31 Mart 2009 Salı

seçme haberler... miniminicik yorumlar...

Haber 1 :
"TERÖRLE SAVAŞ'' HARCAMASI 685,7 MİLYAR DOLAR (31 Mart 2009 07:20:00)
ABD'nin Irak ve Afganistan'daki operasyonları dahil, 2001'den bu yana ''terörle mücadele'' gerekçesiyle yaptığı harcamanın 685,7 milyar dolara ulaştığı bildirildi.
http://www.aa.com.tr/index2.php?option=com_haber&no_html=0&popup=1&haber_id=125532

Terörü yaratmak için harcanan parayı da düşünürsek, bu haber bana pek bir etki etmedi, az bile harcanmış. "Bütçe"nin tamaına bakmak lazım tabii...


Haber 2 :
MİNYATÜR GÜNEŞ OLUŞTURULACAK (31.03.2009 08:13)
ABD'de, ''dünyanın en güçlüsü olduğu'' bildirilen lazerin, 3,5 milyar dolarlık harcama ve 10 yılı aşan bir çalışma sonucunda kullanıma hazır olduğu bildirildi. http://www.haberturk.com/haber.asp?id=137648&cat=180&dt=2009/03/31

Adamlar dünyayı ne hale getirdiklerini ve de yakında güneşten doğal olarak faydalanamayacaklarını fark ettikleri anda çakma güneşi yarattılar, çakma dünya ne zaman gelecek diye bekliyorum. E tabii abilerin bizim gibi uğraşacak seçimleri olmadığı için böyle oluyor biraz da...


Haber 3:
AYDIN: HERKESİN GÜVENEBİLECEĞİ BİR SEÇİM OLDU (30 Mart 2009 20:49:00)
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Muammer Aydın, Mahalli İdareler Genel Seçimleri'nin ''düzenli, tarafsız, herkesin güvenebileceği bir seçim olduğunu'' belirterek, ''bizim yönümüzden gurur vereci bir olay'' dedi.
http://www.aa.com.tr/index2.php?option=com_haber&no_html=0&popup=1&haber_id=125472

Ağlamak istiyorum sayın blog okurları! Gururdan şişti içim. Daha da yapmam yorum ben!


Haber 4:
BAKAN TÜZMEN MERSİN'İ KIZDIRDI (30 Mart 2009 19:31)
Mersin'de 20 gündür seçim çalışması yapan aynı ilin AKP Milletvekili ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in CHP adayının kazanması nedeniyle “Biz ‘Mersin'i Dubai yapacağız’ dedik. Ama yağmur yağdığı zaman Mersin Venedik oluyor. Yani herkes hak ettiğini bulur” dedi. Bakan'ın bu sözlerine tepki gösteren siyasiler ‘siyasi nezaketsizlik’ değerlendirmesini yaptı.
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=186003

Evet, katılıyorum. Gerçekten de "herkes hak ettiğini bulur". Halklar hak ettikleri şekilde yönetilir. Bkz. şekil 3a, beşeri Türkiye haritası.

28 Mart 2009 Cumartesi

cumartesi gecesi ateşi

bir cumartesi akşamı ve bitkin insan JCW huzurlarınızda... saat 11'e kadar sürünecek, maçı seyredecek, saatini ileri alacak, yatacak kalkacak, oyunu verecek, alışveriş yapacak, temizliğin kalan kısmını bitirecek, yemek memek halledecek, yatacak kalkacak, işine gidecek. ve böylece koskoca bir haftasonunu yemiş ve yeni bir haftaya başlamış olacak.

çok uzun zaman önceymiş gibi geliyor bazen düşününce ve hatırlayınca... cuma akşam işten çıkıp eve koşar, üst baş değişikliğini takiben kadıköy'e inerdik. yemek yer ve önce zincir sonra buddha sonra gene zincir ve bazı geceler en son shaft gezer dururduk. bolca içer, bir çok insanla tanışırdık. sabaha doğru eve gelir uyur uyanır kendimize gelir ve bu sefer de karşıya geçip beyoğlu rutumuza çıkardık... eve döner pazar dinlenir ve bir sonraki gün de bomba gibi dalardık yeni haftaya.

her akşam dışarıya çıktığımız dahi olurdu... şimdi ise hiç içimden gelmiyor. bir kitap, bir şarap/kahve/ıhlamur/bira - o an canım ne isterse - ve bazen de açık bir bilgisayar ile okuyacak güzel blog yazıları yetiyor beni rahat ettirmeye. doymuş olsam gerek... :)

**

bilgisayarımdaki dosyaları temizlerken az önce, fi tarihinde yazdığım bir paragrafa rastladım. ve anladım ki gerçekten de can çıkar huy çıkmaz. "genç" iken de öyle düşünüyormuşum, hala sanırım böyle düşünüyorum - gene olsa, gene yaparım. JCW'dan bir inci :

ilişkiler iki kişilikse başına buyruk olmamak gerektiğini ve karşındakini düşünmek gerektiğini düşünüyorum ben. başına buyruk olma hali ile özgür olma halini karıştırmamak lazım bence.

özgürlük insan içindir ve insan olan zaten özgür olabilmelidir yoksa kendi olamaz.

ilişkilerde de kadın olsun erkek olsun birbirlerinin hayatında olup paralel gidebilmeli ve kendini de kendine bir parça olsun saklayabilmeli kendi hayatına sahip çıkabilmeli.

esas olan paralel gidebilmek ve içiçe geçmemek - kendini kaybetmemek.

**

bu hafta neler öğrendik:

1 - "bugünün işini yarına bırakma" tavsiyesi gerçekten çok yerinde. tekrarlıyoruz ve asla bırakmıyoruz.
2 - temizlik yapmaya niyetlendiysek tüm deterjan, bez, kova, sünger, eldiven - allah ne verdiyse - önceden hazır ediyoruz, orta yerde markete gitmekle temizliğe bitmeden son vermek arasında seçim yapmak zorunda kalmıyoruz ve vicdanımız elvermediğinden oflaya puflaya markete gitmek zorunda kalmıyoruz.
3 - bazı insanlar çalışmak için yaratılmıştır ve ellerinden çok ev işi gelmeyebilir. bu insanları kendi hallerine bırakıp onlardan olmadıkları insanlar gibi davranmalarını beklemiyoruz, her yaptıklarını eleştirmiyoruz ve de kendi sınırlarını dahi zorlayarak yaptıkları işler için onları takdir ediyoruz.
4 - gece 11'de maç izlenecekse ya sabah geç kalkıyoruz ya da gün içerisinde uykumuzu alıyoruz.
5 - illa yazı yazmaya kalkacaksak başından sık kalkmıyoruz ve uzun sürekli aralar vererek ne yazacağımızı unutmuyoruz.

6 - nerede bırakmamız gerektiğini biliyor, bilgisayarın başında gerektiğinden fazla zaman geçirmiyoruz.

26 Mart 2009 Perşembe

artık benim de bir mimim var... :)

kendimi hiç bu kadar blogger hissetmemiştim, ilk defa mimlendim, sevgili aysema'yı kıramayacağıma göre de derhal vazifemi ifa ediyorum:


Alıştırma: Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir. Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir. Cümleleri tamamlayın lütfen:

1. Çocukken kütüphaneden kitap kaçırdım.

2. Çocukken bir yere çok alışma imkanından yoksundum.

3. Çocukken yaşadığım ülkedeki savaş nedeniyle psikolojik olarak yaralanmış olabilirim.

4. Çocukken savaş pilotu olmayı hayal ederdim.

5. Çocukken kot ceketim olsun isterdim.

6. Evimizde asla yeterli insan olmadı.

7. Çocukken daha fazla şefkate ihtiyaç duyardım.

8. Bir daha asla anneannemi göremeyeceğim için üzgünüm.

9. Yıllar boyunca hep ankara'da kalsaydık hayatım ne olurdu merak ettim.

10. Mut kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.

Not: İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin (Julia Cameron) -Tamamlanacak Cümleler alıntıdır.

ben sıramı savdım ve pisikopati'yi mimledim :)

ben de helal etmiyorum... etmiyorum ama...

öncelikle :

http://www.helaletmiyorum.org/

evet, kesinlikle etmiyorum.

etmiyorum ama...

bunun çok işe yaramayacağının da bilincindeyim. kendimiz çalıp oynuyoruz nasıl olsa.

yine de, bir deniz yıldızı dahi olsa kurtarmak adına 29 mart sabahı sandığa ben de gidiyorum.

söyleyecek sözüm olsun, savunabileceğim bir savım olsun diye gidiyorum. örnek olmak adına gidiyorum. tek oyun dahi belki bir gün bir yerde bir şekilde bir mucize yaratabileceğini görmeye inancım olduğu için gidiyorum. umutsuz olsam dahi "ya tutarsa" diye düşündüğüm için gidiyorum. sonradan pişman olmamak adına, "keşke" dememek için, sorumluluğumu yerine getirmek için gidiyorum.

ve en çok da azınlıkta olduğum için gidiyorum.

vatanı benim oyum mu kurtaracak?

naif yanıt : evet, belki de...
gerçekçi yanıt : hayır... ama en az yapabileceğim bu. en azından bu.

ne bileyim işte...



işte öyle...

antagonizma

okuduğum tüm kitaplarda, izlediğim tüm filmlerde, dinlediğim tüm hikayelerde en büyük sempatiyi hep antagonist tahtına oturtulmuş karaktere beslemişimdir.

itilip kakılmışlara, "içindeki iyi"yi uykuya daldırıp "kötünün karanlığı"na dalmışlara, gücünü acımasızca kullananlara ama yolun bir noktasında "iyi galip gelince" birden içindeki tertemiz - varlığını unuttuğu ama bir cızzzz efekti eşliğinde gözlerine yaşlar getirerek hatırladığı - eski güzel günlerdeki el değmemiş benliğini ortaya serenlere, nedendir bilmem, çok duygusal tepki veririm.

- cümlemi tek seferde yazdım, dönüp okuyup hata bulmaya sabrım yok, bu kadar uzun cümle yazmak yasaklanmalı -

bu konu nereden çıktı?

yıllardır dinlemediğim, blind guardian'ın a night at the opera albümündeki the soulforged birden çalmaya başlayınca aklıma raistlin geldi. en sevdiğim antagonisttir, dragonlance abartılarak fazlaca dallandırılıp budaklandırıldığı ve benim dahi ilgimi kaybetmemi sağlayacak kadar uzatılıp durduğu için bir noktadan sonra kendisini takibi bırakmama rağmen hala bende pek özel bir yeri vardır. çünkü:

"çok iyi"leri sevmem... kahramanları kuşkuyla karşılarım. kimsenin çok iyi olabileceğine inanmam. herkesin içinde insanlığından gelen bir karanlık nokta olduğuna inanırım. "çok kötü"lere bayılmasam da, her zaman "çok iyi"den daha inanılır ve daha insani ve daha güvenilir bulurum. güvenilir bulurum çünkü onları harekete geçirenin ne olduğunu bilir ve de her zaman en kötüsünü yapmaya çalışacaklarını ve kendimi korumam gerektiğini bilirim. güvenilmeyeceklerine güvenmem de beni güvende kılar bir nevi. ama "çok iyi"ler öyle değildir. içinden gerçekte ne geçtiğini bilemem ve de ne zaman patlayıp "yeter ülen bu kadar iyilik, dünyanın yükünü ben mi çekeceğim hieeyt" diye baltasını ele alarak kelleleri (ki bunların içinde benimki de olabilir!) uçurmaya başlayacağını kestiremem. ve kimse de "sadece iyi ve sadece beyaz ve sadece kahraman" olamayacağı için de çok fazla güvenemem.

