Hedefteki isim Kenan Evren suskunluğunu bozdu. CHP'nin 'yargılansın' talebine kızan Paşa, çarpıcı açıklamalar yaptı:
"Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!"
Bu şok sözler Kenan Evren'e ait. CHP'nin '12 Eylül darbecilerinin yargılansın' talebi sonrası Evren deyim yerindeyse açtı ağzını yumdu gözünü. 'Darbeye mecbur kaldık' diyen Evren, yapılmak istenen değişikliklerin halka sorulmasını istiyor
Kenan Evren yaşanan son tartışmayı Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila'ya değerlendirdi: Bila bugünkü köşesinde Evren'nin konuyla ilgili çarpıçı açıklamalarına yer verdi:
‘İntihar ederim’
Evren, 12 Eylül koşullarında “Yapacak başka bir şeyimiz yoktu” dedikten sonra şöyle devam etti:
“12 Eylül’ü halk desteklemiştir. Yüzde 92 oy bunun kanıtıdır. Şimdi aynı yolu kullansınlar, halka sorsunlar, diyorum. Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa, o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim!”
‘Akılları yeni mi başlarına geldi?’
Evren, 12 Eylül’ün yeniden gündeme gelmesi ve geçici 15. maddenin kaldırılmasının tartışma konusu yapılmasıyla ilgili olarak değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Bu kadar yıldan sonra, bu konu gündeme getiriliyor. Bugüne kadar akılları nerdeymiş? İnsana bunu sorarlar. Ayrıca 12 Eylül öncesindeki koşullar da unutulmasın. Neydi onlar? TBMM aylarca cumhurbaşkanı seçemiyordu. Altı ay başka bir konuyu bile görüşemedi, karar alamadı. Türkiye’de her gün 10, 15, 20 genç öldürülüyordu. Sağdan da soldan her gün gençlerimiz hayatlarını kaybediyordu. Biz ne yapacaktık? Bu durumu seyredecek miydik? Seyredemezdik. Başka ne yapabilirdik?”
‘Yapmak istemedik’
Evren, demokrasiye müdahale etmek istemediklerini, ancak koşulların bunu zorunlu kıldığını savunarak şöyle dedi:
“Biz müdahale etmek istemiyorduk. Uyarı mektubu verdik ve 8 ay bekledik. Hiçbir şey değişmedi. Hiçbir önlem alınamadı. TBMM çalışamadı. Yoksa biz 12 Eylül’ü yapmaya hevesli değildik. Ancak başka çare kalmamıştı.”
‘Tüm subaylar suçlu olur’
Evren, 12 Eylül’ün yargılanması konusunda hukuki duruma ilişkin olarak da görüşünü şöyle açıkladı:
“Halkın görüşü de başka çare kalmadığı şeklindeydi. Ayrıca şunu de söyleyeyim: Türk Silahlı Kuvvetleri bunu neye dayanarak yaptı? İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi vardır. Burada TSK’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevi verilmiştir. O dönemin komutanları tam görüş birliği içinde bu müdahaleyi yaptılar. Kanun bu görevi vermiş.
Ayrıca mevzuatımızda bir hüküm daha vardır, eğer amir, kanunsuz emir verirse o emri yerine getiren de suçlu olur. Ama 12 Eylül’de bir tek subayın bile itirazı olmamıştır. Genelkurmay Başkanı’ndan, kuvvet komutanlarından bölük komutanlarına kadar, emirler itirazsız uygulanmıştır. Eğer bu suçsa o dönemde TSK’da görevli bütün subayların suçlu sayılması gerekir. Bir tek benim yargılanmamla da olmaz. Ama dediğim gibi, bunu halka sorsunlar.”
