hatırlatmakta fayda var, Hakan Günday’ın Malafa’sı Mayıs’ın son 3 günü Salon İKSV’de – ben biletimi haftalar önce aldım, bir deneyin şansınızı derim.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
6 Nisan 2010 Salı
buna siz başlık atın, ben sıkıldım.

nicedir oturup yazmadım bir iki satır bir şey, uyumsuz'un 2.yıldönümü şenlikleri kapsamında karaladıklarım için yaptığı yorumu okuyunca fark ettim ve biraz daha karalama sevdam alevlendi ancak her an sızabilecek durumda olmamdan ötürü pek anlamlı bir yazı vaad etmiyorum kimselere :) "yok"ken ne yaptım?
1 - haftalardır oku oku bitiremediğim "ve durgun akardı don" hala devam ediyor... 4.ciltteyim, bitsin artık ne olur diye içimden geçire geçire okumaya devam... sorumluluk bilinci işte, sanki hayat buna bağlı! :) ama işte ne yaparsın, kitap kulübü'nde okunacak dendi, moderatörün hükmü karşısında boynumuz kıldan ince, kulübümüzün anlamını bulması için okuyoruz, 28 nisan gelsin toplanıp tartışacağız, yorumumuzu yazacağız ve sonrasında diğer kitaplara - o çok merak ettiğim, bir kenarda bekleyen kitaplarıma - dalabileceğim. rus edebiyatı çok severim hem de çok ama şolohov kusura bakma artık 2 cilt boyu savaş okumaktan içim dışıma çıktı yeter yahu! üstelik daha 4.cildin 100.sayfasındayım, hala savaşıyoruz, bitene kadar da sona erecek gibi değil bu beyazlar - bolşevikler didişmesi (v.putin demiş ki, "her kim sovyetleri özlemiyorsa kalpsizdir, her kim özlüyorsa aptaldır" - ya da benzer bir şey demiş, çok üzgünüm şimdi kontrol edemeyeceğim). toplantıya gelip de "ben kitabı bitirmedim" diyen olursa yaka paça girişirim şimdiden söyleyeyim! bunca işin gücün ortasında ben yetiştiriyorsam siz de yetiştireceksiniz efendim!
2 - yazmaya başladığımdan bu yana bir ton şey oldu: telefon edenler, annemin bir kaç minik kaprisi, doritos'un "oy ver kontör kazan" fırsatından faydalanmak adına (haydarinin mis gibi sarımsak tadı ve gavurdağının acı lezzeti arasında gidip geliyorum ben kararsızım hangisini beğendiğim konusunda) anne adına gönderilen sms sonucunda hattına yüklenen müziğin bünyelerde yarattığı dumur (of be doritos bu ne böyle yahu ne yapmışsın sen öyle?!?!), tv'de ısrarla seyredilen ve bu arada da şahit olmak zorunda bırakıldığım dizinin beynimdeki ekosu ve içimde kabaran enteresan hisler (of be dizi film senaristleri bu ne böyle yahu ne yapıyorsunuz şu diziyi gerçekten merakla izleyenler öyle?!?!) derken bende yazma hevesi kalmadı... şimdilik gidiyorum bu nedenle. bu aralar ne durumda olduğum fanzinci için daha yeni yazdığım şu yazıda meraklılarını bekler...!
gittim evet.
ha bir de... erman toroğlu'lu pakplast reklamını her görüşümde gülüyorum - nasıl ya!? biri bana bu reklamın inceliğini, esprisini, yakalaması hedeflenen amacı anlatsın gözünüzü seveyim!!!
a son olarak, görsel de tam şuradan. tanımıyorum abileri, sadece resim kullanıcısıyım.
