bilmiyorum şu anda, bu akşam bunu kaç kere dinledim.
bunun - ve şu anda yaşamakta olduğum iç sıkıntısının - şerefine, bir de buraya alalım.
demiş ki üstad:
looking beyond the embers of bridges glowing behind us
to a glimpse of how green it was on the other side
steps taken forwards but sleepwalking back again
dragged by the force of some inner tide
at a higher altitude with flag unfurled
we reached the dizzy heights of that dreamed of world
encumbered forever by desire and ambition
there's a hunger still unsatisfied
our weary eyes still stray to the horizon
though down this road we've been so many times
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
favoriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
favoriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Şubat 2011 Pazar
29 Kasım 2010 Pazartesi
bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.
Etiketler:
favoriler,
müzik,
tamamen kişisel,
the cranberries
15 Kasım 2010 Pazartesi
alegria!!
küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
25 Ekim 2010 Pazartesi
bir çıkış, iki iniş, üç duruş
kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
8 Ekim 2010 Cuma
refuse/resist!
Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.
sonuçta şair ne demiş?
silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy
5 Eylül 2010 Pazar
sin palabras
anlamsız gelen birçok sözün ortasında yalnız kalmak istediğim her an olduğu gibi şimdi de çektim örtüyü kafama, tek bir şarkıyı kulaklarımda döndüre döndüre boşluklardan boşluk beğenmeye çalışıyorum kendime.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
en çok böyle anlarda sorguluyorum hayatın gerçekliğini... gariptir, çok da umursamıyorum.
her ne yapıyorsam...kelimeler olmadan yapıyorum bugün.
4 Eylül 2010 Cumartesi
ben bugün...
10 yıl kadar bir aradan sonra bir kez daha.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
bu aralar biraz böyle.
halet-i ruhiye sakata gelmiş, oturup dinle, sonra kapat camları kapıları.
7 Temmuz 2010 Çarşamba
bad hair day...
Tiefe Brunnen muß man graben,
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
Wenn man klares Wasser will,
Rosenrot oh Rosenrot,
Tiefe Wasser sind nicht still
6 Temmuz 2010 Salı
vira!
anlayanlar beri gelsin.
anlamayanlar için de güzel bir şarkı dinleme molası olsun.
tatil yazısı da gelecek ve hatta başka başka yazılar ama onlara vakit var, önce biraz çalışalım :)
i can't play it safe... but i might just in case
24 Haziran 2010 Perşembe
hedon
enter suicidal angels...
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
"anlık hazzın yanında, sonsuzluğun lafı mı olur" (charles baudelaire)
1 Haziran 2010 Salı
salı sendromu
kan çekiyor belki de, bilmiyorum ki... ama değil mi ki ben sabahtan beri balkan türkülerine taktım kafayı, o zaman favoriler burada bulunmalı, melankoli yalnız yaşanmamalı :)
23 Mayıs 2010 Pazar
a beautiful day for the iron maiden!
sonisphere seni getirememiş olabilir bu sefer ama bir yerde bir gün buluşacağız iron'ım maiden'ım :)
19 Mayıs 2010 Çarşamba
hatırlama seansı
bugünün çok büyük bir kısmını evde ve bilgisayar başında geçirdim. canım dışarı çıkmak istemedi, uzun zamandır ilk kez kitap okumak cazip gelmedi, kimseyle konuşasım olmadı, tv ise zaten çok meraklısı olduğum bir şey olmadığı için aklıma dahi gelmedi. bir süredir dolap - raf - çekmece şeytan üçlüsündeki fazlalıkları elden geçirip atılacaklardan kurtulmayı planlıyordum, daha ilk kutuda kayboldum gittim. yapı olarak geçmişe çok meraklıyımdır. daha doğrusu, meraklıydım... neler neler saklamışım, konser & maç biletleri, arkadaşlarımla gittiğimiz yerlerde üzerine günün anlam ve önemi hakkında notlar düştüğümüz peçeteler, erkek arkadaşların doldurdukları kasetlerin içine yazdıkları notlar (evet evet eskiden kaset doldurmak diye bir şey vardı! hatırlayan bilir), kendi aldığım bazı günlükvari notlar ve ayırdığım bazı fotoğraflar derken bir kaç saatim geçti.
