sabah uyandığımda niyetim aslında kalkıp kendimi sokaklara atmak, denize nazır bir yeşil alana yayılıp ister kitap okumak ister yazmak ister sadece ortalığı süzüp kim koşuyor kim sevişiyor izlemekti ("sevişmek" fiiline pornografik anlamlar yükleyenler, utanın ve yok olun!!) ancak bir kez daha tembelliğim baskın çıktı ve iki gömlek altında bir niyetle değiştokuş ettim cumartesimi (ki aslında bunun da altında bir çok sebep var ama an itibariyle üzerine gitmeyeceğim).
balkona çıktım, tüm günü burada geçirebilecek bir düzenek kurdum, bir iki saat sonra kendimi karşıdaki tekel dükkanına fırlatıp gerekli nevaleyi edinecek şekilde planladım, önce biraz malafa'dan okudum, sonra aldım miniği kucağıma ve mp3 temizliğine giriştim. kahvem soğumuş, kalktım yenisini yaptım, biten sigara paketimi çöple buluşturup yenisini açtım, tamamen kendimle kalmaya ve kendimi deşmeye hazırlandım. karşıdaki tekel'de triple sec var mıdır diye kendi kendime sorarken starsailor günün anlam ve önemine ait namelerini kulaklarıma doldurdu...
Starsailor - Alcoholic
Yükleyen EMI_Music. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
mutsuz oldum bir anda. ama geçer nasıl olsa... enteresan bir şekilde, mutsuzluklarım aslında beni kendime daha çok açarken çevreme iyice kapatıyor - belki de enteresan değil aslında. belki de herkes böyle yaşıyor mutsuzluklarını. bilmiyorum ki : kimseyle mutsuzluklarımız üzerine konuşmuyorum. belki ben de herkes gibiyim.
i was looking for another you... when i looked round you were gone!
ara verdim... triple sec'ten vazgeçip (kalkıp da caddenin karşısına geçmek için dahi evden çıkasım olmadığı beynime yerleşti bir kere) dolabı karıştırdım... biraydı şaraptı rakıydı alakam olmaz bugün. kokteylimsi olmalı ne içeceksem. ne kadar mutsuzsan, o kadar tatlı ve renkli olmalı içtiğin - dalga geçmek lazım bünyeyle! smirnoff north varmış ne güzel! attım dolaba, akşamüstü boris vian'la ilgili yazarken (ya da yazmazken, bilemiyorum şu anda!) içerim tatlı tatlı.
stay by my side and the cynics won't get in our way...
hayatımdan yana hiç şikayetim yokken bu kadar daralmak neyin alameti bilmiyorum. bilinçaltımdan gelen ya da zamanında halının altına süpürüp durduğum yığından çıkıp da gözüme girmeye çalışan bir çöp olduğu kesin. aslına bakarsanız "sorun"un ne olduğunu adım gibi biliyorum ama kabullenmek ve başa çıkmak işime gelmiyor. radikal bir şeyler yapmam gerekiyor hayatıma dair ama hiç uğraşasım yok çünkü şu anda olduğundan daha iyi olacağına inancım zayıf. gerekeni yapmadan ortaya çıkacak sonucu bilemeyecek olmak da işin cilvesi işte! kararsızım ve kararsızlıklar işime geliyor çünkü bir çok şeye bahane edebiliyorum bu sürünceme halini.
i was looking for another chance to see your blue eyed problem.
dışarı çıkmamış olmam - planımı değiştirivermem - anlamlı ve akıllıca oluverdi, hava kapadı her an yağmur yağabilir... belki de şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsi tek tek olası geçersizliklerini yüzüme vuruyorlar, belki de gerçekten bir şey yapmamalıyım, belki de aynen bugün dışarı çıkmamamın beni yağmurdan koruyacağı gibi, bu konularda sessiz ve hareketsiz kalmam da beni türlü saçmasapan sonuçlardan koruyacak.
bilmemek hali bazen daha iyi.