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=197488
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
25 Haziran 2009 Perşembe
"deal with it"
çok güzel bir haftasonu bekliyor olsa da beni, artık haziran'ın bitmesine bir kaç gün kala, ilk kez bir haziran ayından nefret ettiğimi fark ettim bu yıl. ve tamamiyle kendi hatam yüzünden.
işle ilgili bir konuda - tamamiyle bilgisizlikten (aslında tembellikten, kendine fazla güvenmekten ve çok iyimser olmaktan) ötürü sağlam bir belaya soktum kendimi. dönüp dolaşıyorum ama temizleyemiyorum. ve hatta haziran'ın başından beri bununla debeleniyorum ve az önce öğrendiğime göre yarattığım keşmekeşin çözülmesi en iyi ihtimalle gene 10 günü bulacakmış.
yarın müşterimi arayıp dürüstçe durumu anlatmam, sonrasında da artık başıma geleceklere katlanmam lazım. en kötü ihtimal siparişi iptal etmesi olur ki bu berbat bir ihtimal... o durumda ne yaparım onu yarın düşünürüm diyorum. ama içimden bir ses siparişi iptal etmeyeceğini, bunun yerine bana hayatımın en zor telefon görüşmesini yaptırtacağını söylüyor.
bugün kandil... bunca yıl sonra bu akşam bunun için dua etsem acaba kabul edilir mi?
manyak gibi hissediyorum kendimi işle ilgili bir konuda kendime bu kadar işkence yapıyor olmamdan ötürü. ama bir ay çok uzun bir süre ya böyle sürüncemede bir şeyin sıkıntısını kendi hatandan ötürü çekmen için kardeşim!
bir hallolsa... kendimi alkole vurasım ve patlayana kadar içesim, herşeyi unutasım var.
annem sürekli konuşuyor... çok ilginç aslında, bir insan dinlenmediğini bile bile, karşısındakinin başka bir konuyla ilgilenmekte olduğunu ve aslında kafasının bambaşka birşeyle meşgul olduğunu göre göre daldan dala atlayarak konuşur mu? bu kadar büyük bir ihtiyaç mıdır konuşmak da karşındakinin aslında duymuyor olması önem taşımıyor? ya da sadece "umurumda değilsin" mesajı mıdır verilen? hani "benim konuşasım var ve senin keyfin yoksa şansına küs, istesen de istemesen de dinleyeceksin" durumu mudur içinde bulunduğum böyle?
şimdi tadım yok ya, her halt batar bana.
bence şimdi ben de herkes gibiyim... (!)
işle ilgili bir konuda - tamamiyle bilgisizlikten (aslında tembellikten, kendine fazla güvenmekten ve çok iyimser olmaktan) ötürü sağlam bir belaya soktum kendimi. dönüp dolaşıyorum ama temizleyemiyorum. ve hatta haziran'ın başından beri bununla debeleniyorum ve az önce öğrendiğime göre yarattığım keşmekeşin çözülmesi en iyi ihtimalle gene 10 günü bulacakmış.
yarın müşterimi arayıp dürüstçe durumu anlatmam, sonrasında da artık başıma geleceklere katlanmam lazım. en kötü ihtimal siparişi iptal etmesi olur ki bu berbat bir ihtimal... o durumda ne yaparım onu yarın düşünürüm diyorum. ama içimden bir ses siparişi iptal etmeyeceğini, bunun yerine bana hayatımın en zor telefon görüşmesini yaptırtacağını söylüyor.
bugün kandil... bunca yıl sonra bu akşam bunun için dua etsem acaba kabul edilir mi?
manyak gibi hissediyorum kendimi işle ilgili bir konuda kendime bu kadar işkence yapıyor olmamdan ötürü. ama bir ay çok uzun bir süre ya böyle sürüncemede bir şeyin sıkıntısını kendi hatandan ötürü çekmen için kardeşim!
bir hallolsa... kendimi alkole vurasım ve patlayana kadar içesim, herşeyi unutasım var.
annem sürekli konuşuyor... çok ilginç aslında, bir insan dinlenmediğini bile bile, karşısındakinin başka bir konuyla ilgilenmekte olduğunu ve aslında kafasının bambaşka birşeyle meşgul olduğunu göre göre daldan dala atlayarak konuşur mu? bu kadar büyük bir ihtiyaç mıdır konuşmak da karşındakinin aslında duymuyor olması önem taşımıyor? ya da sadece "umurumda değilsin" mesajı mıdır verilen? hani "benim konuşasım var ve senin keyfin yoksa şansına küs, istesen de istemesen de dinleyeceksin" durumu mudur içinde bulunduğum böyle?
