p.e. takvimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
p.e. takvimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2010 Çarşamba

Felsefe Tarihi

En kısa tanımıyla FELSEFE, bilginin ve insan eyleminin kaynağını ve ilkelerini inceleyen düşünceler bütünüdür. Yunanca “philosophia” (“philos” = sevgi, “sophia” = bilgelik) sözcüğünden dilimize “felsefe” olarak geçen “bilgiyi sevmek”, tarih boyunca bilgi hakkında kesin tartışmalar ile şekillenmiştir.

İlkçağ’dan günümüze kadar ve gelecekte de felsefe, insan aklının ve zekasının, çağlar boyunca hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan düşünce ve buluşlarını daima yenileyerek, ve bilim hayatının gelişmesine de paralel olarak, evren içinde insanın yeri ve hayatın anlamı üzerine düşünmeye devam edecektir.

Geçmişteki felsefeleri bilmeden bugünün ve geleceğin felsefesini anlamak mümkün değildir.


Ocak:

Felsefenin ne zaman başladığı konusunda felsefeciler ve tarihçilerin fikir birliğine vardıkları tarih, M.Ö. 6. yüzyıldır.

Çin’de KONFÜÇYÜS ve LAO TSE, Hindistan’da UPANİŞAD’lar ve BUDA, Pers’te ZERDÜŞT, Filistin’de ESKİ AHİT PEYGAMBERLERİ ve Yunanistan’da HOMEROS, TRAJEDİ YAZARLARI ve FİLOZOFLARIN yaşadığı M.Ö. 800-200 döneminin düşünsel ortamı sayesinde felsefe şekillenmiştir.*

Felsefenin gerçek kurucusu olarak bazı kaynaklar Eflatun’u gösterse de, tarih içerisinde “bilge” olarak tanımlanan ilk düşünür, Miletoslu Thales’tir. Yeni bir düşünme tarzını ortaya koyan Thales, bilim ve büyüyü ayırmış ve öncelikle Tanrı’yı düşünmeksizin dünya hakkında sorular sormaya cesaret etmiştir.

“Belki de başlangıçta her şey SU’dan ibaretti…” - Thales

* Karl Jaspers (1883 – 1969), Alman filozof ve psikiyatrist. Varoluşçu akımın teorisyenlerindendir.


Şubat:

M.Ö.7. yüzyılın sonunda başlayıp, M.S.2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesine İLKÇAĞ FELSEFESİ denmektedir. Bu çağın felsefesinin en önemli özelliği, mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancının ortaya çıkmış olmasıdır.

“Sokrates öncesi felsefe” olarak tanımlanan, dönemin başlangıcındaki ilkçağ filozofları, Thales, Anaksimenes, Pisagor, Herakleitos, Anaksagoras, Demokritos doğa bilimleri üzerine önemli çalışmalar yaparak, doğa felsefesi ile ön plana çıkmışlardır.

Tamamına yakını İyonyalı olan bu filozofların çoğu, evrenin temelindeki uyumun gözlem ve deneyle anlaşılabileceği kanısındaydılar ki bu, bugün de bilime egemen olan yöntemdir.

Dönemin sonlarına doğru, Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi filozoflar pratik felsefeye ağırlık verseler de, ilkçağ felsefesinde bilimle felsefe hep bir arada olmuştur.

“ Aynı nehirde iki adım atamazsınız” - Heraklit


Mart:

Tanrı ve Bilim ayrılmaya başladıkça farklı sorgulamalar başlamış ve Sokrates ile birlikte ahlak, doğruluk, gerçek ve iyi olanın keşfine yönelik düşünceler yoğunlaşmıştır.

Sokrates’in diyalektiğinin amacı yanlış düşünceleri ortaya çıkarma ve insanoğlunun kendi doğasının bilgisine ilerlemesini sağlamaktır. Onun takipçisi Platon’un Akademi’si ve Platon’un öğrencisi Aristoteles’in Lyceum’u ile yüksekokulların ilk örnekleri ortaya çıkarak insanların akıl ışığında kendi başlarına düşünebilmek için zihinlerini eğitmeleri sistemleştirilmiştir.

Aristoteles’in okulunda gelişen ve biriken zengin bilgi kadrosu, her bilgi kolu üzerinde bağımsız çalışmalar başlatmış ve bunun sonucunda her şeyi kapsayan bir sistem yerine, aralarında ayrımları belirginleşmiş bilimler (doğal bilimler, fizik, politika) ortaya çıkmıştır. Felsefe ise kendini bu bağlantıdan ayırarak, dünya ve hayat görüşleriyle ilgili sorularla uğraşma yoluna gitmiştir.

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” - Sokrates


Nisan:

Yunan kent devletlerinin M.Ö.3. yüzyıl itibariyle önce gerilemesi ve sonra da tarih sayfasından çekilmesi ile birlikte başlayan dönemin felsefesi HELENİSTİK DÖNEM FELSEFESİ adıyla anılmaktadır.

Bu dönemde, felsefe okulları sayıca çoğalmış ve her bir okul öncelikle “mutluluğa nasıl erişileceği” konusu ile ilgilenmiştir. Çeşitli okullar arasında, Stoacılar düşmanlığa son vermek için ruh sağlamlığına güvenmiş, Epikürcüler dostluk ve düşünce zevklerine öncelik tanımış, Septikler ise her şeyden kuşkulanma duygusuna sığınmıştır.

Dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.

“Felsefe, insanları bilgisizlik ve boş inançlardan özgür kıldığı için önemlidir”. - Epikürüs


Mayıs:

Helenistik dönem felsefesinin en önemli özelliği, konularını mantık, fizik ve etik şeklinde düzenlemiş olmasıdır.

Bireyin iyi bir yaşam sürdüğü kent devletinin yıkılması ve kent devletinin yerini alan imparatorlukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlemesi ve bireylerin kaçınılmaz bir biçimde dünyaya, topluma ve kendilerine yabancılaşarak yalnız ve başıboş kalması nedeniyle, bu dönemde ön plana çıkan felsefi disiplin, etik olmuştur.

Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşama ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik kazandırarak, onun yaşadığı yabancılaşma ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır.

“Her şeyin ölçüsü insandır”. - Protagoras


Haziran:

M.S.2. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren ve klasik çağ ile modern çağ arasında kalan dönemdeki felsefe dönemi ORTAÇAĞ FELSEFESİ* olarak tanımlanmıştır.

Kilisenin yüzyıllar boyu düşünce tarihini egemenliğine alması üzerine bu dönemdeki filozofların tamamına yakını Tanrı ve insan sorunuyla uğraşan din adamları ve din bilginleri olmuş ve bu dönem kendi içinde dört ayrı geleneği içermiştir: Hıristiyan felsefesi, İslam felsefesi, Yahudi felsefesi ve Bizans felsefesi.

