10 yıldan az biraz fazla zaman geçti onunla tanışalıberi. mIRC'de... cins bir kız, 21 yaşında, evde oturuyor - ev kızı gibi bir şey ama beklentileri var hayattan. rüyaları yok ama. garip bir şey işte, üstelik de dünyanın te öte yanında, pakistan'da. sabah bakıyorum mIRC'de, akşam bakıyorum mIRC'de, gece bakıyorum gene mIRC'de. orada değilse ICQ'da. bağırıp çağırmak istiyorum suratına suratına, tokatlamak istiyorum:
"kızım senin internet dışında bir hayatın yok mu!?"
- slm, asl pls.
- slm, 21-f-ist, u?
arkadaşlıkları bundan ibaret. pakistan'da mahsur olunca belki ötesi olamıyor bilemiyorum tabii. konuşturmaya çalışıyorum azıcık, nickname'i ilgimi çekiyor:
NaughT
naught... ama naughty değil. gülüyor ona yaramaz dendiğinde, sanki kelime oyunlarımı alaycı bir hoşgörüyle küçümsüyor. garip kız zaten, bir anı bir anına uymuyor.
"tutulmuyor mu senin sırtın belin tüm gün o bilgisayarın başında? yok mu senin başka işin?"
diye sorup duruyorum...
kitap okuyormuş bol bol, sıkıldığında internette sörf yapıyormuş, müzik dinliyormuş, insanları "tanıyormuş". 4 duvar arasında ya, yan kapıdaki mutfağa gidip gelmek haricinde pek işi yokmuş, bir süre idare edecekmiş. odası büyükmüş, tuvaleti banyosu da odasının içindeymiş, yemek yemek haricinde çıkması gerekmiyormuş.
"bahçeye çık, insanlarla konuş kaynaş"
diyorum, herkesin hayatı benimkisi gibi sanıyorum diye sanırsam.
istemiyor naught. alkolikmiş babası, sevmiyor odasının dışına çıkmayı karşılaşma ihtimali olduğu için. annesini çok seviyor aslında ama ona destek olmaya çalışmaktan sanırım yorulmuş, biraz da kızmış mı ne... anlamıyor ama anlamaya çalıştığından da çok emin değilim. kabullenememiş bir türlü, sinirini kitaplarından çıkartıyor. müziğin sesi hep açık, içeridekilerin ne dediği ya da ne düşündüğü pek umurunda değil naught'un.
netice itibariyle o kendisine "hiç"ten oluşan bir dünya kurmuş, kapısını kainata kapatıyor, dört duvarı, posterleri, havalandırması, müziği, kitapları, "arkadaş"ları var. bilimi kurmuş kendince... kapkaranlık bir hiçliğin ortasında kutu gibi bir oda. kapıdan çıktığında yutacak onu karanlık sanki.
okulu bitirdiğinden beri çok mutsuz zaten. bir iki kere başkaldırmaya ve yüzleşmeye kalkışmış alkolizmle:
"otururum karşına, her içtiğin duble rakı için bir duble de ben içerim" diye resti çekmiş.
alkolizm görmüş blöfünü... içmiş durmuş naught, küfelik olmuş. hiçliğin içinde alkol kokan bir cehenneme hapsetmiş kendini. babası kurtarır diye beklemiş, çoğu küçük kız gibi babası onun da kahramanı.
nihayetinde ne kadar hasta olursa olsun bir baba, kendi çocuğunun bağıra bağıra izinden gelmekte olduğunu gördüğünde çaba gösterirmiş kendine gelmeye değil mi? elini uzatıp yardıma gelirmiş ne de olsa!
gelmemiş babası. kendi halinde, kendi odasında, kendi kainatının merkezinde karar vermiş naught : çekip gidecekmiş.
bir cv hazırlamış kendine. göndermiş aklına gelen her yere. sonunda birileri aramış:
"senin stajından çok memnun kalmıştık, hopla gel sana iş hazır".