8 Aralık 2009 Salı
haftanın menüsü
Dark Tranquillity’ye gidemedik, kendileri gelemedi, hevesler kursakta kaldı, Fenerbahçe de Twente maçını alsa da pek damakta tat bırakamadı, Biletix’e biletlerin kurye parası 7 TL kaptırdım ve hafta kapandı gitti… Çok anlamlı ve önemli bir hafta olmayınca yazacak konu bulamayan yazarınız kendi iç dünyasına dalarak sizlere aşağıdaki gibi bir menü hazırladı…
İştah Açıcı: İnternet dünyasından fazla nasibini almayan bir insan olarak çok kısa zaman öncesine kadar facebook ve blogger dışında hiçbir yerle alışverişim yoktu (bir yıldan uzun süre öncesinde kalan çeşitli forum sitelerini bünyemden çoktan atmış olduğum için onlara dair deneyimlerim hafızadan silindi). Geçtiğimiz haftadan bu yana – mal bulmuş mağribi gibi – friendfeed ve twitter’a sarmış bulunuyorum. Sabahtan açıyorum, akşama kadar duruyor, kim ne sevmiş ne beğenmiş ne dinlemiş ne demiş ne olmuş ne bitmiş kurcalıyorum… Beğeniyor ve yorumluyorum kendi dinlediklerimi gördüklerimi oraya koyuyorum kendime yeni uğraşlar geliştiriyorum onu bunu “takip” ediyorum ve sağa sola laf atıyorum. Ve görüyorum ki, her sitede olduğu gibi, oralarda da “eskiden buralar dutluktu”, “kalite düştü seviyesizlikler baş gösterdi”, “ah be ya buralar daha önce böyle miydi” gibi serzenişler, laf atmalar, adam dışlamalar gırla gidiyor. Anlamadığım, ben nasıl beceriyorum da tam “seviye düşmüşken” buralara müdahil olabiliyorum… Ya da, ben mi bizzat seviyeyi düşürüyorum? Milletçe seviye merakımız sadece ve sadece kendimizi üstün konumlandırarak sanal mastürbasyon yapmamız anlamına mı geliyor? Diyecek lafımız kalmadığında diğerlerini küçümseyerek mi birden “adam” oluyoruz? Falan filan, son derece kafam karışık bu konuda. Ama şahsen pek memnunum bu FF maceramdan. Seviyeli tüm herkese tavsiye ediyorum yürekten.
Ana Yemek: Karamazov Kardeşler! Bilen bilir, Rus edebiyatına ve özellikle de Suç ve Ceza’yı okuduğum “gençlik yıllarım”dan bu yana Dostoyevski’ye büyük ilgim vardır. Buna rağmen Karamazov’larla ciddi olarak tanışmam daha 2 hafta önce o 1008 sayfalık koca kitabı elime almamla sağlandı. Zor olan, böyle büyük kitabı sürekli her yere taşımak ama artık gülü seven dikenine katlanmalı felsefesinden yola çıkarak fazla şikayet etmiyorum. Hafta içi okuma saatlerim genelde serviste işe gidiş / işten geliş seyahatleri ve uykudan önce yarım saati olduğu için başka da şansım yok zaten. 500.sayfaya yaklaştığım şu sıralarda kitabım çantada masada serviste orada burada sürünmekten ötürü acınacak halde! Rus edebiyatına hayranım, bayılıyorum, o kadar çok seviyorum! Okumak lazım, açık fikirle okuyun keyif alırsınız.
Tatlı: Leonard Cohen yağmurlu günlerde özellikle müthiş geliyor kulağa… An itibariyle İstanbul yağışlı, yağmur olmadığında karanlık, serin, nefis! Ve Field Commander Cohen 1979’dan bugüne sesleniyor: Lover Lover Lover… Bitti mi? Patlıyor bir Avalanche. Onun ardından bekletmeden Famous Blue Raincoat (FBR demişken, Tori Amos yorumunu da ıskalamamalı, dinlemeli ve sevmeli). Mest olan yazarınız da alıyor tasını tarağını, kapatıyor bilgisayarını, kahvesini doldurup müziği ve kitabıyla tembel ve ferah bir Pazar keyfi yapmak üzere kendi içine çekiliyor.
Selam, sevgi, saygı herkeslere.