Her geleneğin ortak felsefi temelinin Antik Yunan felsefesi olmasından ve de her birinin vahye dayalı tek tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin parçası olmasından ötürü, temel farklılıklarına rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün meydana getirmiştir. Teoloji ve felsefe arasındaki ilişkinin en kuvvetli olduğu dönem Ortaçağ’dır.

“Bir bilge kişinin tek kaygısı bilgeliğini güçlendirecek fırsatlar bulmaktır”. - Boethius

* Kilisenin egemenliğinde uzun süre etkili olan ve KARANLIK ÇAĞLAR olarak adlandırılan dönem bu takvim içerisinde ele alınmamaktadır.



Temmuz:

Avrupa’da 15. ve 16. yüzyılda yaşanan Rönesans hareketinin düşüncesine ve bu dönemin felsefe anlayışına RÖNESANS FELSEFESİ adı verilmiştir.

Bu döneme damgasını vuran akım hümanizm olmuş ve Rönesans felsefesi insanüstü ya da doğal olana karşı insani boyutu ön plana çıkartmıştır. Bu dönemin felsefesi, geçmiş felsefelerin metafizikle doğa bilimlerini insansızlaştıran yaklaşımına karşı tavır almış, “zorunlu doğru” düşüncesini ortadan kaldırarak, doğruluğu insan düşüncesinin bilgilenme sürecindeki başarısına işaret eden bir değer haline getirmiştir.

Rönesans felsefesinde teori ve pratik arasındaki mutlak antitez yok olup giderken, doğruluk ve yanlışlık mutlak olmayıp, bilginin sonu gelmeyen ilerlemesine bağlı ve göreli olan değerler olarak anlaşılmıştır.

“Bilgi güçtür.” - Francis Bacon


Ağustos:

Rönesans’ta öne çıkan kuşkunun yerine akıl merkezli bir akım olan 17.YÜZYIL FELSEFESİ, kesin ve güvenilir bilgi türü olarak matematiği seçmiştir.

Bu dönemde felsefeye rasyonalizm hakim olmuş ve doğa ölçülebilir cinsten bir şey olarak kabul edilmiştir. Fizikten bütünüyle kopuş söz konusu olmamış, fiziğin bilgisine matematik yöntem uygulanmıştır; zira güvenilir ve kesin bilginin mükemmel örneği olarak matematik kabul edilmiştir.

Kopernik ile Galilei'nin dünyanın dönüşü üzerine kuramları geleneksel düşünceleri altüst etmiş ve bunun sonrasında bilimsel ilerleme, felsefi düşünceyle birlikte gitmiştir. 17. yüzyılın bütün büyük filozofları, aynı zamanda bilgindir. Onları ilgilendiren, bilim üzerine düşünmek ve bilimin nasıl mümkün olacağını göstermek olmuştur. Bu anlayış, özellikle Descartes'da, Spinoza'da ve Leibniz'de belirgindir.

“Düşünüyorum, öyleyse varım”. - Descartes


Eylül:

AYDINLANMA FELSEFESİ olarak da bilinen 18. YÜZYIL FELSEFESİ, Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsamış ve temsilcileri aklı insan yaşamındaki mutlak yol gösterici yaparak insan zihniyle bireyin bilincini “bilginin ışığıyla” aydınlatmıştır.

Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Bu yüzyılda ilk kez yayınlanan alfabetik ansiklopedilerin aydınlanma dönemine katkısı büyüktür. Söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.

18. yüzyılda bir yandan doğa bilgini Lamarck’ın çalışmalarıyla doğal bilimler gelişirken, bir yandan da Voltaire, Montesquieu ve J.J. Rousseau gibi filozoflar da toplumsal ve siyasal fenomenlere yönelerek insan bilimlerinin doğuşunu hızlandırmışlardır. İngiltere'de David Hume, deneyin bilginin kökeni olduğunu öne sürerken, 18. yüzyıl sonunda Emmanuel Kant’ın eleştirisel idealizm kuramıyla AYDINLIK ÇAĞ FELSEFESİ doruğa ulaşmıştır.

“Gerçek ussaldır, ussal olan da gerçektir”. - Hegel


Ekim:

18. yüzyılda aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil, siyasi otoriteye de başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlarken, 19.YÜZYIL FELSEFESİ’nin en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağına ait olmasıdır. Bir önceki dönemde siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamış, ancak istenilen eşitlik ve güvenlik sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19. yüzyılda ortaya çıkan sosyalizmle birlikte, bu dönem liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemken, materyalizm de yeni bir derinlik kazanarak öne çıkmıştır. Bu dönemin genel hatlarıyla Almanya'da idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini göstermiştir.

“İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak da ilerleme”. - Auguste Comte


Kasım:

Alman idealist hareketine tepki olan irrasyonalizm ve karamsarlık Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche ile doruğa çıkmıştır.

Schopenhauer, dünyayı istenç ve tasarım olarak iki kategoriye ayırmış ve
bu iki kategoriden yola çıkarak, duyularımız aracılığıyla bildiğimiz dünyanın tamamen bir fenomen olduğu ve buna “tasarım” dendiği sonucuna varmıştır.

Günümüzde de farklı görüşlerdeki birçok insanı etkileyen Nietzsche ise felsefe alanında sistem kurulmasına karşı çıkarak, yaşamı yadsıyan 19. yüzyıl kültürünün insana gerçek bir ahlaki temel veremeyeceğini öne sürmüştür. Nietzsche’nin insan doğası üzerine radikal olarak farklı görüşleri, felsefe tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemden sonra birçok düşünür, ussal özne fikrini reddederek insan ve ahlak üzerine çok daha karmaşık ve psikolojik temelli görüşler benimsemiştir.

“Ahlak gibi, gerçek de görecelidir: olgu diye bir şey yoktur, yalnızca yorumlar vardır”. - Nietzsche


Aralık:

20. yüzyıl başlangıcı felsefesinde iki büyük akım ayırt edilebilir: özellikle bilimde görülen büyük değişimleri (Einstein kuramları) inceleyen birincisinin ileri gelen temsilcileri Edmund Husserl ve Gaston Bachelard'dır; daha çok insanla ve insan yaşamının anlamıyla ilgilenen ikinci akımın öncüsü ise Henri Bergson'dur.

İki dünya savaşıyla sarsılan 20. yüzyıl, psikanaliz araştırmalarına paralel olarak, insan üzerinde yeni bir düşünce biçiminin doğuşuna sahne olmuştur. Danimarkalı Kierkegaard'ın öncülüğünü yaptığı varoluşçuluk, Martin Heidegger ile Almanya'da ve Jean-Paul Sartre ile Fransa'da gelişmiştir ve “her insan, kendini kendi seçer, öz seçimleriyle, öz davranışlarıyla kendini yaratır” kuramıyla belirlenmiştir.

Bugün filozoflar artık, sistemler kurmaya çalışmıyorlar; düşüncelerin gelişiminde en çok etkisi olan kişiler, birer insan bilimleri disiplini olan psikanaliz ve etnoloji üzerinde çalışan insan bilimleri uzmanlarıdır.