şimdi tadım yok ya, her halt batar bana.
bence şimdi ben de herkes gibiyim... (!)
denizin çocuğu
"Şarkılar politikadan, kurumlardan, sistemden daha güçlüdür. Hayatın sonuna kadar kalabilirler, temizdirler ve bir çok güzel şeye sebep olabilirler. İktidarlar, sistemler yıkılabilir, devirler değişebilir, şimdi dünyayı yönetenler kısa bir süre sonra üstelik bütün kötülüklerine rağmen unutulabilirler."
Kazım Koyuncu, 26 Temmuz 2004
Kazım Koyuncu, 26 Temmuz 2004
21 Haziran 2009 Pazar
es
işlerin yoğunluğu, yazın sıcaklığı, geçen hafta boyunca okunan kitabın düşünce yapısı üzerine etkisi ve sorgulama & araştırma isteği, uzun zamandır ele alınmayan eski eşyaların hatırlattıkları sonucunda kendi içine dönme, hesaplaşma ve ekstre kontrolü nedeniyle bahçemiz bir süreliğine yeni ekimlere kapalı olacaktır.

"bi yere kadar gittim gelicem".
"bi yere kadar gittim gelicem".
only happy when it rains...*
mutsuz olmakla mutlu olmamak arasındaki fark - bilenleri için - oldukça belirgindir.
eksiğin yoktur görünürde, yolunda gider her şey : nefes alıp verebileceğin kadar hava, karnını doyurabileceğin kadar para, iki kelam laf edebileceğin kadar eş dost vardır nihayetinde. ötesini isteyene sen şımarık gözüyle bakarsın, sana da öyle bakacaklarını bilirsin içten içe. mutsuz değilsindir, mutsuz olman için neden yoktur çünkü. sağlığın yerindeyse, karnın toksa, cebinde de 3 kuruşun varsa... daha ne be adam der geçer gidersin.
mutsuz olmamak - bu bağlamda - çok da zor değil. mutlu olmak ise bunun çok ötesinde bir şey olsa gerek. ömrüm boyunca "mutluyum" diye tanımladığım bir kaç yüzeysel an haricinde pek bilmiyorum mutsuz olmamakla arasındaki farkını. ama aynı şey olmadığına adım gibi eminim.
sürekli bir yarış da olabilir aslında şu mutlu olmak hali... hani bir adım atar o adımın getirdiği ödülü kazanır, mutlu olur ve o etki hafifleyince diğer adımı atarsın... bitmez gider o yol ve asla gerçek anlamda mutlu olmuş olmazsın. ama burada mutlu olmak mıdır kullanılması gereken tanım çok da emin değilim (bununla ilgili zamanında okuduğum bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şurada bulabilirsiniz).
zeki insanın mutlu olamayacağına dair bir şehir efsanesi de dolanır durur ortalıkta (evet farkındayım, bu cümlede "şehir efsanesi" kullanılmaz, duruma uymaz ama keyfimin tek kahyası da ben olduğuma ve bu beni mutlu edeceğine göre kullanmış olmam çok da yanlış değildir). inanmıyorum. zeki insanlar da gayet mutlu olabilir - yeter ki doğru zamanda doğru yerde bulunabilsinler ve fırsatı yakalasınlar.
evet, mutluluk bir tesadüfe bağlıdır. o tesadüf yakalanamadı mı, mutlu olmak en kötü ihtimalle bir sonraki tesadüfe kadar ertelenir ya da kaçırılır. elimize mutsuz olmamak kalır ki artık onu da kötünün iyisi olarak bağrımıza basar yolumuza devam ederiz.
mutluluk içimizde ya da elimizde ya da bilmemneremizde değildir. mutluluk dışımızdakiyle iletişimimizde ve onu nasıl hayatımıza dahil ettiğimizdedir. mutluluk kaçırabileceğimiz bir şans ve gerçekleşmesi zor bir olasılıktır.
ama ironik olarak, mutsuzluk her yerdedir ve sürekli gerçekleşmektedir.