BlockNOT : daha önceki yazılarımda sonradan gördüğüm abuk sabuk imla ve dilbilgisi hatalarını önlemek amacıyla bir “yazım denetimi” yapayım dedim Word’de – şaşırtıcı bilgi sunuyorum: “ıskalamak” = argo veya kaba sözcük. müş.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
İştah Açıcı: İnternet dünyasından fazla nasibini almayan bir insan olarak çok kısa zaman öncesine kadar facebook ve blogger dışında hiçbir yerle alışverişim yoktu (bir yıldan uzun süre öncesinde kalan çeşitli forum sitelerini bünyemden çoktan atmış olduğum için onlara dair deneyimlerim hafızadan silindi). Geçtiğimiz haftadan bu yana – mal bulmuş mağribi gibi – friendfeed ve twitter’a sarmış bulunuyorum. Sabahtan açıyorum, akşama kadar duruyor, kim ne sevmiş ne beğenmiş ne dinlemiş ne demiş ne olmuş ne bitmiş kurcalıyorum… Beğeniyor ve yorumluyorum kendi dinlediklerimi gördüklerimi oraya koyuyorum kendime yeni uğraşlar geliştiriyorum onu bunu “takip” ediyorum ve sağa sola laf atıyorum. Ve görüyorum ki, her sitede olduğu gibi, oralarda da “eskiden buralar dutluktu”, “kalite düştü seviyesizlikler baş gösterdi”, “ah be ya buralar daha önce böyle miydi” gibi serzenişler, laf atmalar, adam dışlamalar gırla gidiyor. Anlamadığım, ben nasıl beceriyorum da tam “seviye düşmüşken” buralara müdahil olabiliyorum… Ya da, ben mi bizzat seviyeyi düşürüyorum? Milletçe seviye merakımız sadece ve sadece kendimizi üstün konumlandırarak sanal mastürbasyon yapmamız anlamına mı geliyor? Diyecek lafımız kalmadığında diğerlerini küçümseyerek mi birden “adam” oluyoruz? Falan filan, son derece kafam karışık bu konuda. Ama şahsen pek memnunum bu FF maceramdan. Seviyeli tüm herkese tavsiye ediyorum yürekten.
Ana Yemek: Karamazov Kardeşler! Bilen bilir, Rus edebiyatına ve özellikle de Suç ve Ceza’yı okuduğum “gençlik yıllarım”dan bu yana Dostoyevski’ye büyük ilgim vardır. Buna rağmen Karamazov’larla ciddi olarak tanışmam daha 2 hafta önce o 1008 sayfalık koca kitabı elime almamla sağlandı. Zor olan, böyle büyük kitabı sürekli her yere taşımak ama artık gülü seven dikenine katlanmalı felsefesinden yola çıkarak fazla şikayet etmiyorum. Hafta içi okuma saatlerim genelde serviste işe gidiş / işten geliş seyahatleri ve uykudan önce yarım saati olduğu için başka da şansım yok zaten. 500.sayfaya yaklaştığım şu sıralarda kitabım çantada masada serviste orada burada sürünmekten ötürü acınacak halde! Rus edebiyatına hayranım, bayılıyorum, o kadar çok seviyorum! Okumak lazım, açık fikirle okuyun keyif alırsınız.
Tatlı: Leonard Cohen yağmurlu günlerde özellikle müthiş geliyor kulağa… An itibariyle İstanbul yağışlı, yağmur olmadığında karanlık, serin, nefis! Ve Field Commander Cohen 1979’dan bugüne sesleniyor: Lover Lover Lover… Bitti mi? Patlıyor bir Avalanche. Onun ardından bekletmeden Famous Blue Raincoat (FBR demişken, Tori Amos yorumunu da ıskalamamalı, dinlemeli ve sevmeli). Mest olan yazarınız da alıyor tasını tarağını, kapatıyor bilgisayarını, kahvesini doldurup müziği ve kitabıyla tembel ve ferah bir Pazar keyfi yapmak üzere kendi içine çekiliyor.
Selam, sevgi, saygı herkeslere.