“Varoluş özden öncedir”. - Sartre


Arka Kapak Sayfası:

Felsefe tarihi, felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, çeşitli felsefe öğretilerinin tarihsel yerlerinin ve öğretisel ayrımlarının belirlenmesine ve bu öğretilerin felsefenin alt bölümleri açısından değerlendirilip ortaya konulmasına kadar çok yönlü ve çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Felsefe tarihi bu anlamda sadece mevcut felsefelerin ansiklopedik bir araya getirilmesi meselesi değildir; felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, neyin felsefe-içi neyin felsefe-dışı sayılacağına değin bir dizi kuramsal/felsefi sorunla yüz yüzedir.

Bu anlamda, felsefenin bir altbölümü olarak Felsefe Tarihi, hem felsefi çalışmanın başlangıcı hem de en önemli alanıdır.

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefe_tarihi)

KAYNAKLAR:
1 – www.felsefetarihi.net
2 – www.felsefe.gen.tr
3 - FELSEFE TARİHİ (Prof. Macit GÖKBERK)
4 - YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FELSEFE (Richard OSBORNE)

Düşünce Tarihi

zaman zaman bloga bir şey koyasım geliyor ama hiçbir şey yazasım olmuyor, o zaman açıyorum eski bohçaları bakıyorum ne var ne yok sağını solunu yamayıp buraya koyabileceğim diye... google'dan kim ne ararken bana düşmüş bazen bakıyorum ve sıklıkla "genom" ve "türk bilim tarihi" araştırıcılarının buradan faydalandığını görüyorum. o zaman, bizim o geleneksel takvimlerden buraya iki yılı daha ekleyelim ve 2007 ve 2008 yılları için hazırladığımız düşünce tarihi ve felsefe tarihi metinlerini de buraya taşıyalım :) işe yaramış olsun...

-----

İnsanın insanlaşma öyküsü, otuz milyon yıl kadar önce dik yürümeye başlamaları ve serbest kalan ellerinin ne işe yarayabileceğini düşünmeleri ile başlar. İşte bu düşünebilme ayrıcalığından dolayı, aynı gezegeni paylaştığı diğer canlılardan çok farklı bir evrim geçirmiştir insan. Bu evrimin ileri aşamalarında, düşüncenin kendisini incelemeye başlaması ile insan, evrendeki varlığının anlamını ve nedenini fark edebilmiş ve bu yolda edindiği bilgiler ona, kendi kozmik geleceğini belirleyebilme hakkını ve olanağını tanımıştır. Bireysel düzeyde ise insan, kendi düşüncelerini objektif biçimde irdeleyip kontrol ederek, bir anlamda yönlendirerek, kendi yaşam koşullarının ve geleceğinin belirlenmesinde daima birinci derecede etkili rol oynayabilmiştir.


OCAK

İlk insan, çevresine ilk baktığında, kendisine göre değerlendirdiği iki şey gördü: Aldırış etmediği kendisinden aşağıda olanlar ve ölesiye korktuğu kendisinden yukarıda olanlar.

Uçsuz bucaksız bir doğanın ortasında ve göğün altında yalnızdı ve gök milyonlarca yıl Yücelik, Tanrılık, Güçlülük ölçülerini elinde tutacaktı. İnsan düşüncesinin ilk vardığı açıklama, evrenin insan iradesinin tıpkısı iradelerle yönetilmekte olduğu ve bu iradelerin hem maddede hem de ruhta belirtildiğidir.

Bu doğrultuda düzenin sağlanması için önce gökyüzü, sonra diğer güçler cisimlendirilerek “Totem İnancı” ortaya çıktı.

“İnsan her şeyin, varolan şeylerin varolduklarının ve varolmayan şeylerin varolmadıklarının, ölçüsüdür.” Protagoras


ŞUBAT

Totem inancı ve çoktanrılılık ilkelerinin hüküm sürdüğü Hint, Mısır, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Fenike, Pers, Kartaca gibi kültürler, ilkçağ felsefesi kapsamında, günümüzden 50 yüzyıl öncesinden itibaren dinleri ve felsefeleri ile ışık-karanlık diyalektiğini ortaya çıkartmış ve yaşam-ölüm sorularına yanıtlar arayarak anlamlandırmaya çalışmışlardır.

M.Ö. beşinci bin yılda Mısırlıların Ölüler Kitabı, M.Ö. 2000 yılında Hindistan’da düzenlenen Rig-Veda, ilk din kitapları olma özelliğini taşıyarak, insanların daha önce sadece göğe atfettikleri tanrısallığı daha yayarak evreni kişiselleştirip tanrısallaştırmalarının işaretidir.

“Varlık varolandır, hiçlik ya da varolamayan var değildir.” Parmanides


MART

Yunanlıların Anatolia, yani ‘güneşin doğduğu yer’ dedikleri Anadolu, aynı zamanda medeniyetin ve bilimsel düşüncenin de geliştiği yer oldu. Bilimsel araştırma özgürlüğü diğer tüm özgürlükler gibi yeni toplumun en temel gereksinimlerinden birine yanıt olarak gelişti ve felsefenin doğuşunu hazırladı. Batı Anadolu kıyılarındaki İyonya, Yunan felsefesinin ilk merkezi olarak seçkinleşti.

İyonyalı filozof bilim adamları, herhangi bir çıkar ve pratik amaç gözeterek değil, salt bilmek ya da anlamak için felsefe yapmışlardır. Bu devrimle birlikte Kaos’tan Kozmos’a geçiş sağlandı, M.Ö.6. yüzyıl İyonya savına göre iç düzeninden ötürü evreni tanımanın mümkün olacağı ortaya kondu.

“Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız.” Heraklit


NİSAN

Antikçağ felsefesi İ.Ö. 6. yüzyılda şeylerin birliğini arayanlarla başlamıştır. “Bilge” adı verilen ilk kişi İyonya’lı Thales ve onun gibi düşünürleri başkalarından ayıran şey, onların bilim ve büyüyü ayırmaya çalışmış olmaları ve ilkin tanrıyı düşünmeksizin dünya hakkında düşünmeye cesaret etmeleridir.

Matematiğin kesinliğinden yola çıkarak sayıların evren içinde oynadığı rolün önemine yoğunlaşan Pisagor ve yandaşları evrensel uyum hakkında tartışmakla kalmamış, tümdengelimsel akıl yürütmeyi sistematik olarak uygulayan ilk ekol olmuşlardır.

“Hiçbir şey mutlak olarak yeni değildir.” Pisagor


MAYIS

Thales’in çağdaşı ve dostu Anaksimender, tarihte deney yaptığı bilinen ilk insanlardan biridir. Yılın ve mevsimlerin uzunluğunu tam olarak hesaplayabilmiş ve zamanı takip edebilmek için güneş saatini icat etmiştir. Aynı dönemde, dönemin en büyük mühendisi Theodorus anahtarı, cetveli, gönyeyi, tesviyeyi, torna tezgahını ve merkezi ısıtmayı bulmuş ve ilk defa kuramcılar ile uygulayıcılar bir araya İyonya’da gelmiştir.

