gezme-tozma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezme-tozma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2010 Pazartesi

JCW, konser kuşu!

bono'yu hala sevmiyorum yahu... önceden de sevmezdim, hala sevmiyorum. ama U2, ne hikmetse başka benim için. özellikle 80lerin sonları ve 90ların başlarındaki şarkılarının, onları dinlediğim dönemdeki hayat öyküm nedeniyle, bana hissettirdikleri... (evet evet, kız çocukları bazen te böyle duygusal yaklaşabiliyor bazı şeylere).

ve bu nedenle işin politik kısımlarına hiç dalmadan (dalarsam, çıkamam), ileri geri konuşmadan (konuşursam, susamam), sadece bir - iki şey söylemek istiyorum dün geceye dair:

- ah be canımın içi seçom! aklımın bir köşesinde hep seni taşıdım konser boyunca, bir çok şarkıyı söylerken sen de ol, sen de gör, sen de söyle istedim. bu benim duygusal yanım, seni çok özledim benim güzel arkadaşım.


- "hold me, thrill me, kiss me, kill me" ve "desire" demeyen bir U2 yarım bir U2'dur, olmadı.


- bono, hep yavşaktın, hep yavşak kalacaksın (üzgünüm bu bir gerçek).

- egemen bağış, köprü, amnesty international vs bahsine girmiyorum.

ayrıca :

- zülfü livaneli ile kültür şoku yaşadık ehehe, livaneli'nin elini bono'nun omzuna atıp da "yiğidim aslanım burda yatıyor"u stadyuma söyletirken hava atması beni şahsen pek eğlendirdi.

- sevgili arkadaşım GSI ile birlikte bol yemeli, bol gülmeli, birazcık ıslanmalı, sonra aralıklarla hem coşmalı hem kızmalı güzel bir geceydi, kendisini de buradan öper, çektiği fotoları (benimkiler evde!) ondan izin almadan şuraya koymamdan ötürü bana kızmayacağı için teşekkür ederim. :)

son olarak :

"aman kendi araçlarınızla gelmeyin toplu taşıma kullanın" diyen dingiller! yenibosna'dan 15 dk değil mi olimpiyat stadı? o zaman neden toplu taşımayı seçen herkes ağlıyordu orada "ne otobüs var ne minibüs, bulduklarımız da abuk sabuk yerlerde indiriyorlar insanı" diye? hem ayrıca hangi üstün zekanın eseri o stada giren çıkan yollar? sen 9 şeridi tek şeride düşürmeye kalkarsan bir 3 km yol sonunda, o 3 km 2,5 saat sürüyor, haberin var mı?? stad otoparkından çevre yoluna ulaşım 2,5 saat, o noktadan sonrasında anadolu yakasındaki evime ulaşımım 15 dk... sizlere söyleyecek lafım bile yok, hata sizde değil, vatandaşta!!!

29 Ağustos 2010 Pazar

bizim şampiyona...

sevgili arkadaşımın gidemiyor olmasından ötürü verdiği biletlerle topladım eşi dostu, çok neşeli mikro bir ekiple abdi ipekçi arena'nın yoluna düştük, 2010 fiba dünya basketbol şampiyonası b grubu'nun ilk gün maçlarını izlemeye... öncelikle, kendisine buradan kendim ve +3'üm adına pek teşekkür ederim :)

dünya şampiyonası başlamadan önce reklamları dönüyordu malum, tony parker'lı, kobi bryant'lı, pau gasol'lu "falan"... eh, hiçbiri yok şampiyonada, hiçbiri gelmedi, türkiye'nin tüm grup maçları bizden uzakta, ankara'da, hal böyle olunca biz de eldekilerle yetinmek adına fazla söylenmeden organizasyonun ve hizmetlerin de bir dünya şampiyonasına uygun olacağını umarak (ve bekleyerek) girdik kapıdan içeri... notlar şöyle:

1 - girişte tüm bozuk paraları topladılar (bağış seçenekleri: lösemili çocuklar ya da pakistan). bir çok vatandaşımız bu konuda çok sorun çıkarttılar, sesini yükseltenler, "bu ne biçim iş yaaau" diye söylenenler, "e içeride bir şey alsak para üstünü nasıl alıcaz sanki bozuk vermeyecekler mi" diye tepinenler... (ne yalan söyleyeyim, benim de aklımdan bu son nokta geçti ama o kadar alışığım ki futbol maçı öncesi tüm bozuklukları polise / güvenliğe kaptırmaya, hiç üzerinde durmadım ve benim paralar lösemili çocuklar ile pakistan arasında bölüştürüldü tarafımca, hak geçmemesi adına - var evet böyle acayip adil huylarım - ve ne kadar çok bozuk param olduğuna şaşırıp yüklüce bir miktarı bırakıp rahatlayarak girdim içeriye)

2 - biz ilk maçın (slovenya - tunus) 3. çeyreğinin son yarısına ancak yetişebildik ve ağız tadıyla sadece 4. çeyreği seyredebildik ama beklentilerin dışında pek bir şey bulamadık haliyle. zaten öncelikli gidiş amacımız hırvatistan - abd maçını izlemek olduğu için çok üstünde durmadık ve neşeyle beklemeye başladık. slovenler ve hırvatlar çoluk çocuk kalabalık pek güzellerdi :) abd - hırvatistan maçı ise benim için büyük hayal kırıklığı oldu, aslında abd üstünlüğüyle biteceğini biliyor olmakla birlikte, iyi bir takım olduğunu bildiğim hırvatistan'ın daha ikinci çeyreğin başında oyunu bırakmasını izlemek hem sıkıcı bir maçı hem de kişisel bir hayalkırıklığını getirdi. bulunduğu herhangi bir organizasyonda abd ve herhangi bir ülke takımı maçı varken mutlaka abd'nin karşısındaki o "herhangi bir ülke"yi destekleyen bendeniz gibi anti-abd kişiler için ise bir kaç nba hareketi görmek haricinde pek neşe vermeyen bir deneyimdi (bu noktada haksızlık yapmayı abartmamam gerekiyor evet, eğri oturdum doğru konuşayım, bir kaç smaç gördüm ki "oooooooaaah" dedim, itiraf ediyorum).

3 - beklediğimiz maçtan önce karnımızı doyurmak üzere dışarı çıktık mutlu mesut, sinirden kudurarak yerimize döndük. şöyle ki : gerçekten de içeride bozuk para üstü vermiyorlar...! bir su bir kahve mi almak istiyorsunuz? ufacık bardakta 3 yudum kahve 5 tl (yuh), küçük boy bardak su 2,5 tl (daha da bir yuh) ve 10 tl verdiğinizde aldığınız yanıt : "üzgünüz tek su alamazsınız, ya kahve alacaksınız sadece ya da iki su alacaksınız çünkü para üstü vermiyoruz" (yuhlar duble olsun!) o zaman kartla ödeyeyim de para üstü derdi olmasın derseniz, üzgünüz içeride kredi kartı kabul edilmiyor (yuhtan ohaya geçiş yumuşacık oluyor bu noktada!) sandöviç mi yiyeceksiniz? seçenekler var, istersen sosisli istersen dönerli istersen köfteli... fiyat 10 tl (bunu çok sıkıntı yapmıyorsun zira çok lezzetli olmasa da en azından büyükçe sandöviçler veriyorlar). sandöviç değil de patlamış mısır yemeğe kalkarsanız bizim gibi, paket paket hazırlamışlar, satıyorlar. elinize bir paket alıp da fiyatını sorunca size "10 tl" diyorlar... işte o nokta benim koptuğum noktadır. elimden daha büyük olmayan bir pakette, hiçbir özelliği olmayan bir paket patlamış mısıra dalga geçer gibi 10 tl isteyen dangoz organizasyona saydırarak paketi bırakıp yerimize döndük biz. zaten su içeceğiz diye maaşı bırakmışız oraya, mısırı eksik kalsın!! yurduminsanını her fırsatta sömüren organizasyonu buradan gözlerinden öpüyorum (e tabii canım bir daha dünya şampiyonası mı olacak burada? etinden sütünden yağından tüyünden faydalanmak lazım maksimum derecede!) ve en azından otoparkı ücretsiz yapmaları nedeniyle kendilerine buradan el sallıyorum.



