26 Şubat 2011 Cumartesi

tired was, tired is, tired will be.



i haven't got a clue why on earth i'm writing this in english.
to be honest, i haven't got a clue why i'm doing anything these days.
actually, i'm neither depressed nor bitter.

but still, it's strange.
void.
naught.
i'm now more tired than i've ever been in my whole life. and a bit bored i suppose.

i have made a great big mistake at some point in life. don't know when and don't know what. and i'm not trying to find out what it is.


i feel that i should feel a little sad but don't feel like it. and with no apparent reason for either.
could be the weather.
or i could be missing something.
nothing cuts it.
and i feel like i should just go to sleep and forget it all.

and,
surprise! surprise!
i'm not going to delete this, it stays.

13 Şubat 2011 Pazar

unfurled flag...

bilmiyorum şu anda, bu akşam bunu kaç kere dinledim.

bunun - ve şu anda yaşamakta olduğum iç sıkıntısının - şerefine, bir de buraya alalım.




demiş ki üstad:


looking beyond the embers of bridges glowing behind us
to a glimpse of how green it was on the other side
steps taken forwards but sleepwalking back again
dragged by the force of some inner tide

at a higher altitude with flag unfurled
we reached the dizzy heights of that dreamed of world
encumbered forever by desire and ambition
there's a hunger still unsatisfied
our weary eyes still stray to the horizon
though down this road we've been so many times

12 Şubat 2011 Cumartesi

beyin fesadı


ben geri geldim. geri geldim ama ne zamandır yazmayınca şimdi de ne yazsam bilemiyorum. vardır içerilerde bir yerlerde birikmiş bir ton şikayet ama hiçbiri gelmiyor şimdi aklıma. o zaman ben de bir liste yapayım yokluğumda olanlara dair:

1 - iso 9001:2008 kalite yönetim sistem standardı doğrultusunda baştan aşağı temizledik ve yeniledik firmamızı. pek güzel oldu bakalım devamı nasıl gelecek? bunun bana armağanı şu anda vücudumun her yanını saran kırmızı minik benekler ve bolca kaşıntı (doktorun tanımıyla "stres ve yorgunluk kaynaklı alerjik reaksiyon"). geçer herhalde yakında, geçsin çünkü beni pek kasıyor bu durum.

2 - anna karenina okundu bitti ve cümleler hazırlandı, illederomancı arkadaşlarım benden güzel bir moderasyon bekliyorlar sanırsam ancak pek zor görünüyor - pek detaylı hazırlan(a)mayabilirim, çalışmak bu sefer fiziksel alerji yaptı ehehe kendimi çok zorlamayacağım :D

3 - illederoman demişken, sitemizi o kadar ihmal ettim ki, şimdi elim varıp da nasıl toparlayacağıma dair bir fikrim yok. ama bunu önümüzdeki haftalarda düşüneceğim artık... kendime bir iş planı hazırlamam lazım : işim, illederoman (ki sitede yapılması gereken bir sürü şey var aklıma yazdığım), blog yazılarım (ki çok uzun süredir istediğim konularda yazılarımı yazmadım, listem var ele alacağım tek tek), remzi kitap gazetesi dünyadan haberler sayfası (ki biraz önce 4. ayımın haberlerini toparlayıp sadece son bir gözden geçirme yapılacak şekilde bir kenara kaydetmeme rağmen bu zamana kadar geçen 4 ayda zaten çok yoğun olduğum için üstünde istediğim gibi duramadım), üzerinde çalıştığım bir diğer yazı-çizi projesi (ki daha bir kelime dahi yazmışlığım yok) var bir arada yürümesi gereken. şimdilik "işim"i planladım, haftanın 6 günü günde 10 saat verimli çalışırsam yetişecek her şey. kalan her şeyi de kalan süreye yerleştirmem ve yürütmem gerekiyor. ve bu arada da YAŞAMAK istiyorum artık biraz da, gezeyim tozayım göreyim diyorum, sinemadan iyice kopmuş olsam da tiyatro - konser - sergi kaçırmayayım istiyorum. bakalım, göreceğiz nasıl olacak bu iş.