Gene aynı coğrafi bölgede Hipokrat ünlü tıp geleneğini yerleştirmekteydi.

“Hiçbir şey yoktan varolmaz, varken de yok olmaz.” Thales


HAZİRAN

İyonya’nın etkisi ve deneysel yöntemleri Yunanistan’a, İtalya’ya ve Sicilya’ya yayıldı ve insanların o zamana kadar hakkında bilgi sahibi olmadığı bir çok fenomen açıklanabilir oldu. Empedokles adlı bir fizikçi tarafından hava ile ilgili ilk deneyler yapılmış ve bu deneyler Demokritos tarafından geliştirilerek atomların varlığı böylece ortaya çıkmıştır.

Demokritos, elmanın bir bıçak ile kesilebilmesinin atomlar arasında boşluklar olmasından kaynaklandığını söylemiş, suyun akışkan olmasını atomlarının daha düzgün ve yuvarlak olmasına, demirin katı olmasını da atomlarının pürüzlü olmasına bağlamıştır.

“Uzun yaşamak aslında uzun ölmektir.” Demoktitos


TEMMUZ

Atina’da yaşayan İyonyalı deneycilerden Anaksagoras, bir meteoru inceledikten sonra, gökyüzündeki tüm cisimlerin yer ile aynı maddeden meydana gelmiş olduğunu ve bu nedenle başka gezegenlerde de hayat olduğu düşünülebileceğini öne sürdü. Savlarından bir diğeri de Güneş’in bir tanrı olmayıp Peloponnesos Yarımadası’ndan irice, kor halinde bir kütle olduğuydu. Ayrıca Anaksagoras, Ay’ın ışığını güneşten aldığını varsayıp Ay ve Güneş tutulmalarını bununla açıklamıştır. Ayrıca, hayvanların anatomilerini incelemiş ve balıkların solungaçlarıyla nefes aldığını keşfetmişti. Yaptığı deneylerle duyularımızın doğrudan algılayamayacağı kadar hassas değişikliklerin başka yollardan saptanması gerektiğini göstermiştir.


AĞUSTOS

Thales’ten Demokritos’a ve Anaksagoras’a kadar uzanan büyük düşünürler tarihte “Sokrates’ten öncekiler” olarak nitelenirler ve ünlü yunan filozoflarına dek felsefeyi geliştirmiş ve onları etkilemiş oldukları gibi bir kanı oluştururlar. Ancak salt felsefe değil, çağdaş bilimin de temellerinin sağlamlaştırılmasına katkıda bulunan İyonyalı düşünürlerin sadece filozof değil bilim adamı olarak da görülmeleri düşünce tarihine katkılarının doğru değerlendirilmesi için önem taşımaktadır.

İyonyalıların çoğu, evrenin temelindeki uyumun gözlem ve deneyle anlaşılabileceği kanısındaydılar ki bu, bugün de bilime egemen olan yöntemdir.

“Başlangıçta çok büyük bir kaos varken, zeka gelip her şeyi düzene soktu.” Anaksagoras


EYLÜL

Tanrı ve Bilim ayrılmaya başladıkça farklı sorgulamalar başlamıştı ve Sokrates ile birlikte ahlak, doğruluk, gerçek ve iyi olanın keşfine yönelik düşünceler yoğunlaştı.

Sokrates’ın diyalektiğinin amacı yanlış düşünceleri ortaya çıkarma ve insanoğlunun kendi doğasının bilgisine ilerlemesini sağlamaktı. Onun takipçisi Platon’un Akademi’si ve Platon’un öğrencisi Aristoteles’in Lyceum’u ile yüksekokulların ilk örnekleri ortaya çıkarak insanların akıl ışığında kendi başlarına düşünebilmek için zihinlerini eğitmeleri sistemleştirildi.

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.” Sokrates


EKİM

Modern felsefe ve bilimin temelleri, dünyanın hem yeni düşüncelere hem de yeni keşiflere açıldığı 15. ve 16. yüzyıllarda atılmıştır.

Bilim her zaman felsefeyle ilişkili olmuştur. 17. yüzyıldaki bilimsel ilerlemelerle “çağdaş dünya” ve “çağdaş felsefe” ortaya çıkmıştır.

Aristo’nun klasik dünya resmi terkedilmiş, eleştirel inceleme fikri ile birlikte bilgiyi keşfetmenin yeni yolları bulunmaya başlanmıştı. Bilgi güçtü ve kastedilen pratik bilgiydi.

“Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir.” Hegel


KASIM

Descartes’ın mutluluğu ararken uyguladığı metot yeniçağ felsefesinin temeli olmuştur.

“Kesin olan tek şey var: Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek... Şüphe etmek, düşünmektir. Şu halde düşünmekte olduğum şüphesiz. Düşünmekse var olmaktır. Şu halde var olduğum da şüphesizdir. İşte bilgim: Ben varım. Şimdi bütün öteki bilgileri bu sağlam bilgimden çıkarmalıyım.”


“Doğada rastlanan her taşın altını kaldırıp bakmalıdır çünkü gerçeğe bazen caddelerde değil, patika yollarda rastlanır.” Francis Bacon


ARALIK

Yeniçağ felsefesi ve takip eden akımlar boyunca, felsefe, mutluluğun tanımı ve insanlığın nereden gelip nereye gittiği sorularının yanıtları için sorgulamıştır.

Milyonyıl önce gökyüzüne tapan, totemlerle doğayı cisimleştirerek, çoktanrılılığa ve tektanrılılığa ulaşan, düşünce alışkanlığını önce terkeden sonra gene eline alan insanoğlunun bilim ve din arasında gidip gelmeleri düşüncenin çağlarboyu şekillenmesini sağlamıştır.


“Felsefe Bilim ve Teoloji arasında olan ve her iki taraftan saldırıya uğrayan bir hiçkimsenin ülkesidir.” Bertrand Russel


ARKA KAPAK

FELSEFE = “phileo” (seviyorum, arıyorum) + “sophia” (bilgi, bilgelik)

Gerçek nedir? Bir ifadeyi nasıl veya niye doğru veya yanlış olarak tanımlarız? Nasıl karar veririz? Bilgi mümkün müdür? Bildiğimizi nasıl biliriz? Doğru bilginin kökeni ve sınırları ? Ahlaken doğru veya yanlış hareketler (veya değerler, veya kurumlar) arasında bir fark var mıdır? Hangi hareketler doğrudur, hangileri yanlıştır? Değerler mutlak mı, göreceli midir? Yani nasıl yaşamak gerekir? Ahlakın kaynağı nedir? Gerçeklik nedir ve neler gerçek olarak nitelendirilebilir? Gerçek olan şeylerin doğası nedir? Bazı şeyler algımızdan bağımsız olarak var olabilir mi? Zaman ve mekanın doğası nedir? Düşünme ve düşüncenin doğası nedir? Birey olmak ne demektir? Güzel nedir? Güzel şeylerin farkı nedir? Sanat nedir?

