6 Nisan 2009 Pazartesi

serbest kürsü seansı, ref.3

kendine acımaktan, hayatı sürekli bir depresyon kıvamında yaşamaktan, sürekli şikayet etmekten hayatı yaşayamayanlara gerçekten katlanamıyorum.

hem gayet bilinçli ve gönüllü bir şekilde hayatını kenara süpüren hem de sonra hayatı kaçırdığına dair dert yanan tiplerin tamamını tek yumrukta yere seresim var.

değişiklik isteyip de imkanı olduğu halde bunun için kılını kıpırdatmayan, herkesi kendiyle ilgilenmek zorunda bırakan ama etrafındaki insanların ne kadar yorgun ya da sıkıntılı olduğunu bir saniye için dahi fark etmeyen tüm zavallılara sözlerim:

dünya sizin etrafınızda dönmüyor anacım.

şimdi kaldırın o sarkıttığınız omuzları, açın o boş gözleri ve bir bakının etrafınıza: gerçekten de bir siz mi varsınız hayattan tokat yemiş? yahu hayat zaten bir boks maçı! yumruk üstüne yumruk yememize rağmen ayaklanıyoruz tekrar tekrar. nakavt olan erken terk ediyor ringi ve göçüp gitmese de kenardan seyrediyor olanı biteni ilelebet.

bu mudur istediğiniz?

başkaları yaşasın, başkaları mücadele etsin, başkaları ilerlesin, başkaları kavga versin...

siz de kenardan o başkalarını izleyin.

hayat sadece nefes alıp vermekten, mekanik olarak hareket etmekten, otomatiğe bağlanarak sabahla akşamı birbirine bağlamaktan ibaret değil.

hadi kenardan izlediniz olanı biteni.
şikayet etmeyin. kabul edin. sonra da ya durun, ya devam edin.
ama birşey yapın!

acınası kıskançlıklarınızdan sıyrılın da siz kendiniz ne yapabilirsiniz ona bakın. hayatı fark edin. etmeyecekseniz, benden uzak durun.

tepemin tasını attırmayın.

ben de sıkılıyorum. hayat yeteri kadar yorucu ve sizlerle uğraşmak daha da aşındırıyor yüzeyimi. ve ben hala vazgeçmiyorum. ya bu saçmalıklarınızdan vazgeçin ya da benden.

serbest kürsü seansı, ref.2

elini veren kolunu kaptırıyor.

insanlar kendilerine ters gelen şeyleri kabullenmemek için onca çabalar ve çevrelerini kırıp dökerken, işlerine gelen her türlü yaklaşımı ve davranışı olağan ve hatta doğal sayarak benimsiyorlar ve her zaman her yerde aynı şekilde davranmanızı bekliyorlar. sonrasında, siz biraz "höööyt noooluyo be! yüz verdik astarını isteme" diye diklendiğinizde de suçlu oluveriyorsunuz. hani yani, kişi utanmasa gerçekten suçlu olduğuna, bir suç işlediğine inanabilir kolaylıkla. halbuki tek yaptığı karşısındakini birazcık şımartmak, karşısındakinin birazcık suyuna gitmekti.

asla, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, ne yaparsanız yapın, kimseyi şımartmayın.

ya da - eğer şanslıysanız - karşınızda ve yanınızda sizin onlar için yaptıklarınızı takdir edebilecek ve teşekkür edecek (en azından bunu sürekli olarak beklemeyerek sizin de insanüstü yaratıklar olmadığınızı ve sabrınızın bir sınırı olduğunu anlayabilecek) insanlar olsun. çok zor ama... belki öyleleri de vardır bu dünyada!

bana gelince...

ben yitirilmiş bir davayım, hiç şansım yok. eli kolu kafayı bacağı kaptırdım gittim. ve de bu "doğal" karşılanıyor, olması gereken buymuş gibi. ve ben de bununla uğraşmıyorum artık. kaptırdım yuları gidiyorum aynı ve sonu çok belli yolda. alttan alarak ve sürekli sakin kalmaya çalışarak.

ama tabii bir gün bu saltanat sona erecek, ruhumun askerleri darbe yapacak. sıkıyönetim hepimizi ezecek geçecek.

değecek mi? değmeyecek...

