29 Ekim 2009 Perşembe

FANZİNCİ'de bir bloCKnot

pek sevgili arkadaşımın editörlüğünü yaptığı, hayırsızca ve vefasızca da olsa takip ettiğim (aklıma geldikçe açıp bakmak demek oluyor bu) ve de her bakışımda "yau ben buraya daha sık neden girmiyorum ve burayı daha sık neden okumuyorum" diye kendime sorduğum pek güzel FANZİNCİ'de bana da bir köşe verdiler, mutant oldum, bloCKnot tutacağım bundan sonra haftalık olarak.

haftabaşında merhabamı çaktım, şimdi önümüzdeki hafta için yazımı pazar'a yetiştirme derdindeyim.

ne yazacağım konusunda hiç bir fikrim yok...

okursuz konusuz onsuz bunsuz yazar mutant bu kadar olur :P

23 Ekim 2009 Cuma

herkes eşittir ama bazıları daha eşittir

bazıları köyde yaşar, bazıları şehirde... deniz kıyısında, ovada, yüksekte ya da alçakta.
bazıları hayat derdine düşer, kazanır ve kazandırır, besler ve beslenir.
bazıları suç işler, cezasını çeker... bazıları dürüstçe yaşamaya, hak yememeye, kan dökmemeye çalışır, başka bazılarının canı yanmasın ister.
bazıları da dağa çıkar, kurşun atar, "onurlu barış"lara varmak için çirkin savaşlara imzasını basar.

bazıları gecenin köründe evinden alınır, düşündükleri ve yazdıkları için. ama düşündüklerinin ne olduğu ve ne yazdıkları o kadar da önemli değildir. hapse konurlar.

bazıları emir alır ve dağdan iner, daha önce ne yapmış oldukları önemli değildir. ayaklarına gezici mahkemeler gider. çiçekler ve çikolatalarla karşılanırlar, davul zurna halaylar zılgıtlar zafer işaretleri derken bayram havasında kurulurlar hakim ve savcıların önüne. iki kelime ya konuşur ya konuşmazlar ki serbest bırakılırlar.

bazıları çocuğunu gönderir binbir endişeyle. çocuğu döner tabut içinde cansız.

bazılarının çocuğu ise lüks ciplerle iner, çıktığı o dağın tepesinden, arsızca.

daha yazmak istemiyorum.
nefesim daralıyor.
maksadını aşan arsızlıklar bunlar.
göz göre göre, kanırta kanırta, böyle yüzsüzce olmamalıydı.

kaş yapılacakken göz çıkartılmamalıydı.

kim ne derse desin, bu "açılım" böyle olmamalıydı.

18 Ekim 2009 Pazar

lithium

sırtında yumurta küfesi gibi taşıdığın sürece hayatı - geçmişi bir yumak haline getirdiğin ve peşinsıra sürdüğün sürece - hiç bir zaman bir adım dahi atamayacaksın ileriye doğru ve bunu biliyorsun aslında.

geçmişten, karanlıktan, çıkıp gelecek bir hayaletse eğer gece gündüz beklediğin ve hayatını askıya almana sebep olan şey, o zaman zaten kendi zincirini kendin bağlamış oluyorsun eline ayağına. bir adım dahi atamayacaksın ileriye doğru.

bunu bilmiyormuş gibi davranma.

hem zaten, raflardaki fazlalıkları, eskileri, püsküleri atmadığın sürece... yenilerine yer açman pek de mümkün değil gibi değil mi?

farkındasın aslında.

ama korkuyorsun aslında ben de farkındayım. tek yapman gereken aslında bir mini silkinme. sonrası kolay.

darling, i forgive you after all
anything is better than to be alone
and in the end i guess i had to fall
always find my place among the ashes

fakat işte, herkes kendi derdinde. kimsenin oturup da senin çok zaman ötelerden buralara kadar sürüklediğin düğümlerini çözmekle uğraşacak vakti yok. normaldir.

anlamıyor olamazsın bunu.

ki...

biliyorum anlıyorsun. ama işte, kalıplaşmış öfken de hüznün de içinde. en kolayı görmezden gelmek değil mi?

i can't hold on to me
wonder what's wrong with me

herkes hayatına devam ederken öyle ya da böyle. senin kendini evine ve işine bağlaman ve bir kaç arkadaşınla arada sırada oturduğun sofralarda hüzünlü kadehler tokuşturup inatla saplandığın bataklık senin kafanda değilmiş gibi davranman yardım etmeyecek sana.

biliyorsun.

oh but god i want to let it go


10 Ekim 2009 Cumartesi

ana haber bülteni

sağlam bir mola vermiş gibiyim herşeye.

sağımda solumda sıralanmış kuleler halinde okunmayı bekleyen kitapların hiç birine elimi bile sürmüyorum, zaten 2.satırdan sonra ilgimi kaybediyorum okumaya çalıştığımda da.

işim her zamankinden yoğun devam ediyor. radikal bir takım değişikliklerin arifesinde sallanıyorum bir sağa bir sola. yoğunluğun bir kısmı da bundan tabii.

ya bir de çok asabiyim, çok mutsuzum, çok rahatsızım, çok fena nefret ediyorum şu aralar.



metallica'nın load ve reload albümlerine özel bir sempatim olmadığı gibi, pek de sevmediğimi söylemeliyim. ama bu şarkı güzeldir, bu şarkıyı severim.