“Bir uçurumun içine baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakar.” Nietzsche

Kaynaklar :
1 – KOZMOS: Evrenin ve Yaşamın Sırları (Prof.Dr.Carl SAGAN)
2 – DÜŞÜNCE TARİHİ (Orhan HANÇERLİOĞLU)
3 – YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FELSEFE (Richard OSBORNE)

12 Mart 2009 Perşembe

Genom

daha önceki kayıtlardan birinde, her yıl bir konu seçtiğimizi ve bu konuyu içeren bir takvim bastığımızdan bahsetmiş ve bu yılın konusu olan Türk Bilim Tarihi'ni buraya taşımıştum. baktım ki google'da bu konuda araştırma yapan ve benim naçiz blogdan faydalanan çok insan var... o halde 2005'te işlediğimiz GENOM'u da buraya taşıyalım belki birinin işine yarar :)



ÖN KAPAK:

Her yüzyılda bir, büyük bilimsel buluş ve başarılar dünyanın hayal gücünü harekete geçirir. Yakın geçmişimizde ilk bulguları açıklanan “İnsan Genom Projesi” ile birlikte insanoğlu gene böyle bir gelişmenin tanığı oldu.

Moleküler Biyoloji ve Genetik biliminde yapılan buluşlar canlıların kalıtım materyali hakkındaki bütün sırları açığa çıkartmakta, tıpdan tarıma kadar her alanda insanlığın yararına olacak gelişmelere neden olmaktadır.

Mendeleyev’in periyodik cetveli ile Watson ve Crick’in DNA’nın helezon şeklini keşifleri gerçekleştikleri tarihler için ne anlam ifade ediyorlarsa, İnsan Genom Projesi’nin sonuçları da günümüzde aynı heyecanla karşılanmaktadır.

“Daha önce bir anahtar deliğinden içeriye bakıyorduk. Şimdi, kapı açıldı”
(Prof. James Pierce - University of the Sciences, Philedelphia)


Takvimimizin oluşturulmasına katkılarından dolayı Sn Dr. Ergül Berber’e (PhD, Queen's Üniversitesi Patoloji ve Molekuler Tıp Bölümü, Kingston, Kanada) teşekkür ederiz.


OCAK:

1858 : Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace doğal seçilim - “natural selection” - teorisini önerir.

Charles Darwin, 1859'da yayınladığı "Türlerin Kökeni"- “On the Origin of Species by Means of Natural Selection- adlı kitabında evrim teorisini öne sürerken doğal seçilimin bu konuda ne kadar önemli bir faktör olduğunu ileri sürer. Ona göre, canlı türleri arasındaki değişkenlik rasgele gerçekleşmektedir ve her bir organizmanın hayatta kalması veya neslinin tükenmesi organizmanın çevresine adaptasyonuna bağlıdır.

Darwin’in teorisi, “güçlü olanın hayatta kalması” olarak özetlenebilir. Doğal seçilim yeni fenotipik değişkenler ve nihayetinde de yeni canlı türlerinin oluşumundaki temel mekanizma olmalıdır...

ŞUBAT:

1866 : Gregor Mendel kalıtım birimlerini - “units of inheritence” - yayınlar.

Bugünün modern genetiğinin temelini 1866 yılında Avusturyalı bir rahip olan ve genetiğin babası olarak tanınan Gregor Mendel’in manastır bahçesinde bezelyeler üzerinde yaptığı üreme deneyleri ve bu deneylerin istatiki analizi oluşturmaktadır. Mendel bu deneylerle “faktör” adını verdiği ve aile bireyleri arasında kalıtımı sağladığına, aileden gelen özellikleri kuşaklar boyunca taşıdığına inandığı özel birimleri tanımlayarak kalıtımın iki temel ilkesini geliştirmiştir. Buna gore kalıtım ayrım (principle of segregation) ve bağımsız sınıflandırma (principle of independent assortment) ilkelerine uygun olarak gerçekleşmektedir ve kalıtım anlatımı eşit olmayan iki genin asla karışmadan birleşimine dayanmaktadır.

Ayrıca, Mendel bir biyolojik probleme matematiği ve istatistiği uygulayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçmiştir...

MART:

1869 : Friedrich Miescher DNA’yı hücre çekirdeklerindeki asitli madde olarak tanımlar.

İsveç'li biyokimyager Friedrich Miescher, 1869 yılında Dr. Hoppe-Seyler’in labaratuarında çalışırken, atık cerrahi bandajlar üzerinden temin ettigi pus hücrelerinin çekirdeğinde nuklein adını verdiği bir molekül izole eder. Aynı molekülü diğer hücre çeşitlerinden de ayrıştırabilmiştir. Daha sonra nukleinin hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfordan oluştuğunu gösterir. Nuklein hücrede o güne kadar tanımlanan hiç bir moleküle benzemediği için Hoppe-Seyler Miescher’in çalışmasını kendisi tekrar ettikten sonra bilimsel bir dergide ancak yayınlanmıştır.

Bu buluşla deoksiribonükleik asit - DNA - hikayesi başlamıştır...

NİSAN:

1900’lerin ilk çeyreğinde biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde dururlar.

Columbia Üniversitesi'nde meyve sinekleri üzerinde çalışan Dr. Thomas Hunt Morgan, genlerin kromozomlar üzerinde taşındığını ispatlar ve genlerin kromozomlar üzerinde doğrusal bir sırayla yer aldığını, sıralarının ve birbirlerine olan genetik mesafenin tanımlanmasının mümkün olduğunu açıklar.

1926’da Hermann J. Muller, X ışınlarının meyve sineklerinde genetik mutasyona ve kalıtsal değişikliklere neden olduğunu keşfeder. Bu keşfi ile Muller 1946’da Nobel ödülünü alır. Muller hastanelerde tedavi icin gereksiz X ışını kullanımına karşı kampanya başlatıp, X ışınlarına düzenli olarak maruz kalanların korunmalarına yönelik güvenlik kurallarını belirleyip bastırmıştır.

Mendel’in çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlaması olmuştur...


MAYIS:

1944 : DNA’nın genetik bilgiyi taşıdığına dair ilk deliller Rockefeller Enstitüsü Hastanesinde Oswald Avery ve arkadaşları tarafından bulunur.

DNA'nın kalıtımı sağlayan molekül olduğu 1944 yılında Oswald Avery'nin zatüre bakterileri üzerine çalışmalarıyla gösterilir. Avery ve arkadaşları R bakteri çeşidini S bakteri çeşidinden aldıkları çeşitli hücresel makromoleküller (lipidler, polisakkaridler, proteinler, nukleik asitler (RNA, DNA) ile dönüştürmeyi deneyerek, R çeşidini S çeşidine dönüştürmeyi başaran genetik materyalin protein veya karbohidratlar değil nukleik asit olduğunu bulurlar.

Daha sonra nukleik asitleri parçalayan enzimleri kullanarak genetik materyalin DNA olduğunu gösterirler...

