12 Mart 2009 Perşembe

Genom

daha önceki kayıtlardan birinde, her yıl bir konu seçtiğimizi ve bu konuyu içeren bir takvim bastığımızdan bahsetmiş ve bu yılın konusu olan Türk Bilim Tarihi'ni buraya taşımıştum. baktım ki google'da bu konuda araştırma yapan ve benim naçiz blogdan faydalanan çok insan var... o halde 2005'te işlediğimiz GENOM'u da buraya taşıyalım belki birinin işine yarar :)



ÖN KAPAK:

Her yüzyılda bir, büyük bilimsel buluş ve başarılar dünyanın hayal gücünü harekete geçirir. Yakın geçmişimizde ilk bulguları açıklanan “İnsan Genom Projesi” ile birlikte insanoğlu gene böyle bir gelişmenin tanığı oldu.

Moleküler Biyoloji ve Genetik biliminde yapılan buluşlar canlıların kalıtım materyali hakkındaki bütün sırları açığa çıkartmakta, tıpdan tarıma kadar her alanda insanlığın yararına olacak gelişmelere neden olmaktadır.

Mendeleyev’in periyodik cetveli ile Watson ve Crick’in DNA’nın helezon şeklini keşifleri gerçekleştikleri tarihler için ne anlam ifade ediyorlarsa, İnsan Genom Projesi’nin sonuçları da günümüzde aynı heyecanla karşılanmaktadır.

“Daha önce bir anahtar deliğinden içeriye bakıyorduk. Şimdi, kapı açıldı”
(Prof. James Pierce - University of the Sciences, Philedelphia)


Takvimimizin oluşturulmasına katkılarından dolayı Sn Dr. Ergül Berber’e (PhD, Queen's Üniversitesi Patoloji ve Molekuler Tıp Bölümü, Kingston, Kanada) teşekkür ederiz.


OCAK:

1858 : Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace doğal seçilim - “natural selection” - teorisini önerir.

Charles Darwin, 1859'da yayınladığı "Türlerin Kökeni"- “On the Origin of Species by Means of Natural Selection- adlı kitabında evrim teorisini öne sürerken doğal seçilimin bu konuda ne kadar önemli bir faktör olduğunu ileri sürer. Ona göre, canlı türleri arasındaki değişkenlik rasgele gerçekleşmektedir ve her bir organizmanın hayatta kalması veya neslinin tükenmesi organizmanın çevresine adaptasyonuna bağlıdır.

Darwin’in teorisi, “güçlü olanın hayatta kalması” olarak özetlenebilir. Doğal seçilim yeni fenotipik değişkenler ve nihayetinde de yeni canlı türlerinin oluşumundaki temel mekanizma olmalıdır...

ŞUBAT:

1866 : Gregor Mendel kalıtım birimlerini - “units of inheritence” - yayınlar.

Bugünün modern genetiğinin temelini 1866 yılında Avusturyalı bir rahip olan ve genetiğin babası olarak tanınan Gregor Mendel’in manastır bahçesinde bezelyeler üzerinde yaptığı üreme deneyleri ve bu deneylerin istatiki analizi oluşturmaktadır. Mendel bu deneylerle “faktör” adını verdiği ve aile bireyleri arasında kalıtımı sağladığına, aileden gelen özellikleri kuşaklar boyunca taşıdığına inandığı özel birimleri tanımlayarak kalıtımın iki temel ilkesini geliştirmiştir. Buna gore kalıtım ayrım (principle of segregation) ve bağımsız sınıflandırma (principle of independent assortment) ilkelerine uygun olarak gerçekleşmektedir ve kalıtım anlatımı eşit olmayan iki genin asla karışmadan birleşimine dayanmaktadır.

Ayrıca, Mendel bir biyolojik probleme matematiği ve istatistiği uygulayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçmiştir...

MART:

1869 : Friedrich Miescher DNA’yı hücre çekirdeklerindeki asitli madde olarak tanımlar.

İsveç'li biyokimyager Friedrich Miescher, 1869 yılında Dr. Hoppe-Seyler’in labaratuarında çalışırken, atık cerrahi bandajlar üzerinden temin ettigi pus hücrelerinin çekirdeğinde nuklein adını verdiği bir molekül izole eder. Aynı molekülü diğer hücre çeşitlerinden de ayrıştırabilmiştir. Daha sonra nukleinin hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfordan oluştuğunu gösterir. Nuklein hücrede o güne kadar tanımlanan hiç bir moleküle benzemediği için Hoppe-Seyler Miescher’in çalışmasını kendisi tekrar ettikten sonra bilimsel bir dergide ancak yayınlanmıştır.