* garbage'ın tavsiye edilir şarkısıdır.
eksiğin yoktur görünürde, yolunda gider her şey : nefes alıp verebileceğin kadar hava, karnını doyurabileceğin kadar para, iki kelam laf edebileceğin kadar eş dost vardır nihayetinde. ötesini isteyene sen şımarık gözüyle bakarsın, sana da öyle bakacaklarını bilirsin içten içe. mutsuz değilsindir, mutsuz olman için neden yoktur çünkü. sağlığın yerindeyse, karnın toksa, cebinde de 3 kuruşun varsa... daha ne be adam der geçer gidersin.
mutsuz olmamak - bu bağlamda - çok da zor değil. mutlu olmak ise bunun çok ötesinde bir şey olsa gerek. ömrüm boyunca "mutluyum" diye tanımladığım bir kaç yüzeysel an haricinde pek bilmiyorum mutsuz olmamakla arasındaki farkını. ama aynı şey olmadığına adım gibi eminim.
sürekli bir yarış da olabilir aslında şu mutlu olmak hali... hani bir adım atar o adımın getirdiği ödülü kazanır, mutlu olur ve o etki hafifleyince diğer adımı atarsın... bitmez gider o yol ve asla gerçek anlamda mutlu olmuş olmazsın. ama burada mutlu olmak mıdır kullanılması gereken tanım çok da emin değilim (bununla ilgili zamanında okuduğum bir kitaptan bir alıntı yapmıştım, şurada bulabilirsiniz).
zeki insanın mutlu olamayacağına dair bir şehir efsanesi de dolanır durur ortalıkta (evet farkındayım, bu cümlede "şehir efsanesi" kullanılmaz, duruma uymaz ama keyfimin tek kahyası da ben olduğuma ve bu beni mutlu edeceğine göre kullanmış olmam çok da yanlış değildir). inanmıyorum. zeki insanlar da gayet mutlu olabilir - yeter ki doğru zamanda doğru yerde bulunabilsinler ve fırsatı yakalasınlar.
evet, mutluluk bir tesadüfe bağlıdır. o tesadüf yakalanamadı mı, mutlu olmak en kötü ihtimalle bir sonraki tesadüfe kadar ertelenir ya da kaçırılır. elimize mutsuz olmamak kalır ki artık onu da kötünün iyisi olarak bağrımıza basar yolumuza devam ederiz.
mutluluk içimizde ya da elimizde ya da bilmemneremizde değildir. mutluluk dışımızdakiyle iletişimimizde ve onu nasıl hayatımıza dahil ettiğimizdedir. mutluluk kaçırabileceğimiz bir şans ve gerçekleşmesi zor bir olasılıktır.
ama ironik olarak, mutsuzluk her yerdedir ve sürekli gerçekleşmektedir.
* garbage'ın tavsiye edilir şarkısıdır.
20 Haziran 2009 Cumartesi
ne güzel abimizdin sen dave lombardo..!
odamı temizlerken - ama ciddi temizlik, hani böyle herşeyin raflardan indiği dolaplardan çıktığı "aaaa bu da mı buradaymış yahu" şaşkınlığı eşliğinde "kayıp" bir ton eşyanın ortaya çıktığı temizlikten bahsediyorum - eski kasetlerimi buldum bir kutunun içinde tepede bir yere kaldırılmış... cd'ydi, mp3'tü, ipod'du, unutmuşum o çok kıymetli kasetlerimi... iron maiden'larım, slayer'larım, sepultura'larım, megadeth'lerim ve daha neler nelerlerim çıktı ortaya! hani o zaman öyle her albüm bulunmuyor türkiye'de malum, gidip kaset doldurtmalar vardı. benim "kasetçim" de bakırköy'deydi, adamcağız benim satanist olduğumu sanır, "senin gibi okulunda dersinde bir kızın bu şarkılarla ne işi olur, ananın babanın haberi var mı" diye endişeyle sorardı bana zaman zaman listelerimi gözü tutmadığında... uzun zamandır aklıma gelmemişti, kasetlerimi bulunca hatırladım.
