29 Ağustos 2010 Pazar

bizim şampiyona...

sevgili arkadaşımın gidemiyor olmasından ötürü verdiği biletlerle topladım eşi dostu, çok neşeli mikro bir ekiple abdi ipekçi arena'nın yoluna düştük, 2010 fiba dünya basketbol şampiyonası b grubu'nun ilk gün maçlarını izlemeye... öncelikle, kendisine buradan kendim ve +3'üm adına pek teşekkür ederim :)

dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:

1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)

2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).

3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.



4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).

5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?

maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti  (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).

yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.

27 Ağustos 2010 Cuma

izmir marşıyla gelip mehter marşıyla gitmek...

referandumla ilgili tartışmalardan kaçınmamın bir sebebi vardı başından beri... ancak en sonunda ben de dayanamadım, ben de arkadaşlarımla kendi aramızda yapılan tartışmalarda fikrimi söylemeye başladım, dinledim, anlamaya çalıştım, bazen anlayamadım, sordum, okudum vs...

sosyal medyada (benim için bu facebook ve friendfeed'den oluşuyor, diğer sitelerde pek aktif olduğum söylenemez) insanları takip ettim, okudum, gene anlamaya çalıştım, sıklıkla anlayamadım, bazılarını da anlayamamış olmayı diledim, şaşırdım vs...

evet ya da hayır oyunun peşine düşen siyasilerin referandumun içeriğini ve bu ülke insanının neyi oyladığını anlatmak için kullanması gereken kaynaklarını saçmasapan harcadığını ve sanki bir genel seçim varmışçasına vaatlerin havalarda uçuştuğunu gördüğümde içim bulandı. kızgın ve hatta bezginim, bu ülkenin aptal yerine konmaya alıştırılmış insanının içi sömürülerek boşaltılmış demokrasi, özgürlük, saygı, hak, hukuk vb kavramlarla hala kandırılıyor olması hakkında da hiçbir şey demek istemiyorum.

ve sadece iki şey koyuyorum buraya benim bu referandumdaki duruş noktamı belirleyecek:

1 - türk seçmen tabanı:



2 - son zamanlarda okuduğum ve hemen her noktasına katıldığım, benden daha iyi ifade edilebilmiş bir yorum yazısı:

http://pisikopati.blogspot.com/2010/08/deli-peluze-siyaset-ozel-ve-son.html

24 Ağustos 2010 Salı

can yayınları hala can yayınları mı?

bir haftadan beridir bu konu hakkında yazacağım aslında ama öncelikle sorunun çözülmesini bekledim ki nasıl çözüldüğünü de yazabileyim. bugün "çözüldü" (güya!!) ve işte buyurun yazımız:



bundan yaklaşık bir ay kadar önce idefix'ten kitap alışverişi yaptım (tam olarak süresini hatırlamamakla birlikte nereden baksanız 1,5 - 2 yıldır kitap alışverişimi idefix'ten yapıyorum), ve illederoman ayın kitabı ile birlikte 3-4 kitap daha satın aldım. kitaplar geldi, paketi açtım, kitaplara bakıyorum ama bir gariplik var... öyle ki, duymadığım yayınevlerinin kitapları gıcır gıcırken, can yayınları'ndan çıkan çöplüğün generali son dönemde gördüğüm en kalitesiz kapağa, en acıklı baskıya, en zavallı sayfalara sahipti. üstelik de (bence) az buz para da değil, sonuçta 16,50 TL para ödeyip de (bu arada şimdi link vermek için can yayınları'nın sayfasına girince kitabın fiyatının web'de 12,38 TL olduğunu gördüm - idefix, kazıkladın mı beni?!) böyle bir kalitesiz baskıyla karşılaşınca haliyle şüphelendim ama korsan kitap göndermeyi ne idefix'e (sonuçta fatura kesiyorlar) ne de can yayınları'na yakıştırabildim ve kaderime küsüp türlü dizgi hatalarına küfür ede ede okudum geçtim ve sonunda kitaptan da can yayınları'ndan da okumaktan da bezdim.

- arada kitap kulübündeki arkadaşlarıma dert yanıp durdum imlanın ne kadar fena olduğundan, bana saplantılı manyak muamelesi yaptılar, bunu da söylemek lazım - 


toplantı günü geldi, yolda giderken serviste olan ve benimle toplantıya gelen arkadaşıma da dert yanmaya başladım ve gayet masum masum "yok yahu bazı hatalar var evet ama benim çok dikkatimi çekmedi" yanıtını alıp da kızcağızın kitabına el koyuverince gördüm ki aynı tarihli aynı baskı olmasına rağmen kapağından baskısına elimdeki farklı bir kopya...

evet okur!! CAN YAYINLARI bana IDEFIX üzerinden KORSAN kitap satmış oldu!!! (burada nefes molası veriyoruz...)