4 - bascat kadar sevimsiz bir maskot görmedim! üstelik de aralıklarla astıkları çizim posterleri sinirimi çok bozdu, bu kadar mı psikopat gibi görünür bir maskot! beğenmedik (önceden gördük mü onu? gördük. o zaman beğenmiş miydik? beğenmemiştik. ama afişleri dün gördük. "öeeeh" dedik).

5 - güvenlik görevlileri : basın gidin olm şaka mısınız siz?! bir yerde duruyorsunuz "orada beklemek / durmak / oturmak / kalkmak" yasak... bu ne ya? yabancılara laf yok, ben yapınca "yasak"... küfrettim hepinize, sadece yanımdaki insanların tadı kaçmasın diye rezalet çıkartmayarak insan gibi davrandım ve didiştim sizinle ama çok daha fazla şey demek ve yapmak geçti içimden. siz illa kendi vatandaşınıza geçirebilin değil mi sözünüzü?

maalesef son maçı (brezilya - iran) seyredemedik, çıkmamız gerekti  (biz de topluca arkadaşımıza gidip türkiye'nin ankara'daki fildişi sahili maçını pasta çay eşliğinde izledik, pek güzeldi!).

yine de... güzel bir gün geçirdim, fanatizm gözlerimi kör etmeden burnumun dibinde dünya şampiyonasının bir kısmına şahit oldum, yukarıda yazdığım ve beni çok sinirlendiren dangalaklıkları unutmaya çalışarak mutlu bir şekilde evime döndüm. ülkece şöyle 20 fırın daha ekmek yedikten sonra, gene böyle bir organizasyon olmasını diliyorum.

25 Temmuz 2010 Pazar

uykudan önce... haftasonu sonu.

perşembe öğleden sonra yıldırım hızıyla çarpan ve beni altüst eden saçmasapan bir nezleye, uğuldayan bir kafaya, tıkalı bir kulak & burun ikilisine rağmen güzel bir haftasonu:

cumartesi : çok güzel insanlarla önce motora binip burgazada'ya gitmek... tostları limonataları hüpletip "ille de roman olsun" toplantısını - sıcağa rağmen - verimli bir şekilde gerçekleştirmek... lezzetli bir sohbet eşliğinde aynı güzel insanlarla güzel bir öğle yemeği ve içkiler... leziz tatlılar... kalabalık bir vapura tıkışıp geri dönmek ama yine de güzel insanlar ile bu travmatik deneyimi güle oynaya atlatabilmek... (eve gelip bir duş bir ilaç ve erkenden sızmak ve sonra gece 2:30'da ayağa dikilmek var bunun sonunda ama yine de günün güzelliği her şeye değer!)


pazar : sabah saatlerinde - uzun zamandır ilk defa - aksatmadan fanzinci ve ille de roman yazılarını tamamlayıp yollamak / yayınlamak... hastalığın daha da şiddetlenmesini görmezden gelerek yayılıp kitap okumak ve tv seyretmek... kankardeşe gitmek, yayılmak - yemek - içmek - şımarmak - film seyretmek - o yetmeyince bir film daha seyretmek...





















akşam eve dönüp bunları yazmak ve az sonra da gidip yatmak.

buradan yetkililere sesleniyorum : haftasonu güzel geçti ama an itibariyle sağlam bir öksürükle birlikte nefes aldırmayan bir burun tıkanıklığı ve sesleri duymama engel tıkalı bir kulak sahibiyim. yarın pazartesi. lütfen geçsin, işimiz çok. saygılarımla arz ederim.

11 Temmuz 2010 Pazar

nihayet... gecikmiş bir yazı da benden bu konuda.

olayların üzerinden zaman geçtikçe haklarında yazmak zorlaşıyor mu ne... iki hafta önce biten bir sonisphere ve geçen hafta sona eren bir tatille ilgili bir taşla iki tuş olsun bari diyerek yazmaya niyetliyim ne zamandır. fakat bu çalışan ev kadını olma hali ne zormuş arkadaş! tatilden döndüğüm pazartesi gününden beri (ki dikkatinizi çekerim, yarın bir hafta dolacak!) yazmak için yarım saat bulamamış olmanın şaşkınlıklarındayım... neyse ki tam da şu anda yalnızım, çamaşırlar makinada ve hem de daha çıkmalarına tam 2 saat var, saat henüz öğlen olmakta ve bu nedenle evi de temizleyebileceğim uzuuun bir gün var önümde, o halde müziğimi açıp kahvemi alıp güzelce yazabilirim. yazı bittikten sonra ise "uzun" bir pazar günü beni bekliyor olacak.