2 Ekim 2009 Cuma

başlık atılmayasıca yazı

yaz aylarında "doğru düzgün" izin kullanamamış olan ben, bu haftanın ilk iki gününde bazı pürüzleri devreden çıkartınca çarşamba gününü ve sonrasını kendime tatil ilan ederek ofisten uzak durdum. yaz başlamadan önce bir hafta, yazın ortasında bir hafta "tatil" yapmış, hiçbir tatil beldesine gidememiş, ayağını denize sokamamış, telefonunu elinden düşürememiş ve pc başından doğru dürüst kalkamamış ve ofiste sadece fiziksel olarak bulunmamış ancak ofisi evine taşımış bir insan olarak bu 3 günün bana iyi gelmesi için de her türlü planı programı yapmıştım.

birinci gün çok güzeldi.
ikinci gün hasta oldum.
üçüncü günü evde geçirdim.

ve artık resmen haftasonunun gelmesiyle birlikte tatil bitti.

üstelik de bugün öğleden hemen önce aklımdan "yaşasın sorunsuz, telefonlaşmasız, sıkıntılı e-mailsiz bir 3 gün! inanamıyorum!" diye geçirirken... gene gümrüğe tosladım gene içim daraldı, gene olmadı olamadı. ve gene pazartesi günü birilerine anlatmam gereken bir ton laf ve çözmem gereken iç sıkıcı bir sorun var.

oynamıyorum.
gerçekten bunaldım.
yetmez mi artık bu kadar?

yeter kanımca.

22 Eylül 2009 Salı

love is an act of blood and i'm bleeding a pool in the shape of a heart



"But he's the sort who can't know
anyone intimately, least of all a
woman. He doesn't know what a woman
is. He wants you for a possession,
something to look at like a painting or an ivory box.
Something to own and to display. He doesn't want you to be real,
or to think or to live. He doesn't love you, but I love you.
I want you to have your own thoughts and ideas and
feelings, even when
I hold you in my arms. It's our last chance... It's our
last chance..."
(A Room With A View'dan alıntı)

Şarkı : Space-Dye Vest, Dream Theater

(adam gibi bir yorumunu dinletmeyerek beni bu sonu eksik videoya mahkum eden - youtube ve myspace'i yasaklayan - mercilere saygılarla... dailymotion, google video falan hala açık, ayıp oluyor ama, geç kalındı bunlar da kapatılmalı!!!)

youtube görebilirler için:



21 Eylül 2009 Pazartesi

hede hödö

uzunca süredir ne yazasım var ne de okuyasım.
blogger'dan ve diğer blog yuvalarından sanırsam ki hevesimi aldım.
ya da paylaşacak sözüm kalmadı, duygularım eskisi kadar taşkın değil.

sabah uyanıp işe gidiyor, akşama kadar orada debelendikten sonra (sözlük anlamıyla debelenmekte olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim) kendimi servise nasıl atıyorum ve eve nasıl varıyorum fark etmiyorum bile... elimde / çantamda / cebimde bir kitap sürekli oradan oraya sürükleniyormuşum gibi hissediyorum, ancak gittiğim hat hep aynı: ev - iş - ev... evdeyse de salon - yatak odası arası geçişler...

aylardan beri biriktirdiğim kitaplara dalıyorum birer ikişer... odanın çeşitli yerlerinde kitap yığınları var henüz okumadığım, birini bitirince diğerini alıyorum elime, biten kitap balkona dolaba kaldırılıyor. dolapta da yer kalmadı ya, bundan sonrakiler herhalde kenarda köşede bekleyecek tekrar ele alınacakları günü. kitaplarımı vermeye kıyamıyorum. hani öyle sık sık elime alıp da karıştırdığım için değil, onlar zaten elimin altında, odada kitaplıkta duruyorlar. balkondaki dolaplarda duranları da veremiyorum. halbuki bazılarının varlığını bile yılda iki kere toz almak için dolabın kapaklarını açtığımda hatırlıyorum. egomla ilgili bir durum olsa gerek... "ben okudum, ben! ben! hepsini okudum! ne kadar çok okumuşum yahu! ne kadar bilgili ve görgülüyüm!" demek için tutuyor olabilirim onları diye ciddi ciddi düşünüyorum bazen. çevremde çok az insan var okuyan, belki de manyakça bir saplantıyla, herkese yetecek kadar okumaya çalışıyorum. ne kadar saçma!

okuyorum
okuyorum
okuyorum

beğendiğim cümleleri paragrafları not alıyorum.
ya da düşüncelerimi yazarla ve tekniğiyle ilgili...

çok anlarmışım gibi romancılık tekniklerinden. "hadi ben sen de!" demezler mi adama? derler... ben olsam derim... diyorum da zaten.

aman işte bu da bir bayram yazısı olsun, yola öyle çıkmıştım, niyetse esas olan, bu da bayram yazısı olsun. bayram bizim eve bir sucuklu yumurta ve iki parça madlen çikolatadan öte anlam ifade etmemiş olsa da bu yıl, yağan yağmur ve ıhlamur ve puşkin ile birlikte ruhuma iyi geldi sanırsam.

hep sanmaktayım.
bir gün bileceğim.