HAZİRAN:

1950’lerde Alfred Hershey ve Martha Chase bakteriyal virüslerle ilgili yaptıkları çalışmalar sonucunda DNA’nın genetik materyal taşıdığını net olarak ispat ederler.

1953 yılında Dr. James D. Watson ve doktora öğrencisi Francis Crick bütün canlıların oluştuğu DNA’nın yapısının sırrını çözmeyi başarırlar. İlk deneyleri sonuç vermekte başarısız olunca laboratuar yöneticilerinin araştırmalarını sonlandırma emirlerine rağmen gizlice çalışmalarını sürdüren bu iki araştırmacı 28 Şubat 1953 yılında DNA’nın çift sarmal yapısını keşfeder ve böylece hayatın bu sırlı molekülünün nasıl bir mekanizma ile hayatın şifresini sakladığı, gelecek nesillere aktardığı ve bu şifrenin protein sentezinde nasıl kullanıldığı ortaya çıkar.

Watson ve Crick bu buluşları ile ölümsüzleşirken DNA harfleri ve çifte sarmalın muhteşem yapısı bütün dünya tarafından tanınır. Bu buluş biyoloji ve genetik biliminde devrim yaratarak bugünün biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan recombinant DNA tekniklerinin geliştirilmesine imkan sağlamıştır...


TEMMUZ:

1960 : Dr. Sydney Brenner, Dr. Matthew Meselson ve Dr. Francis Jacob'dan oluşan ekip, kurye görevi yapan mRNA-mRibonükleik asitleri keşfeder. mRNA'lar DNA'daki amino asitlerden olusan proteinlerin amino asit dizisini kodlayan genetik kodu, hücre içinde protein üreten birimlere taşımaktadırlar.

1966 : Marshall Nirenberg ve H. Gobind Khorana, genetik kodu deşifre eder ve 20 amino asit için kullanılan 3 harften oluşan 64 genetik kodu çözerler. İkili, Robert William Holley ile birlikte, genetik kodun çözülmesi ve protein sentezindeki fonksiyonunun belirlenmesi sebebiyle 1968 yılında nobel ödülünü paylaşırlar.

Çeşitli varyetelerde meydana gelebilen mutasyonlar evrimsel sürecin işlemesinde rol oynamaktadırlar...

AĞUSTOS:

1977 : Dr Frederic Sanger ve Dr Walter Gilbert DNA'nın kimyasal temellerini okuyacak özel bir teknik geliştirirler.

1980 yılında İngiliz biyokimyager Sanger ve Amerikalı moleküler biyolog Gilbert "nükleik asitlerde baz diziliminin belirlenmesine katkıları için" nobel ödülünü paylaşırlar. Geliştirdikleri metod sayesinde daha önce seneler süren baz dizilimlerinin belirlenmesi artık bir günde yapılabilmektedir.

Bu tekniğin geliştirilmesi moleküler biyolojide devrim yaratmıştır ve genetik mühendisliği de dahil olmak üzere birçok yeni teknolojinin gelişmesini teşvik etmiştir...

EYLÜL:

1985 : Kary B. Mullis ve arkadaşları pek çok DNA'yı kısa zamanda kopyalamayı, replike etmeyi mümkün kılan PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) tekniğini geliştirir.

PCR’ın keşfi, genlerin analiz ve incelemesine yeni bir yaklaşım getirerek moleküler genetikte devrim yaratmıştır. Moleküler Biyoloji, Tıp, Forensik, Moleküler Paleontoloji ve diğer birçok ilgili alanlar bu gelişmelerden etkilenmişler ve PCR teknolojisi yılda birkaç milyar dolarlık bir endüstri haline gelmiştir.

Mullis çalışmaları sonucunda 1993 yılında kimya için Nobel ödülü ve Japonya ödülü almıştır...


EKİM:

1990 : Pat Brown ve arkadaşları “DNA microarray” teknolojisini geliştirirler.

Geleneksel moleküler biyoloji metodları ile bir deneyde ancak bir gen analiz edilebilmekte ve bu nedenle ilgilenilen genin fonksiyonlarını kapsamlı olarak açıklanamamaktadır. “DNA microarray” teknolojisi ile birlikte tek bir “dizilim” - “array”- üzerinde tüm genom incelenebilmekte ve araştırmacılara aynı anda binlerce genin birbirleriyle olan ilişkisini öğrenebilme imkanını sağlamaktadır.

Aynı yıl içerisinde ilk gen terapisi William French Anderson tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde Ulusal Sağlık Ensititüsünde (NIH) Adenozin deaminaz (ADA) geninde oluşan mutasyonlardan dolayı bağışıklık sistemi yok denilecek kadar az çalışan 4 yaşındaki bir kız çocuğunun tedavisi için kullanılır. Normal ADA geni bir retrovirüs vektör vasıtası ile T lenfositlerine nakledilir. Bu uygulama ile hastanın bağışıklık sistemi çalışmaya başlamıştır ve normal bir hayat yaşaması sağlanmıştır.

Gen terapisi başarılı denemeleri kök hücre (stem-cell) gen terapi yöntemlerinin geliştirilmesi için kapıları aralamaktadır...


KASIM:

1997 : Koyun DOLLY klonlanır.

1996’da çekirdek transferi ilk genetik kopyalamayı gerçekleştiren Dr Ian Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden çekirdek alarak döllenmemiş yumurta hücresine aktarır. 277 yumurta içinde tek bir yumurtadan DNA yı veren koyunun genetik kopyası olan kuzu üretimi başarılı olur. Dünyadaki ilk memeli klonu olan yeni doğan kuzuya Dolly adı verilir.

Doğumundan 6.5 yıl sonra ciğerlerindeki bir hastalık nedeniyle Dolly uyutulur...


ARALIK:

Resmi olarak 1990 yılı Ekim’inde başlayan İnsan Genom Projesi (Human Genom Project) 13 yıl sürmüştür. Projenin başlatılmasında temel olarak iki amaç vardı: sayısı 30-50 bin olarak tahmin edilen genleri bulmak (keşfetmek) ve 3 milyar bazdan oluşan insan DNAsının dizisini tam olarak belirlemek. 200 Milyon Dolar bütçe ayrılan bu proje Amerikan Enerji Bakanlığı insan genomu programı ve USE (NIH) ulusal insan genomu araştırma enstitüsü (NHGRI) tarafından desteklenmiştir.

İnsan genomu projesi kapsamında yapılan çalışmalar ile insan genomunda yaklaşık 32.000 gen tanımlanmıştır. Bu bilgiler ışığında insan biyolojisinde embriyonun gelişiminden, kanser gibi ölümcül hastalıkların oluşumuna kadar bütün olayların genetik profilinin anlaşılması şimdi daha mümkün olmaktadır...