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
sonrasında - sanırım biraz da girdiğim havadan çıkmak istemediğim için - o dönemde en çok dinlediğim şarkılara takıldım bir süre, üstelik de bazılarını neredeyse o zamandan bu yana dinlememiştim (o zamanlar dediğim, daha çok 1994 - 1998 arası). fark ettim ki "90'lar" benim için şunlar demek :
chris cornell aşkım o zamandan bu zamana hala devam etse de, o dönemde walkman'imde (evet yahu walkman de vardı o zamanlar!) sıklıkla bunu dinler ve özellikle de no attention'da çok coşardım... akranlarım gibi o yaşlarda ben de dünyayla kavga halindeydim ve elbette blow up the outside world ve pretty noose da favorilerim arasındaydı, ancak hiçbiri no attention'ın gönlümdeki yerini alamadı.
genelde dinlediğim müzik türünün birazcık dışına da düşseler, o zaman da - aynen şimdi olduğu gibi - ben bir the cranberries hayranıyım ve o dönemde önce kaset sonra cd olarak sıklıkla dinlediğim no need to argue albümü hala favorilerim arasındadır... içimdeki tüm kırılganlık kendini dolores'in sesinde buluyor sanırsam... albümdeki en en en favorim ise (aralarından seçmek çok zor çünkü benim için!) disappointment'tır ve diğer tüm şarkıları da aynı sırada ikincidir :)
hem çok sevdiğim hem de çok tembel olduğum için (sık sık walkman / cdman içeriğini değiştirmezdim anlayacağınız) okula geliş gidişlerimde çok dinlerdim bu iki albümü. metro seyahatlerimin vazgeçilmez eşlikçisi, hüzün bunalımlarımın ve hayalkırıklığı molalarımın pek anlayışlı destekçisi, melankolik ve hatta deli anlarımın (ki ben o yaşlarda zaten ya maniktim ya depresif) her türlü yandaşı bu güzel albümlerimi sonra attım bir kenara gittiler... ta ki bugün tekrar aklıma gelene ve beni tam da o günlere geri götürene kadar...
vaaay be dedim kendi kendime! aklım hala orada kaldı ama şimdi de, iyi mi?!
15 Mayıs 2010 Cumartesi
shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...
lafın lafı açması durumu:
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.
joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...
ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...
biraz ralph'i izleme molası:
angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...
2 - 3 kere şarkı dinleme molası:
wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.
şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:
değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.
Etiketler:
angra,
favoriler,
film,
kitap,
müzik,
ralph fiennes,
uğultulu tepeler,
wuthering heights
7 Mayıs 2010 Cuma
alt tarafı bir şarkı...
bu aralar sanırım biraz beynim yorgun ve mevsim değişikliğinden fazlaca etkilendim. konsantrasyon yerlerde, bir söyleneni anlamam (yani aslında duymam) için tekrarlanması sık sık gerekiyor. uykularım bölük pörçük ve sinirlerim azıcık gergin. bunu mevsime, tatilsizliğe, ıvır zıvır çeşitli gündelik olaya yorarak üzerine gitmiyorum.