(dedim ama tam da manowar'ı yazmaya başlamışken gelen sevgili arkadaşımla geçirdiğim çok güzel bir gün, sonrasında yemek, sonrasında yarına hazırlık derken akşamın 9'una geldik ve ne temizlik yaptım ne de bir başka iş... o uzuuun gün bitti gitti, gün bitmeden bari bunu bitirelim, tatili de başka bir günde yazarız...)

herkes yazdı nasılsa diyerek sonisphere günlerini atlamak fikrindeydim ancak gene de dayanamadım, benden de iki satır bulunsun burada. çok genel hatlarıyla, sonisphere'dan aklımda kalanlar:



1 - murat ilkan : pentagram severim çok, yıllar önce de severdim, belki de ilk gözağrım olmalarından ötürü hala her türlü dinler ve izlerim. murat ilkan'ın vedasını kaçırmamak için cuma günü saat 17:00'de stadda ve yerimdeydim. içim gitti murat ilkan'a, acı çektiği o kadar belliydi ki. bu nedenle performansı kötüydü fakat bu benim için bir şey ifade etmedi çünkü çok duygulandım. umuyorum ki bundan sonrası onun için iyi olur... üstelik de ogün'le birlikte "bir"i söylerlerken bir de gözlerim doldu. yaşlanıyorum...


2 - ronnie james dio : öldü, ama oradaydı, heaven and hell'i çeşitli grupların yorumuyla dinlemek - hele ki manowar yorumu çok fena aldı beni benden - keyif oldu. heaven and hell en bir sevdiğim black sabbath şarkısıydı zaten, doydum diyebilirim. gönül isterdi ki birinci ağızdan dinleyebilelim. artık, başka bir hayatta belki ronnie!


3 - rammstein : diğer bir çok gösterilerine kıyasla oldukça "sulandırılmış" ve hafif bir sahne hazırlamış olmakla birlikte, ne şovdu ama! gene gelsinler, gene gidecek ben. ağzım açık bir o patlama bir bu alev bir bu fişek derken nasıl geçti anlamadım zaman. bir de tamamlasalardı sürelerini pek güzel olacaktı. bir daha ki sefere artık diyor ve güğümleri ile birlikte kendilerini tekrar beklediğimizi hatırlatıyoruz. :)


4 - manowar : kim ne derse desin, kim nasıl burun kıvırırsa kıvırsın... adamların yaşına geldiğimde bırakın bir stadyum insanı coşturmayı, iki adım atacak halim olursa kendimi şanslı hissedeceğim! biraz önce dediğim gibi, benim için festivalin en bir çok sevdiğim anlarından en önde gideni demaio'nun türkçe dersini takiben manowar'dan dinlediğim heaven & hell yorumu idi ki siz de "şuraya" tıklayarak izleyebilirsiniz... çok coştum çok!


5 - megadeth : gençlik aşkım dave mustaine'imi yaşlanmış olarak görmek ve bir türlü hale yola sokulamayan o ses "düzen"i nedeniyle aşkla dinleyememek bir yana, megadeth benim için her zaman megadeth olacaktır. başka da bir şey demem... seviyorum, evleneceğim!


6 - slayer : daha önce geldiklerinde gidememiş ve seyredememiştim o nedenle ziyadesiyle mesut oldum, özellikle istediğim seasons in the abyss beni teee lise yıllarıma götürdü ve çok romantik bir nostalji yaşadım (evet... ilk sevgilimle şarkımız buydu, biz de böyle bir çifttik işte ne yapalım!). karanlıkta olmasa da kırmızı bir sahnede raining blood dinledik ve mutlu olduk!


ve metallica güzeldi evet, özellikle eskilerden çaldıklarıyla beni geçmişe götürdüler, yıllardır dinlemediğim şarkılarının sözlerini unutmadığımı gördüm sevindim, nispeten yeni olan ve zamanında pek dinlediğim şarkılarının sözlerini unuttuğum için ise hafızamın geldiği bu yeni hale oldukça şaşırdım. evet, iyi bir headliner'dı ve evet ben o kadar gak guk etmeseydim de olurdu ama yine de metallica yerine iron maiden olsaydı ben tam dörtköşe olur ve yıllarca unutmazdım.

seneye gene gelecekler(miş). bakalım o zaman geri sayımı kimler için yapacağız..


aaa.. son olarak :

1 - bundan sonra - bu gibi konserlerde - kimse beni saha içine koyamaz. tribün işi güzelmiş. fotolar uzaktan olabilir, ama yerimiz çok rahattı ve çok güzel izledik, cep telefonuyla çekilince ancak bu kadar işte!