Bu buluşla deoksiribonükleik asit - DNA - hikayesi başlamıştır...

NİSAN:

1900’lerin ilk çeyreğinde biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde dururlar.

Columbia Üniversitesi'nde meyve sinekleri üzerinde çalışan Dr. Thomas Hunt Morgan, genlerin kromozomlar üzerinde taşındığını ispatlar ve genlerin kromozomlar üzerinde doğrusal bir sırayla yer aldığını, sıralarının ve birbirlerine olan genetik mesafenin tanımlanmasının mümkün olduğunu açıklar.

1926’da Hermann J. Muller, X ışınlarının meyve sineklerinde genetik mutasyona ve kalıtsal değişikliklere neden olduğunu keşfeder. Bu keşfi ile Muller 1946’da Nobel ödülünü alır. Muller hastanelerde tedavi icin gereksiz X ışını kullanımına karşı kampanya başlatıp, X ışınlarına düzenli olarak maruz kalanların korunmalarına yönelik güvenlik kurallarını belirleyip bastırmıştır.

Mendel’in çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlaması olmuştur...


MAYIS:

1944 : DNA’nın genetik bilgiyi taşıdığına dair ilk deliller Rockefeller Enstitüsü Hastanesinde Oswald Avery ve arkadaşları tarafından bulunur.

DNA'nın kalıtımı sağlayan molekül olduğu 1944 yılında Oswald Avery'nin zatüre bakterileri üzerine çalışmalarıyla gösterilir. Avery ve arkadaşları R bakteri çeşidini S bakteri çeşidinden aldıkları çeşitli hücresel makromoleküller (lipidler, polisakkaridler, proteinler, nukleik asitler (RNA, DNA) ile dönüştürmeyi deneyerek, R çeşidini S çeşidine dönüştürmeyi başaran genetik materyalin protein veya karbohidratlar değil nukleik asit olduğunu bulurlar.

Daha sonra nukleik asitleri parçalayan enzimleri kullanarak genetik materyalin DNA olduğunu gösterirler...

HAZİRAN:

1950’lerde Alfred Hershey ve Martha Chase bakteriyal virüslerle ilgili yaptıkları çalışmalar sonucunda DNA’nın genetik materyal taşıdığını net olarak ispat ederler.

1953 yılında Dr. James D. Watson ve doktora öğrencisi Francis Crick bütün canlıların oluştuğu DNA’nın yapısının sırrını çözmeyi başarırlar. İlk deneyleri sonuç vermekte başarısız olunca laboratuar yöneticilerinin araştırmalarını sonlandırma emirlerine rağmen gizlice çalışmalarını sürdüren bu iki araştırmacı 28 Şubat 1953 yılında DNA’nın çift sarmal yapısını keşfeder ve böylece hayatın bu sırlı molekülünün nasıl bir mekanizma ile hayatın şifresini sakladığı, gelecek nesillere aktardığı ve bu şifrenin protein sentezinde nasıl kullanıldığı ortaya çıkar.

Watson ve Crick bu buluşları ile ölümsüzleşirken DNA harfleri ve çifte sarmalın muhteşem yapısı bütün dünya tarafından tanınır. Bu buluş biyoloji ve genetik biliminde devrim yaratarak bugünün biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan recombinant DNA tekniklerinin geliştirilmesine imkan sağlamıştır...


TEMMUZ:

1960 : Dr. Sydney Brenner, Dr. Matthew Meselson ve Dr. Francis Jacob'dan oluşan ekip, kurye görevi yapan mRNA-mRibonükleik asitleri keşfeder. mRNA'lar DNA'daki amino asitlerden olusan proteinlerin amino asit dizisini kodlayan genetik kodu, hücre içinde protein üreten birimlere taşımaktadırlar.

1966 : Marshall Nirenberg ve H. Gobind Khorana, genetik kodu deşifre eder ve 20 amino asit için kullanılan 3 harften oluşan 64 genetik kodu çözerler. İkili, Robert William Holley ile birlikte, genetik kodun çözülmesi ve protein sentezindeki fonksiyonunun belirlenmesi sebebiyle 1968 yılında nobel ödülünü paylaşırlar.

Çeşitli varyetelerde meydana gelebilen mutasyonlar evrimsel sürecin işlemesinde rol oynamaktadırlar...

AĞUSTOS:

1977 : Dr Frederic Sanger ve Dr Walter Gilbert DNA'nın kimyasal temellerini okuyacak özel bir teknik geliştirirler.

1980 yılında İngiliz biyokimyager Sanger ve Amerikalı moleküler biyolog Gilbert "nükleik asitlerde baz diziliminin belirlenmesine katkıları için" nobel ödülünü paylaşırlar. Geliştirdikleri metod sayesinde daha önce seneler süren baz dizilimlerinin belirlenmesi artık bir günde yapılabilmektedir.

Bu tekniğin geliştirilmesi moleküler biyolojide devrim yaratmıştır ve genetik mühendisliği de dahil olmak üzere birçok yeni teknolojinin gelişmesini teşvik etmiştir...

EYLÜL:

1985 : Kary B. Mullis ve arkadaşları pek çok DNA'yı kısa zamanda kopyalamayı, replike etmeyi mümkün kılan PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) tekniğini geliştirir.

PCR’ın keşfi, genlerin analiz ve incelemesine yeni bir yaklaşım getirerek moleküler genetikte devrim yaratmıştır. Moleküler Biyoloji, Tıp, Forensik, Moleküler Paleontoloji ve diğer birçok ilgili alanlar bu gelişmelerden etkilenmişler ve PCR teknolojisi yılda birkaç milyar dolarlık bir endüstri haline gelmiştir.

Mullis çalışmaları sonucunda 1993 yılında kimya için Nobel ödülü ve Japonya ödülü almıştır...


EKİM:

1990 : Pat Brown ve arkadaşları “DNA microarray” teknolojisini geliştirirler.

Geleneksel moleküler biyoloji metodları ile bir deneyde ancak bir gen analiz edilebilmekte ve bu nedenle ilgilenilen genin fonksiyonlarını kapsamlı olarak açıklanamamaktadır. “DNA microarray” teknolojisi ile birlikte tek bir “dizilim” - “array”- üzerinde tüm genom incelenebilmekte ve araştırmacılara aynı anda binlerce genin birbirleriyle olan ilişkisini öğrenebilme imkanını sağlamaktadır.

Aynı yıl içerisinde ilk gen terapisi William French Anderson tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde Ulusal Sağlık Ensititüsünde (NIH) Adenozin deaminaz (ADA) geninde oluşan mutasyonlardan dolayı bağışıklık sistemi yok denilecek kadar az çalışan 4 yaşındaki bir kız çocuğunun tedavisi için kullanılır. Normal ADA geni bir retrovirüs vektör vasıtası ile T lenfositlerine nakledilir. Bu uygulama ile hastanın bağışıklık sistemi çalışmaya başlamıştır ve normal bir hayat yaşaması sağlanmıştır.

Gen terapisi başarılı denemeleri kök hücre (stem-cell) gen terapi yöntemlerinin geliştirilmesi için kapıları aralamaktadır...


KASIM:

1997 : Koyun DOLLY klonlanır.

1996’da çekirdek transferi ilk genetik kopyalamayı gerçekleştiren Dr Ian Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden çekirdek alarak döllenmemiş yumurta hücresine aktarır. 277 yumurta içinde tek bir yumurtadan DNA yı veren koyunun genetik kopyası olan kuzu üretimi başarılı olur. Dünyadaki ilk memeli klonu olan yeni doğan kuzuya Dolly adı verilir.

Doğumundan 6.5 yıl sonra ciğerlerindeki bir hastalık nedeniyle Dolly uyutulur...


ARALIK:

Resmi olarak 1990 yılı Ekim’inde başlayan İnsan Genom Projesi (Human Genom Project) 13 yıl sürmüştür. Projenin başlatılmasında temel olarak iki amaç vardı: sayısı 30-50 bin olarak tahmin edilen genleri bulmak (keşfetmek) ve 3 milyar bazdan oluşan insan DNAsının dizisini tam olarak belirlemek. 200 Milyon Dolar bütçe ayrılan bu proje Amerikan Enerji Bakanlığı insan genomu programı ve USE (NIH) ulusal insan genomu araştırma enstitüsü (NHGRI) tarafından desteklenmiştir.

