bizler saçmasapan şeylere üzüldüğümüzde hayat bize hep daha kötüsünü hatırlatıyor gibi geliyor bana bazen. kendimizi tokatlayalım da kendimize gelelim diye.
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
29 Kasım 2010 Pazartesi
Etiketler:
favoriler,
müzik,
tamamen kişisel,
the cranberries
23 Kasım 2010 Salı
ghostbusterslara gelesin! :)
yolun yarısını geçtik diye oturduk akıllandık olgunlaştık dersen döverim.
ama önce çok öper çok kutlarım.
nice 100 metrelere diyecek olsam da beni kovalamaya kalksan (ki çok saçma bir şey olur bunu demem) 20.metrede ben tıkanır düşerim o da olmaz.
ya ne bileyim ruhumun kardeşi, öyle işte!
(evet evet şarkını çok özenle seçtim!)
15 Kasım 2010 Pazartesi
alegria!!
küçüklüğümden beri bayram, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı ve benzeri kutlamaların yapılması gereken özel gün ve gecelerden rahatsızlık duymuşumdur. sebebini bilmiyorum, ama "zoraki" kutlamalar bana hep ters gelmiştir. o nedenle, kimsenin kutsalına laf söylemek istememekle birlikte, benim için bayramlar tatil olmaktan öteye pek geçemedi hiç. bunun önemli bir nedeni de hep "kalabalık aile"den uzakta bir çekirdek olmamız ve hiç o "ailece bir sofra etrafında toplanılan neşeli bayram birliktelikleri"ni deneyimlememiş olmam da olabilir. bilemediğim gibi, artık pek durmuyorum üstünde de. zamanla edinilen alışkanlıklar bunlar ve ben de fazlasıyla bireysel bir tip oldum çıktım korkarım.
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
ama, yine de, bayramlarda insanların heyecanını ve sevincini görmeyi, onlarla birlikte bunu deneyimlemeyi severim. severdim. çocukken. daha bir "bayram" havası varken sağda solda. şu an için açıkçası bayram sadece camı kapıyı açtığımda içeri dolan hayvan kokusu. ve yarın da - her şeye rağmen yine - sağda solda kesilen hayvanlar nedeniyle kan gölüne döneceğini tahmin ettiğim sokaklara çıkmama hedefi. başka da bir şey değil. üzülüyor muyum çok da emin değilim. bugünü kitap okuyarak tatil tadında yaşayacak, yarın ise sabahtan biraz çalışıp sonrasında sevgili kuzeni karşılamaya havalimanına gideceğim. sonrasında da allah kerim artık :)
işbaşı yapacağımız bir hafta sonrasında da buraya tekrar gelip yazar çizerim sanırım. o zamana kadar... herkesin bayramı kutlu olsun, süper bir tatil yaşayın!
bayram hediyesiz olmaz:
(alegria : neşe)
8 Kasım 2010 Pazartesi
günün matematik sorusu
facebook'a yazdım kesmedi, friendfeed'de sordum yetmedi, buraya da taşıyasım tuttu:
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
memur-sen, ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 957 tl, yoksulluk sınırını 2.450 tl olarak hesaplamış (google'a başvurarak teyit edin bir zahmet, kafam bozuk, link mink yok bugün).
bakıyoruz derhal yurdum insanının asgari ücretine : brüt 760,50 tl iken devletimizin ihtiyacı olan ve çok hak ettiği vergiler primler falanlar filanlar düşünce çalışanın eline geçen net para 544,44 tl imiş.
öncelikle, vahim bir hatayı düzeltelim :
4 kişi üzerinden hesaplanmamalı artık bu sınırlar. büyük yerden "3 çocuk" emri varken, ideal aileler 5 kişi olacaksa, tüm bu sınırlar da 5 kişi üzerinden hesaplanmalı.
sonra, gelelim akıl yürütmeye:
4 kişilik aile 957 tl ile aç ise, olması gereken 5 kişilik ailenin açlık sınırı 1.196,45 tl olacaktır.