2 - çok güzel 3 insanla seyrettim ben baştan sonra arkadaşları... daha iyi bir ekip olamazdı!

3 - anthrax'tan bahsetmeme sebebim nedir bilemiyorum, fotoğraf çekmedim ondan sanırım! volbeat'a yetişemediğim için de çok üzüldüm, lütfen tekrar gelsinler!

4 - meksika dalgasında çok eğlendik!


Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

bir simit bir çay, bir bira bir patates, bir müzekart ve bir arkeoloji müzesi

son derece yorgun ve bir o kadar da argın bir şekilde kendimi pijamalarımın içine tıktım, bağdaşımı kurdum, çayımı ve türlü ıvır zıvırımı çevreme dizdim ve günün anlam ve önemine uygun yazımı yazmak üzere kuruldum koltuğuma...

efenim, bugün istanbul il sınırları dahilinde turistçilik oynadı bendeniz ve benimle yorulmayı göze alabilen bir cesur arkadaşı..! uzun zamandır ilk defa (kendi adıma konuşuyorum evet tamam) bu kadar yorulduğum ama bir o kadar da güzel vakit geçirdiğim bir gezi programı hatırlamıyorum (bu noktada günün ortağı ve eşyorgunu sayın eşlikçim gsi'e teşekkürü bir borç bilir, o şen kahkahalarının daimi olmasını dilerim)...

sabahın 8:30 eminönü vapuruna sayemde (!) binemediğimiz için simitlerimizi kapıp kendimizi 8:50'ye attık ve çayları söyleyip düşük çenem eşliğinde (ne çok konuştum yarabbim!) eminönü'ne vasıl olduk ve derhal tramvaya yollandık. istikamet gülhane, nokta vuruşu arkeoloji müzesi.



vapurdu, tramvaydı, azıcık bir yürüyüştü derken sanırım 9:30'da (benim kartımı kaybetmiş olmam sebebiyle yenisini çıkartmam gerektiği için) müze kartı kuyruğuna girdik. önümüzde 3, hadi bilemediniz 4 kişi var... rahat ve şeniz, hemen sıra gelecek, hemen içeri gireceğiz, kalabalık olmadan gönlümüzce talan edeceğiz ortalığı. yağma yok! önümüzdeki o kişiler "grup" kartları alacaklarmış, daha doğrusu ellerinde bir grup insanın kimliği, her birine tek tek tek tek tek tek kart çıkarttırıyorlar. kendimizi içeriye atabilip elimize birer kahve tutuşturabildiğimizde saat 10'u geçiyordu. buradan oradaki yavaş arkadaşlara ve yüzellibinmilyonbeş kişinin kartını almaya kalkışan şahısların tümüne kibarca bir YUH demek istiyorum, dedim rahatladım.

her şeyden önce, osman hamdi bey'e buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz, bu ülke için çalışmalarını takdir ettiğimizi de eklemek istiyoruz (bu notu da buraya sadece osman hamdi bey'i tanımayan varsa diye ekledim, tanımıyorsanız okuyun tanıyın diye de buyurmuş oldum, pek yorgunum uzun uzun yazamayacağım).

