15 Mayıs 2010 Cumartesi

shakespeare'dan girip angra'dan çıkmak...

lafın lafı açması durumu:

shakespeare in love
film televizyonda oynarken rast gelinmiş ve gözler takılmıştır ama bir yandan da konuşulmaktadır.


joseph fiennes
shakespeare'a ne kadar da benziyor sanki değil mi? abisinden daha sevimli üstelik biraz...

ralph fiennes
kardeşi sevimli olabilir ama ralph fiennes bir başka! hastasıyım kendisinin, bayılıyorum! hem deli deli bakıyor hem de çok başarılı işler çıkartıyor - hele o 92 yapımı wuthering heights'taki heathcliff canlandırması neydi öyle!! nasıl da hayata geçirmişti ralph'im (!) tam da hayalimdeki karanlık karakteri! evet gerçekten de kitabını çok severek okumuşken filminden hayal kırıklığına uğramadığım ender durumlardan biridir bu ve sanırım büyük pay ralph'te...

biraz ralph'i izleme molası:





angra
kate bush'tan dinlemeye katlanamadığım wuthering heights'ı ne güzel yorumlamışlardı! yıllar önce ne çok dinlerdim, son zamanlarda neler yaptılar acaba...? eskiden dinlediğim ve yaptığım birçok şeyden ne biçim de uzak kaldım...

2 - 3 kere şarkı dinleme molası:



wuthering heights'ı neden bir kısım insan rüzgarlı bayır olarak, diğer bir kısım da uğultulu tepeler olarak çevirmiş ki? diye son olarak kafama takıldı, bu arada da bunları toparladım buraya koydum.

şimdi hem angra bazlı nostaljime dönüyor hem de önümüzdeki günler için plan yapıyorum:

değil mi ki bu eser benim okuduğum en güzel aşk hikayesini barındırıyor, o halde ben de kitabı tekrar okumalı, filmini tekrar seyretmeli, bununla ilgili kitap kulübüne yazı yazmalıyım.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

masif ataklı cuma günü!

cuma günü işe gitmedim, kafa izni yaptım. sabah gene işe gidecekmişcesine erkenden uyandım ve bilgisayarı açtım, programlanmışım sabahın 8'inde radyasyona maruz kalmaya - huylu huyundan vazgeçmiyor! önemli bir e-mail almış mıyım hemen ilgilenmem gereken diye bir göz attım şirket maillerine, sonra reader'ı açtım günün haberlerine göz gezdirdim, facebook'ta takıldım uzunca bir zaman sonra ilk kez, uzun uzun... kafa izni ya adı, kafamı ne yapacağımı bilemedim, iki kahve ve bolca sigara içtim (bu nedenle işe gitmek aslında hem sağlığıma hem keseme iyi geliyor, mesai saatleri içerisinde içtiğim sigaraların toplamını daha öğlen olmadan aşmış da gitmiştim bile cuma günü!) baktım yapacak iş bulamıyorum, kalktım kuaföre gittim.

yapı olarak aynı noktada uzun uzun oturamam, sıkılırım. saçlarımla oynanmasını sevmem, cinlerim tepeme çıkar! boya kokusundan, fön makinasından, saç spreyinden nefret ederim. kuaför dedikodularından hoşlanmam ve kendimi bir uzaylı gibi hissederim o salonda. bundan ötürü seyrek giderim kuaföre, birilerinin bana beyazlarımın nasıl göründüğünü birden fazla kereler söylemesi ya da aynaya enerjimin düşük olduğu bir anda bakmam ve "idare eder işte kızım ya işine bak sen" diye kendimi kandıramadığım bir an olması gerekir.

