tek gözüm ve kulaklarımın her ikisi birden televizyonda bir kez daha mars attacks! takip ederken (tam da şu anda o bayıldığım sahne var : kongreye gelen marslı elçinin gösterisi) bir yandan da dışarıda okunan ezanı duyuyorum. kafamda ise son iki günün olayları dönüyor ve kendilerini yerleştirecek çekmeceleri rafları arıyorlar. beynimde bir sürü düşünce oraya buraya koşturup sakinleşmeye çalışıyor.
perşembe ve cuma işe gitmedim, kendi rutinimin çok çok dışına çıktım ki benim gibi konfor alanı manyağı bir insan için çok travmatik iki gün olduğunu söyleyebilirim.
perşembe günümün büyükçe bir kısmı hastanede geçti. bir arkadaşımın yanında o servis senin bu oda benim takıldık gün boyu. bununla ilgili detaylıca yazacağım mutlaka, ülkem insanı adına trajik ancak benim için fazlaca komik anlar barındıran bir gün oldu. 8 aylık doğan, minicik ufacık bir bebek ve depresyondaki yapayalnız annesi ve onun her şeyi bilir "kaygı bozukluklu" görümcesi arasındaki enteresan dansı seyrettim mesela. bir insanın - hasta olması muhtemel bir insanın - 5 kasa kavun kadar kıymet sahibi olmadığını gördüm. karşılıklı iki yatakta yatan biri yeni yeni bebek sahibi olmuş, biri de kürtaj için bekleyen iki kadının sohbetine şahit oldum. ama, dediğim gibi, bunlara daha sonra ayrıca dalacağız... istanbul'un son yıllarının en sıcak ve en nemli gününde insanların çektikleri ruhuma çöreklendi kaldı.
akşam saatlerinde eve döndüğümde kapının önündeki ambulans 3 kat üstümüzde oturan hasta ve yaşlı nurettin amcayı ve tansiyon hastası yaşlı karısını düşündürdü ancak o kadar yorgundum ki üstünde dahi durmadım, aklımda mini mini ege bebek (hastanede görüp yukarıda anlattığım yavrucak) eve girdim ve günden sıyrıldım gitti kendi doğal ortamıma kavuştuğumda. kafamdan bir gün sonra 50.yaşını dolduracak dünyalar güzeli kıymetlim teyzemin doğumgünü sebebiyle yazacak olduğum yazının cümlelerini evirip çevirerek yattım uyudum.
ertesi sabah ise - ki bu dün olur - kardeşimin doğumgünü hediyesini almak üzere kısa süreli bir bağdat caddesi gidiş gelişini takiben sıcağa rağmen güzel ve beğeneceğinden emin olduğum bir hediye almış olmanın saçmasapan sırıtık gururuyla eve döndüğümde apartmanın kapısını ardına kadar açık buldum: hemen girişte, asansörün önünde kapağı açık ve boş bir tabut, merdivenlerden çarşafa sardıkları nurettin amca ile inen komşularımız, nurettin amcanın oğlu, cenaze aracı görevlileri... dün akşam yatsıdan bir süre önce ölmüş nurettin amca. benim eve dönerken gördüğüm ve hiç üstünde durmadığım ambulans, 55 yıllık kocasını yeni kaybeden ve tansiyonu 22ye vuran teyze içinmiş (evet, komşularımın neredeyse hiçbirini tanımıyorum, sadece kapıdan giriş çıkışlarda selamlaştığım ve iki - üç kelimeden öte konuşmadığım insanlar hepsi). benim üstünde durmadan girdiğim evimin 3 kat üstünde yas tutuyormuş insanlar kocalarının, babalarının, amcalarının ardından.
33. yaşımda ilk kez tabuta yerleştirilen bir insana şahit oldum. ilk kez bu kadar yakınında durdum daha kısa bir süre önce "biz"ler gibi kanlı canlı nefes alan bir insanın artık kendisi olmayan halinin. ve onlar yanımdan geçtikten sonra yukarı çıkıp hediyeyi eve bırakıp akşamki nikah & yemek organizasyonuna hazırlık olsun diye kuaföre gidip saçlarıma fön çektirdim...
sonrasında ise camiye gittik cenaze için, eve geldik soğuk duşla sıcağı ve ölümü attık üzerimizden, giyindik süslendik makyajları tamamladık ve kalktık çubuklu'da denize sıfır bir şık nikaha gittik... dünya yüzündeki ilk ilk ilk arkadaşım (doğduğumda tanışmışız biz, babalar 50 yıllık arkadaş) evlendi ve ben çocukluğumdan bu yana tanıdığım ama son yıllarda facebook dışında çok az bağım kalmış olan ozan'ı sevgiyle izledim bir köşeden. sevindim ve mutlu oldum. içtim içtim, sabah başağrısıyla uyandım.
şimdi yavaş yavaş sıyrılıyorum akşamdan kalmalığımdan ve 48 saat içinde şahit olduğum biten hayatlar, başlayan hayatlar, birleşen hayatlar ve alınması gereken zor kararlar içerisinden hayata dair klişe sonuçlar çıkartarak marslıların dünyayı ele geçirmesi fantazisini izliyorum. apartmanımız ise hala - ölümünden sonra 12 saat kadar sıcak havada evinde kalan - nurettin amca kokuyor.
hayat bir acayip! çok acayip!
görsel : pablo picasso - at rest

Çok ağır olmuş bu, hayatın tüm oyunlarını iki güne sığdırmışsın adeta.
YanıtlaSilwindy, tecrübeyle sabittir ki herkesin senin gibi bir dostu olmalıdır. arkadaşının hastane macerasına eşlik etmene hiç şaşırmadım. çünkü bu tam senlik bir şey. ama seni en özel kılan şey değil. sen dostlarının sevincine de en küçük bir kıskançlık hissetmeden katılabiliyorsun. bu, kederi paylaşmaktan bile daha önemli.
YanıtlaSilve düğün... ve cenaze... ne kadar isabetli bir isimdir bregoviç'in bulduğu. nurettin amca'nın mekanı cennet olsun. ailesinin sabrı bol olsun. s.'ın da doğumgünü kutlu olsun. (maynuş'u arayıp kutladım zaten, kih kih kih. ama her zamanki gibi asıl o bana moral verdi.).
hayat acayip. ölüm gelene kadar. o zaman her şey çok sıradan aslında. ve adil.
çok öpüyorum seni.
Bitaneciktir aplası. Eh tabut olayına da girmişsin, şimdi daha bir complete oldun :)
YanıtlaSilWirim yazdıklarına söyleyebilecek birşeyim yok ancak Joacanımın söylediğine ekleyecek birşeyim var, ben de nedense kötügün dostlarından çok iyigün dostlarına ayrı bir muhabbet beslerim. Acıyı paylaşmak kolaydır ama sevinci tüm hasedi bir kenara bırakarak paylaşmak çok ama çok zordur.
YanıtlaSil