türlü kafasız tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb gövdesi ve gene türlü gövdesiz tanrı - tanrıça - genç erkek - genç kadın - erkek - kadın - çocuk vb kafası gördük, bakmayın böyle küçümser havada yazdığıma zira detayları pek beğendik ancak sanırsam sabah sabah bir türlü ilerlemeyen 4 kişilik kuyrukta fazlaca gerilmişiz ki bu heykeller arasında gezerken 8-10 yaş grubu seviyesine hızlı bir geçiş yaşayıp aynı şeyi söyleyip aynı şeye güldük ve sanırsam ki bizimle aynı zamanda galeriyi gezen insanlarda enteresan his ve düşünceler uyandırdık. kendilerinden de özür dileyesim var ama enerjim yok :P

buradan - aynı zamanda - ufacık tefecik parçacıkları bize bırakıp eserleri hamuduyla ülkelerine götüren ve british museum ile berlin pergamon müzesinde sergileyen tüm şahıslarla buna izin veren geçmiş yöneticilerimize bir kafa atıyoruz. mesela bunu gördük:


bu kafanın kalanını ve hatta parçası olduğu kocaaa eseri görmek için sizi ingiltere'ye bekliyorlar. gidin görün. bir süre sonra kabak tadı veriyor tadımlık bir parçacık görüp de "eser berlin'de bilmem ne müzesinde" ya da "londra'da şurada burada" diye notlar okumak. o nedenle hızlıca geçiyorum, merak eden gitsin görsün.

apollon güzel insan, sevilen tanrı, aklım sende kaldı!


bir de bu pek ilgimi çekti, kafamda hemen hikayesini yazdım bu çalışmanın neden tamamlanamadığı ve neden heykele dönüşemediği ile ilgili, bir gün bilahere yazarım :)

istanbul'un dört bir köşesinden, bazıları 400000 yıl önceye dayanan bir çok şey gördük ve bazılarına şaşırdık, bazılarıyla eğlendik, bazılarında hüzünlendik (hepsini buraya taşımanın imkanı olmadığı gibi, zaten gezmiş olanlara tekrar tekrar göstermenin ya da henüz gezmemiş olanlar için gezinin tadını kaçırmanın anlamı olmayacaktır) ama şunu söylemeliyim ki, arada verdiğimiz bir 15-20 dakikalık sandöviç molası haricinde yaklaşık 5,5 saat müzeyi gezdik ve aşağıdaki bir iki özel seçmeyi buraya taşıdık:

"ölü hediyeleri" ile birlikte (sanırsam ki kırklareli'ndeki vize tümülüsü, korkarım neresi olduğunu hatırlayacağım gibi bir fantastik düşünceye kapılarak çok dikkat etmemişim) bir iskelet, yıllar yıllar önce bırakıldığı gibi sergilenmekte...

mısır mezar buluntuları, mumyası ile birlikte tam tekmil (mumya'nın yakın plan fotoğraflarını eklemiyorum işte, bana kalsın, gidin kendiniz görün!)

kadeş anlaşması - hani hep öğretmişlerdir ya, "tarihin ilk yazılı barış anlaşması" diye, ta kendisi.


kişisel favorim : tragedya maskesi :)


son olarak, en pek bir çok sevdiğimiz bir mezar taşı, üzerinde (bu mezarı narkissos'un anısına satüros'un kendi parasıyla yaptırdığı notundan sonra) der ki :

(yolcu) : "elveda narkissos!"
(narkissos) : "sana da elveda, her kimsen!"


uzar gider aslında, kısa keseceğim - zaten çayım da bitti ve yorgunluktan sürünüyorum - gidin görün gezin inceleyin, şaşırın, gülün (hititlilerin ve asurluların galerisini atlamayın, oradaki yazılı belgeleri inceleyin, okuyun, bazılarına çokça gülün - ya da bizim neden gülmekten nefessiz kaldığımızı anlayamayarak "nasıl insanlar lan bunlar" diye düşünün) ve sonrasında da gene bizim yaptığımız gibi galata kulesine kadar yürüyüp (aman diyeyim yokuşu tırmanacak gücünüz yoksa tüneli kullanın sonra yokuş aşağı yürüyün zira biz neredeyse yarı yolda yığılıp kalacaktık!) kendinizi bira ve patatesle ya da canınız ne çekerse onunla ödüllendirin...


sonrasında enerjiniz kaldıysa gecelere akarsınız, ya da bizim gibi sürüne sürüne karaköy'e iner vapurunuza binip evinize dönersiniz...

belki de yolda bir yerlerde kulağınızda louis armstrong doluverir ve sonrasında tüm akşam mırıldanırsınız:


and i think to myself...
what a wonderful world...


Louis Armstrong-What a Wonderful World
Yükleyen redhotjazz. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.