BlockNOT : daha önceki yazılarımda sonradan gördüğüm abuk sabuk imla ve dilbilgisi hatalarını önlemek amacıyla bir “yazım denetimi” yapayım dedim Word’de – şaşırtıcı bilgi sunuyorum: “ıskalamak” = argo veya kaba sözcük. müş.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
16 Kasım 2009 Pazartesi
"I PITY THE FOOL…" *
Hemen herkesin muzdarip olduğu nezle/grip hallerinden bizim ev halkı da nasibine düşeni aldığı için hafta sonunu evde sıcak sıcak geçirmekteyim. Ya da hastamıza bakmaktan arta kalan zamanları mümkün olduğunca öyle geçirmeye çalışmaktayım.
(Yazının yazıldığı) An itibariyle : kepenkler tamamen indirilmiş, yorgan üste çekilmiş, netbook kucağa alınmış, für elise yumuşacık çalarken bir yandan zencefilli tarçınlı ıhlamur içilmekte (tüm soğuk algınlıklılar, bolca zencefil, karanfil, tarçın, ıhlamur, limon, adaçayı, elma diyorum size!) ve bir yandan da vakit geçirmek üzere yazıya girişilmekte.
Bilgisayarlarla hiç aram olmamasından ötürü (Mozilla Firefox / Internet Explorer ve MS Office dışında bir program kullandığım çok nadirdir) uzunca süredir bir notebook alma fikrim olmasına rağmen hayata geçirememiştim. En sonunda geçen hafta hiç aklımda yokken 10 dakika içerisinde bir Netbook alıverdim. Daha doğrusu, ben notebook aldığımı sanırken netbook almışım, bunu alışverişimden iki gün sonra öğrendim. Ama sorun değil, ufacık minicik ve marifetli netbookumla çok seviştiğimizi söylemeliyim. Bunca yıl “yok ben pc’den vazgeçmem, düzgün klavye ve adam gibi ekran isterim” diye konuşup durduktan sonra ajanda gibi elimde ya da çantamda taşıyabileceğim bir tane ufaklığa kendimi bağlamamla yakın ve uzak çevremde alaycı laf atmalara maruz kalmam dahi beni yeni aşkımdan vazgeçirebilecek gibi gözükmüyor. Hem zaten bunların daha minikleri de varmış, ben küçücük bir şey aldım sanırken aslında yine de toraman bir bilgisayar sahibiymişim. Fark etmez, biz mutluyuz. Hem ben ona daha isim takacağım, en güzel dosyalarımı onda saklayacağım, o da uzun süre sorun çıkartmadan çalışacak…
Brooklyn Çılgınlıkları’nı okuyorum bir haftadır (Paul Auster, Can Yayınları Ekim 2007). İşlerin yoğunluğundan ötürü okuma hızım oldukça düştü bu aralar ama Türkiye’nin genel okuma ortalaması düşünülürse rekorlar kitabına girmem an meselesi bu halimde bile! Çevirmen olmamama rağmen her zaman olduğu gibi bu konuda da söyleyecek sözlerim var elbette. Hem zaten ekmeğini yemediğin ve uzaktan izlediğin mesleklerle (zorluklarını asla düşünmek zorunda olmadığın için) çok daha rahat ukalalıklar yapabiliyorsun. Ya da ben yapabiliyorum bilemiyorum… Öncelikli soru(nu)m, orijinal adı “The Brooklyn Follies” olan kitabın adı neden “Brooklyn Çılgınlıkları” olarak çevrilmiş, bunu anlamadım. Şöyle ki, “folly” kelimesi “delilik” anlamına da gelebilecekken aslında “ahmaklık” demektir ve de kitabın ilk 200 sayfasında (ki bitmesine azıcık kaldı) bir çok ahmaklık görmüş olsam da bir tane dahi çılgınlık örneğine rastlayamadım. Acaba bu benim çılgınlık tanımımın olağanın çok dışında olduğunu mu gösterir yoksa kitabın adı çevrilirken “ahmaklık demeyelim şimdi adam uzun uzun yazmış, ayıp olur – çılgınlık kulağa daha hoş geliyor” diye düşünüldüğünü mü? Sonuç itibariyle, saplantılı karakterim nedeniyle güzelim kitap sadece şu noktaya takılmış olduğum için heba olup gitmekte, kendi adıma ziyadesiyle üzgünüm…