i was looking for another you, when i looked round you were gone
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
24 Nisan 2010 Cumartesi
22 Nisan 2010 Perşembe
sentimentalizm
gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
gittim seni bulmak için
seni yani doğru kişiyi
doğru kişi kim
doğru kişi bazan en yakınında
olabiliyordu insanın
bazan en uzağında
bunu bilmiyorduk
sonunda doğru kişiyi değil
hep kendimizi buluyorduk
aldırmıyorum ben şimdi
intizar ettiğim birisi yok
dua ediyorum hayatıma giren
yanlış kişiler için
bana gelince ben
hazan yüzlü bir adamı aradım hep
bir sonbahar günü beyaz pardesüyle
kurumuş yaprakların üstünden
kapımı çalmasını bekledim
gelse ne olacaktı
onu da bilmiyordum ya
olanaksız bir şey istediğimin farkındaydım
yine de gemilerde, otobüslerde, uçaklarda
onu aradım. bir tren bana adını söyledi.
modern aşka üç gün
inanabilirdim oysa ben
uzun araştırmalar sonucunda
modern aşk konusunda
diyebileceğim beş satır birşey var
artık çok da kafamı yormuyorum doğrusu
diyeceğim şu:
bunu yapan biri var
bir ilişki bitiyor
kadın kadın olduğu için mi
erkek erkek olduğu için mi bitiyor
bunu yapan biri var.
lale müldür - modern aşk
Etiketler:
...izm,
duke ellington,
favoriler,
john coltrane,
lale müldür,
modern aşk,
müzik,
şiir
okuyalım -7-

- Doğrusunu istersen, dedi kedi, canım pek çekmiyor.
- Yanılıyorsun, dedi fare. Daha genç sayılırım ve şu son günlere kadar çok iyi besleniyordum.
- Fakat ben de çok iyi besleniyorum, dedi kedi, hiç de intihar etmeye niyetim yok. Anlıyorsun değil mi neden bunu olağan karşıladığımı şimdi?
- Sen onu görmedin de ondan, dedi fare.
- Ne yapıyor? diye sordu kedi.
Öğrenmek de istemiyordu doğrusu. Hava sıcaktı ve bütün tüyleri iyice gevşemişti.
- Suyun kıyısında duruyor, dedi fare, bekliyor, saati gelince kalasın üstüne çıkıyor ve ortasına kadar gidiyor. Bir şey görüyor.
- Pek bir şey göremez, dedi kedi. Olsa olsa bir nilüfer vardır.
- Evet, dedi fare, su yüzüne çıkmasını bekliyor öldürmek için.
- Aptalca bir şey bu, dedi kedi. Hiç ilgi çekici yanı yok.
- Saat geçince yeniden kıyıya dönüyor, diye devam etti fare, ve fotoğrafa bakıyor.
- Hiç yemek yemiyor mu? diye sordu kedi.
- Hayır, dedi fare, gittikçe zayıflıyor ve ben de dayanamıyorum buna. Bir gün şu koca kalasın üstünde yürürken tökezleniverecek.
- Sana ne? diye sordu kedi. Kederli olan o, sana ne oluyor?..
- Kederli değil, dedi fare, acı çekiyor. Benim de dayanamadığım bu zaten. Bir de düşecek suya, çok eğiliyor.
- Öyleyse, dedi kedi, sana yardım edeyim, ama neden «öyleyse» dediğimi de bilmiyorum, aslında hepsini anlamış değilim.
- Çok iyisin, dedi fare.
- Kafanı sok ağzımın içine, dedi kedi, ve bekle.
- Uzun sürer mi? diye sordu fare.
- Birinin kuyruğuma basmasını beklemek gerek, dedi kedi; hareketim çok çabuk olmalı. Neyse, ben uzatırım kuyruğumu, sen korkma.
Fare, kedinin çenelerini araladı ve kafasını sivri dişlerin arasına soktu. Ardından hemen çekti.
- Baksana bana, dedi, köpekbalığı yedin sen bu sabah galiba?
- Dinle beni, dedi kedi, beğenmiyorsan gidebilirsin. Ben zaten istemeye istemeye yapıyorum şu işi. Git bak başının çaresine.
Bayağı kızmış görünüyordu.
- Alınma canım, dedi fare.