İnsan genomu projesi kapsamında yapılan çalışmalar ile insan genomunda yaklaşık 32.000 gen tanımlanmıştır. Bu bilgiler ışığında insan biyolojisinde embriyonun gelişiminden, kanser gibi ölümcül hastalıkların oluşumuna kadar bütün olayların genetik profilinin anlaşılması şimdi daha mümkün olmaktadır...

yeldeğirmenleri


molinos de viento - mago de oz

içimdeki don kişot'a ithafen...

çoktan seçmeli soru

gidebilecek olsaydım eğer...

oturduğum şu sandalyeden tam da şu anda kalkıp insanların içine sallana sallana gidip tüm diğer nefesleri toplayıp gözlerinin içine bakarak "benden bu kadar" diye anons edebilecek olsaydım...

nereye giderdim?

şu koskoca dünyada gitmek isteyebileceğim tek bir yer bulamamış olmamın sebeplerini arıyorum:

a - bulunduğum yerden memnunum aslında, sadece lagaluga yapıyorum
b - o kadar yorgunum ki herhangi bir yere gitmek gözümde büyüyor
c - gideceğim hiçbir yerin işe yaramayacağını düşünecek kadar ümidi kesmişim kendimden
d - inadına kalmak ve herkese ve herşeye rağmen "başarmak" isteyen bir inatçıyım
e - hem hepsi hem hiçbiri

ey be şair, ne demiştin sen?

Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

Özdemir Asaf - Do

for whom the bell tolls*

iki gün işe gelmedim. bugün - şu anda - işteyim.

sabahtan beri gazete okumak ve biriken e-mail'lerle fakslara göz gezdirmekten başa birşey yapmadım. önüme çıkana yüz tekme geçtim gittim - uzak duruyorlar benden.

klavyemde sorun olmadığına eminim ama ben nasıl yazıyorsam artık, bazı harfler basmıyor ve geri dönüp tekrar basmam gerekiyor. bunu yaparken iç çekiyorum.

sabah uyandığımda saatin alarmını kapattıktan hemen sonra başımı tekrar yastığa koydum... "gitmesem işe?" "uyuyakalıversem?" "unutuversem bugünün perşembe olduğun ve işe gitmemin gerektiğini?" olmadı tabii, içimi çektim ve ayaklandım kendime bir kahve yaptım. sakin sakin sabah haberleri eşliğinde kahvemi içtim ve kalbim "haber"leri daha fazla kaldırmayınca kalkım giyindim, servise bindim geldim buraya.

-- az önce patronum geldi... yüzümde bir ışıltı varmış iyi gelmiş bana iki gün... bir iki gün daha kullanıvereydim, o zaman herhalde saydamlaşırdım! --

iç çekiyorum sürekli bugün. her bir iç çekiş aslında içimde bir nara. bağıramıyorsam, ağlayamıyorsam, yumruklayamıyorsam şu masayı, iç çekerim ben de. gerginliğimin sebebini uzun uzun yazmayacak olsam da - gerginim çok çok.

ama gülüyorum da (mesela demin gergin yazacakken klavye bir harf basmayınca ergin oluverdim çok çok. ve güldüm gene).

uzun, upuzun bir tatil istiyorum. kimsenin derdinin tasasının boğazımı sıkmadığı, para pul düşünmek zorunda olmayacağım, telefonumun sadece neşeli dostlar tarafından arandığım için çalacağı ve internet / e-posta / faks vs telaşına dalmamın hiiiiiiç gerekmeyeceği, sıkılana kadar kullanabileceğim bir tatil istiyorum.



ben ki kendimi "işkolik" olarak tanımlardım çok kısa zaman öncesine kadar... ne kadar sıkıldığımı ve bıktığımı iliklerime kadar hissettiğim andan beri sürekli iç çekiyorum. üstelik konuşasım da yok.