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.
her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.
nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.
diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.
malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:
24 Nisan 2010 Cumartesi
vıdı vıdı vıdı
sabah uyandığımda niyetim aslında kalkıp kendimi sokaklara atmak, denize nazır bir yeşil alana yayılıp ister kitap okumak ister yazmak ister sadece ortalığı süzüp kim koşuyor kim sevişiyor izlemekti ("sevişmek" fiiline pornografik anlamlar yükleyenler, utanın ve yok olun!!) ancak bir kez daha tembelliğim baskın çıktı ve iki gömlek altında bir niyetle değiştokuş ettim cumartesimi (ki aslında bunun da altında bir çok sebep var ama an itibariyle üzerine gitmeyeceğim).
balkona çıktım, tüm günü burada geçirebilecek bir düzenek kurdum, bir iki saat sonra kendimi karşıdaki tekel dükkanına fırlatıp gerekli nevaleyi edinecek şekilde planladım, önce biraz malafa'dan okudum, sonra aldım miniği kucağıma ve mp3 temizliğine giriştim. kahvem soğumuş, kalktım yenisini yaptım, biten sigara paketimi çöple buluşturup yenisini açtım, tamamen kendimle kalmaya ve kendimi deşmeye hazırlandım. karşıdaki tekel'de triple sec var mıdır diye kendi kendime sorarken starsailor günün anlam ve önemine ait namelerini kulaklarıma doldurdu...
Starsailor - Alcoholic
Yükleyen EMI_Music. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
mutsuz oldum bir anda. ama geçer nasıl olsa... enteresan bir şekilde, mutsuzluklarım aslında beni kendime daha çok açarken çevreme iyice kapatıyor - belki de enteresan değil aslında. belki de herkes böyle yaşıyor mutsuzluklarını. bilmiyorum ki : kimseyle mutsuzluklarımız üzerine konuşmuyorum. belki ben de herkes gibiyim.
i was looking for another you... when i looked round you were gone!
ara verdim... triple sec'ten vazgeçip (kalkıp da caddenin karşısına geçmek için dahi evden çıkasım olmadığı beynime yerleşti bir kere) dolabı karıştırdım... biraydı şaraptı rakıydı alakam olmaz bugün. kokteylimsi olmalı ne içeceksem. ne kadar mutsuzsan, o kadar tatlı ve renkli olmalı içtiğin - dalga geçmek lazım bünyeyle! smirnoff north varmış ne güzel! attım dolaba, akşamüstü boris vian'la ilgili yazarken (ya da yazmazken, bilemiyorum şu anda!) içerim tatlı tatlı.
stay by my side and the cynics won't get in our way...
hayatımdan yana hiç şikayetim yokken bu kadar daralmak neyin alameti bilmiyorum. bilinçaltımdan gelen ya da zamanında halının altına süpürüp durduğum yığından çıkıp da gözüme girmeye çalışan bir çöp olduğu kesin. aslına bakarsanız "sorun"un ne olduğunu adım gibi biliyorum ama kabullenmek ve başa çıkmak işime gelmiyor. radikal bir şeyler yapmam gerekiyor hayatıma dair ama hiç uğraşasım yok çünkü şu anda olduğundan daha iyi olacağına inancım zayıf. gerekeni yapmadan ortaya çıkacak sonucu bilemeyecek olmak da işin cilvesi işte! kararsızım ve kararsızlıklar işime geliyor çünkü bir çok şeye bahane edebiliyorum bu sürünceme halini.
i was looking for another chance to see your blue eyed problem.
dışarı çıkmamış olmam - planımı değiştirivermem - anlamlı ve akıllıca oluverdi, hava kapadı her an yağmur yağabilir... belki de şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsi tek tek olası geçersizliklerini yüzüme vuruyorlar, belki de gerçekten bir şey yapmamalıyım, belki de aynen bugün dışarı çıkmamamın beni yağmurdan koruyacağı gibi, bu konularda sessiz ve hareketsiz kalmam da beni türlü saçmasapan sonuçlardan koruyacak.
bilmemek hali bazen daha iyi.
i was looking for another you, when i looked round you were gone
balkona çıktım, tüm günü burada geçirebilecek bir düzenek kurdum, bir iki saat sonra kendimi karşıdaki tekel dükkanına fırlatıp gerekli nevaleyi edinecek şekilde planladım, önce biraz malafa'dan okudum, sonra aldım miniği kucağıma ve mp3 temizliğine giriştim. kahvem soğumuş, kalktım yenisini yaptım, biten sigara paketimi çöple buluşturup yenisini açtım, tamamen kendimle kalmaya ve kendimi deşmeye hazırlandım. karşıdaki tekel'de triple sec var mıdır diye kendi kendime sorarken starsailor günün anlam ve önemine ait namelerini kulaklarıma doldurdu...