4 - ölenler, kalanlar, konuşanlar, susanlar, kavgalar, cinayetler vb bir sürü şey yaşandı haberlerde ve gazetelerde gözüme çarpan ama hiçbiri hakkında yazacak değilim. artık kendimle ilgileniyorum. desem de... yalan yahu nefret ettim tiksindim artık birçok şeyden ve kişiden. diyorum ve gene de yazmıyorum inatla.

uzunca bir süre aç bırakılmış bir insan nasıl oturup birden ve çok yemek yiyemezse ben de sanırım şimdi oturup devamını getiremeyeceğim bu yazının. aslında çok şey var aklımda birbiriyle çarpışan. başka bir zaman artık... belki gece. şimdi kuaföre gideyim. kadın gibi olayım azıcık :)


yazıda aslında link verilecek bir çok kelime ve adres var ama uğraşamayacağım açıkçası, üşendim. fill in the blanks gençler!

2 Ocak 2011 Pazar

haydi lili lili lili lili lili

yeni yıla tv karşısında girdiğim 31 aralık gecesi baktım da televizyon kanalları dizilere dayanmış, yurdum insanı da kendi ailesinin fertlerinden daha da yakından tanıdığı dizi karakterleri ile birlikte neşe içinde yılbaşını kutlamayı hiç yadırgamamış.


cuma gecesi, sanırsam geceyarısına kadar yahşi cazibe dizisi vardı atv'de (ama atmayayım şimdi tam da emin değilim, yine de gecenin büyük bir kısmında zapping faaliyetlerimde bu diziyle sıkça karşılaştım). dün öğleden sonra kanalları gezerken bir baktım gene yahşi cazibe'nin absürdlükte çığır atlayan karakterleri. şimdi de ben kulaklıklarıma sığınmış amon amarth'ta huzur ararken, televizyonda gene yahşi cazibe. bu dizinin gerçekten bu kadar talibi var mı? çok enteresan geldi bana şahsen...



bir de, az önce reklam kuşağına takıldım, ilk önce danone reklamında özkan uğur'un karşısında, sonra da turkcell reklamında serdar ortaç'ın yanında rastladım pascal nouma'ya. arka arkaya. reklamveren firmalarımız tüketiciden üttükleri (!) paraları pascal kardeşimizin ayaklarına sermiş anlaşılan. hayır yani bir de itici gelir ki bana nouma, zaten sevmediğim danone'nin hiç şansı kalmazken gözümde, turkcell konusunu da değerlendirir oldum (turkcell zaten recep ivedik'li reklamlarıyla gözümde yerle bir olan imajını burnumun dibine serdar ortaç'ı sokarak un ufak etmişken pascal nouma ile ofsaydı kör göze parmak sokuyor).



son olarak, kahve fincanımı koyduğum sehpanın üzerinde duran günün gazetesinde karizmatik yeni reklam starımız ali ağaoğlu'nun benimle dalga geçen gülümsemeli fotoğrafının hemen üzerindeki başlığı okuyorum : "bir haftada iki bin daire sattım".


maşallah. allah demek ki gerçekten "yürü ya kulum" diyor bazılarına. bize de aval aval bakmak düşüyor.

ha... "allah" demişken... şunu görmeyen kaldı mı? üniversite gençliğimizin bir porsiyonu allah yolunda salyalar saçıyor:

Noel Baba'yı bıçakladılar (30/12/2010 15:38)
Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği'ne üye bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde, Enam Suresi'nin 162'nci ayetini okuyarak, temsili şişme Noel Baba'yı bıçakladılar.

2011'den ülke adına umutlu olmak mı? hahahahahahaha

1 Ocak 2011 Cumartesi

one two three forroo!