çok insani tepkiler verir oldum geçen bir yıl içerisinde. beni önceden tanıyan herkesi şaşırtıyorum artık... büyümenin mi yan etkisi bu yoksa çok mu eskidim de sabrım kalmadı insanüstücülük oynamaya çok emin değilim.

hep inatçı ve asabiydim ve dediğimdediktim ama son bir yıl içerisinde olduğum kadar tahammülsüz ve fırçalayıcı ve mükemmeliyetçi olmamıştım hiç. üstelik artık kızıyorum, sıkılıyorum, daralıyorum, seviniyorum, üzülüyorum, kıskanıyorum, acıyorum, küçümsüyorum, gözümde büyütüyorum... rengarenk duygulara dalıyorum ama görüşüm siyah - beyaz hala. nasıl olacak anlamış değilim ama oturacak mutlaka bir şekilde herhalde bildiklerimle gördüklerim.

gönlümce ve istediğim kadar sürecek bir yalın olma hali için neler vermezdim... kimseyi kırmadan, ama kendim de yıpranmadan, tüm hayatların içinden bir süreliğine geçip gidip 4 duvar bir odada kendimle kalabilmek ve kimseyle tek kelime konuşmadan bön bön yaşamak, kısacık bir süre için dahi olsa... 1 hafta mesela. kimse bana bulaşmadan.

nasıl ışıldardım o zaman, tanımazdı kimse beni!

iç de çekmezdim hem o zaman.

şu an için sadece çok nefret edesim var ama objesini bulamadığım için edemiyorum. ironik bir durum :)

* başlık atma anı itibariyle düşünürken çalmaya başlayan güzide metallica şarkısı... çok da güzel oturdu yazıya zannımca!

11 Mart 2009 Çarşamba

mini kolaj : yorum şart değil aslında...

sevgili aysema'nın blogunda karamsar yorumlar bıraktıktan sonra - çok beğenerek takip ettiğimi söylemeliyim bu arada - biraz da daha "hafif" haberlere göz gezdireyim istedim. bu nedenle habertürk'ün sitesine girdim ve beni "eğlendiren" haberleri aşağıya kısaca aldım efendim:

1 - Jartiyerli Tuğçe Kazaz sağlıkçıları kızdırdı : "Bu defileyi düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulunacağız"
kesinlikle katılıyor ve destekliyorum, bu ülkede şu anda gerçekten de en çok tepki verilmesi gereken konu budur ve suç duyurusunda bulunulmalıdır. zira zaten tüm vatandaşlarımız gasp edilen her hakları için aynı cevval tepkiyi vermektedir ve sıra artık buna gerçekten de gelmiştir.

2 - Sanayinin çarkları duruyor : Şubat ayında kapasite kullanımı yüzde 15.5 oranında azaldı
bence bu insanlar farklı bir ülkede yaşıyorlar zira daha geçen gün başbakanım dedi ki "felaket tellalliğinin lüzumu yok". o halde, bu yalan haber olmalı. abartmayalım, hamdolsun bize birşey olmaz.

3 -Doğalgazdaki indirim, faturaya eksik yansıtılmış : Şubat ayında yapılan yüzde 17'lik indirimin faturalara tam olarak yansıtılmadığı ortaya çıktı. Zammı kırparak yansıtan dağıtıcılar haksız kazanç sağladı
yorum yaparak parmaklarımı yormak istemiyorum, üzülmeyelim nasılsa haziran'da yeni indirim gelecek(miş).

4 -''Türkiye'nin temelleri sağlam'' : Devlet Bakanı Mehmet Şimşek '' Bugün eğer bir banka batmadıysa ,vatandaşa yük oluşturmadıysa, bu başlı başına bir başarıdır'' dedi
gerçekten de öyle! ye ye bitmedi gitti, buradaki başarı vatandaşta mı yoksa yiyenlerde mi kararsızım...

5 - "Nereye gitsek 'İş, iş, iş' diyorlar" - Bülent Arınç: "Bu 10 yıl önce de 30 yıl önce de böyleydi"
hamdolsun akepe herkesi iş sahibi yaptı... dün haberlerde gördüğüm, 200 kişilik kocaeli belediyesi eleman alımı ilanına yapılan 10000 başvuru neydi acaba? sevgili aysema'nın blogunda yer aldığı şekliyle, acaba burada da "felaket tellalliği" olması için bilgisayar desteğiyle kişi sayısı medya tarafından daha mı fazla gösterildi?

6 -
Memur ve emekliye 300 TL : Bakan Ekren, piyasayı canlandırmak için yeni önlem paketinde memur ve emekliye bir defaya mahsus ödeme planlarının olduğunu söyledi
yaşasın sosyal devlet! yaşasın emeklisine kıymet veren anlayış! yaşasın bu haberleri bizlerle paylaşan ve yaşamı daha çekilir kılanlar! hop de hey ley!


eğlence anlayışım biraz çarpık.... ben yapabilirim bu konuda?!