Folly’den girdik, “fool”dan çıkalım o halde… Deep Purple’ın “Any Fule Kno That”inin bir rap şarkısı olduğunun farkında mıyız? Yaşların ilerlemeye başladığı, bastıbacakların “daha meşhur” olduğu yıllara gelindiği 1998’de çıkartılan “Abandon” albümündeki bu şarkı benim için en büyük “rock” hayalkırıklıklarından biri olmuştur her daim. Sonsuz düşünce özgürlüğüne saygıdan ötürü çok sert ifadeler kullanmayacak olsam da, bir çok kereler öncü olarak nitelendirdiğim ve bir çok şarkısına hayranlık duyduğum bu güzide insanlar topluluğunun belki de zamana ayak uydurmak ya da “yenilikler” yapmak adına çıkarttıkları bu şarkının sıradan bir 90lar parçasının ötesine geçmemiş olması (diğer yapıtlarla karşılaştırıyorum elbet) ve de bir Deep Purple tadını damakta bırakmamasının en büyük sebebi kendilerinin bir rapper değil rocker olmalarıdır. Herkes iyi bildiği işi yapmalı diye düşünüyorum. O nedenle de Any Fule’u geçerek Perfect Strangers’la bu haftayı sonlandırıyor ve Farmville oynayarak tarlamı ekip biçmeye doğru yola çıkıyorum.
Farmville ile aramdaki aşk-nefret ilişkisini de ilerleyen haftalarda kendimi bu illetten kurtarınca bilahare yazacağım.
* Çocukluk hastalığım A-Takımı’ndan Mr.T’yi hatırlayanlar tanıyacaktır zaten başlığı, hatırlamayanlar için ise nasıl ve ne kadar anlatsam boş… :)
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
(Yazının yazıldığı) An itibariyle : kepenkler tamamen indirilmiş, yorgan üste çekilmiş, netbook kucağa alınmış, für elise yumuşacık çalarken bir yandan zencefilli tarçınlı ıhlamur içilmekte (tüm soğuk algınlıklılar, bolca zencefil, karanfil, tarçın, ıhlamur, limon, adaçayı, elma diyorum size!) ve bir yandan da vakit geçirmek üzere yazıya girişilmekte.
Bilgisayarlarla hiç aram olmamasından ötürü (Mozilla Firefox / Internet Explorer ve MS Office dışında bir program kullandığım çok nadirdir) uzunca süredir bir notebook alma fikrim olmasına rağmen hayata geçirememiştim. En sonunda geçen hafta hiç aklımda yokken 10 dakika içerisinde bir Netbook alıverdim. Daha doğrusu, ben notebook aldığımı sanırken netbook almışım, bunu alışverişimden iki gün sonra öğrendim. Ama sorun değil, ufacık minicik ve marifetli netbookumla çok seviştiğimizi söylemeliyim. Bunca yıl “yok ben pc’den vazgeçmem, düzgün klavye ve adam gibi ekran isterim” diye konuşup durduktan sonra ajanda gibi elimde ya da çantamda taşıyabileceğim bir tane ufaklığa kendimi bağlamamla yakın ve uzak çevremde alaycı laf atmalara maruz kalmam dahi beni yeni aşkımdan vazgeçirebilecek gibi gözükmüyor. Hem zaten bunların daha minikleri de varmış, ben küçücük bir şey aldım sanırken aslında yine de toraman bir bilgisayar sahibiymişim. Fark etmez, biz mutluyuz. Hem ben ona daha isim takacağım, en güzel dosyalarımı onda saklayacağım, o da uzun süre sorun çıkartmadan çalışacak…