2011'in ilk gününde bir iki satır da olsa karalarsam, yıl içerisinde yazma alışkanlığımı tekrar kazanma umudum yeşerir diye düşünerek şuraya gerçekten de "bir iki satır" karalamaya geldim ey mütevazı blogumun az sayıda okurları... nihayetinde, yeni yıla nasıl girersen yıl öyle geçer diyen bunca kişinin hepsi de yanılıyor olamaz!




dünya güneşin etrafında bir turunu daha tamamlarken, benim 2010 performansım hedeflenenin pek altında kaldı tabii ki. 2009'un sonlarında onca atıp tuttum, sonra kendim de sıkıldım ve hemen hepsinin peşini bıraktım kararlarımın. ne planladığım gibi programlı ve disiplinli bir şekilde yazdım, ne de okumayı hedeflediğim kitapların tamamını okudum. evlensem mi evlenmesem mi ikilemimin yanıtını da aramadım, bıraktım dağınık kalsın. velhasılıkelam, bu sene de bekarım gibi gözüküyor, kararsızım çünkü hala. şaşırtıcı değil, hayırlısı olsun diyoruz ve önümüzdeki maçlara bakıyoruz. :)

2010'un haberlerini derleyip panaroma yapsam mı diye düşündüm, çok sevimsiz haberlerden hangi birini alayım da sinirlerimi hoplatıp içimi cızlatayım bilemediğim ve açıkçası da çok istemediğim için vazgeçtim. sadece benim için büyük önemi olup da insanlık için hiçbir şey ifade etmeyen bir başlangıcım oldu (burada bu işe vesile olan canımıniçi güzel insana teşekkür ederim). aralık 2010'dan itibaren remzi kitap gazetesi'nin dünyada kitap sayfasını yapar oldum, artık dünyanın edebiyat haberleri benden sorulur blog. baktım bu sabah, ikinci sayfam da çıkmış. şurada dursunlar hem aralık hem ocak sayfaları, zamanla birikmelerini ve dahi büyümelerini bekliyoruz.

bu arada, 2010'da bizim yavru kitap kulübü'nü de büyüttük, serpildi yavrucak, evini taşıdı ve çok daha güzel olma yoluna girdi. mutluyuz. üstelik dün öğrendik ki şu anda günde yaklaşık olarak 100 tekil giriş oluyormuş, başlangıç hedefi sadece 3 kişinin bir araya gelerek kitap okuması ve hakkında yazması olan bir oluşumun büyümeye başlaması çok güzel diyorum. ha... bahsedilen bu 100 kişi az tabii, ama "henüz" için güzel bir rakam, artsın daha da.
 

işler yoğun ve bünye de yorgun olunca yılbaşı gecesi planım da tam gönlüme göre mideyi doldurmak ve tv karşısında uyuklamak olarak gerçekleşti ve güzelce uyudum gece. bu yılı daha dinlenmiş geçirmeyi umuyorum. haydi hayırlısı. göreceğiz hep birlikte. evet, bu haftasonu çalışmayacağım, eve iş getirmedim, haftaya telafi ederim sanırım. anna karenina okuyacak, yılbaşından kalan türlü yami mamaları hüpletecek ve döne döne uyuyacağım bugün ve yarın. umarım.

yeni yılımızın ilk gecesinde rüyamda izzet altınmeşe ve bendeniz esmerim düeti yaptık. heleloyloyloy diye uyandığımdan olsa gerek, saatlerdir dilimde esmerim biçim biçim dolanıyorum. hayırlısı olsun!



2011'e dair yukarıdakilerden başka dileğim yok. insanca yaşayabilelim, insan gibi hissedip davranabilelim yeter.

9 Aralık 2010 Perşembe

tiksinmek üzerine...





dün bu "karikatür"ü gördüğümden bu yana düşünüyorum. birkaç cümlem var sonunda kullanabileceğim:

kimse bana bu canlı formlarının da insan olduğunu anlatmaya çalışmasın, inandıramazlar. din demek anlayış demektir, tekamül demektir, daha iyi olmak için uğraşmak demektir. ya da benim anlayışımdaki din öyle. bunca dinsizliğimde ben hepinizden daha insanım bu durumda. yok olun bir zahmet. dünya üzerinde kapladığınız yer bile fazla.