şu anda ve şurada anlatamayacağım kadar çok kızdım, şaşırdım, kendimi aptal gibi hissettim vs vs vs... ömrüm boyunca bir kere bilinçli olarak korsan kitap almışlığım var, itiraf ediyorum. liseye gidiyordum ve almayı çok istediğim fakat paramın yetmediği bir kitap vardı ve bakırköy'de bir tezgahtan alıvermiştim. ve o zaman korsan - bandrol - telif hakkında çok kafa yormamakla birlikte yine de vicdanım çok rahatsız olmuştu. sonrasında hep uzak durdum, 2 liraya başkasının emeğinden ve kendi okuma keyfimden çalmaktansa parasını verip aslını almayı hep tercih ettim. ve bu şekilde keriz yerine konunca haliyle pek bozuldum.

ertesi gün iki şey yaptım... önce idefix'e, sonra can yayınları'na durumu anlatan ve açıklama isteyen birer e-posta gönderdikten sonra friendfeed'de konuyu tartışmaya açtım (tıklayın, okuyun). ve öğrendim ki bu pek de bilinen bir şeymiş şu yayınevlerinin kendi korsanlarını basmaları ve satmaları, sağır sultan duymuşmuş da bir tek benim haberim yokmuş!!

verdiğim friendfeed link'inde ara ara (yanıt aldıkça) gelen yanıtları kopyalayarak paylaştım ancak link'i takip etmeye üşenenler ya da okumakla ilgilenmeyenler için e-posta maratonu aşağıdadır:


idefix'e benim yazım:

27.07.2010 tarih ve 216593 numarali faturanizla tarafima gonderdiginiz, AOU1000074 numarali siparisimin icerisinde bulunan "Coplugun Generali" isimli kitap (316458) cok buyuk ihtimalle korsan yayindir. Ayni baskiya sahip arkadaslarimla karsilastirdigimda farklar bariz bir sekilde gorunmektedir. Konu ile ilgili ivedilikle benimle temasa gecmenizi ve bu durumun duzeltilmesini istiyorum. Saygilarimla,

idefix'ten bana yanıt:

Aslı Hanım merhaba,

Sipariş ettiğiniz kitaplar, direkt olarak yayınevlerinden temin edilmektedir. Korsan yayın gönderimi mümkün değildir. Dilerseniz kitabı bize geri gönderebilirsiniz. İade ve reklamasyon bilgilerimiz, faturanızın arkasında bulunmaktadır. Bilgilerinize sunar, idefix'e göstermiş olduğunuz ilgi için teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (imza : idefix Müşteri Hizmetleri)

can yayınları ile yazışmamdaki yanıtları:


yanıt 1 :

Merhaba Aslı hanım
Kitabın künyesinde bulunan adrese kitabı kargo ile yollayınız. Biz gerekli incelemeyi yapıp size dönüş yapalım. İyi günler. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)


kitabı gönderdikten sonra - sorum üzerine - yanıt 2 :

Merhaba Aslı hanım,

Kitap elimize ulaştı, kitapla ilgili endişelerinizi anlıyoruz fakat ideefixe firmasının, kesinlikle korsan kitap konusunda çok duyarlı olduğunu bilmekteyiz. Ve özellikle bu konuda duyarlı firmalarla birebir çalışma yapıyoruz. Kitapla ilgili sorunun İdeefixe'le alakalı bir olduğunu düşünmüyoruz. Size en kısa zamanda yeni kitabınızı kargo ile ulaştıracağız. Bilginize. İyi çalışmalar. (imza : Can Sanat Yayınları Satış ve Pazarlama)

biraz daha üstlerine gittikten ve sorunun detayını öğrenmek isteyince - yanıt 3 :

Merhaba Aslı Hanım.
Değiştireceğimiz ürünün korsan baskı olduğunu siz de tahmin etmişsinizdir.

Sorun şu, biz göndermedik, fakat size korsan ürün geldiyse bu durumdan ideefixe firmasını sorumlu tutmamanızı rica ediyoruz, çünkü çalışanlarından birisinden kaynaklanmış olabilir.. Yaklaşık 10 yıldır çok iyi ilişkiler içerisinde çalıştığımız bir firma, böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, mağdur olan taraf olmamıza rağmen, firmaya bakışınızı değiştirmemeniz adına biz bu güvenceyi veriyoruz. Saygılar. (imza : CAN Yayınları Satış Pazarlama - Müdür Yardımcısı)

---

şimdiiii...