bugün annecimle bir mini konuşma geçti aramızda, kahvemizi içerken akşam... blog'a ikimizin fotoğrafını koyduğumu vs anlatmam gerekti başka bir konudan bahsederken, "seni ne zor büyüttüğümü de yazsaydın" diyiverdi! (bazen gerçekten düşünüyorum acaba ben hayatımın bir noktasında amnezi falan mı geçirdim de çocukluk ve ilk gençlik yaşlarımda yaptığım canavarlıkları unuttum diye) lahavleyi takiben baktım suratına çok rahatsız ettiğini bildiğim gülümseme / sırıtma arası boş gözlü ifademle. annem de tabii kaç yıldır tanıyor beni sağolsun (komik cümle oldu bu ama kalsın artık o kadar yazdım) "yemezler o ifadeyi kızım artık ben de akıllandım" dedi çıktı. hep o dinlediğim müzikler yüzünden olduğu kanaati sağlam bizim ü. hanımın, bilmemkimhanımın kızı büyürken hep akıllı uslu müzikler (?) dinlemişmiş o nedenle de hiç asilik yapmamışmış ve şimdiye kadar annesine 2 de torun vermişmiş. ama işte çocuk 7sinde neyse 70inde de oymuş artık bizimkisi ümidi kesmiş.
adını hatırlamadığım o kasetçi abinin ve 2.torunu anneciğinin kollarına verivermiş olan bilmemkimhanımın sevgili kızının kulaklarını çınlatmak adına...
bugün annecimle bir mini konuşma geçti aramızda, kahvemizi içerken akşam... blog'a ikimizin fotoğrafını koyduğumu vs anlatmam gerekti başka bir konudan bahsederken, "seni ne zor büyüttüğümü de yazsaydın" diyiverdi! (bazen gerçekten düşünüyorum acaba ben hayatımın bir noktasında amnezi falan mı geçirdim de çocukluk ve ilk gençlik yaşlarımda yaptığım canavarlıkları unuttum diye) lahavleyi takiben baktım suratına çok rahatsız ettiğini bildiğim gülümseme / sırıtma arası boş gözlü ifademle. annem de tabii kaç yıldır tanıyor beni sağolsun (komik cümle oldu bu ama kalsın artık o kadar yazdım) "yemezler o ifadeyi kızım artık ben de akıllandım" dedi çıktı. hep o dinlediğim müzikler yüzünden olduğu kanaati sağlam bizim ü. hanımın, bilmemkimhanımın kızı büyürken hep akıllı uslu müzikler (?) dinlemişmiş o nedenle de hiç asilik yapmamışmış ve şimdiye kadar annesine 2 de torun vermişmiş. ama işte çocuk 7sinde neyse 70inde de oymuş artık bizimkisi ümidi kesmiş.
adını hatırlamadığım o kasetçi abinin ve 2.torunu anneciğinin kollarına verivermiş olan bilmemkimhanımın sevgili kızının kulaklarını çınlatmak adına...
18 Haziran 2009 Perşembe
alone but not lonely...
çok sevdiğim bir şarkıydı lise yıllarında suede'in "the 2 of us"ı... yıllardır dinlememiştim ve bugün alakasız bir şekilde aklıma geldi. dinlerken de acayip acayip fikirler üşüştü kafama o zamanlara dair.
abuk bir çocuktum ben, severdim olmadığım biri gibi davranmayı. örneğin "neee erkek arkadaşım mı?! kodum mu oturur ben bildiğimi yaparım" diye caka satar ama gözlerim o pek sevdiğimin gözlerine değdi mi dünyayı unutuverirdim, öyle de bir aklıevveldim! kalbim kırılmazmış gibi davranırdım, ama arada tabii kırılırdı o kalp ve ben "peheeey bana bişi olmaz sen şimdi beni üzdün mü sanırsın vre gafil? sana gerçekten ihtiyacım olduğunu mu sanırsın" diye omuz silker yoluma devam ederdim. paylaşmaya, anlatmaya, göstermeye karşı gönülsüzlüğüm nedeniyle çok insanı harcamışımdır.