ülkesine dönmüş naught. kutu gibi odasından çıkmış, yıllardır uzak kaldığı, huyunu suyunu unuttuğu, kimseleri tanımadığı istanbul'a gelmiş. mIRC arkadaşları karşılamış onu, misafir etmişler, kutu gibi pembe bir ev bulmuşlar ona her yeri dökülen... eşyalar almış naught, çalışmış ödemiş.
babası da gelmiş, annesi de, kardeşi de. küçücük eve sığmaz olmuşlar. galiba o yüzden, bir gün gitmiş babası. naught onu hiç özlememiş. ara sıra kalbinin sancıdığını hissedince, bu sancıyı geçirmenin en iyi yolunun kaynağını ortadan kaldırmak olduğuna karar vermiş. birisiyle anlaşmış, santim santim kırdırmış kalbini, ta ki tek bir parçası bile kalmayana kadar.
şimdi, naught gerçek hiçliğin ne olduğunu ve aslında içinde ne kainatlar barındırdığını öğrenmekle meşgul.
anka kuşunun masallarda olduğunu, küllerinden doğmak için kendini yakmanın yanlış olduğunu anlatıyorum ona her fırsatta. sadece bakıyor ve gülümsüyor.
cins kız bu naught...
"her expression of a midget queen and murder lurking just behind her lips"
5 Ocak 2009 Pazartesi
4 Ocak 2009 Pazar
yüzleşme - 2
kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
karanlığına boş bir dolabın
omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına
(nazım hikmet ran)
ya da daha ötesine gitsem şiirlerin, tüm niyetlerin ve renklerin... çıksam yola dereleri tepsem tepeleri geçsem. rapunzel olsam saçımı kesip kendimi kuleye kapatsam. ya da kötü kalpli cadının başına çalsam elmasını.
tüm masallarla kavgamı bir kenara koysam, gömsem savaş baltamı. tüm bıçakları çekip alsam sırtımdan. kırsam atsam.
inansam.
bir inansam...
karanlığına boş bir dolabın
omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
uyusam gölgesinde bir haftalığına
(nazım hikmet ran)
ya da daha ötesine gitsem şiirlerin, tüm niyetlerin ve renklerin... çıksam yola dereleri tepsem tepeleri geçsem. rapunzel olsam saçımı kesip kendimi kuleye kapatsam. ya da kötü kalpli cadının başına çalsam elmasını.
inansam.
bir inansam...
2 Ocak 2009 Cuma
okuyalım -2-
mut, ruhun konusudur. haz ise beynin. haz güzeldir ama anlıktır. mut ise sonsuzdur. mut, kendi kendisini oluşturur. haz ise başka şeyler tarafından tetiklenmek zorundadır (...) beynin haz merkezi, sadece yeni algılara duyarlıdır. yeni algı insana ilk anda haz verir. beyin ona kısa sürede uyum sağlar ve saniyeler geçtikçe hissetmemeye başlar (...) mutluluk, hazza koşullandırıldığı için beynin senden kendisini uyaracak yeni haz sinyalleri beklemektedir. sıkıntılısındır. beynin senden yeni bir uyaran istemektedir (...) mutluluk, ruhun kendisini özgür ve güvende hissetmesidir. hiçbir haz, bu güvendelik duygusunun yokluğunu telafi edemez.
tanrı'nın doğumgünü / burak özdemir
tanrı'nın doğumgünü / burak özdemir
yüzleşme - 1
çok abes bir şey yapmak üzere yola çıktım, yolun orta yerinde bir yerde kaçamak yapıp her an vazgeçebilir, tüyebilirim. ya da ileride bir tarihte silebilir, "hayır demedim" diye inkar edebilirim. ama şimdilik, buradayım - duruyorum - yazıyorum.
tetikleyen faktör : "big in japan", daha da spesifik olmak gerekirse : "you did what you did to me now it's history i see"
sırtımdaki küfeyi indirip yola devam etmenin kendimi tamamen açık ve savunmasız bırakmama bağlı olduğuna karar verdim. aslında kimin ne düşündüğünün değil benim ne hissettiğimin daha önemli olduğunu fark ettim. insanlara kibirle verdiğim salıkları biraz da kendi kafama indireyim dedim. kapalı gibi gösterdiğim gözlerimin aslında sonuna kadar açık ve hatta kan çanağı olduğunu ortaya serivereyim diye düşündüm.
kendimi şaşırtmak üzere yola çıktım, ama yolun orta yerinde bir yerde her an tüyebilirim.
kafama en fena şekilde dank eden bir sırrımı vereceğim şimdi :
insanın gücü, güçsüzlüğünde yatıyor!!!