Küçük kara gözlerini yumdu ve kafasını yerleştirdi. Kedi, sivri dişlerini yumuşak ve gri boynun üstüne usulca indirdi. Farenin bıyıklarıyla kedininkiler birbirine karışıyordu. Tüylü kuyruğunu açtı ve kaldırımın üstüne uzattı.
Aziz Jules yetimhanesinin on bir kör kız çocuğu şarkı söyleyerek geliyordu.
- boris vian / günlerin köpüğü -
Görsel : Rana Muller - Lost
21 Nisan 2010 Çarşamba
eyyafyallayöküll geçti ama bu yazı kalıcı.

Geçen haftadan bu yana ben de marazi bir merakla takip ediyorum İzlanda civarlarından dünyaya yayılan camlı külleri.
Bir yere gitmek, bir yerden gelmek, birilerini beklemek gibi bir niyetim olmadığı için kişisel olarak – henüz – hiç etkilenmedim ama volkanın adından tutun (hala tek seferde telaffuz edip rahatlıkla cümle içinde kullanamıyorum orası ayrı!) bunun dünyayı daha nasıl etkileyeceğine kadar (deprem vs duyuruları yapan felaket tellalleri var her bir köşede malum) morbid bir ilgiyle takıldım oralarda olana bitene (ve evet burada da biliyorum ki “morbid” kelimesi güzel dilimize ait değil ama seviyorum, kullandım).
İlgimin en büyük nedenlerinden biri de bunun – tüm doğa olayları gibi – bizden (insanoğlundan) bağımsız, bize (insanoğluna) kayıtsız, bizi (insanoğlunu) kesinlikle kaale almayan bir olay olması.
Hani sen kendini paralıyorsun, geceli gündüzlü çalışıyorsun, evini – sağlığını – kişiliğini – paranı – pulunu feda ediyor ve belki de bir toplantı / sunum / kontrat için yıllarının birikimini yerlere seriyorsun. Bu arada kimleri kırıyorsun, nelerden vazgeçiyorsun, ne streslere göğüs gerip ne krizlere giriyorsun... Sonra, hoooop adını dahi ezberinde tutamadığın ve varlığından dahi haberdar olmadığın bir volkan patlıyor, onca gününü geceni gömdüğün işi sadece bu nedenle binemediğin bir uçak sebebiyle kaçırıveriyorsun.
Ki bu aslında ufak ve – diğer olası felaketlere kıyasla – görece etkisiz bir afet. Deprem gibi sel gibi daha nicelerini gördük, neler yaşadık, neler kaybettik. Ama yine de – en azından ben şahsen – hala başıma gelen ya da gelmeyen olayların dünyadaki en büyük en fena en önemli şeyler oldukları aldatmacasında kendi kendime rezil ediyorum günümü gecemi. Yarın öbür gün başıma bir uçağın düşmeyeceğinin dahi bir garantisi yok üstelik!
Fazla önemsiyoruz kendimizi ve hayatlarımızı.
Halbuki Eyyafyallayöküll’ün umurunda dahi değiliz. Asla da olmayacağız. Ama biz göçüp gittikten sonra o hala püskürte püskürte kalacak buralarda.
Sözün özü :
Bilica penaltı noktasını eşelemiş, Bobo penaltı kaçırmış, hakem diğer penaltıyı vermemiş, o sarı kart almış bu kırmızı... Ben Eyyafyallayöküll olsam gözlerimi süze süze bir bakar ağzımın kenarından dumanımı ince ince üfler küllerimi de üzerinize üzerinize silkerim.
Neyse ki Eyyafyallayöküll ben değilim.
BlockNOT-1 : Evet, copy-paste yaparak yazıyorum : Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll – Eyyafyallayöküll
BlockNOT-2 : Dün Etiler’deydim. Bunca yıldır İstanbul’da yaşarım, Etiler gibi yer görmedim – ayrı bir dünya orası!
BlockNOT-3 : Sanırım artık yer kalmamıştır ama... Hatırlatmakta fayda var, Hakan Günday’ın Malafa’sı Mayıs’ın son 3 günü Salon İKSV’de – ben biletimi haftalar önce aldım, bir deneyin şansınızı derim.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
20 Nisan 2010 Salı
nitelik bahane, nicelik şahane!!!