Starsailor - Alcoholic
Yükleyen EMI_Music. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
mutsuz oldum bir anda. ama geçer nasıl olsa... enteresan bir şekilde, mutsuzluklarım aslında beni kendime daha çok açarken çevreme iyice kapatıyor - belki de enteresan değil aslında. belki de herkes böyle yaşıyor mutsuzluklarını. bilmiyorum ki : kimseyle mutsuzluklarımız üzerine konuşmuyorum. belki ben de herkes gibiyim.
i was looking for another you... when i looked round you were gone!
ara verdim... triple sec'ten vazgeçip (kalkıp da caddenin karşısına geçmek için dahi evden çıkasım olmadığı beynime yerleşti bir kere) dolabı karıştırdım... biraydı şaraptı rakıydı alakam olmaz bugün. kokteylimsi olmalı ne içeceksem. ne kadar mutsuzsan, o kadar tatlı ve renkli olmalı içtiğin - dalga geçmek lazım bünyeyle! smirnoff north varmış ne güzel! attım dolaba, akşamüstü boris vian'la ilgili yazarken (ya da yazmazken, bilemiyorum şu anda!) içerim tatlı tatlı.
stay by my side and the cynics won't get in our way...
hayatımdan yana hiç şikayetim yokken bu kadar daralmak neyin alameti bilmiyorum. bilinçaltımdan gelen ya da zamanında halının altına süpürüp durduğum yığından çıkıp da gözüme girmeye çalışan bir çöp olduğu kesin. aslına bakarsanız "sorun"un ne olduğunu adım gibi biliyorum ama kabullenmek ve başa çıkmak işime gelmiyor. radikal bir şeyler yapmam gerekiyor hayatıma dair ama hiç uğraşasım yok çünkü şu anda olduğundan daha iyi olacağına inancım zayıf. gerekeni yapmadan ortaya çıkacak sonucu bilemeyecek olmak da işin cilvesi işte! kararsızım ve kararsızlıklar işime geliyor çünkü bir çok şeye bahane edebiliyorum bu sürünceme halini.
i was looking for another chance to see your blue eyed problem.
dışarı çıkmamış olmam - planımı değiştirivermem - anlamlı ve akıllıca oluverdi, hava kapadı her an yağmur yağabilir... belki de şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsi tek tek olası geçersizliklerini yüzüme vuruyorlar, belki de gerçekten bir şey yapmamalıyım, belki de aynen bugün dışarı çıkmamamın beni yağmurdan koruyacağı gibi, bu konularda sessiz ve hareketsiz kalmam da beni türlü saçmasapan sonuçlardan koruyacak.
bilmemek hali bazen daha iyi.
i was looking for another you, when i looked round you were gone
22 Nisan 2010 Perşembe
sentimentalizm
gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
gittim seni bulmak için
seni yani doğru kişiyi
doğru kişi kim
doğru kişi bazan en yakınında
olabiliyordu insanın
bazan en uzağında
bunu bilmiyorduk
sonunda doğru kişiyi değil
hep kendimizi buluyorduk
aldırmıyorum ben şimdi
intizar ettiğim birisi yok
dua ediyorum hayatıma giren
yanlış kişiler için
bana gelince ben
hazan yüzlü bir adamı aradım hep
bir sonbahar günü beyaz pardesüyle
kurumuş yaprakların üstünden
kapımı çalmasını bekledim
gelse ne olacaktı
onu da bilmiyordum ya
olanaksız bir şey istediğimin farkındaydım
yine de gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
onu aradım. bir tren bana adını söyledi.