ben idefix'in sorumlu olmadığı konusunda ikna oldum. can yayınları'nın mağduriyeti (!!) beni çok üzdü tabii... okur olarak ben tabii ki mağdur değilim, mağdur olan can. ve neyin güvencesini verdiklerini de hala düşünüyorum.

sonuç: bugün bana yeni (orijinal) kitabım geldi. kargo ile, paketi açınca kucağınıza kuru kuru kitap düşüyor, ne bir özür notu, ne başka bir yazı... pişkinlik diyerek geçtim şimdilik ve yeni projemi başlattım. yazarlara yazacağım, sonuçta gasp olunan onların telif hakları, değil mi? bir şey çıkar mı çıkmaz mı bilemiyorum elbet ancak yazarlar haklarını korurlarsa yayınevleri de uygun davranmak zorunda kalır (diyeceğim ama çok nahif olacak biliyorum, sağlam bir çark dönüyor orada, yine de deneyeceğiz artık...)

yazı link kaynıyor, oradan buradan linkleri takip etmeye üşenmezseniz bana da ne düşündüğünüzü yazıverin aşağıya hele :)


sonradan eklenen not (kasım 2010) : sn. can öz'den çok nazik bir yanıt aldım kısa süre önce. bilerek ve isteyerek böyle bir şeyin, hele ki yayınevi yönetimi kanalıyla, yapıl(a)mayacağını ifade etmiş ve mağduriyetim için özür dilemiş. ne kadar ikna olup olmadığımı kendisine zaten bildirdim ancak burada bu bilgi de olmalı diye düşündüm.

herkes duymalı ve yardım edebilecek kişiler varsa yardım etmeli!

adı inci olmuş ya da recep, ne fark eder?




İnci Bayraktar’a yardımcı olmaya çalışan Lambdaistanbul Aktivisti Belgin Çelik ise duyarsızlıktan yakındı ve kurumların umursamaz tavrına işaret etti. Çelik, ‘Kaymakamlık yeşilkartın normal şartlarda bile çıkmasının 3 ayı bulacağını söylüyor. Zaten Nüfus cüzdanı da kayıp. Feriköy’de ikameti var, fakat oradaki muhtar da ikametgah kağıdını kimlik olmadan vermiyor. İnci yürüyemiyor bile. Nüfus cüzdanı yok. Taksim İlkyardım hastanesi başhekimi yatırabileceklerini söyledi. Diğer arkadaşımız İnci’yi hastaneye getirdiğinde, bu sefer de aşağıdakiler, başhekimi dinlemek zorunda değiliz diyerek, hastaneye yatırmadı. Şişli Etfal hastanesi de kabul etmiyor. Çarşamba günü arkadaşlarla aramızda topladığımız paralarla yaptırdığımız kan tahlilleri sonuçları belli olacak. O zaman net teşhis de konulacak. Ama daha EMAR çekilmesi lazım. Sırf kan tahlilleri 300 TL’den fazla tuttu. EMAR çektirmek için nereden para bulacağız? Kalacak yeri bile zor ayarladık.’ diye konuştu.


Halbuki Başbakan ve Sağlık Bakanı yaptıkları açıklamalarda acil durumda olan hastalardan para alınmadan, güvence sorulmadan tedavilerinin yapılacağını söylemiş, meydanlarda oy istemişti. Buna göre; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayınlanan Başbakanlık Genelgesi ile de belirtildiği gibi, kişinin sosyal güvencisi olup olmadığını, ödeme gücü bulunup bulunmadığına veya tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakılmaksızın acil hastalara gerekli tıbbi tedavi yapılacaktı. 'Acil Sağlık Hizmetleri'nin Sunumu' adlı genelgeye göre, Kamuya ait sağlık kuruluşları verdiği acil sağlık hizmetlerinin ödemesini, o bölgede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarından; özel sağlık kuruluşları ise belediyelerden isteyecekti.


sosyal güvencesi olmadığı için hiçbir hastanenin kabul etmediği, kanser tedavisi görmesi gerekirken sokaklarda yaşayan inci ile ilgili yazının tamamını burada bulabilirsiniz. okumaya ve inci'yi tanımaya başlamışken şunu da okumak isteyebilirsiniz.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

hayat memat!

tek gözüm ve kulaklarımın her ikisi birden televizyonda bir kez daha mars attacks! takip ederken (tam da şu anda o bayıldığım sahne var : kongreye gelen marslı elçinin gösterisi) bir yandan da dışarıda okunan ezanı duyuyorum. kafamda ise son iki günün olayları dönüyor ve kendilerini yerleştirecek çekmeceleri rafları arıyorlar. beynimde bir sürü düşünce oraya buraya koşturup sakinleşmeye çalışıyor.