gün geçmesin ki bir yakınım bana dert yandığım herhangi bir konuda aşağıdaki cevaplardan birini yapıştırmasın :
"siz avrupa'da böyle görmediniz tabii aslı hanım"
"burayı avropa sandın herhalde aslı!"
"sen avrupa'da yapabilirsin anca bunu - burada sökmez"
"evropa'da mı doğdun lan annenden!? kendine gel burası türkiye"
hayır yani dert yandığım şeyler de çok ahım şahım konular değildir, hani neden uzay çağını bir türlü "bizler"in yakalayamadığı ya da herhangi bir bilim dalında neden öncü bir kuram geliştiremediğimiz gibi can alıcı sorular sormam çevreme (ki aslında istesem sorabilirim de, zira bizim ülkemizde de gayet kafası çalışan, sorular soran, sorgulayan, güzel güzel düşünen insanların - azınlık da olsalar - var olduğuna eminim). benim dertlerim daha çok yollardaki absürd asfalt yamaları, 4 yıl içerisinde 10 kere kazılıp kapatılan sonra gene kazılan, gene kapatılan, gene kazılan aynı cadde(ler), bir ton işsiz varken ortaya çıkıp da konuşmalarıyla herkesi (herkes değil elbet, küçük bir kısmı) dellendiren ve mırıldandıran bir başbakan gibi daha ufak ve gündelik konulardadır.
her bir gıkımda suratıma yediğim avrupa şamarından olsa gerek, artık ben de sustum, kendi içime gömüyorum homurtularımı. hayır yani avrupa meraklısı bir burjuva olsam, ya da en azından ben de bir çok aklı çalışan akranım gibi "hayat mı var lan burada basayım gideyim avrupa'ya" diye düşünüp kapağı dışarı atma isteğini içimde büyütsem ya da en azından "avrupa'lıdır, ne yapsa doğrudur" diye bir düsturu kendime rehber edinsem içim yanmayacak.
ancak hiç biri değil! yeminle değil iki gözüm önüme aksın. kader beni attı o çok matah avrupa'da okudum, suçum değil, ben istemedim bile. gelmeyin üstüme! gittim gördüm geldim. üstelik de o kadar meraksızmışım ki oralara, son final sınavımdan çıkıp direkt bara kutlamaya oradan da havalimanına uçağa koşturdum. genç ve toydum tabii, yahu dedim kendi kendime, ne diye dışarılarda çalışıp yabancı ekonomilere katkıda bulunayım? giderim ülkeme misler gibi çalışır ülkemin geleceğine faydalı olurum.
ve evet, şimdi ben de, aynen bunu okuyan her okur gibi kendime kaba etlerimle gülüyorum. yerlerde yuvarlanarak kahkaha atasım var üstelik.
ama yine de fikrim değişmedi. hala aynı şeyi düşünüyorum - yani dışarıda olmaktansa burada olmayı tercih ediyorum. ama bu sefer sebebim farklı : ekonomik katkıymış oymuş buymuş umurum değil. nasılsa ülke ekonomisinden çok hükümet hanedanı ekonomisine katkıda bulunuyorum misli misli bu ülkenin bir bordrolu çalışanı olarak. ama ben tembelleştim ve daha kayıtsız / umursamaz oldum (umarsız değil! umursamaz - bunu karıştırmayın gıcık oluyorum gördükçe!) zira artık diyorum ki her yer aynı bizim gibi yetiştirilmiş insanlar için.
çünkü...
aile terbiyemiz, okulda aldığımız eğitimimiz, beyinlerimize sürekli olarak kakılan tek şey şu :
niceliktir önemli olan, nitelik değil!
önemli olan 3 çocuk yapmaktır en az, yoksa mühendisler, bilim insanları, öğretmenler yetiştirmek değil!
önemli olan ideolojileri ve tarihleri ve kişileri ezberlemek ve gerektiğinde papağan gibi tekrarlamaktır, yoksa altında yatanları anlamak, sebep-sonuç ilişkilerini kavramak ve bunlardan ders çıkartmak değil!