modern aşka üç gün
inanabilirdim oysa ben
uzun araştırmalar sonucunda
modern aşk konusunda
diyebileceğim beş satır birşey var
artık çok da kafamı yormuyorum doğrusu
diyeceğim şu:
bunu yapan biri var
bir ilişki bitiyor
kadın kadın olduğu için mi
erkek erkek olduğu için mi bitiyor
bunu yapan biri var.
lale müldür - modern aşk
Etiketler:
...izm,
duke ellington,
favoriler,
john coltrane,
lale müldür,
modern aşk,
müzik,
şiir
okuyalım -7-

- Doğrusunu istersen, dedi kedi, canım pek çekmiyor.
- Yanılıyorsun, dedi fare. Daha genç sayılırım ve şu son günlere kadar çok iyi besleniyordum.
- Fakat ben de çok iyi besleniyorum, dedi kedi, hiç de intihar etmeye niyetim yok. Anlıyorsun değil mi neden bunu olağan karşıladığımı şimdi?
- Sen onu görmedin de ondan, dedi fare.
- Ne yapıyor? diye sordu kedi.
Öğrenmek de istemiyordu doğrusu. Hava sıcaktı ve bütün tüyleri iyice gevşemişti.
- Suyun kıyısında duruyor, dedi fare, bekliyor, saati gelince kalasın üstüne çıkıyor ve ortasına kadar gidiyor. Bir şey görüyor.
- Pek bir şey göremez, dedi kedi. Olsa olsa bir nilüfer vardır.
- Evet, dedi fare, su yüzüne çıkmasını bekliyor öldürmek için.
- Aptalca bir şey bu, dedi kedi. Hiç ilgi çekici yanı yok.
- Saat geçince yeniden kıyıya dönüyor, diye devam etti fare, ve fotoğrafa bakıyor.
- Hiç yemek yemiyor mu? diye sordu kedi.
- Hayır, dedi fare, gittikçe zayıflıyor ve ben de dayanamıyorum buna. Bir gün şu koca kalasın üstünde yürürken tökezleniverecek.
- Sana ne? diye sordu kedi. Kederli olan o, sana ne oluyor?..
- Kederli değil, dedi fare, acı çekiyor. Benim de dayanamadığım bu zaten. Bir de düşecek suya, çok eğiliyor.
- Öyleyse, dedi kedi, sana yardım edeyim, ama neden «öyleyse» dediğimi de bilmiyorum, aslında hepsini anlamış değilim.
- Çok iyisin, dedi fare.
- Kafanı sok ağzımın içine, dedi kedi, ve bekle.
- Uzun sürer mi? diye sordu fare.
- Birinin kuyruğuma basmasını beklemek gerek, dedi kedi; hareketim çok çabuk olmalı. Neyse, ben uzatırım kuyruğumu, sen korkma.
Fare, kedinin çenelerini araladı ve kafasını sivri dişlerin arasına soktu. Ardından hemen çekti.
- Baksana bana, dedi, köpekbalığı yedin sen bu sabah galiba?
- Dinle beni, dedi kedi, beğenmiyorsan gidebilirsin. Ben zaten istemeye istemeye yapıyorum şu işi. Git bak başının çaresine.
Bayağı kızmış görünüyordu.
- Alınma canım, dedi fare.
Küçük kara gözlerini yumdu ve kafasını yerleştirdi. Kedi, sivri dişlerini yumuşak ve gri boynun üstüne usulca indirdi. Farenin bıyıklarıyla kedininkiler birbirine karışıyordu. Tüylü kuyruğunu açtı ve kaldırımın üstüne uzattı.
Aziz Jules yetimhanesinin on bir kör kız çocuğu şarkı söyleyerek geliyordu.
- boris vian / günlerin köpüğü -
Görsel : Rana Muller - Lost
12 Nisan 2010 Pazartesi
abesle iştigal mode on...
geldiği gibi geçer elbet.
ama bugün böyle.
haldir.
olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