ve bu nedenle de ben antagonistçiyim.

ve, yaptığım nostaljiye sebep şarkıyı şuraya iliştiriyorum:


The Soulforged - Blind Guardian

each step i take - may it hurt, may it ache -
leads me further away from the past
but as long as i breathe, and each smile on my bleak face
i'm on my way to find back to the peace of mind

25 Mart 2009 Çarşamba

öfkeyle kalkan aç mideyle oturur!

kızgınlık krizlerimden genelde bir tek ben zararlı çıkarım, kimse üstüne alınmaz, umursamaz ve de bir "ders" almaz bundan. bu nedenle de döngüsel olarak kızdırılırım, kızarım, zarar görürüm, hayat devam eder... halbuki ben isterim ki herşey güzel olsun, herkes üstüne düşeni yapsın, bütün dünya buna inansın, hayat bayram olsun. hayat bir bana bayram, hep bana bayram zaten...!

şimdiye kadar öfkemin içimi kemirdiği zaman dilimindeki şiddetli gerilimi ve baş ağrılarını saymazsak, kızgınlıklarımın sonucunda uğradığım en "zararsız zarar" aç kalmamdır. dağ dağa küser, dağın haberi olmaz. ben aç kalırım, hayat devam eder. örneğin, yemeklerini beğendiğim ama servisinden memnun kalmadığım bir yerde mutlaka önce kibarca uyarırım ve bakarım değişmez, o zaman bir daha oraya gitmem (böyle yapa yapa bağdat caddesinde gidecek cafe kalmadı benim için, orası ayrı...). ya da alışveriş yaptığım bir yerde, eğer kızdığım bir olay olduysa ve sakince uyarıldıklarında dahi insanlar bön bön suratıma bakıp ne olduğunu dahi anlayamadılarsa veya önem vermedilerse, dünyalar yıkılsa ben oradan bir daha alışveriş yapmam, hatta aldığım herşeyi henüz ödemediysem bırakır, ödemesini yaptıysam da iade eder paramı geri alırım (maltepe carrefour'daki nine west... ayakkabılarınıza ihtiyacım yok!!). ve bunun gibi bir çok "prensipsel" nedenlerle kapısından içeri girmediğim yerler bolca vardır.

gelelim bu sabaha:

gene kızdım. gene aç kaldım. gene bön bön baktılar yüzüme. gene olan bana oldu.

en kötü derdim bu olsun, 12:30'a ne kaldı şunun şurasında.... diyerek öğle yemeği menüsüne bakıyorum... oley! etli nohut ve pilav varmış... çok uzun zamandır pilav yemeyen (bizim yemekçilerin pilavı gerçekten kötü...) ve de nohut hiç sevmediği için her nohut çıktığında aç kalan bendeniz akşama kadar böyle asabi olacağım demektir.



dağ tepesinde çalıştığım için herhangi bir yerden herhangi bir gıda takviyesi mümkün olmadığından ötürü, gene işte zararla poposunun üzerine aç mideyle oturan ben oldum.

höf.........

kızgınlıklarını olumlu sonuçlara çevirenlere hayranım ama bunu ben başaramıyorum.

* Görsel : Looney Toones, Marvin the Martian

20 Mart 2009 Cuma

cuma günü dinletisi

beceremedim çok hüzünlü olmayı gene - iki satır çiziktirdim ve geçti tüm hüznüm kederim sıkıntım. tekrar üstüme yığılana kadar neşelenebiliriz :)

dedikten sonra....


Dawn Of Victory - Rhapsody

bayılıyorum!

gloria...
gloria perpetua!
in this dawn of victory.