sonuç olarak ne oldu? çözümlenmemiş türlü yumrular dizildi boğazıma, zürafa gibi uzadı boynum, uzaklarda neler olabileceğini net bir şekilde görebilir ama tepki vermez bir insan oldum. ama öylesine "ben" oldu ki bu insan, şikayet edecek birşey kalmadı geriye. ara sıra, parça parça atıyorum yumruları parçalayıp şimdi, 30lu yaşlarımda. büyüyorum. :)
velhasılıkelam, aslında the 2 of us'ın videosunu bulayım da koyayım dedim ama yutup haricinde bulamadım (başbakan giriyor olsa da hala herkes giremiyor o siteye) o nedenle de koymadım, onun yerine bir diğer en pek çok sevdiğim şarkıyı koyuverdim:
çok tutarlılık aramamak lazım insanda! :)
abuk bir çocuktum ben, severdim olmadığım biri gibi davranmayı. örneğin "neee erkek arkadaşım mı?! kodum mu oturur ben bildiğimi yaparım" diye caka satar ama gözlerim o pek sevdiğimin gözlerine değdi mi dünyayı unutuverirdim, öyle de bir aklıevveldim! kalbim kırılmazmış gibi davranırdım, ama arada tabii kırılırdı o kalp ve ben "peheeey bana bişi olmaz sen şimdi beni üzdün mü sanırsın vre gafil? sana gerçekten ihtiyacım olduğunu mu sanırsın" diye omuz silker yoluma devam ederdim. paylaşmaya, anlatmaya, göstermeye karşı gönülsüzlüğüm nedeniyle çok insanı harcamışımdır.
sonuç olarak ne oldu? çözümlenmemiş türlü yumrular dizildi boğazıma, zürafa gibi uzadı boynum, uzaklarda neler olabileceğini net bir şekilde görebilir ama tepki vermez bir insan oldum. ama öylesine "ben" oldu ki bu insan, şikayet edecek birşey kalmadı geriye. ara sıra, parça parça atıyorum yumruları parçalayıp şimdi, 30lu yaşlarımda. büyüyorum. :)
velhasılıkelam, aslında the 2 of us'ın videosunu bulayım da koyayım dedim ama yutup haricinde bulamadım (başbakan giriyor olsa da hala herkes giremiyor o siteye) o nedenle de koymadım, onun yerine bir diğer en pek çok sevdiğim şarkıyı koyuverdim:
çok tutarlılık aramamak lazım insanda! :)
16 Haziran 2009 Salı
beirut'un mozolesi
ben çok yeni tanıdım... bu isimde bir grup olduğundan ve bu kadar beğeneceğim bir müzik yapıyor olabileceklerinden geçen haftaya kadar haberdar değildim. facebook sağolsun, bazen çok işe yarıyor... uzun zamandır "yeni" grupları sadece arkadaş tavsiyesiyle - şanslıysam o da! - tanıyabiliyorum. ve kim bilir neler kaçırıyorum.
beirut'u sevdim. sanırım etkenlerden biri de genç olmaları ve benim en pek çok sevdiğim ritmi güzel kullanmaları. albümlerini de dinleme fırsatım oldu geçen hafta içerisinde ve duyduğum şarkıların neredeyse tamamını çok beğendim. tavsiye ederim :)
bir tadımlık - facebook'ta bu aralar pek paylaşıldığını gördüğüm "in the mausoleum" burada da bulunsun:
romantik mi, melankolik mi, seksi mi, asi mi... hepsi mi? hissettiğimiz kadar bir müzik işte...
daha yakından tanıyası gelenlere, ilk albümlerine ismini veren "gulag orkestar"ı da ayrıca tavsiye ederim.