uzun sözün kısası, cuma sabahı saat 10:30'ta - hani birçok kadın iştedir ya da ev kadınları daha evi toparlıyordur nasılsa kalabalık olmaz diye düşünerek - girdim kuaförümden içeri. bir tane kızcağız var manikür yaptıran, ki görüntüsü bana benden yaklaşık olarak 10 yaş küçük olduğunu söyledi, başka da kimse yok. neyse işte saçlara boya sürüldü, ayaklar pedikür suyuna batırıldı, eller manikür için birilerine teslim edildi - hiçbir şekilde kaçış imkanım yok - çakıldım kaldım koltuğa... tüm hareket kabiliyetimin sıfırlandığı anda yandaki kızcağız manikürcüsüyle (sanırsam uzun zamandır tanışıyorlar) son derece samimi ve yüksek sesli bir "sohbet"e başladı... massive attack'ın unfinished symphony'sinde (o sırada kuafördeki televizyonda bu klip dönüyordu) amerikan sokaklarının ne biçim kirli olduğuna ve bunu nasıl çekebildiklerine ve nasıl utanmadıklarına şaştığına, anneler günü - sevgililer günü - kadınlar günü vb günlerde bir erkeğin hayatındaki kadına zaten hediye alması gerektiğine yoksa ne işe yarayacağını bilmediğine, hande yener'in görüntüsünün ve erkek arkadaşının güncel durumuna (bu arada demin kadıncağızın adını hatırlayacağım diye göbeğim çatladı, hatırlayabildiğim bir şarkısından - "senin aşkın balondu söndü" - google araması yapana kadar da hatırlayamadım) ve birçok "önemli" güncel konuya dair fikirlerini tüm mahalleye duyuracak şekilde ve benim kulaklarımı tırmalayarak uzuuuun uzun anlattı.

bir yandan bu kadının sesi, diğer yandan sağdan boya için soldan manikür için çekiştirilmek, öte yandan cep telefonunda insanlara laf anlatmaya çalışmak derken günümün 1,5 saati ciddi bir krize dönüştü bünyem için. işe gitmedim ya, yağmurdan kaçarken kendimi dolunun göbeğine atıverdim. sonuçta, eve nasıl döndüm ve kapıyı nasıl kapatıp odama ve sessizliğe sığındım bilemedim, hala da bilemiyorum açıkçası, paranormal bir olay gibiydi.

günün kalan kısmında kitap okudum, tv seyrettim, balkondan caddeyi izledim, annemle zaman geçirdim, odam dediğim karmaşanın içerisinde yolumu bulmaya çalıştım, şirkette - benim orada olmadığım anı her zaman bulduğu gibi gene gerçekleşen - absürd ve canımı çok sıkan saçma bir olayın haberini aldım ve nihayet akşamüstüne erdim : giyindim kuşandım yüzümü boyadım kendimi yollara attım. kadıköy minibüsünde arkamdaki ve yanımdaki kadınlarla didiştim, sinir katsayımı daha da bir katladıktan sonra kendimi pisikopatimin şefkatli kollarına attım ve gülümseyen sıcacık ilgisine sığındım resmen. pisicim beni gezdirdi, yedirdi, içirdi, sinirimi kusarken dinledi, anladı, anlattı, güldük eğlendik ve insanlığa beni armağan etti. kendisine buradan çok teşekkür ediyor ve öpücükler gönderiyoruz. :)

eve dönüşümde - yemekten sonra içtiğimiz kahvenin üzerine bir de duble espresso patlattığımız için olsa gerek - sabahın bilmemkaçıncı saatine kadar oturdum durdum. okudum, okudum, okudum. iyi geldi.

bundan sonra, en azından bir ay süreyle, "kafa izni" yapmamaya karar verdim, bana iyi gelmiyor. haziran sonunda sonisphere tatiline kadar, tam gaz çalışmaya devam!

