Blog yazmaya karar vermemin tek sebebi bir çevrimiçi günlük tutmak planımdı… Ürün, film, kitap vs tanıtımı niyetim hiç olmadı, bazen, istisnai durumlarda, içimden geldiyse ve gerçekten etkilendiysem bazen bir iki kelime karalamış olabilirim ama hedef hep kişiseldi.
Konuş(a)madığım ve içimde tuttuğum her şeyi dökerim, kendimi afişe ederim, nasılsa okuyan birkaç tanıdık olur ki onlar da bilmesinden sıkıntı duymayacağım kişiler olur diye düşünerek rahat rahat aklıma ne gelirse yazardım bir zamanlar.
Gel zaman git zaman durum biraz değişti, kulaktan kulağa ve sonrasında da benim bir iki adımımla “gerçekten” tanıdığım birçok kişi, sevdiğim ve değer verdiğim, asla kırılmalarını istemediğim, ya da benim “gerçek” bazı dertlerimi bilmelerinin doğru olmayacağını da düşündüğüm eşim dostum tanıdığım akrabam arkadaşım da takip etmeye başladılar yazdıklarımı.
İşimden şikayet etmeye kalksam ya da işten kaytarıp bir şeyler karalamaya niyetlensem, patronum ve çalışma arkadaşlarım var facebook listemde ve hatta blogumun takipçileri arasında. Kişisel hayal kırıklıklarımı, hayattan beklentilerimi, ufak tefek ya da koskocaman mutsuzluklarımı, öfkemi, nefretimi satırlara dönüştürsem, aile fertlerim var takip eden ve her ne kadar “bu kimseye yönelik değil, sadece benimle ilgili, tamamen şahsi ve ben konuşmak istemiyorum” desem de biliyorum okuyacaklar, büyütecekler, belki bazı bazı alınacaklar, gözümün içine bakacaklar, bilmek öğrenmek isteyecekler.
Eskiden sesli susardım ama kalem coşardı. Şimdi, ne yazmaya niyetlensem mutlaka bir şey durduruyor beni.
Çok yorgunum bu nedenle. Yazmak gelmiyor içimden. Kahvemi alıp pikemin altına giriyorum ve yağmuru izliyorum. Kitaplarım elimin altında ama birini bile alıp okumak geçmiyor içimden. Hepsini biraz karıştırıyorum, üçer beşer cümleler toparlıyorum içlerinden, kendi bütünlüklerinden çekip yeni paragraflar oluşturuyorum. Frankenstein’ım elimde patlıyor, anlamsızlıkların minik ısırıkları beynimi zorluyor. Hepsi elimi yakıyor, atıyorum bir köşeye. Duvara bakıyorum yattığım yerden. Rengini değiştiresim var nicedir ama düzen benim olmadıkça pek zor geliyor bu da. Üstünde durmuyorum, çok anlamsız geliyor makro düzenin eksik yanları içerisinde benim bu mikrocuk rahatsızlığım. İçimi çekiyorum, nefes aldığımın bilincinde, almadığım anda neler olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Sanırım 1 dakika dayanırım, sonrasında ne olur diye merak ediyorum. Sırıtıp kendimi silkeliyorum, gene duvara bakıyorum. İki tane tablo var mavi çerçeveli, ikisini de severek almıştım, sevmediğim Paris’in sevdiğim kulesi ve takı. Bir şehir olsun istiyorum şu dünya üzerinde, gerçekten bir parçası olmaktan mutlu olduğum tek bir şehir bulabileyim ve oraya yerleşeyim istiyorum. Şikayet etmemi gerektirecek hiçbir şey olmasın istiyorum.
Döngü başa dönüyor, şikayetler parmaklarımda düğümlenmiş, akıp gitmeyiveriyor bir kez daha.
Dosyamı kaydedip gönderiyor, gözlerimi kapatıp uyur gibi yapıyorum.
Bu yazı FANZİNCİ'de yayınlanmıştır.
Aynı şeyleri hissettim yakın bir zamanda ve defterlerle haşır neşir olmaya başladım. İyi geliyor.
YanıtlaSilçok güzel bir yazı olmuş ama küçük bir saplama yapmak istiyorum senin gibi güzel yazan ve yazmaya yatkın birisi için basit bir çözümüm var bir tane de gizli blog yap bu kadar kolay..kimse bilmesin..ne nickini ne adını..o da gündelik hayatını değil içini anlatsın..
YanıtlaSilBense blog açarken, 'kişisel yazılar yazmam' diyerek yola çıktığım halde, arada bir feci halde içimi ters yüz edesim geliyor. Bunun bana iyi geleceğini ve baca temizliği hissiyle güzel bir nefes alacağımı düşünüyorum. Ha bunu ille de blog üzerinden mi yapmalı.. yoo.. ama onları yazıp, karşılığında gelecek paylaşımları da merak ediyorum doğrusu. Ve sizinkiyle aynı nedenlerle bu hevesi kursağa teslim edip, bir bardak soğuk su içiyorum üstüne :)
YanıtlaSilKaldı ki, kurgu yaparak yazdığım yazılarda bile 'Müge bu yazının neresinde acaba' şeklindeki yanlış sorularla karşılaşma ihtimalini de düşünmüşümdür. Onlara şikayet parmağımı sallamak istiyoruuummm...
hadi iyi geceler :)