(alkış efekti, patlayan fişekler, yanıp sönen ışıklar... izleyiciler "bravooo" diye bağırıyor tam şu anda).
güçsüzüm yahu.
yorgunum yani.
üzgünüm aslında.
bu nedenle de kendimi 100000 kaplan gücünde hissediyorum, umutlu ve sakinim.
yorgunluğumu, üzüntümü, eksikliklerimi örtmek için attığım kulaçlarım var ki gücümden çok şey götürdü.
kıralım döngüyü.
aslında hiç zor değil. tek yapmam gereken durmak, biraz yerimde saymak, beni yakalamasından korktuğum için önünde nefessiz kalana dek koştuğum tüm acılarımın beni yakalamasını beklemek. bırakmalıyım ki gelsinler, bırakmalıyım ki hesap sorsunlar, bırakmalıyım ki yüzleşeyim, ayıklayayım, parçalayıp böleyim. bırakmalıyım ki önüme dizilsinler, ben onlarla hesaplaşayım, oldukları yerde artık onları bırakayım ve devam edeyim.
indirmeliyim şalteri, kendime dönmeliyim. bilincim ve ruhum ve ben (hangisi hangisinden ne derece ayrı? ne derece aynı? bu konuda sonra debeleneceğiz) sarmalıyız yaraları.
tabii, yaraları sarabilmek için önce yaraları kabul etmek lazım.
o zaman başlıyoruz, toplantımıza:
- merhaba. ben WR. üzgünüm. yorgunum. güçsüzüm. kalbim var, biliyorum çünkü kırık ve sızlıyor. üstelik bu yeni bir şey değil, çoooook yıllar öncesinden kalan ve kronikleşen bir ağrı. bıçak altına yatıyorum bu yıl ben. neşter elimde. teşhis çok geçmiş zamanlarda kondu ama tedavi sadece bana bağlı. ve süreç başladı. şimdi çok savunmasızım herkese açtım kendimi. ama bu nedenle kendimi çok güçlü hissediyorum. tüm seçimlerimi ben yaptım. hiç birinden pişman değilim, üstelik bunu derken kendimi kandırıyor değilim. bir eşikten geçtim ben, nasıl oldu pek fark etmedim ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. üzgünüm ama bu beni rahatsız etmiyor. üstelik deli de değilim. sadece umutluyum. evet, belki mutlu değilim. ama mutsuz da değilim. ve bu nötr olma halinden memnunum. sevmeyi pek bilmiyorum, sevdiklerimi ayı misali öldürüyorum. sevilmeye daha bile fena tepki verebiliyorum. kırıp döküyorum. züccaciye dükkanındaki filim ben. ama artık duruyorum. koşmuyorum. bekliyorum.
meraklısına not : kendimi çok iyi hissediyorum. biraz buruk belki ama bu kadar yan etki beklenmedik değil.
tetikleyen faktör : "big in japan", daha da spesifik olmak gerekirse : "you did what you did to me now it's history i see"
sırtımdaki küfeyi indirip yola devam etmenin kendimi tamamen açık ve savunmasız bırakmama bağlı olduğuna karar verdim. aslında kimin ne düşündüğünün değil benim ne hissettiğimin daha önemli olduğunu fark ettim. insanlara kibirle verdiğim salıkları biraz da kendi kafama indireyim dedim. kapalı gibi gösterdiğim gözlerimin aslında sonuna kadar açık ve hatta kan çanağı olduğunu ortaya serivereyim diye düşündüm.
kendimi şaşırtmak üzere yola çıktım, ama yolun orta yerinde bir yerde her an tüyebilirim.
kafama en fena şekilde dank eden bir sırrımı vereceğim şimdi :
insanın gücü, güçsüzlüğünde yatıyor!!!