önemli olan tüketmek ve tüketmek ve tüketmektir, yoksa çalışmak, üretmek, ortaya bir şeyler koyup iki adım ileriye gitmek değil!
nitelik gerekli değildir, niteliklerimizi artırmamız ve daha insan olmamız gerekli değildir. daha çok insan olalım yeter! daha iyi tüketir, daha iyi yönetiliriz.
Görsel : konumuzla ilgisi yok, NTVMSNBS arşivinden, 2005 yılından kalma ve “en kalabalık halkoyunları gösterisi” için guinness rekorlar kitabı’na aday olan burdur’da rekor denemesi 20.328 kişinin yöresel “teke zortlatması” oyununu aynı anda oynamaya çalıştığı güne aittir.
18 Nisan 2010 Pazar
jet city'de eyyafyallayöküll külleri...
ne zamandır ağzımın tadıyla oturup da şöyle uzun uzun bir blog yazabilmiş değilim. hevesimi mi aldım, önceliği başka yer ve şeylere mi verdim, artık iki cümle üst üste anlamlı kelimeler yan yana mı getiremiyorum ne, ben de pek emin değilim.
tek bildiğim var, son derece bezgin ve yorgun olduğum. işe gidip geliyorum, çalışıyorum, bir şeyler ortaya koymak istiyorum ama hem piyasamızın keyfi hem de organizasyona yönelik hevesim o kadar kaçık ki, her yaptığım yarım kalıyor, hepsi gözümde büyüyor ve nihayetinde dosyanın tekinin içinde tozlanmaya başlıyor. bundan aslında benim iş yapmadığım sanılmasın, aslına bakılırsa "ortalama" bir bordrolu çalışanın çıkartacağı işin daha fazlasını çıkarttığım bir gerçek. sadece benim standartlarımda, son 10 yıl içerisinde ortaya koyduklarıma kıyasla, son derece düşük bir verimle çalışıyor ve bundan sadece yarım ağız şikayet edip gene bildiğimi okumaya devam ediyorum. kıştan bunaldım dedim, bahar geldi gene farklı hiç bir şey yok.
özel hayata gelince, özel bir halt kalmadı o cenahta da... işten eve dönüp elime bir kitap alıp kıvrılıyorum yatağa. erkenden uyuyorum. hafta içi nadiren bu döngünün dışına taşıp bir şeyler yapıyorum, o da ya kitap kulübü toplantısı oluyor ayda bir, ya da anne & kardeşle dışarıda biraz takılmak, yemek yemek ya da banka işleri peşinde koşturmak. bu kadar! bu kadar! bu mudur benim yaptığım yapacağım? tokatlayasım var kendimi ama halim yok - o derece... oysa ne güzel işlere kalkışmış, ne kadar beni heveslendiren projeleri kafamda iştahla kurmuştum. sonrasında - arada ne oldu farkına bile varamadan - sürüklendim gittim kendi kabuğumun ta içine. birileri emrivaki yapmadan ya da çok kıymet verdiğim ve "hayır" diyemeyeceğim birilerinden teklif almadan hiçbir şey yapmaz oldum. üstelik biraz sürüklendikten sonra sanki dönüşü olmayan bir noktayı geçmişcesine o kişileri aramaz sormaz da oldum. sadece beni arayanlarla konuşur, beni görmeye gelenlerle görüşür oldum. hep hayırsızdım, huyumun bir parçası, asla gönlümden uzaklaştırmamakla birlikte çok sık kapanır giderdim içime ve arayıp sormazdım ama artık beni dahi rahatsız eder bir hale geldi bu davranışlarım. üstüne gidip kırayım geçeyim dedikçe daha da fena sarınıp sarmalanıyorum bu atalet battaniyesine.
kimsenin sitemine tahammülüm yok. önce benim hayatımı yaşasın insanlar iki hafta için, iki ucunu bir araya getirmeye çalışsın, sonra bana hayırsız desin. aslında arada kaynayanlar, benden ilgi bekleyip göremeyenler, artık kendilerini sevmediğimi ya da farklı alanlara yelken açtığımı düşünenler için gerçekten üzgünüm. ama özür dilemeye niyetim yok. mutlu olmadığım sürece kimselere yalancılık yapmamaya, bu arada da kimselere derdimi anlatmamaya niyetliyim.