1.196,45/544,44 = 2,197579
peki bu durumda ailedeki iki kişi doyarken bir kişinin de azıcık bir kısmı besin alacak ve kalan iki kişi de ölsün gebersin mi demeliyiz?
matematikte sorun yok da... anlamlandırmak pek mümkün değil sanki!
(yoksulluk sınırına hiç değinmeyeceğim, çok büyük çoğunluğu "yoksul" bir memleket olduğumuz aşikar sonuçta)
25 Ekim 2010 Pazartesi
bir çıkış, iki iniş, üç duruş
kıvrılıp kalasım var bir köşede bu sabah.
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
üşenmesem, ağlayacağım oturup.
ama çok işim var, çok...!
22 Ekim 2010 Cuma
var gibiyim ama yok gibiyim, gibi…
tembelim çok. yaklaşık bir aydır uyuyorum, okuyorum, çalışıyorum ve yazmayı planlıyorum. sadece planlıyorum. gördüğüm bir şeyi ya da gittiğim bir yeri ya da okuduğum bir paragrafı hafızamda bulabildiğim minik noktalara kaydedip ilk boş vakitte yazmaya niyetleniyorum ama niyetlenirken dahi o boş vakti bulursam yazmaya üşeneceğimi biliyorum.
örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.
garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.
gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…
projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).
ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.
sadece “böyle”yim.
donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.
belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.
ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.
geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :
“bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)
2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.
ya da, belki de yazmam.
görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...
örneğin bu sabah, uzunca bir zamandan sonra ilk kez, bir toplantı için “karşıya” geçmem gerekti ve vapura bindim. mutlu mesut, soğuğa rağmen, üst kata, dışarıya çıktım ve oturdum, kadıköy’den eminönü’ne kadar denizi seyrettim. bir ara, bulutlar nedeniyle gri beyazken gökyüzü, bulutların arasından az biraz ışık kızkulesi’ne vurdu – spot tutulmuş gibi sadece o noktaya. insanlar fotoğraf makinalarına davrandılar, ben (ki taşımam yanımda makine falan) cep telefonumu çantamdan çıkartıp da kendimce bir fotoğraf çekmeye üşendim. bloguma koyarım en kötü ihtimal diye düşünürken, yazıp yazmayacağıma bile emin olamadım. ben kararımı verene kadar geçtik gittik tabii, hatta bir ara bulutlar dağıldı sanki, her yer aydınlandı. ve o an geçti gitti.
garip bir şekilde, böyle yaşıyorum son aylarda. konfor alanımın dar sınırları içerisinde, kendimi burnuma kadar işe ve okumaya gömmüş bir şekilde, aynı döngüde “ilerliyorum”. değişiklik fikirlerimi değerlendirip de hayata geçirene kadar fırsat gelip geçiyor burnumun ta dibinden fersah fersah ötelere. klişe benzetmelere dalıp dönüyorum sırtımı ve uyuyorum.
gezmiyor değilim, arkadaşlarımı görmüyor değilim. mesela, ne ozzy’yi kaçırdım ne de scorpions’u (bunlarla ilgili yazmaya çok niyetliydim ama artık biliyorum ki yazmayacağım). arkadaşlarımın bir çoğuyla bağlantım sürüyor (itiraf ediyorum, sürüyor çünkü onlar hala benden yana ümidi kesmediler ve ben ne kadar hayırsızlaşırsam onlar o kadar anlıyorlar ve bağırlarına basıyorlar beni, şanslıyım. anlıyorlar, sormuyorlar, sadece ara sıra bir nefes molası verdiriyorlar bana). hala şikayet edebileceğim bir şey yok hayatımda. hala bir işim var, bir ailem var, arkadaşlarım var, sağlığım var, hala ne açım ne de açıktayım. küstahça dahasını istediğim de yok. zaten dahası da var…
projelere boğuyorum kendimi, şu anda ve ilk düşündüğüm anda aklıma gelen 6 (yazıyla “altı”) proje var ya başladığım ya da başlamak üzere olduğum. insanüstü bir kuvvet gelsin bana ve ben 18 saat çalışabileyim, kalan 6 saatin 2’sinde de okuyabileyim istiyorum. planlar yapıyorum, büyük çoğunluğunu hayata bile geçirmeyeceğimi bile bile. ama yapıyorum gene de. ben bugünü “atlatırken” onlar uzaktan ara sıra yüzlerini gösteriyorlar, gördüğüm anda sıkılıyorum. gerçekleşmeleri durumunda kısa süreli bir başarmışlık memnuniyetinden fazla bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum şimdiden (bu projeleri de yazacağım mesela, güya!).