(alkış efekti, patlayan fişekler, yanıp sönen ışıklar... izleyiciler "bravooo" diye bağırıyor tam şu anda).
güçsüzüm yahu.
yorgunum yani.
üzgünüm aslında.
bu nedenle de kendimi 100000 kaplan gücünde hissediyorum, umutlu ve sakinim.
yorgunluğumu, üzüntümü, eksikliklerimi örtmek için attığım kulaçlarım var ki gücümden çok şey götürdü.
kıralım döngüyü.
aslında hiç zor değil. tek yapmam gereken durmak, biraz yerimde saymak, beni yakalamasından korktuğum için önünde nefessiz kalana dek koştuğum tüm acılarımın beni yakalamasını beklemek. bırakmalıyım ki gelsinler, bırakmalıyım ki hesap sorsunlar, bırakmalıyım ki yüzleşeyim, ayıklayayım, parçalayıp böleyim. bırakmalıyım ki önüme dizilsinler, ben onlarla hesaplaşayım, oldukları yerde artık onları bırakayım ve devam edeyim.
indirmeliyim şalteri, kendime dönmeliyim. bilincim ve ruhum ve ben (hangisi hangisinden ne derece ayrı? ne derece aynı? bu konuda sonra debeleneceğiz) sarmalıyız yaraları.
tabii, yaraları sarabilmek için önce yaraları kabul etmek lazım.
o zaman başlıyoruz, toplantımıza:
- merhaba. ben WR. üzgünüm. yorgunum. güçsüzüm. kalbim var, biliyorum çünkü kırık ve sızlıyor. üstelik bu yeni bir şey değil, çoooook yıllar öncesinden kalan ve kronikleşen bir ağrı. bıçak altına yatıyorum bu yıl ben. neşter elimde. teşhis çok geçmiş zamanlarda kondu ama tedavi sadece bana bağlı. ve süreç başladı. şimdi çok savunmasızım herkese açtım kendimi. ama bu nedenle kendimi çok güçlü hissediyorum. tüm seçimlerimi ben yaptım. hiç birinden pişman değilim, üstelik bunu derken kendimi kandırıyor değilim. bir eşikten geçtim ben, nasıl oldu pek fark etmedim ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. üzgünüm ama bu beni rahatsız etmiyor. üstelik deli de değilim. sadece umutluyum. evet, belki mutlu değilim. ama mutsuz da değilim. ve bu nötr olma halinden memnunum. sevmeyi pek bilmiyorum, sevdiklerimi ayı misali öldürüyorum. sevilmeye daha bile fena tepki verebiliyorum. kırıp döküyorum. züccaciye dükkanındaki filim ben. ama artık duruyorum. koşmuyorum. bekliyorum.
meraklısına not : kendimi çok iyi hissediyorum. biraz buruk belki ama bu kadar yan etki beklenmedik değil.
1 Ocak 2009 Perşembe
94...95...96...97...98...99.......100
2009'un ilk iş gününde:
sabah ilk işim "uyanamamak" oldu... (batı cephesinde yeni bir şey yok)
ilk sakarlığım kahvemi yerlerle paylaşmam... (ibid)
serviste ipod'un random'da ilk çaldığı şarkı hipokondriyak'tı... (zakkum'u bu yıl da seveceğiz!)