beirut'u sevdim. sanırım etkenlerden biri de genç olmaları ve benim en pek çok sevdiğim ritmi güzel kullanmaları. albümlerini de dinleme fırsatım oldu geçen hafta içerisinde ve duyduğum şarkıların neredeyse tamamını çok beğendim. tavsiye ederim :)
bir tadımlık - facebook'ta bu aralar pek paylaşıldığını gördüğüm "in the mausoleum" burada da bulunsun:
romantik mi, melankolik mi, seksi mi, asi mi... hepsi mi? hissettiğimiz kadar bir müzik işte...
daha yakından tanıyası gelenlere, ilk albümlerine ismini veren "gulag orkestar"ı da ayrıca tavsiye ederim.
14 Haziran 2009 Pazar
32. "gün"

yazıp siliyorum cümlelerimi bir bir. yazayım istiyorum ama nereden başlayacağımı henüz hala bulabilmiş değilim. bir yerden girsem konuya, kaptırıp gideceğim ama, zor... o nedenle vazgeçiyorum, bazen belki yazmak gerekmez, bazen belki de illa kelimelere dökmek lazım değildir hisleri ve minneti. iki kahkaha ya da bir bakışla anlatırsın karşındakine belki de sayfalarca yazsan anlatamayacaklarını.
ne - her zamanki gibi - en sevebileceğimi bulup da hediye etmiş ailemi... ne tüm bir gün çalışıp - ilk kez - elleriyle bana pasta yapan ve üstünü minik kalpler ve rengarenk şekerlerle kaplayan ve bana sürpriz yapan dostlarımı... ne de sabahın erken saatinden akşamlara kadar telefon açıp beni duygulandıran can arkadaşlarımı anlatacağım bugün.
bir gün, ne gözümüz gördüğünde ne de kulağımız işittiğinde, yine de birlikte gülebilmek dileğiyle... her zaman, kahkahalarla birlikte!
fotoğraf: şu anda benim olduğum yaştan tam 4 yaş daha genç bir anne, 32 yıl kadar önce...
11 Haziran 2009 Perşembe
"solar return" hk
günün anlam ve önemine dair manası büyük şarkı! :)
Etiketler:
favoriler,
müzik,
tamamen kişisel,
tenacious d
7 Haziran 2009 Pazar
serbest kürsü seansı, ref.5
her zamanki yoğun trafik nedeniyle otobüse ya da taksiye binmeyip kulağımda rock fm omzumda güneş yanığı ve gözümde eflatun gözlüklerimle birlikte ortaköy'den beşiktaş iskeleye doğru o çok sevdiğim yolu yürüdüğüm 20 dakika kadar süre içerisinde neden bir süredir bloga birşey yazma isteğimin olmamasından tutun da hayatımda son dönemde yaşadığım ve memnun olmadığım tüm olaylar hakkında kimi suçlayabileceğime kadar her türlü konunun üzerinde "uzun uzun" düşündüm. geçtiğimiz haftalar boyunca kendimi düşünmemeye vermiş olmamdan olsa gerek, bu 20 dakikalık uzun düşünme kürü beşiktaş - kadıköy arasındaki vapur yolculuğuna da sarktı ve eve gelip kendimi tekrar düşünmemeye programlayarak coupling'e vurana kadar epeyce bir beyin hücremi ateşledi.
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
bir süredir, hem işte hem de hayatımın diğer kısımlarında oldukça zorlandığım bir dönem geçirmekteyim. bu nedenle de "herşey çözülecek, herşey iyi olacak, sen önündeki güne odaklan ve ötesini düşünme, hepsi çözülecek, bak bu da geçti diğerleri de geçecek" ve benzeri düşünceler haricinde her türlü düşünce ve analize beynimi kapatmış olduğum için azıcık ağır geldi aslında ortaköy'le evim arasında geçen yaklaşık 1 saatlik yolculuk. sıyrılamadım da henüz tam olarak - iskambilden olumlu düşünce şatom yıkılmamış olsa da azıcık sarsıntı geçirdi. ama daha tam tamına 19 saat var iş başı yaparak yel değirmenleriyle savaşı tekrar başlatmama - o nedenle de "mış gibi" yapmaya devam edebiliyorum erteleme telaşlarında...