20 Ocak 2009 Salı

Türk Bilim Tarihi

Geleneksel şirketimiz takvimini 2009'da Türk Bilim Tarihi'ne ayırmıştık ve bir şekilde başardık sanki... Minör değişikliklerle aşağıda metin olduğu gibi sunulmuştur :-)


ÖN KAPAK
Bilim tarihi, en basit tarifle, bilimsel bilginin bir süreç içindeki gelişim ve değişimlerini, onları üreten toplumlardaki değişim süreçlerinin ışığında ele alıp değerlendiren bir disiplindir.

Türk bilim tarihi, kaynakçanın azlığı, araştırma ve bilimsel disiplinin uzun süreli eksikliği nedeniyle sürekli ve düzenli bir kronoloji izleyememiştir. Cumhuriyetin kuruluşunu takiben hem Türk bilim tarihine dair detaylı çalışmalar gerçekleştirilmiş, hem de modern bilime türlü katkılarda bulunan değerli biliminsanlarımız ülkemizde ve uluslararası arenada önemli ödüller almış, uluslararası bilim literatürüne girmişlerdir.

"Şirketim şirketim güzel şirketim A.Ş." 25.yılında, kimi 1000 yıl öncesine ait olup zamanının çok ötesine taşan örneklerle, modern bilim alanında Türkler tarfından gerçekleştirilen çalışmaları sizlerle buluşturarak, Türk biliminin dünyaya ve insanlığa katkılarını hatırlatıyor.

Unutulmamalıdır ki;

“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakat için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında klavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir; doğru yoldan sapmadır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK


OCAK
Ordinaryüs Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993) Harvard Üniversitesi’nde ve bilindiği kadarıyla dünyada, Bilim Tarihi alanında verilen ilk doktora derecesinin sahibidir. Türklerin, İslam dünyasının, Mısırlıların, Mezopotamyalıların ve diğer medeniyetlerin bilime ve batı medeniyetinin oluşumuna yaptığı katkıyı ortaya koyan Sayılı, çalışmalarında ilk kaynaklara ulaşmaya, ön yargısız ve nesnel davranmaya özen göstermiştir. Bilim tarihi araştırmalarını kesintisiz sürdürürken, diğer yandan da yükseköğretimimizde bilim tarihini, bağımsız bir akademik kürsü biçiminde resmiyete kavuşturup yerleştirmekte öncü hizmetleri gerçekleştirdiği gibi, bilim tarihçilerimizi yetiştirmekte de yıllarca süren özverili bir emek vermiştir.

Atatürk gerçeğini, Atatürkçülüğün özünü, aydınlanma hareketimizi en doğru biçimde kavramış ve anlatmış insanlarımızdan olan Aydın Sayılı, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” özdeyişini, başlık olarak da kullandığı bir kitabında büyük bir yetkinlikle yorumlamıştır. Birinci baskısı 1948 yılında yapılan bu kitap, bilimi bütün boyutları ile inceleyen Türkçe yayınların en önemlilerinden biri olma niteliğini korumaktadır.


ŞUBAT
Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik alanlarında çalışmış olan İbn-i Sina (980-1037), matematik ve matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında hassas gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmeyen İbn-i Sina, Dönüşüm Kuramı’nın doğru olup olmadığını, yapmış olduğu deneylerle araştırarak doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Eserleri Avrupa’daki üniversitelerde 600 yıl temel kitap olarak okutulan İbn-i Sina’nın tıp bilimine katkıları büyüktür: hastalık yayan küçük organizmalar, cıva ile tedavi, Pasteur’e ışık tutacak çalışmaları, dış belirtilere bakarak koyduğu teşhislerin yanı sıra ilaç bilimiyle de uğraşmış, botanik, zooloji, fizik ve jeolojide zamanının ötesinde adımlar atmıştır.


MART
Robotik biliminin babası olarak kabul edilen sibernetik üzerine çalışmalar yapan Ebû’l İz El Cezerî Diyarbakır’da yaşamış ve 6 bölümden oluşan yayını “Kitab-ül Hiyel”de de örneklerini verdiği bir çok otomatik makine üzerinde çalışmıştır.

Cezerî, otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan Jacquard’ın otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirmiştir. Bazı makinelerinde hidro-mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezerî, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalışmıştır. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra, su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan sistemi oluşturması, Cezerî’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.


NİSAN
Osmanlı'nın en güçlü çağında yaşayan ve Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat olmak üzere, üç padişah döneminde mimarbaşılık eden Mimar Sinan, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında en büyük rolü oynamıştır. Aynı zamanda İstanbul'un su sorununu çözmekle de görevlendirilen Sinan’ın mühendis yanı su yolları ve köprüleri yaparken ortaya çıkmış; bentleri, tünelleri, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla, uzunluğu 50 kilometreyi aşan ve Kırkçeşme adıyla anılan su yapıları inşa eden Sinan, bu yapıların bazılarında zamanın mühendislik bilgilerini de aşan çeşitli tasarımlara imza atmıştır.

Yapım yöntemlerinin, yapı malzemeleri ve yerel-iklimsel koşullarla uyum içinde olduğu Mimar Sinan döneminde ortaya çıkan biçimler, toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşmüş ve mimarlığı uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir birleşime götürme yolundaki çalışmaları, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkileyerek, imparatorluğun her yerindeki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.


MAYIS
Türk dermatoloji uzmanı Hulusi Behçet (1889- 1948), 1937 yılında bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün uluslararası tıp literatüründe kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu’nu tarif eden ilk bilim adamı olmuştur. Behçet Sendromu, genelde deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen, nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır ve bulaşıcı değildir.

Tıp alanında bir diğer çalışma ise geçtiğimiz yıllarda Hüseyin Cahit Fırat’ın aile mirası bir bitkisel formülle başvurması üzerine Hacettepe Üniversitesi Hemotoloji Bölümü tarafından önemi kanıtlanarak geliştirilmiş kanamayı durdurucu bir ara ürün olan Ankaferd’dir. T.C. Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatlı ilk Türk ürünü olan Ankaferd, vücut dışı yaralanmalar, travmatik kesikler, diş operasyonları, spontan ya da cerrahi girişimler sonrası oluşan minör ve majör kanamaların durdurulmasında kullanılmaktadır.


HAZİRAN
Moleküler biyoloji ve genetiğin babası olarak tanınan akademisyen kuramcı Oktay Sinanoğlu (1935- ), atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramını geliştirmiş ve 28 yaşında "tam profesör" unvanını alarak 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesi olmuştur.

Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olduğu gibi, DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirmiş ve dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar vermiştir.

Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş olan Sinanoğlu, "Kuantum mekaniğinde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetriler"i çözmüş ve kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturtmuştur.


TEMMUZ
Kendi adıyla bilinen teoremleriyle dünya çapında tanınan matematikçimiz Cahit Arf (1910-1997) cebir konusundaki çalışmalarıyla ün kazanmıştır. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusunda çalışmalar yapan Arf, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin "Arf Değişmezi" ve "Arf Halkaları" gibi kavramların yanısıra "Hasse-Arf Teoremi" ile anılan teoremleri matematik dünyasına kazandırmıştır.