şirkette ilk iş olarak sigara içmem... (rejime girdim oleyoley)
2009'un ilk "resmi" işi olarak da temizlik sorunlusuna (hatalı yazım yoktur!) yazılı uyarı vermem... (bu yıl da harala ve gürele)
ikisıfırsıfırdokuzdaki ilk iş günümde genel ruh halim olumlu, bugün cuma yarın tatil... ama parçalayıp böldüğümüzde ruhu ve beni, anlamsız bir sıkıntı görüyoruz ortalıkta. anlamlı da, zamanı sakat. silkiniyoruz derhal ama bu şarkı pek güzel ya!
hadi bu da 2009'da buraya koyacağım ilk şarkı olsun :)
yeni yılın (rejimden sonra) ilk bilinçli kararı : bu yıl, melankolimi beslemeyeceğim. erisin gitsin zafiyetten! (işte o kadar da yaptığımla söylediğim birbirini tutmaz & huylu huyundan vazgeçmeeeeeeeeeeez)
sabah ilk işim "uyanamamak" oldu... (batı cephesinde yeni bir şey yok)
ilk sakarlığım kahvemi yerlerle paylaşmam... (ibid)
serviste ipod'un random'da ilk çaldığı şarkı hipokondriyak'tı... (zakkum'u bu yıl da seveceğiz!)
şirkette ilk iş olarak sigara içmem... (rejime girdim oleyoley)
2009'un ilk "resmi" işi olarak da temizlik sorunlusuna (hatalı yazım yoktur!) yazılı uyarı vermem... (bu yıl da harala ve gürele)
ikisıfırsıfırdokuzdaki ilk iş günümde genel ruh halim olumlu, bugün cuma yarın tatil... ama parçalayıp böldüğümüzde ruhu ve beni, anlamsız bir sıkıntı görüyoruz ortalıkta. anlamlı da, zamanı sakat. silkiniyoruz derhal ama bu şarkı pek güzel ya!
hadi bu da 2009'da buraya koyacağım ilk şarkı olsun :)
yeni yılın (rejimden sonra) ilk bilinçli kararı : bu yıl, melankolimi beslemeyeceğim. erisin gitsin zafiyetten! (işte o kadar da yaptığımla söylediğim birbirini tutmaz & huylu huyundan vazgeçmeeeeeeeeeeez)
şimdi gülümsüyorum ama...
hani radyo dinlerken "ay sıradaki şarkı benim olsuuuğğğnnnn" diye ses edip bir sonra çalınan şarkıyı "aaaa evet evet işte bu tam benlik" ya da "yok artık daha neler ne alakası var" diyecek kadar sahiplenen bünyeler yaşar aramızda.
işte ben de onlardanım... sadece daha psikopatça "fal"larla oyalanıyorum ben.
mesela... her yeni kitapta, kitaba başlamadan hemen önce rastgele bir sayfa açar o sayfadaki gözüme ilk çarpan cümleyi okurum. kendimce anlamlar çıkartırım, üzerinde düşünürüm, yazarım çizerim, anlamadıysam sorar soruşturur öğrenmeye çalışırım. bazen sadece bir cümle değil, koca bir paragraf ya da bölüm tutarım. okurum, okuturum.
gene mesela... her yıl, ilk öğrendiğim kelimeye (kelime dağarcıklarımızın ne kadar da dar olduğunu fark ediyorum bilmediğim bir çok kelimeyi duyup da merak ettikçe) çok dikkat ederim. o kelimenin anlamının bana mutlaka bir şey öğreteceğine inanırım. ve bu inancımı da gerçekleştirir, o kelimeden mutlaka ama mutlaka kendime bir pay çıkartırım.
kendimce acaipliklerim yok değil yani - bayılıyorum hepsine! takıntılılık lazım şu hayatta!
(diyerek, kendimi görece normal ilan ediyorum)
ve geliyorum bu yıl erken davranarak kelime dağarcığıma kattığım fars kökenli kelimemize:
"azürde"
azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. kalbi kırılmış, üzülmüş
kitap falımın sonucunu da yazardım uzun uzun hiç üşenmeden, eğer kitap olsaydı elimin altında. ama ben haftasonu kitabı alıp da gelene ve yazacak vaktim olana kadar şu an içinde bulunduğum trans halinden kurtulmuş ve kendime katacaklarımı çoktan katarak sindirmiş olacağım, o sebeple de muhtemelen son derece üşeneceğim yazmaya.