-I-
mayıs ayına ait kitabımızdan aklımda kalan bir cümleyi tekrarlamak hoşuma gidiyor bu aralar: "eve dönmek için önce evden gitmek gerek, hem de sağlamca gitmek gerek, yoksa dönecek ev olmaz". (Kitab-ı Duvduvani, Y.Hakan Erdem, Kanat Yayınları 2004, sayfa 141)
cümlenin bana hissettirdikleri ve istettirdikleri (!) üzerine burada uzun uzadıya yazacak çizecek değilim zira oldukça bariz. ve benim de pek o kadar derinlerimi ortalığa sermeye niyetim yok. ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebilirim ki, gemileri yakmayı ve köprüleri yıkmayı göze alana dek böyle debelenip durmaya mahkum ortalıkta dolanıp duracağım, bir gün iyi bir gün kötü bir gün mutsuz bir gün nötr takılacağım sanırım. eve dönemeyeceğim bir türlü. asla gitmedim çünkü.
-II-
canımıniçi JoA da anlatmıştı geçtiğimiz hafta bir mini toplaşma yaptık kendisiyle "ölümüne pizza" parolasıyla... pizza yedik, ölümden dahi bahsettik, ama hala hayattayız işte. zaten çatlayacak kadar pizza da yiyemedik, tıkandık kaldık, midemiz sadece doldu, patlamadı. demek ki herşey dilimizde midir nedir..? bilmiyorum, bilemiyorum, sokrat'ı anlıyorum, bilmediğimi bildiğimden ötürü huzur muzur da hissetmiyorum.
-III-
kutlu doğum haftası başlıyor yarın sabah itibariyle, şenlikli kutlamalar yapmak adetimiz olmadığı için gene sessiz ve sakin karşılıyorum dünya tarihime büyük etki etmiş bu önemli günün yaklaşmasını (2 yıl önce 30'u doldurduğumda hayatımın 3.kutlama deneyimini güzel insanlar sayesinde tatmış ve de hatta doymuştum her türlü kutlamaya - bu vesileyle hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim). bunu buraya neden yazdığımdan dahi emin değilim ama herkese bir tavsiyede bulunmak istiyorum : arkadaş grubunuz birbirine benzer ve ortak noktaları bulunan kişilerden oluşmazsa eğer, kalabalıklarınızdan hiç keyif almıyorsunuz - benden söylemesi.
-IV-
(fazla hassas kişilere rahatsızlık verecek bu maddeyi keyfinizce atlayabilirsiniz)
cem mumcu'nun binbir insan masalları serisinden belki de en morbid kitabı üçüncü sayfa güzeli'nden bir mini hikayeden bahsettim dün pek sevgili pisikopati'ye, ve de benim atlamış olduğum bir ironik anlam daha çıkarttı hikayeden. onu da buraya alayım istedim, hem okuduğum tüm kısa hikayeler arasındaki en başarılı kısa hikayeler arasında başı çekiyor olması nedeniyle hem de son dönemdeki her türlü cinnet cinayet ar namus vs tartışmalarında bize ışık tutacak, memleketim insanının büyük çoğunluğunun kafasından geçenin ve içine sinenin bir fotoğrafı olması açısından :
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?
pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
(kişisel not : bu çok tedirgin edici ve irkilten hikaye etkileyici olsa da, benim kişisel masalım serinin 5.kitabı "hayat gerçeğe perde"de yer alan 126.masal, azürde'dir... sanırım yakın zamanda onu da bir şekilde üşenmeyerek buraya almalıyım)
-V-
daha yazacak çok şey olmasına rağmen, saatin 1:30 olması ve de benim daha yapacak bir ton işimin kendi kendine hallolmaması nedeniyle gidiyorum... kalan durumu şu aşağıdaki özetleyiversin, belki benden daha başarılı olur!!
so... understand
don't waste your time always searching for those wasted years
face up... make your stand
and realize you're living in your golden years
2 Haziran 2009 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