ve ne gariptir ki, bunalımda falan değilim.
sadece “böyle”yim.
donuk gibi hani. ya da sönük. mutsuz görünüp de onu bile olmayan bir insan modeli.
belki de fazla okudum bu aralar, belki de televizyon dizilerine dönmeliyim.
ya da daha da okumalıyım… bilemedim şimdi ama bildiğim bir şey varsa o da şudur ki, bugün karar verdiğimden yarın büyük ihtimalle sıkılmış olacağım.
geçenlerde okudum ki murat menteş şöyle yazmış :
“bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar. babalık, bitmeyen bir acemilik. bir hayat kurtarmak için bir ömür harcarsınız. öte yandan, baba olmak, tekrarlana tekrarlana görenek haline gelen hataları üstlenmek gibi bir şey” (korkma ben varım, sayfa 163)
2 haftadır durup durup bunu düşünüyorum, belki bu aralar bununla ilgili bir şeyler yazarım.
ya da, belki de yazmam.
görsel, zamanında e-mail olarak gelmişti, kimindir bilemiyorum, antarktika'da bir sabah(mış). belki gider de yerinde görürüm...
15 Ekim 2010 Cuma
hafta 42'yi de "sağ salim" kapatırken...
malumunuz, hükümetimiz bu hafta da sıkı çalıştı ve birbiri ardına verdikleri olumlu mesaj ve demeçleriyle moralimize moral kattı, bizi kendimize getirdi, hırçınlıklarımızı ve hoşnutsuzluklarımızı bertaraf etti...
ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.
bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:
1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.
2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.
Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.
ancak bugün, sanırım cuma rehavetinden olsa gerek, sabahtan bu yana beklememe ve bakınmama rağmen hiç demeç göremedim portallarda ve hükümet kanadından hala herhangi konuda bir "açıklama" yapılmaması son günlerde üst üste mantıklı demeçlere alışmış olan bünyemde olumsuz bir etki bıraktı haliyle.
bu nedenle bu haftanın akıllarda kalan ve aslında herkes tarafından bolca konuşulmuş olmasına rağmen benim nazarımda bomba etkilerini asla kaybetmeyecek olan iki güzide demecini şuraya almak istedim, bulunsun, bir gün birileri unutursa eğer, hatırlatıcı olur:
1 - Dinçer: 'Bizde olsa 3 günde çıkarırdık'
Şili'deki maden kazasında mahsur kalan işçilerin yeryüzüne çıkarılması hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, "Böyle bir kaza bizde olsaydı, madencilerimizi üç günde çıkarırdık" dedi.
2 - Eker: 'Et fiyatları refahtan dolayı yüksek'
Bakan Eker et fiyatlarının ülkedeki refah düzeyinin yükselmesinden dolayı arttığını söyledi.
Bir de, Bakan Çelik'in söylediği iddia edilen 'Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz' sözü var ki, ben kulaklarımla duymadım, gözlerimle görmedim ama yukarıdaki bakanlarımızın performansı düşünülürse, "dememiştir" diyemem... Baksınlar kayıtlara, hepimiz öğrenelim demiş mi. Demişse, mansiyon kazanabilecek bir demeç olarak kayıtlara geçeriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