Matematiği bir meslek dalı olarak değil, bir yaşam tarzı olarak gören Cahit Arf hakkında yazılmış bir yazıda şöyle denmiştir: "...Bir zamanlar integrali bilen kimselerin matematikçi, üstel fonksiyonu bilenlerin ise büyük matematikçi sayıldığı ülkemizde derin matematik konularının tartışılacağı hayal bile edilemezdi. Cahit Arf, Türkiye'de matematiğin o günlerden bu günlere gelmesinde en büyük rolü oynamıştır."


AĞUSTOS
Ülkemizde siyasi kişiliği biliminsanlığından fazla tanınmış olan Prof. Dr. Erdal İnönü (1926-2007) fizik alanında geliştirdiği "İnönü-Wigner Kontraksiyonları" ile bilim literatürüne adını yazdırmıştır. Bu yöntem, grup teorisi ve fizikteki uygulamalarda önemli bir temel olarak kabul edilmiş ve İnönü, Grup Teorisi aracılığıyla matematiksel fiziğe yaptığı önemli katkılardan dolayı, iki yılda bir verilen ve fizik alanında Nobel’den sonra gelen en önemli ödül olarak kabul edilen Wigner Madalyası’na layık görülmüştür.

Gezegenlerden en küçük atom altı parçacıkların hareketlerine kadar tüm etkileşimleri açıklayacak kuramların "sicim" ve "zar" olduğu, hayli güçlü bir olasılık olarak bilim dünyasında son yıllarda önem kazandı. Sicim ve zar kuramlarının değişik yönleri arasındaki bağlantıları anlayabilmek için de İnönü-Wigner Kuramı’nın kullanılması gerekiyor.


EYLÜL
Akışkanlar Mekaniği konusunda eser veren Türk bilim adamları arasında, Navier-Stokes Denklemleri ile ilgili yetkin çalışmaları ile İ.T.Ü. Makine Mühendisliği Fakültesi kurucusu Ratip Berker ve türbülansla ilgili ilginç çalışmaları ile Tuncer Cebeci, akla gelen ilk isimlerdir.

Tuncer Cebeci, başka bir biliminsanı ile yaptığı ortak çalışmasıyla, sonlu farklar esasına dayalı Cebeci-Smith türbülans modelini oluşturmuş ve hemen hepsi Science Citation Index’e girmiş çok sayıda kitabı ve makale yayımlamıştır. Geliştirdiği bazı matematik modellerinde Türkçe isimler kullanmış olan Cebeci’nin “Meçhul Function Approach” ve “Zarf Concept” modelleri literatüre geçmiştir.


EKİM
“Karbon film kaplama”, malzeme bilimi, yüzey mühendisliği ve triboloji üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Türk bilim adamı Dr. Ali Erdemir’in buluşudur. Yaptığı sürtünme deneyleriyle alanında rekor kıran Dr. Erdemir’in üzerinde çalıştığı ve teflondan 40 kat daha kaygan olan karbon kaplama ile sürtünme katsayısı 20 kat düşürülmüş ve bu sayede motor ve makinelerde enerji kullanımı azaltılmış, sessiz çalışma sağlanmış ve dişlilerin ömrü birkaç kez artırılmıştır. Bu buluş, füze rampalarından uzaydaki uyduların hareket edebilen aksamlarına kadar birçok hassas alanda da kullanılabilmektedir.

Argonne Laboratuvarı'nı triboloji alanında önemli bir araştırma merkezi haline getiren Erdemir, 1991, 1998 ve 2003'te R&D (Ar&Ge) ödülü de dahil olmak üzere birçok uluslararası ödül almış, son olarak yağın içine borik asit parçacıkları katarak sürtünmenin azalmasını ve yakıt tasarrufu sağlayan bir buluşa imza atmıştır.


KASIM
Nanokristaller ile ayarlanabilir beyaz ışık üretimi dünyada ilk kez, Bilkent Üniversitesi Fizik ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümleri öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir ile araştırma grubu tarafından gerçekleştirilmiştir.

Günümüz ampulleri ısıyı ışığa dönüştürürken, nanoteknoloji ile üretilen nanokristalli LED’lerse elektrik enerjisini direkt ışığa çevirdiğinden %90 oranında bir enerji tasarrufu sağlanmaktadır. Yine ampul ile LED’lerin ömürlerini kıyaslamak gerekirse; günlük 12 saat tüketim sonunda 23 yıl ömür biçilen LED’lerin üstünlüğü göze çarpmaktadır. Bu nedenlerden ötürü, nanokristal katkılı beyaz ışık kaynaklarının geleceğin iç mekan ve otomotiv aydınlatma sistemleri için temel oluşturacağı ön görülmektedir. Ayrıca küresel ısınma sorununa da alternatif çözüm getirebileceği belirtilen bu buluşun tasarımı, modellemesi, fabrikasyonu, deneysel karakterizasyonu ve kuramsal analizi de dahil olmak üzere tüm basamakları Bilkent Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiştir.


ARALIK
Kanserle mücadelede çalışmalarını sürdüren Prof.Dr. Mehmet Toner’in buluşu ‘Mikroçip’ klinik çalışmalarda başarı gösterdi. Kanserde erken teşhisin de ötesine geçerek kanserli hücreyi daha kandayken tespit edebilecek olan ‘Mikroçip’ sayesinde kanser artık kronik bir hastalığa dönüşmek ve öldürücülüğünü kaybetmek üzere.

Kanserli hücrenin aslında organlardan önce kanda oluştuğu 1869 yılında tespit edilmişti fakat 1 milyar kan hücresi içerisinde 1 tane kanserli hücre olduğu için bunu bulabilecek teknoloji bu zamana kadar geliştirilememişti. Mikroçip testi sayesinde kanserli hücre daha kandayken tespit edilebilecek ve tedavi yöntemi çok önceden belli olabilecek. Bunun yanı sıra kanserin türüne ve yapısına göre ilaçların geliştirilmesi de mümkün olacak.


ARKA KAPAK
“Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fenle olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.”
Mustafa Kemal ATATÜRK


“Bilim tarihi konusu, milli kültürümüzün zenginleşmesi açısından bizim için olağanüstü önemde olan bir konudur. Kültür dağarcığımızın böyle temel önemde bir kültür öğesi ile beslenip geliştirilmesinin Atatürk ilke ve düşünceleri ile tamamiyle uyumlu ve ahenkli olduğuna hiç şüphe yoktur.”
Ord.Prof.Dr. Aydın SAYILI



Kaynaklar:
1 - http://tr.wikipedia.org/wiki
2 - CUMHURİYET DÖNEMİNDE BİLİM TARİHİ VE GELİŞMESİ (Prof. Dr. Esin KAHYA)
3 – TÜBİTAK BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ (1974 – 2008, çeşitli sayılar)

Takvimizin oluşturulmasına katkılarından dolayı editörümüz Sn. JoA Güzel İnsan Eşsiz Editör'e teşekkür ederiz.