fakat biz, sanırsam bugünü bir süre unutmayacağız. :)
dipnot : karanlık bir yerde, deli gibi debelenirsiniz mesela, ne anlama geldiğini anlamazsınız karanlığınızın, sonra bir gün, çok uzun bir süre sonunda, tak eder canınıza ve bir şekilde, tırnaklarınızla kazıyarak, canınızın yanmasına aldırmadan, uzun çabalar sonucu bir şekilde yolunuzu bulur ve aydınlığa çıkarsınız. çıkarsınız çıkmasına ama hem çok yorulmuşsunuzdur hem de kendinizden bir parçayı o karanlıkta bırakmışsınızdır. aydınlığa çıkmanın diyetidir o aslında. velhasıl, siz bunca debelendikten sonra, bir gün bir yerde bir şekilde önünüze bu karanlıktan aydınlığa çıkışın haritası konuverir. hayret içinde, ağzınız bir karış açık defalarca baştan sona okursunuz her satırını. "ulan" dersiniz, "neredeydi 2 sene önce şu satırlar"? yine de, koyar azıcık... çok anlamlıdır çünkü. hatırlarsınız. eğer sizinle bu anı paylaşacak biri yanınızdaysa ve güldürüyorsa sizi gözyaşlarınıza rağmen - ya da onlar sayesinde - tıkanırsınız kelimelere. güzeldir.
işte ben de onlardanım... sadece daha psikopatça "fal"larla oyalanıyorum ben.
mesela... her yeni kitapta, kitaba başlamadan hemen önce rastgele bir sayfa açar o sayfadaki gözüme ilk çarpan cümleyi okurum. kendimce anlamlar çıkartırım, üzerinde düşünürüm, yazarım çizerim, anlamadıysam sorar soruşturur öğrenmeye çalışırım. bazen sadece bir cümle değil, koca bir paragraf ya da bölüm tutarım. okurum, okuturum.
gene mesela... her yıl, ilk öğrendiğim kelimeye (kelime dağarcıklarımızın ne kadar da dar olduğunu fark ediyorum bilmediğim bir çok kelimeyi duyup da merak ettikçe) çok dikkat ederim. o kelimenin anlamının bana mutlaka bir şey öğreteceğine inanırım. ve bu inancımı da gerçekleştirir, o kelimeden mutlaka ama mutlaka kendime bir pay çıkartırım.
kendimce acaipliklerim yok değil yani - bayılıyorum hepsine! takıntılılık lazım şu hayatta!
(diyerek, kendimi görece normal ilan ediyorum)
ve geliyorum bu yıl erken davranarak kelime dağarcığıma kattığım fars kökenli kelimemize:
"azürde"
azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. kalbi kırılmış, üzülmüş
kitap falımın sonucunu da yazardım uzun uzun hiç üşenmeden, eğer kitap olsaydı elimin altında. ama ben haftasonu kitabı alıp da gelene ve yazacak vaktim olana kadar şu an içinde bulunduğum trans halinden kurtulmuş ve kendime katacaklarımı çoktan katarak sindirmiş olacağım, o sebeple de muhtemelen son derece üşeneceğim yazmaya.
fakat biz, sanırsam bugünü bir süre unutmayacağız. :)
dipnot : karanlık bir yerde, deli gibi debelenirsiniz mesela, ne anlama geldiğini anlamazsınız karanlığınızın, sonra bir gün, çok uzun bir süre sonunda, tak eder canınıza ve bir şekilde, tırnaklarınızla kazıyarak, canınızın yanmasına aldırmadan, uzun çabalar sonucu bir şekilde yolunuzu bulur ve aydınlığa çıkarsınız. çıkarsınız çıkmasına ama hem çok yorulmuşsunuzdur hem de kendinizden bir parçayı o karanlıkta bırakmışsınızdır. aydınlığa çıkmanın diyetidir o aslında. velhasıl, siz bunca debelendikten sonra, bir gün bir yerde bir şekilde önünüze bu karanlıktan aydınlığa çıkışın haritası konuverir. hayret içinde, ağzınız bir karış açık defalarca baştan sona okursunuz her satırını. "ulan" dersiniz, "neredeydi 2 sene önce şu satırlar"? yine de, koyar azıcık... çok anlamlıdır çünkü. hatırlarsınız. eğer sizinle bu anı paylaşacak biri yanınızdaysa ve güldürüyorsa sizi gözyaşlarınıza rağmen - ya da onlar sayesinde - tıkanırsınız kelimelere. güzeldir.
e ne oldu şimdi?