desem de... ben sizin gibi acımasız ve kötü kalpli / fena düşünceli olamıyorum. vicdanım var çünkü. kendi içinizde kalın yeter. çekilin gidin bir zahmet. tiksindiriyorsunuz.

ff'de yazmışlar, aklıma gelmemişti ilk gördüğümde, çok doğru gerçekten de... şu aşağıdakini yapabilen ahlaksızlardan başka ne beklenir ki?




insan değilsiniz.
hayvan bile değilsiniz.
çünkü niyetiniz pis ve kötü.

arşiv niyetine, e.temekuran'ın iki yazısının da bu köşede bulunması, henüz okumamış olan varsa belki faydalı olur (okur yorumlarına da bakarsanız tiksinecek çok insanımız olduğunu ayrıca göreceksiniz) :

http://www.haberturk.com/yazarlar/579223-sizin-istikrariniz-onun-bebegi (08.12.2010)
http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?newscode=115853&cat=25 (09.12.2010)

(ve bu arada, karikatür demişken, şurada da mizah dergilerimizin konuyu nasıl işlediğini görebilir / hatırlayabilirsiniz).

insansınız ve şunu kaldırabiliyor yüreğiniz:



eyvallah...!!

5 Aralık 2010 Pazar

this charming MİM!

mimlerle aram pek hoş değil, sıklıkla unutuyorum mimlendiğimi. sonra, en alakasız zamanda, aklıma geliveriyor "amanın falanca beni mimlemişti ben de unuttum!" diye, sonra gene unutuyorum, sonra gene aklıma geliyor ve sonunda bırakıyorum peşini gidiyor... o nedenle, beni mimleyen herkese peşin özürler, mimsel bir insan olmadığım çok açık. yine de, geçtiğimiz haftalardan birinde pisicimin kucağıma attığı şu mim (artık eski haber oldu ya bu mim, olsun, maratonu başlangıçtan 1 hafta sonra sonuncu bitiren azimli koşucuyum ben) pek hoşuma gitti, aklıma gelmişken hemen yapayım şimdi.

"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin."

(sıkıyönetim kurallarına benzer bir "ilk 6 maddesi değiştirilemez" anayasa vardı mimin sonunda ama kusura bakmasın kimse, ben o kadar büyütemeyeceğim işi)



kankardeşimden ödünç aldığım, aylardır okunmayı bekleyen ve daha geçen hafta okumayı bitirdiğim (başlangıçta, tarzımın çok dışında olması nedeniyle, çok yadırgadığım ama sonrasında bayıldığım) bir marian keyes kitabı : this charming man. kankardeş kişisinin beni tanıyor olduğunu unutarak nasıl sorgulamıştım ki "ne lan bu kitap böyle ben bu tarz romans, aşk, moda kitabı okur muyum ki!? diye... ama sonrasında, tam da ihtiyacım olduğunu gördüm, rahat okudum, kafamı dağıttı yoğunluk içerisinde. buradan kendisine teşekkürü borç bilir, öpücükler yollarım!

gelelim 55.sayfadaki son paragrafa:


"Made self walk into town. Could have driven, but only five minute's walk. Shameful to drive. Also remember what shrink used to say after Mum died. Best way to keep depression at bay is to get out and about and take short walk. Quite funny really when you think about it. Because when you're depressed, the last thing you want to do is get out and about and take short walk. Tablets far better."

sakıncası olmayacaksa, ben kimseyi mimlemeyeyim, isteyen alır yapar diyeyim, olmaz mı? :)

not : abi o kadar entelektüel kişiliğim, bir ton ağır kitap arasından rafa elimi atınca gelen kitap nasıl çıktı iyi mi! gitti repütasyon :P

2 Aralık 2010 Perşembe

halt!!! bleibt stehen.

bir süredir kendimi dalıp gitmiş boş boş otururken ya da bir şey düşündüğümü sanıp da aslında ne düşünsem diye düşünürken yakalıyorum.

saçma mı? belki...

düşünmeye çalıştığım düşüncelerin ve dalıp da boş oturmama sebep duyguların hiçbiri sevimli değil. neyi tutsam elime yapışıyor, yüzüme gözüme bulaşıyor. ağır, ağrılı, neşesiz bir dönemden geçiyorum.