perşembe ve cuma işe gitmedim, kendi rutinimin çok çok dışına çıktım ki benim gibi konfor alanı manyağı bir insan için çok travmatik iki gün olduğunu söyleyebilirim.

perşembe günümün büyükçe bir kısmı hastanede geçti. bir arkadaşımın yanında o servis senin bu oda benim takıldık gün boyu. bununla ilgili detaylıca yazacağım mutlaka, ülkem insanı adına trajik ancak benim için fazlaca komik anlar barındıran bir gün oldu. 8 aylık doğan, minicik ufacık bir bebek ve depresyondaki yapayalnız annesi ve onun her şeyi bilir "kaygı bozukluklu" görümcesi arasındaki enteresan dansı seyrettim mesela. bir insanın - hasta olması muhtemel bir insanın - 5 kasa kavun kadar kıymet sahibi olmadığını gördüm. karşılıklı iki yatakta yatan biri yeni yeni bebek sahibi olmuş, biri de kürtaj için bekleyen iki kadının sohbetine şahit oldum. ama, dediğim gibi, bunlara daha sonra ayrıca dalacağız... istanbul'un son yıllarının en sıcak ve en nemli gününde insanların çektikleri ruhuma çöreklendi kaldı.

akşam saatlerinde eve döndüğümde kapının önündeki ambulans 3 kat üstümüzde oturan hasta ve yaşlı nurettin amcayı ve tansiyon hastası yaşlı karısını düşündürdü ancak o kadar yorgundum ki üstünde dahi durmadım, aklımda mini mini ege bebek (hastanede görüp yukarıda anlattığım yavrucak) eve girdim ve günden sıyrıldım gitti kendi doğal ortamıma kavuştuğumda. kafamdan bir gün sonra 50.yaşını dolduracak dünyalar güzeli kıymetlim teyzemin doğumgünü sebebiyle yazacak olduğum yazının cümlelerini evirip çevirerek yattım uyudum.



ertesi sabah ise - ki bu dün olur - kardeşimin doğumgünü hediyesini almak üzere kısa süreli bir bağdat caddesi gidiş gelişini takiben sıcağa rağmen güzel ve beğeneceğinden emin olduğum bir hediye almış olmanın saçmasapan sırıtık gururuyla eve döndüğümde apartmanın kapısını ardına kadar açık buldum: hemen girişte, asansörün önünde kapağı açık ve boş bir tabut, merdivenlerden çarşafa sardıkları nurettin amca ile inen komşularımız, nurettin amcanın oğlu, cenaze aracı görevlileri... dün akşam yatsıdan bir süre önce ölmüş nurettin amca. benim eve dönerken gördüğüm ve hiç üstünde durmadığım ambulans, 55 yıllık kocasını yeni kaybeden ve tansiyonu 22ye vuran teyze içinmiş (evet, komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyorum, sadece kapıdan giriş çıkışlarda selamlaştığım ve iki - üç kelimeden öte konuşmadığım insanlar hepsi). benim üstünde durmadan girdiğim evimin 3 kat üstünde yas tutuyormuş insanlar kocalarının, babalarının, amcalarının ardından.

33. yaşımda ilk kez tabuta yerleştirilen bir insana şahit oldum. ilk kez bu kadar yakınında durdum daha kısa bir süre önce "biz"ler gibi kanlı canlı nefes alan bir insanın artık kendisi olmayan halinin. ve onlar yanımdan geçtikten sonra yukarı çıkıp hediyeyi eve bırakıp akşamki nikah & yemek organizasyonuna hazırlık olsun diye kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim...

sonrasında ise camiye gittik cenaze için, eve geldik soğuk duşla sıcağı ve ölümü attık üzerimizden, giyindik süslendik makyajları tamamladık ve kalktık çubuklu'da denize sıfır bir şık nikaha gittik... dünya yüzündeki ilk ilk ilk arkadaşım (doğduğumda tanışmışız biz, babalar 50 yıllık arkadaş) evlendi ve ben çocukluğumdan bu yana tanıdığım ama son yıllarda facebook dışında çok az bağım kalmış olan ozan'ı sevgiyle izledim bir köşeden. sevindim ve mutlu oldum. içtim içtim, sabah başağrısıyla uyandım.

şimdi yavaş yavaş sıyrılıyorum akşamdan kalmalığımdan ve 48 saat içinde şahit olduğum biten hayatlar, başlayan hayatlar, birleşen hayatlar ve alınması gereken zor kararlar içerisinden hayata dair klişe sonuçlar çıkartarak marslıların dünyayı ele geçirmesi fantazisini izliyorum. apartmanımız ise hala - ölümünden sonra 12 saat kadar sıcak havada evinde kalan - nurettin amca kokuyor.

hayat bir acayip! çok acayip!


görsel : pablo picasso - at rest