8 Mart 2009 Pazar

"Kadınlara ve kız çocuklara karşı şiddetin dokunulmazlığına son"

Evde, işyerinde, fabrikalarda, emek veren, cesur davranan, TÜM emekçi kadın arkadaşlarımın gününü kutlar, içinde yüzelli yıl öncesinin öncü emekçi kadınlarının ruhunu taşıyan / destekleyen her birinizi ayrı ayrı öperim.

Dünya Kadınlar Günü bir karanfil ya da bir gül ya da bir kutu çikolata / bir elmas gerdanlık ile “atlatılamayacak” kadar özel ve değerli bir anlam taşımaktadır, asla unutmamalı ve kadın hakları - İNSAN hakları - için mücadelemizi asla bırakmamalıyız. Özellikle bu son günlerde... Her zamankinden daha önemli, daha gerekli çabalarımız...


Özellikle “özgürlüklerin” tartışıldığı, özgürlük adı altında bin türlü numaranın çevirildiği şu zamanlarda, KADIN kendi hakkı ve kendi geleceği için en fazla sesi çıkartmalı, en fazla adımı atmalıdır. Ne yöne gitmekte olduğumuz unutulmamalı ve herkes bu konuda üstüne düşeni yapmalıdır. Bu kadar adım boşuna mı atıldı – bu kadar yol boşuna mı gelindi?

Aşağıda, fabrikamızın duyuru panolarına astığımız yazıyı bulacaksınız, bilgilendirme ve hatırlatma amaçlı olarak.



Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi. Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur.

ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma kosulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1857 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Polis işçilere saldırır ve greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır. Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılır ve aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.

KADINA KARSI SIDDET VE BAZI VERILER

  • Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur.
  • Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamıslardır.
  • Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyon dolardır.
  • Küresel olarak, daha büyük oranda on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar erkek şiddetinin sonucu ya da kanser, sıtma, trafik kazaları veya savaşa bağlı olarak sakat kalmakta ya da hayatını kaybetmektedir.
  • En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmıs ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle,suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.
  • Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir (kadın sünneti). Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.
  • Sistematik tecavüz dünyadaki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda’daki 1994 soykırımı esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.
  • Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.



Kaynak : vikipedi

5 Mart 2009 Perşembe

bir başkadır benim memleketim...

yaklaşık iki haftadır hem blogların tamamından hem dünyadan hem kendimden kopmuş durumda çalışmakta olan bu bünye en nihayetinde çıt dedi çıtladı ortasından ve cuma sabahının saat 4'ünde ayaklandı bir daha gözünü kırpamamacasına...

yaklaşık iki haftadır "çok önemli" bazı haberler haricinde dünyada ne olup bittiğini bilmeyen bendeniz saat 4 - 6 arasında internet sörfü yoluyla dünyada neler olmuş neler bitmiş okudum. yetti mi? yetmedi elbet... ama gördüm ki hem güzel memleketim hem de üzerinde yaşadığımız şu top hiçbir değişikliğe uğramamış. kriz gırla devam etmekte, seçimler yaklaşmakta, baykal ve erdoğan savaşarak sevişmekte, yankesiciler kendi geçimlerini hala diğerlerinin üzerinden yürütmekte (oğlunun cenazesinde parası çalınan pilot babasının soyulmasından bahsetmiyorum, benim dediğim yankesiciler daha arsız ve biz kendimizi gönüllü olarak soyduruyoruz).

sabah haberlerinden gözüme çarpanlar:

1 - dolar fırladı hopladı, ergenekon gene gündeme geldi balbay'ın mahkemeye sevkiyle.
2 - mazlumun destekçisi acar hükümetimiz el beşir'in savunmasını üstlendi ve bir yıl erteleme istedi (uyumsuz tam da şurada uzun uzun ve "güzel güzel" yazmıştı...)
3 - "ben sadece senin değil memleketimin unakıtanıyım" diyen by-pass'lı sayın bakanımız gene bizi akıtmaya döndü hamdolsun anavatanından (oğlunun "vanminüt" operasyonu ayırca takdire şayan).

son olarak, akıllara ziyan ikramiye sağolsun ben bu hafta kupon yatırmadığım için halime acıdı ve kendini kimseye göstermedi, haftaya bana çıkar artık ben de kafayı bu sefer daha haklı bir sebeple çizerim :-)