çünkü aslında tek yapılması gereken bir durup bakmaktı bana doğru - insanlığımı ve duygularımı ve isteklerimi ve fedakarlıklarımı fark etmekti (adı üstünde : fedakarlık - feda eder ve susarsın. karşılık beklemezsin. sonra böyle dert yanmazsın. ben de yapmazdım... birazcık daha tahammüllü olsaydım. ama artık eskisi kadar kolay değil kafamın arka planına atmak kızgınlıklarımı ve de olağan görüneni sürdürmek).

çok çirkin kelimeler birleşiyor kafamda... aklım çok fena düşünceleri oluşturuyor... ve üzerinde durmaktan dahi nefret ettiğim farkındalıklara kavuşuyorum...

ama, anlatmıyorum.

4 Nisan 2009 Cumartesi

cumartesi gecesi güzelliği - istek saati! :)

kırmam, derhal eklerim:





I asked my father,
I said, "Father change my name."
The one I'm using now it's covered up
with fear and filth and cowardice and shame.

He said, "I locked you in this body,
I meant it as a kind of trial.
You can use it for a weapon,
or to make some woman smile."

"Then let me start again," I cried,
"please let me start again,
I want a face that's fair this time,
I want a spirit that is calm."

"I never never turned aside," he said,
"I never walked away.
It was you who built the temple,
it was you who covered up my face."

And may the spirit of this song,
may it rise up pure and free.
May it be a shield for you,
a shield against the enemy.

Yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me,
yes and lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover come back to me.

:)

gözlerimizi kapattığımızda dünyanın kalanının - ne dünyası! kainatın ve her türlü varoluşun - aslında varolmadığına dair delice düşüncelere kapılırım bazen... tek olmadığıma eminim, zaten ilk benim aklıma düşmüş bir "tez" değil bu. ama yine de, ben bu fikri çok severim.

aslında hepsi kafamızda buna göre... aslında, gözümüzü kapattığımız anda varolan herşey birden "yok" olabiliyor.

"var" ve "yok" kavramlarını aynı cümle içerisinde kullanmak bile garip.

ama zaten, ne garip değil ki? özellikle de bugünlerde...

kendimize göre kesip biçtiğimiz bir kumaş gibi görmeyi seviyorum ben hayatı. olduğumuz kadarıyla var herşey. istediğimiz kadarına sahibiz. istemediklerimiz kadar kopabiliyoruz "gerçek" denilen naneden. kapımızı bacamızı kapatamasak da her zaman dışarıda olan bitene, bir gözümüzü kapatmak ya da kendimizi duvarla çevirmek kadar yakınız bir başınalığa...

bir çok mısra, bir çok satır, yüzlerce kitap ve sayısını bilemeyeceğim kadar insan var benim bu dediklerimi çok daha edebi ve geniş kapsamlı açıklamalarla anlatmış olan, biliyorum.

bu nedenle ben sadece, her canım sıkıldığında bakmaktan çok hoşlandığım bir rob gonsalves çalışması koymakla yetineceğim buraya.



hayat terzisiyim ben.
renkli kumaşlardan başka hiçbirşey yok elimde.
her rengin apayrı anlamı, her rengin apayrı duygusu var bana ulaşan.
her birinin bambaşka hikayeleri oluşuyor ben onları gönlüme göre biçtikçe. ve her biri bambaşka insanlar çıkartıyor içimden.
farklı şehirlerin farklı türkülerini barındırıyorum kalbimin her bir kıvrımında.
eksik olmuyor yağmur benim yolumdan - gökkuşağı molalarda...

Görsel : "A Change of Scenery" - Rob Gonsalves

3 Nisan 2009 Cuma

cuma dinletisi

yaklaşık 12 yıldır tanıdığım leonard cohen'in en sevdiğim şarkısını bulmak için çok döndüm dolandım. şarkıları genelde hitap eder bana, genelde severim. ama hani her bir şarkıcının / grubun bir şarkısı vardır ya o şarkıcı / grup akla gelince "aha da bu şarkısı olmazsa olmaz!" deriz... (ya da ben derim, bilemedim şimdi!!)

en sonunda, yaklaşık yarım saat önce, şarkıyı yıllar içerisinde bilmemkaçbinmilyonyüzüncü kere dinleyişimde "yaaaaaaaaaaaaahu işte budur benim l.cohen favorim" dedim. ve tabii ki her bir yeni keşfimde olduğu gibi buraya koştum siz çok merak edenlerimi (haha) bilgilendirmek için.

leonard cohen söylüyor bu güneşli cuma gününde efenim: avalanche



you who wish to conquer pain,
you must learn what makes me kind;
the crumbs of love that you offer me,
they’re the crumbs i’ve left behind.
your pain is no credential here,
it’s just the shadow, shadow of my wound.