nihayetinde... derdim yok anasını satayım. benim derdim kendimle ve biraz da hayatın kendisiyle. size ne anlatayım şimdi oturup?
uzun lafın kısası, jet city çok tatsız bu aralar... çok!
tek bildiğim var, son derece bezgin ve yorgun olduğum. işe gidip geliyorum, çalışıyorum, bir şeyler ortaya koymak istiyorum ama hem piyasamızın keyfi hem de organizasyona yönelik hevesim o kadar kaçık ki, her yaptığım yarım kalıyor, hepsi gözümde büyüyor ve nihayetinde dosyanın tekinin içinde tozlanmaya başlıyor. bundan aslında benim iş yapmadığım sanılmasın, aslına bakılırsa "ortalama" bir bordrolu çalışanın çıkartacağı işin daha fazlasını çıkarttığım bir gerçek. sadece benim standartlarımda, son 10 yıl içerisinde ortaya koyduklarıma kıyasla, son derece düşük bir verimle çalışıyor ve bundan sadece yarım ağız şikayet edip gene bildiğimi okumaya devam ediyorum. kıştan bunaldım dedim, bahar geldi gene farklı hiç bir şey yok.
özel hayata gelince, özel bir halt kalmadı o cenahta da... işten eve dönüp elime bir kitap alıp kıvrılıyorum yatağa. erkenden uyuyorum. hafta içi nadiren bu döngünün dışına taşıp bir şeyler yapıyorum, o da ya kitap kulübü toplantısı oluyor ayda bir, ya da anne & kardeşle dışarıda biraz takılmak, yemek yemek ya da banka işleri peşinde koşturmak. bu kadar! bu kadar! bu mudur benim yaptığım yapacağım? tokatlayasım var kendimi ama halim yok - o derece... oysa ne güzel işlere kalkışmış, ne kadar beni heveslendiren projeleri kafamda iştahla kurmuştum. sonrasında - arada ne oldu farkına bile varamadan - sürüklendim gittim kendi kabuğumun ta içine. birileri emrivaki yapmadan ya da çok kıymet verdiğim ve "hayır" diyemeyeceğim birilerinden teklif almadan hiçbir şey yapmaz oldum. üstelik biraz sürüklendikten sonra sanki dönüşü olmayan bir noktayı geçmişcesine o kişileri aramaz sormaz da oldum. sadece beni arayanlarla konuşur, beni görmeye gelenlerle görüşür oldum. hep hayırsızdım, huyumun bir parçası, asla gönlümden uzaklaştırmamakla birlikte çok sık kapanır giderdim içime ve arayıp sormazdım ama artık beni dahi rahatsız eder bir hale geldi bu davranışlarım. üstüne gidip kırayım geçeyim dedikçe daha da fena sarınıp sarmalanıyorum bu atalet battaniyesine.
kimsenin sitemine tahammülüm yok. önce benim hayatımı yaşasın insanlar iki hafta için, iki ucunu bir araya getirmeye çalışsın, sonra bana hayırsız desin. aslında arada kaynayanlar, benden ilgi bekleyip göremeyenler, artık kendilerini sevmediğimi ya da farklı alanlara yelken açtığımı düşünenler için gerçekten üzgünüm. ama özür dilemeye niyetim yok. mutlu olmadığım sürece kimselere yalancılık yapmamaya, bu arada da kimselere derdimi anlatmamaya niyetliyim.
nihayetinde... derdim yok anasını satayım. benim derdim kendimle ve biraz da hayatın kendisiyle. size ne anlatayım şimdi oturup?
uzun lafın kısası, jet city çok tatsız bu aralar... çok!
14 Nisan 2010 Çarşamba
pis ipisi kop ati (!!)
hayatımın büyük çoğunluğunda çevrem koç burcu insanlarıyla dolu oldu... normalde - yarım ağız söyleyeyim hadi - burçlarla pek ilgilenmediğim için, sadece insanların benim burcuma mensup yüksek şahsiyetli (!) delilerin koç burcu insanlarıyla fazla anlaşamayacağını duydukça da gülüp geçtim zira hayatımdaki koç burcu kadınlarının sayısı aklı başında herhangi bir insanın isteyeceğinden daha fazla! ama şikayetim yok... çünkü benim koçlarım (başta dün doğumgününü kutladığımız annem canımıniçi ve gene aynı gün doğumlu olan ufarak kuzenim olmak üzere) dünyanın en sevilesi uyumsuzu (ki kendisini buradan geçtiğimiz haftalarda bir güzel afişe ettik) ve candan pisikopatisi - ve bugün kendisinin doğumgünü kutlu günü!!

diyeceğim o ki,
pisicim, özocum, daha tanışmamışken dahi (evet bu azıcık absürd oldu, şöyle diyeyim : daha sadece birbirimizin bloglarını bilirken ve telefonda bir kere mi ne konuşmuşken) bana en düşük anımda kitap ve cd göndererek tekrar ayaklandıran, ben "manyak yahu bu tanımaz etmez niye merak ediyor iyi miyim sağ mıyım ilgi gösteriyor bana" diye huysuzlanırken çekingen soğuk nevale beni dahi kendine ısındırıp dost eden güzel insan:
iyi ki doğdun. iyi ki sensin. iyi ki varsın olm yav!!! :)
nice güzel mutlu kutlu yaşların olsun he mi?
he!

diyeceğim o ki,
pisicim, özocum, daha tanışmamışken dahi (evet bu azıcık absürd oldu, şöyle diyeyim : daha sadece birbirimizin bloglarını bilirken ve telefonda bir kere mi ne konuşmuşken) bana en düşük anımda kitap ve cd göndererek tekrar ayaklandıran, ben "manyak yahu bu tanımaz etmez niye merak ediyor iyi miyim sağ mıyım ilgi gösteriyor bana" diye huysuzlanırken çekingen soğuk nevale beni dahi kendine ısındırıp dost eden güzel insan:
iyi ki doğdun. iyi ki sensin. iyi ki varsın olm yav!!! :)
nice güzel mutlu kutlu yaşların olsun he mi?
he!
12 Nisan 2010 Pazartesi
abesle iştigal mode on...
geldiği gibi geçer elbet.
ama bugün böyle.
haldir.
olur.
11 Nisan 2010 Pazar
jet city house'da sıradan bir pazar sohbeti...
arkaplan bilgisi : JCW bir önceki akşamı evinde geçirmiş, kanepeye yayılıp el clasico'yu izlemiştir.
ü.teyze : kaçta uyudun dün gece?
jcw : bilmem, 2 falandı herhalde.
ü.teyze : dışarı da çıkmadın, ne yaptın o saate kadar?
jcw : maç seyrettim, sonra kitap okudum, derken uyudum falan...
ü.teyze : bira da mı içtin sen?! yarım paket de cips vardı o da bitmiş?
jcw : hıııı maç seyrederken içtim yedim oh sefam olsun!
ü.teyze : nasıl üzülüyorum ama bilemezsin, kızım var diyorum - ne çok sevinmiştim sen doğduğunda bir kızım oldu diye - ama hiç de kız gibi davranmıyor kızım benim. hiçbir arkadaşımın kızı oturup da maç izleyip bira içmiyor - nerede hata yaptım ben!? babası kılıklı! halbuki kız çocuklar giyim kuşam sever, anneleriyle çarşı pazar gezer, alışverişten nefret etmez. aaah ah...
jcw : muck annelerin en güzeli, ben de seni çok seviyorum!
:)
ü.teyze : kaçta uyudun dün gece?
jcw : bilmem, 2 falandı herhalde.
ü.teyze : dışarı da çıkmadın, ne yaptın o saate kadar?
jcw : maç seyrettim, sonra kitap okudum, derken uyudum falan...
ü.teyze : bira da mı içtin sen?! yarım paket de cips vardı o da bitmiş?
jcw : hıııı maç seyrederken içtim yedim oh sefam olsun!