ANNE için "gizli" mektup.

belki en sevgi dolu, en duygusal anneler günü yazısı olmayacak bu. ama en içten yazım olacağı bir gerçek. üstelik bu yazıyı anneme okutup okutmamak konusunda da kararsızım, blogumu takip etmiyor oluşu bir nevi özgürlük benim için, ufacık ama kurtarılmış alanım burası benim. bu mektup - şimdilik - burada dursun.

annem,

hayatının son 33 yılının her gününü bizleri düşünerek, bizler için bir şeyler yaparak, ya bizler için endişelenerek ya da bir şeyleri toparlamaya çalışarak geçirdiğini biliyorum. her zaman çok iyi anlaştığımız söylenemez elbet...

çocukluğumda ya da ilk gençliğimde debelendiğimiz kadar çok debelenmiyoruz artık belki son zamanlarda (eh, tabii artık eskisi kadar asi değilim, kendime bir şeyler katabilmek adına içimden birçok şeyi atmak zorunda kaldım) ancak daha farklı çekişmeler ve daha farklı sıkıntılar yaşıyoruz ara ara... zor tabii, yetişkin iki kadının aynı evde bir arada yaşaması ve ortak bir düzen oluşturmaya çalışması. ama idare ediyoruz gene de, değil mi? üstelik akranımız birçok anne-kız ikilisinden daha iyi durumdayız :)

pek "diğer" anneler gibi olmadın sen, yapın müsaade etmedi biliyorum. hep bildik senin orada olacağını ve bizi her şeyin üzerinde tuttuğunu ama yavrusunu şahin gören kuzgun değildin, hiç olmadın. bu saatten sonra da olacak değilsin. herkes çocuğunun ayıbını kapatıp güçlü yönlerini parlatıp olmayan özellikleriyle övünürken, sen bizim başarılarımızı hep zaten olması gereken olarak gördüğün için tökezlediğimiz zamanların üstüne gittin ve hep onları soktun gözümüze. bunu en iyi niyetle, bizleri daha ileri götürmek için, daha sana benzer olalım diye, daha "doğru" insanlar olalım diye yaptın, biliyorum. ama çok yoruldun, bir o kadar da yordun. çok kızdım sana zaman zaman. ama şimdi, anlıyorum ben seni. her zaman katılmıyorum belki, ama anlıyorum.



çok emin değilim ne kadar sevildiğini bilip bilmediğin konusunda... çok istediğin gibi evlatlar olamadık belki senin için, ama seni çok sevdiğimizden kuşkun olmasın isterdim bu anneler gününde. hediye ya da yemek ya da çiçek günü olduğu için değil, sen olduğun için, sadece anne olduğun için değil, bir insan ve bir kadın olduğun için.

evet, sana "en kıymetlimizsin" derken laf olsun diye demedik biz bunu. öylesin.

derler ki, "bir insan kaç yaşında olursa olsun annesi hayatta olduğu sürece çocuktur ve ancak onu kaybettiğinde gerçekten büyür - büyümek zorunda kalır çünkü artık birisinin evladı değildir bu dünyada".

daha çok uzun yıllar "çocuk" olmayı, senin evladın kalmayı umuyorum.

okuyalım -8-

through the walls come horses screaming and cannon fire. either a brave, stubborn southern belle is trying to keep the union army from burning the apartment next door, or somebody's television is too loud.

down through the ceiling comes a fire siren and people screaming that we're supposed to ignore. then gunshots and tires squealing, sounds we have to pretend are okay. they don't mean anything. it's just television. an explosion vibrates down from the upstairs. a woman begs someone not to rape her. it's not real. it's just a movie. we're the culture that cried wolf.

these drama-holics. these peace-ophobics.