Brooklyn Çılgınlıkları’nı okuyorum bir haftadır (Paul Auster, Can Yayınları Ekim 2007). İşlerin yoğunluğundan ötürü okuma hızım oldukça düştü bu aralar ama Türkiye’nin genel okuma ortalaması düşünülürse rekorlar kitabına girmem an meselesi bu halimde bile! Çevirmen olmamama rağmen her zaman olduğu gibi bu konuda da söyleyecek sözlerim var elbette. Hem zaten ekmeğini yemediğin ve uzaktan izlediğin mesleklerle (zorluklarını asla düşünmek zorunda olmadığın için) çok daha rahat ukalalıklar yapabiliyorsun. Ya da ben yapabiliyorum bilemiyorum… Öncelikli soru(nu)m, orijinal adı “The Brooklyn Follies” olan kitabın adı neden “Brooklyn Çılgınlıkları” olarak çevrilmiş, bunu anlamadım. Şöyle ki, “folly” kelimesi “delilik” anlamına da gelebilecekken aslında “ahmaklık” demektir ve de kitabın ilk 200 sayfasında (ki bitmesine azıcık kaldı) bir çok ahmaklık görmüş olsam da bir tane dahi çılgınlık örneğine rastlayamadım. Acaba bu benim çılgınlık tanımımın olağanın çok dışında olduğunu mu gösterir yoksa kitabın adı çevrilirken “ahmaklık demeyelim şimdi adam uzun uzun yazmış, ayıp olur – çılgınlık kulağa daha hoş geliyor” diye düşünüldüğünü mü? Sonuç itibariyle, saplantılı karakterim nedeniyle güzelim kitap sadece şu noktaya takılmış olduğum için heba olup gitmekte, kendi adıma ziyadesiyle üzgünüm…
Folly’den girdik, “fool”dan çıkalım o halde… Deep Purple’ın “Any Fule Kno That”inin bir rap şarkısı olduğunun farkında mıyız? Yaşların ilerlemeye başladığı, bastıbacakların “daha meşhur” olduğu yıllara gelindiği 1998’de çıkartılan “Abandon” albümündeki bu şarkı benim için en büyük “rock” hayalkırıklıklarından biri olmuştur her daim. Sonsuz düşünce özgürlüğüne saygıdan ötürü çok sert ifadeler kullanmayacak olsam da, bir çok kereler öncü olarak nitelendirdiğim ve bir çok şarkısına hayranlık duyduğum bu güzide insanlar topluluğunun belki de zamana ayak uydurmak ya da “yenilikler” yapmak adına çıkarttıkları bu şarkının sıradan bir 90lar parçasının ötesine geçmemiş olması (diğer yapıtlarla karşılaştırıyorum elbet) ve de bir Deep Purple tadını damakta bırakmamasının en büyük sebebi kendilerinin bir rapper değil rocker olmalarıdır. Herkes iyi bildiği işi yapmalı diye düşünüyorum. O nedenle de Any Fule’u geçerek Perfect Strangers’la bu haftayı sonlandırıyor ve Farmville oynayarak tarlamı ekip biçmeye doğru yola çıkıyorum.
Farmville ile aramdaki aşk-nefret ilişkisini de ilerleyen haftalarda kendimi bu illetten kurtarınca bilahare yazacağım.
* Çocukluk hastalığım A-Takımı’ndan Mr.T’yi hatırlayanlar tanıyacaktır zaten başlığı, hatırlamayanlar için ise nasıl ve ne kadar anlatsam boş… :)
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
29 Ekim 2009 Perşembe
FANZİNCİ'de bir bloCKnot
pek sevgili arkadaşımın editörlüğünü yaptığı, hayırsızca ve vefasızca da olsa takip ettiğim (aklıma geldikçe açıp bakmak demek oluyor bu) ve de her bakışımda "yau ben buraya daha sık neden girmiyorum ve burayı daha sık neden okumuyorum" diye kendime sorduğum pek güzel FANZİNCİ'de bana da bir köşe verdiler, mutant oldum, bloCKnot tutacağım bundan sonra haftalık olarak.
haftabaşında merhabamı çaktım, şimdi önümüzdeki hafta için yazımı pazar'a yetiştirme derdindeyim.
ne yazacağım konusunda hiç bir fikrim yok...
okursuz konusuz onsuz bunsuz yazar mutant bu kadar olur :P
haftabaşında merhabamı çaktım, şimdi önümüzdeki hafta için yazımı pazar'a yetiştirme derdindeyim.
ne yazacağım konusunda hiç bir fikrim yok...
okursuz konusuz onsuz bunsuz yazar mutant bu kadar olur :P
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