ü.teyze : nasıl üzülüyorum ama bilemezsin, kızım var diyorum - ne çok sevinmiştim sen doğduğunda bir kızım oldu diye - ama hiç de kız gibi davranmıyor kızım benim. hiçbir arkadaşımın kızı oturup da maç izleyip bira içmiyor - nerede hata yaptım ben!? babası kılıklı! halbuki kız çocuklar giyim kuşam sever, anneleriyle çarşı pazar gezer, alışverişten nefret etmez. aaah ah...
jcw : muck annelerin en güzeli, ben de seni çok seviyorum!
:)
6 Nisan 2010 Salı
buna siz başlık atın, ben sıkıldım.

nicedir oturup yazmadım bir iki satır bir şey, uyumsuz'un 2.yıldönümü şenlikleri kapsamında karaladıklarım için yaptığı yorumu okuyunca fark ettim ve biraz daha karalama sevdam alevlendi ancak her an sızabilecek durumda olmamdan ötürü pek anlamlı bir yazı vaad etmiyorum kimselere :) "yok"ken ne yaptım?
1 - haftalardır oku oku bitiremediğim "ve durgun akardı don" hala devam ediyor... 4.ciltteyim, bitsin artık ne olur diye içimden geçire geçire okumaya devam... sorumluluk bilinci işte, sanki hayat buna bağlı! :) ama işte ne yaparsın, kitap kulübü'nde okunacak dendi, moderatörün hükmü karşısında boynumuz kıldan ince, kulübümüzün anlamını bulması için okuyoruz, 28 nisan gelsin toplanıp tartışacağız, yorumumuzu yazacağız ve sonrasında diğer kitaplara - o çok merak ettiğim, bir kenarda bekleyen kitaplarıma - dalabileceğim. rus edebiyatı çok severim hem de çok ama şolohov kusura bakma artık 2 cilt boyu savaş okumaktan içim dışıma çıktı yeter yahu! üstelik daha 4.cildin 100.sayfasındayım, hala savaşıyoruz, bitene kadar da sona erecek gibi değil bu beyazlar - bolşevikler didişmesi (v.putin demiş ki, "her kim sovyetleri özlemiyorsa kalpsizdir, her kim özlüyorsa aptaldır" - ya da benzer bir şey demiş, çok üzgünüm şimdi kontrol edemeyeceğim). toplantıya gelip de "ben kitabı bitirmedim" diyen olursa yaka paça girişirim şimdiden söyleyeyim! bunca işin gücün ortasında ben yetiştiriyorsam siz de yetiştireceksiniz efendim!
2 - yazmaya başladığımdan bu yana bir ton şey oldu: telefon edenler, annemin bir kaç minik kaprisi, doritos'un "oy ver kontör kazan" fırsatından faydalanmak adına (haydarinin mis gibi sarımsak tadı ve gavurdağının acı lezzeti arasında gidip geliyorum ben kararsızım hangisini beğendiğim konusunda) anne adına gönderilen sms sonucunda hattına yüklenen müziğin bünyelerde yarattığı dumur (of be doritos bu ne böyle yahu ne yapmışsın sen öyle?!?!), tv'de ısrarla seyredilen ve bu arada da şahit olmak zorunda bırakıldığım dizinin beynimdeki ekosu ve içimde kabaran enteresan hisler (of be dizi film senaristleri bu ne böyle yahu ne yapıyorsunuz şu diziyi gerçekten merakla izleyenler öyle?!?!) derken bende yazma hevesi kalmadı... şimdilik gidiyorum bu nedenle. bu aralar ne durumda olduğum fanzinci için daha yeni yazdığım şu yazıda meraklılarını bekler...!
gittim evet.
ha bir de... erman toroğlu'lu pakplast reklamını her görüşümde gülüyorum - nasıl ya!? biri bana bu reklamın inceliğini, esprisini, yakalaması hedeflenen amacı anlatsın gözünüzü seveyim!!!
a son olarak, görsel de tam şuradan. tanımıyorum abileri, sadece resim kullanıcısıyım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)