mevsim değişikliğinden mi? değil...

aralık ayını da ocak ayını da sevmem. yıl biter, yıl başlar. anlamsız geliyor sadece. ama bu yeni ya da çok garip bir şey değil benim için zira haziran'dan da çok hoşlandığımı söyleyemem, tam ortasında doğumgünüm var. kutlamaya üşeniyorum her seferinde. yoruluyorum. bayram seyran düğün dernek vb şenliklerde bana biçilen rolü oynamaya çabalasam da en fark edilmeyecek şekilde, her zaman başarılı olamıyorum, özellikle son zamanlarda tahammül sınırım yerlerde.

kıymetlilerimi üzenlerin kafalarını kırmak istiyorum, elim yetişmiyor. yetişmesin de tabii, kıymetlilerimi dünyadan koruyamam ki. istesem de yapamam yani. hem zaten kıymetlilerim kendileri bilir ne yapacaklarını. ama işte ne yapayım, engel olamıyorum kendime, dönüp duruyor beynimde bazen. huyum pis. herkes mutlu olsun istiyorum. ne acayip şey!!! densizlikten başka bir şey değil.




bu noktada kendime biraz tokat atmam iyi gelebilir. ve hatta 40 kere söylediğim zaman gerçek olacak ve kafama belki nihayet dank edecek : 

sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin, sen bir süperkahraman değilsin.

anladım mı? galiba...

işe yarayacak mı? hayır...


peki.

belki bu hafta bitince sıyrılırım üzerimdeki şu saçmasapan hallerden.

29 Kasım 2010 Pazartesi

bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.

23 Kasım 2010 Salı

ghostbusterslara gelesin! :)



yolun yarısını geçtik diye oturduk akıllandık olgunlaştık dersen döverim.
ama önce çok öper çok kutlarım.
nice 100 metrelere diyecek olsam da beni kovalamaya kalksan (ki çok saçma bir şey olur bunu demem) 20.metrede ben tıkanır düşerim o da olmaz.
ya ne bileyim ruhumun kardeşi, öyle işte!

(evet evet şarkını çok özenle seçtim!)

15 Kasım 2010 Pazartesi

alegria!!

küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.

ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)

işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!

bayram hediyesiz olmaz:



(alegria : neşe)

8 Kasım 2010 Pazartesi

günün matematik sorusu

facebook'a yazdım kesmedi, friendfeed'de sordum yetmedi, buraya da taşıyasım tuttu:



memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).

bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50  tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.

öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :

4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.

sonra, gelelim akıl yürütmeye:

4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579

peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?


matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!


(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)

25 Ekim 2010 Pazartesi

bir çıkış, iki iniş, üç duruş

kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.

üşenmesem, ağlayacağım oturup.

ama çok işim var, çok...!


22 Ekim 2010 Cuma

var gibiyim ama yok gibiyim, gibi…

tembelim çok. yaklaşık bir aydır uyuyorum, okuyorum, çalışıyorum ve yazmayı planlıyorum. sadece planlıyorum. gördüğüm bir şeyi ya da gittiğim bir yeri ya da okuduğum bir paragrafı hafızamda bulabildiğim minik noktalara kaydedip ilk boş vakitte yazmaya niyetleniyorum ama niyetlenirken dahi o boş vakti bulursam yazmaya üşeneceğimi biliyorum.



örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.

garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.

gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…

projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).

ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.

sadece “böyle”yim.

donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.

belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.

ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.

geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :


bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)

2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.

ya da, belki de yazmam.


görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...

15 Ekim 2010 Cuma

hafta 42'yi de "sağ salim" kapatırken...

malumunuz, hükümetimiz bu hafta da sıkı çalıştı ve birbiri ardına verdikleri olumlu mesaj ve demeçleriyle moralimize moral kattı, bizi kendimize getirdi, hırçınlıklarımızı ve hoşnutsuzluklarımızı bertaraf etti...

ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.

bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan  iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:

1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.

2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.

Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.

12 Ekim 2010 Salı

the person you have called cannot be reached at the moment

bazen aynada, bazen de en alakasız bir zamanda sadece hisle, kendi yüzümün ifadesinde senin bir fotoğrafını görüyorum.

son zamanlarda sık sık üstelik.


hoşnut değilim bu durumdan.


Görsel : M.C. Escher - Prickly Flower

8 Ekim 2010 Cuma

masamınüstündeki ağaç (mimoza dersen ben de bunu derim)

çok fazla mim yanıtlamadığım için (görüyorum, sonra unutuyorum, tekrar hatırladığımda üzerinden çok zaman geçmiş oluyor ve unutuyorum) istisnai geliyor bu yaptığım bana ama kardeş kişisi kırılamayacağına göre, verilen görevi emir telakki ederek"ten" buraya alıyorum derhal desktop görüntümü az önce itibariyle:


her mim böyle kolay olsa, hemencecik yapılabilse, mimler kraliçesi olurdum diye de not düşüyorum buraya!

masamınüstünü paylaşarak bir mimi zamanında yerine getirmiş olmanın haklı gururuyla yağmura karşı yürüyüşümü başlatıyor, bir ilk daha gerçekleştirerek bu mimi birilerine pas ediyorum ben de : pisikopati de yapsın, yoksa silerim bu post'u :P

refuse/resist!


Sepultura - Refuse Resist
Yükleyen UltraSND. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!


bir zaman önce ben de kanı deli bir genç olduysam ve sürekli karşı çıkıp reddettiysem, hala yapabilirim bazen ve bazı şeyler için.

sonuçta şair ne demiş?


silence means death
stand on your feet
inner fear
your worst enemy

28 Eylül 2010 Salı

okuyalım -10-



Devrimcilerin yürüdüğü yolun nasıl zor, nasıl yalnız bir yol olduğunu anlayabilmek için çok şey yaşamam ve çok kitap okumam gerekti. Bir yerde, bütün dünyada, bunca milyon insan arasında, birbirlerine tıpatıp benzeyen iki erkek ya da iki kadın bulmanın olanaksız olduğunu okumuştum. Herkes, içinde kendi düşlerini, kendi aşklarını ve kendi "sınırlarını" taşır. İyi ki de öyle oluyor, yoksa hepimiz amiplere dönerdik. Ama tarihi hep dümdüz, hep yatay yazıyorlar. Halklardan, insan yığınlarından bahsediyorlar, ama kimse tek bir insan yaşamının yirmi dört saati içinde kurulup yıkılan koca dünyaları anlamaya kafa yormuyor. Bilgili olabilirler, okuyup yazabilirler ama her insanın tek başına bir dünya, tek başına bir hikaye olduğunu hiç anlayamadılar. İnsanlar yeni baştan insanlıklarını inşa etmeye, yeniden insanca bir uygarlık yaratmaya başladıklarında, tarihi dikey yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Halklarla yığınlardan değil, Pavlos, Rinio, Eleni ya da Stefanos Usta'dan söz etmelidirler. İnsanlar ancak o zaman tarihin ne bedeller ödettiğini, bir olaya katılmanın nelere mal olduğunu, "yüz bin ölü" ya da "bir bodrumda bir insana işkence ediliyor" cümlelerinin ne anlama geldiğini anlayabilecekler. Hapishanelerin, hatalı siyasi kararların ne olduğunu bilecekler.