ve nihayet girdik efendim 2 0 0 9'a... vatana millete hepimize hayırlı uğurlu olsun. bir kaç gündür dönüp dolanıyorum bir iki satır yazayım ve içinde 2008'de çok etkilendiğim olay ve insanlar olsun, 2009'a dair dilekler bulunsun diye. ama olmadı, bu sefer içimden gelmedi.
bu yılbaşı ben zaten yılınsonu-başı gibi bir hisse de kapılmadım. bugün de hiç 1 ocak hissinde değilim.
her zaman böyle değildi tabii... ben ki doğumgünü bayram seyran vb kutlamaları hiç sevmem (kendi doğumgününü kutlamaktan itinayla kaçınan insanımdır) yılbaşlarını hep çok sevdim. en azından bir şişe şarap açıp neşeyle içip hediyeler vermek almak gülmek gibi aktivitelerle 1 ocak sabahının ilerlemiş saatlerine kadar hiç de yorulmadan eğlenir eğlendirirdim.
ama dün gece hiç de öyle olmadı. saat 4'de her zamanki şirket partisi / hediye çekilişi için yemekhanede toplandık 58 kişi. organizasyonu her zamanki gibi bendeydi ama ortalığı hazırlatırken dahi heyecanlanmadım. 2 saat boyunca çekiliş yapıldı sohbet şarap derken baktım ki "bitse de gitsem" diye geçiriyorum içimden. zaten psikopat temizlik sorumlum (erkektir) cazgır yemekhane sorumluma (kadındır) bir nevi saldırınca (üstüne yürüyüp vurmaya kalkmak) ve benim de tepem atınca ne yılbaşı kaldı ne başka bir şey gözümde. dedim artık, "cuma günü sabahı odamdasın"... çekeceği var benden yahu ne demek birine birileri içerisinde "saldırmak"...
yani işte ben yılbaşı kutlamalarına böyle yüksek tansiyonla girdim (18-9) ve sonra eve geldim. evde çekirdek ailem güzel insanlarla mis yemekler yedik geçtik tv karşısına... hediye açma fasılları (çok güzel şarap şişesi tıpam oldu ışıklı mışıklı) anneciği şımartma operasyonu, kardeşin arkadaşlara gitmek üzere evden kaçması derken valla baktık saat 11 olmuş, annecim koltukta birazcık uyumuş ben ise uyumamak için kendimi zorluyorum...
uzun lafın kısası, biz ite kaka girdik 2009'a, sonra da tv'da gülben ergen'e baka baka (kumandanın kontrolü görülebileceği üzere bende değildi) oturduk öyle azıcık. sonra annecik yatağa, ben de kendi yatağıma. saat 1:30'da saate baktığımda orada elimde carl sagan'ın "milyarlarca ve milyarlarca"sıyla mutlu huzurlu uzanmış (atlattık bugünü oh be hissi) dünyanın nasıl yakın zamanda felakete uğrayacağını okumaktaydım.
ve bir yılbaşı hengamesi de böylece geçti... sabah 9'da uyanmıştım bile!
milyoner olma durumum mu? biletlerden birine amorti var. gerisinde bir şey yok. "bu bilete ikramiye isabet etmemiştir". artık 2010'da zengin olurum ben de ne yapalım...!
2009'dan ciddi isteklerim var : sağlık istiyorum. huzur istiyorum. aç ve açıkta kalmamak istiyorum. sevdiklerim için de hepsini aynen istiyorum. ötesini isteyen herkes için de güç kuvvet istiyorum.
2008'e kocaman bir teşekkürüm var : ruhumun kardeşini bana kattı, daha ne diyeyim...
oh, döktüm rahatladım, artık gidebilirim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)