- chuck palahniuk / lullaby (ninni) - 

Görsel : Rob Gonsalves - Community Portrait

7 Mayıs 2010 Cuma

alt tarafı bir şarkı...

bu aralar sanırım biraz beynim yorgun ve mevsim değişikliğinden fazlaca etkilendim. konsantrasyon yerlerde, bir söyleneni anlamam (yani aslında duymam) için tekrarlanması sık sık gerekiyor. uykularım bölük pörçük ve sinirlerim azıcık gergin. bunu mevsime, tatilsizliğe, ıvır zıvır çeşitli gündelik olaya yorarak üzerine gitmiyorum.

atv'de yayınlanan ve sağda solda sürekli eleştirip hakkında atıp tuttuğum bir yarışma programı vardı, çocukların şarkı söylediği, bir programın yaklaşık 6 saat sürdüğü, arada - genellikle - artık bir popüleritesi kalmamış eski "yıldız"ların onlara eşlik ettiği ve benim sanırım ya bir ya da iki kez ve sadece bir ya da iki şarkı dinlediğim bir yarışma. sonrasında sanırım kalktı yayından, zira uzunca süredir zapping seanslarımda karşıma çıkmış değil.

her neyse, bugün bir film fragmanı ararken, dailymotion'da denk geldim bu yarışmadaki bir çocukla (fakat bu çocuk da nasıl çocuktur ve bu nasıl bir 13 yaştır! şaştım kaldım) zülfü livaneli'nin "gözlerin" düetine. tabii ki her zamanki gibi geriden geliyorum ama olsun, geç olması güç olmasından iyidir.

nazım hikmet merakımdan olsa gerek, zülfü livaneli'ye pek sempati beslerim (her ne kadar siyasete soyunmadan ve geçtiğimiz yıllarda bizleri şahit ettiği bazı enteresan siyasi işlere kalkışmadan önce daha çok seviyordumsa da hala müziğine ve yazınına büyük saygı duyarım). ama özellikle "gözlerin" bir ayrı özeldir. içimdeki romantik  mazoşist sanırsam ortaya çıkıyor bu şarkı çaldığında, bir yerde duydum mu mutlaka durur dinlerim ve aklım nerelere gider takip dahi etmem.

diyeceğim o ki, bunca gerginlik içerisinde ilaç gibi geldi şu şarkının şu yorumunu görmek ve iki damla gözyaşı dökmek.


malum, sevdiğim bir şey okuduğumda ya da dinlediğimde ya da izlediğimde asla sadece kendime saklayamıyorum, burada bir izi kalması gerektiğini hissediyorum. o nedenle, buyrunuz bu yana geliniz:

5 Mayıs 2010 Çarşamba

o gün doğanlar bugün 38 yaşındalar...

o gün ölenleri ise en güzel can yücel anlatmış sanki :

en uzun koşuysa elbet
türkiye'de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak ...
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi...
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk,
aşk olsun.



deniz, yusuf ya da hüseyin dendiğinde aklına mare nostrum gelmeyen var mı bilmiyorum, bugün internette bir çok yerde bunu ya da atıflarını göreceğimi de tahmin ediyorum. yine de, ben de yazıyorum. Ve ekliyorum :

"Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün.Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. "

tamamını okumak isteyenler savunmalarını internette rahatlıkla bulabilir, ben üzerine yorum yapmıyorum.

bir de şu bakış açısı var elbet :

http://milli-tarih.blogspot.com/2010/05/bu-ks-komunizm-gelecek.html

günümüzde de bu olmuş :

http://www.ntvmsnbc.com/id/25090911/

3 Mayıs 2010 Pazartesi

bir öyleyim bir böyle!

yeni ayın ilk haftasının tazecik ilk çalışma gününde hem güneş pek güzel hem de artık eskisi kadar üşümüyoruz sanki...

haftasonunda kalan aklım ve "bir gün daha tatil olsaydı şunu şunu şunu da yapardım" mızmızlanmasıyla da olsa bir ucundan tutmaya çalışıyorum işleri. bunu da yazdıktan sonra bir hafta kadar bir süre disiplinli bir şekilde çalışmaya ve darmadağınık haldeki her şeyi toparlamaya niyetliyim.

ama öncesinde, geçtiğimiz haftaya dair bir kaç not düşmem lazım buraya, ben biliyorum ya, bilmesi gerekenler de bilsin istiyorum çünkü:

1 - ruhumun kardeşi, ilaç gibi geldin bana bir kez daha! ve gördüm ki - gene - araya giren zaman ne olursa olsun, arada neler yaşanırsa yaşansın her iki tarafta da, yerler apayrı kalplerde ve aylarca görüşmedikten sonra dahi bir araya gelince sanki daha bir önceki gün birlikteymişcesine kavrıyorsun bıraktığın ucunu ipin ve aynen devam ediyorsun yoluna. çünkü gözden uzak olan kalpten asla uzak olmuyor bazen. ve iyi ki de öyle oluyor. ne sitem ediyorsun bana ben başımı alıp gittiğimde içime doğru, ne de fırça atıyor kendini uzağa çekiyorsun. bir çok farklı nedenin yanısıra, bu nedenle de seni çok seviyorum ve varlığından ötürü çok mutluyum. bir de, bu böyle güzel oldu yahu iş çıkışı... gene yapalım gene gene gene.

2 - bundan sonra sadece tersini yapamamaktan ötürü "he" demeyeceğim kimseye. hayırsa, hayırdır kardeşim zorlamayınız. ben istediğimde bulurum sizi. yormayın ne olur zaten içim bin parça bölük pörçük hiçbir şeye yetişememekten ötürü. bazen öyle oluyor ki direkt karşımda oturup da gözlerime bakarak benimle konuşan bir insanın dahi ne dediğini anlamayabiliyorum, dinlemiyorum çünkü. aklım uçup kaçıyor ipin ucunu yakala yakalayabilirsen! yani, ben konuşası bir halde değilsem, sizin inatla bir şeyler anlatmanızın hiçbir anlamı olmuyor çünkü ben fark dahi etmiyorum o sırada sizin ne dediğinizi.

3 - bir hafta (tanıdığım kimsenin olmadığı bir yerde) tatil yapmak istiyorum. telefonumu ve bilgisayarımı almadan (ya da belki bilgisayarımı alırım çünkü o anda yazı yazmak da isteyebilirim ama telefonumu gerçekten de bırakmalıyım geride) kendi kendime, müzik - kitap - içki - sükunet ve yeşillik dolu bir tatil olsa, güneş de açsa yağmur da yağsa, iki kulaç da denizde yüzsem, daha bir şey istemem sanki...! kafamı toparlardım ve bunu fazla bekletmeden yapmam gerekiyor. ondan sonra şehre dönüp hayatımı yoluna sokmam lazım çünkü. çok dağıldım, iplerim hep başkalarının elinde.

4 - çok garip garip şeyleri özler oldum. öğrenciyken yaptığımız ve başkalarından saklaya saklaya yediğimiz sadece patates ve soğandan oluşan ama tadını bir daha hiçbir yerde ve zamanda bulamadığım patates salatasını ve kızartmadan nefret etmeme rağmen gecenin bir köründe birer ikişer hüplettiğimiz bami ve nasiyi... cuma akşamı eve gelip üstü başı değiştirdikten sonra sokaklara akmayı ve iki gün boyunca kadıköy - taksim bölgelerinde taban tepip içkiler içmeyi ve sonrasında öğle saatlerine kadar uyumayı ve pazartesi sabahı hiçbir sendroma kurban olmadan işe gitmeyi... eskiden salonda duran mavili pembeli halıyı ve bağdaş kurarak kitap okuduğum ilk gözağrım mavi koltuğumu... ve daha nicelerini... hepsi ufacık tefecik şeyler aslında ve gene yapılabilir aslında madden. ancak ne o salata salata olur, ne eski febo yerindedir, ne içkinin tadı aynı ne de diğer koltuklar aynı rahatlıkta. zaman geçiyor ve ben bazen kendimi saatli maarif takvimi gibi hissediyorum.

5 de var aslında yazabileceğim 6 da... ama işim çok, şimdilik ara verip işime dönüyorum. bu hafta olmasa dahi daha sonraki günlerde devam ederim.