- hronis missios / iyi ki erken öldün -

19 Eylül 2010 Pazar

taraftarlıktan değil, aktif futbol izleyiciliğinden istifa

fenerbahçe taraftarıyım kendimi bildim bileli. büyüklerden öyle gördüm, sarıyı laciverdi benimsedim. bir futbol teknikeri olmasam da ofsayttan faulden penaltıdan anlar, transferleri genelde eleştirebilecek kadar sağı solu takip ederim. iyi bir taraftarım, aynı zamanda da sağduyuluyum, ömrüm boyu hiçbir konunun fanatiği olmadığım gibi sarının laciverdin tutkunu olmakla birlikte asla fanatiği olmadım.

futbolun kendisini seviyorum. sadece fenerbahçe'nin değil, sadece türkiye liglerinin değil, yabancı liglerin de (öncelikli olarak premier league ve la liga) takipçisiyim. seviyorum yani işte.

tüm bunları söylerken, salazar'ın 3f (fado - fiesta - futbol) olarak tanımladığı toplumsal afyon olgusunun da sonuna kadar farkındayım, o derece şuursuz değilim. mantıklı ve insancıl bir yaratık olduğum için hiçbir zaman futbol merakımın ve fenerbahçe sevgimin çevremdekilerin insanca yaşama hakkına duyduğum saygının önüne geçmesine izin vermedim.

ve bu nedenle de bugün - şu an - itibariyle, saraçoğlu'nda izlediğim fenerbahçe - beşiktaş derbi maçını takiben, aktif futbol izleyiciliğimi süresiz olarak askıya alıyorum. artık ancak televizyonda izlerim ben bu "spor toto süper lig" maçlarını. çünkü:

1 - ligimiz kalitesiz, takımlar öyle, hakemler saçma kararların korkak uygulayıcıları! cüneyt çakır bir derbinin nasıl oynatılacağını gitsin ingiltere liginde görsün. sıkıyorsa, oralarda bir maçı bu kadar saçmasapan sebeplerle cart curt düt züt durdurabilsin de görelim. maçın seyir zevkinden -1.

2 - hep destek tam destek sloganıyla fena para yatırmıyoruz bu kulübe taraftar olarak. gerek fenerium kanalıyla, gerek alınan biletler ve kombinelerle. kondisyonu yerlerde ve 60. dakikada şişen, top tutamayan, pas yapamayan, kafadan 4-5 adet %100 gol pozisyonunu cömertçe harcayan bir takım sayesinde, maçın seyir zevkinden -2.

3 - hala, ve diğer stadlar tamamlanana kadar bir süre daha, ülkenin en güzel stadlarından birinin tribünlerini dolduran ruhsuz ve ne yaptığını bilmez taraftarın arasında kalmaktan ötürü maçın seyir zevkinden -3.

ve çok daha vahimi :

- onun bunun tanımadığımız annelerine, ablalarına, eşlerine, evlatlarına dümdüz gidilmesi nedeniyle insanlık bilincinden -1 (toplumsal cinnete giriş, ders 1!)

- kendilerine ayrılan tribünde üstlerinde kafes ve yanlarında demir parmaklıklar arasında kalan bir güruhun (maalesef çok doğru bir önlem bu) maymunlar gibi, hatta elektrik verilmiş tanımlanamaz yaratıklar gibi sağa sola saldırıp (arada birbirleriyle yumruklaşıp), maçtan çıkıp belki de fenerbahçeli birilerinin bulunduğu evlerine döneceklerini ya da ertesi gün iş yerinde fenerbahçe taraftarı insanlarla aynı ekmek parası için çaba göstereceklerini unutarak, saygı duruşu sırasında fenerbahçeli taraftarların annelerinin cinsel organlarına duydukları ilgiyi haykırmalarını ve bunun benzeri, futbolla ve dahi insanlıkla alakalı olmayan davranışlarını izlemek zorunda kalmak nedeniyle insanlık bilincinden -2

veriyorum not olarak. kız çocuğu olduğum için benimle kimsenin kavga etmiyor olması ve "bu işlerden anlamazsın, taraftarlık sadece iyi günde olmaz gek gek gek" diye konuşup haddimi bildirdiklerini sanmaları ise umurumda dahi değil.

tiksinmek, hafif kalacak bir tanım olur.

hiçbir şekilde parçası olmayacağım böyle bir cinnet parodisinin.

lig kalitesiz, takım kötü, rakip şımarık, hakem üçlüsü için söyleyecek iyi bir söz bulursam buraya ayrıca yazarım...

o zaman söyleyecek çok bir şey de yok demektir, artık televizyonda izlerim, o da yeter.