1 Nisan 2009 Çarşamba

yüzleşme - 3

tüm memnuniyetsizliklerimi halının altına süpürmeyi bırakalı oldu 1,5 - 2 sene kadar. o zamandan bu yana da önüme geldikçe yüzleşmeye çalışıyorum canımı sıkan konularla. ama hayat boyu yok saymaya benim kadar alışınca insan, o kadar kolay olmayabiliyor zaman zaman.

yazmaya sarıyorum böyle durumlarda. cümlelerim ya kısa kısa ve çok net oluyor, ya da benim dahi bir noktadan sonra başa çıkamayarak ne yazmak için yola çıktığımı dahi unuttuğum uzun ve soluksuz cümlelere dönüşüyor ve ben kaldığım yere noktayı konduruveriyorum yeni bir cümleye başlamak üzere.

hayatım gibi aynen:

kısa kısa, kesik kesik ve mümkün mertebe net yaşıyorum hayatımı...

bazen.

ya da o kadar dallandırıp budaklandırıyor, saçma inatlarla öyle uzatıyorum ki içinde bulunduğum durumu, bir noktadan sonra ben de unutuyorum neyi neden yaptığımı ve varmak istediğim yerin ne olduğunu. ve de kapatıveriyorum kapımı, koyuveriyorum noktamı. her ne yaptıysam o konuda o ana kadar, sanki hiç olmamış gibi oluveriyor, unutuyorum. ve yeni maceralara dalıyorum...

son zamanlarda sık sık.

fark ettim ki aslında ömrüm boyunca maymun iştahlı olduğumu, başladığım işleri nadiren bitirdiğimi, yüzeysel ve mesafeli olduğumu söyleyen herkes hatalı. herkes yanlış. kimse durup da bakmamış derinime bir neden bulmak için. kendi eksikliklerini ise benim omzuma yüklemişler vicdanlarının tertemiz hafifliğinde. ben de çocukluğumdan beri "gitar da durduğu yerde tozlandı" "hay allah fransızca da azıcık öğrenildi yarım kaldı" "e ben bilmemne yapacaktım niye onu unuttum yarım bıraktım" diye kendi kendimi yiyerek büyümüş gelmişim bugünlere ve hala kimseye "hayır ben onu yapmam başkası yapsın" demeden herkesin isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum.

ömrümü yediniz ülen.

--

yüzleşiyor ve kabul ediyoruz şimdi hep birlike - repeat after me - :

bugüne kadar salakça bir iyi niyetle herkese yetişmeye çalışarak paralandım, artık siz beni düşünün, yoklayın, arayın, sorun, özleyin, merak edin, sevin.
istemediğim hiçbirşeyi yapmak zorunda değilim.
heveslerinizi gidermek adına ya da siz rahat edesiniz diye keyfimin istemediği hiçbir yükü omzuma almıyorum.

--

ben maymun iştahlı değilim.
ama siz körsünüz.

ille de ROMAN olsun!

biz bir oluşuma girdik.
kitap kulübü oluşturduk.
içine de bizleri doldurduk.

dün akşam buluştuk.
çok güldük, çok eğlendik.

şimdi bu neşeyi sizlere de bulaştırmak gayesindeyiz.
tek yapmanız gereken kitap okumak.

ve de - isterseniz - yeni açtığımız blog sayfamızı takip edip bizlerle ister gerçekte buluşarak ister orada yazarak ve fikir vererek katkıda bulunmak.

dedikten sonraaaaaaaaaaaaaaa.... en bir sevdiğim karikatürlerden birini şuraya tıkıştırmak ve de yiğidim özgürümü anmak isterim: